Niceliğin Reddine Doğru: İhsan Deniz Şiiri / Zafer Acar / Makale

İlk şiirlerinde özgün bir sesle karşımıza çıkan İhsan Deniz, gidiş gelişler yapmadan –bu vurguyu önemsiyorum- gençliğini şiire vakfetmiş ve sanki Ahmet Haşim’in o meşhur “müphemiyet” –belirsizlik- durumunu şiirleştirmeye çalışmıştır. Ne var ki, İhsan Deniz’in ilk kitaplarındaki kendini akışa bırakan soluklu naif dil, son kitaplarında daha teknik ama daha soğuk bir hal almaya başlamış, bu soğukluk akışı engellemiş olmalı ki son kitabı “Daima Unutma”daki şiirleri iki mısralık parlak heykelciklere dönüşmüştür. Biçimi egemen unsur haline getirmeye çalışan şair, kendini az kelimeyle çok şey anlatıyorum şeklinde ikna etmiş olabilir; fakat bunlar dirilmesi zor heykelcikler gibi görünüyor.

İki mısralık otuz şiirden oluşan bu kitap, açıkçası kaside uzunluğunda bile değil. Eğer soluklu şiirlerin arasına birkaç kısa şiir yerleştirilseydi kimsenin bir diyeceği olmazdı. Şiirsel öz, İhsan Deniz’i ikilikler halinde defalarca yoklamış, ancak şair birkaç mısra ile gelen bu özü işleyip şiir haline getirmemiş. Esasında bu tarz ikilikler kimi zaman nükteyle birlikte sokaktaki adama da gelebilir. Şiire yakınlığı olan birçok kişinin şiir defterinde zayıf bölümlerin arasında güçlü mısralara da rastlarız, insanı sarsan cinsten bile olsa bu kısacık ifadelere şiir, bunu yazan kişiye de şair diyemeyiz.

Yaklaşık iki asır evvel Edgar E. Poe “Şiirin İlkesi” adlı yazısında otuz ila kırk mısralık şiirleri dahi kısa şiir olarak nitelemiş ve şu önemli tespitlerde bulunmuştu: “Bir şiir gereksiz yere kısa olabilir, açık bir şey bu. Çok kısa bir şiir parlak ve güçlü bir etki uyandırabilir kimi kez, ama hiçbir zaman sürekli ve derin etki bırakmaz.” (2004, 20). Diğer taraftan onca soluklu şiirin altında imzası olan şair, deneysel bir tavırla niceliği yok sayma çabasında mıdır, diye de kendimize sormadan edemiyoruz.

İhsan Deniz’den evvel de iki mısralık şiir denemeleri yapılmıştır: Necip Fazıl’ın retorik tarzı ikiliklerinin şiirlerine pek bir şey katmadığını bugün daha iyi görüyor, hatta bu ikilikler “Çile”ye girmese kitap daha derli toplu olurdu diye inanıyoruz. İhsan Deniz, eğer şiiri bırakma noktasına geldi ise şimdiye kadar yayımlanan kitaplarıyla zaten yapmak istediğini yapmış ve edebiyat tarihleri için –zayıf veya güçlü- konumunu belirlemiştir.

Ayrıca Behçet Necatigil’den el alarak Hilmi Yavuz’dan doğan  ve onun daha sanatlı bir haline bürünen V. B. Bayrı’nı şiiri ile İhsan Deniz’in kimi şiiri arasında bir yakınlıktan, hem de tehlikeli bir üslûp yakınlığından söz etmek mümkün: unutulmaya yüz tutmuş kelimeleri post-modern bir bakışla diriltme çabası, imge türetme şekli, metafizik tavır, mısraların dizilişi, üstdil kurma endişesiyle konuşma dilini dışlayış ve sonucunda aşırıya kaçan bir kelime tasarrufu –V.B. Bayrı’da daha fazla-…. [ Bakınız: V. B. Bayrıl, Melek Geçti, Can Yayınları; İhsan Deniz, Gecediloldu, İz Yayınları ve nispeten Hurûfi Melâl, Hece Yayınları. Kimin kimden etkilendiği ise bu yazının konusu değil.]. İhsan Deniz’in bahsettiğimiz bu şiirleri, kendi üslûbundan uzaklaştığından olsa gerek bir şeyler söylemek isteyip de söyleyememe durumunda kalıyor. Belki de şiir denilen şey budur, diye düşünenler çıkabilir. Fakat söylemeyi başaramamak ile ne şekilde söylenirse söylensin dilin yapısından kaynaklanan boşluk, eksiklik hali aynı şey değil.

Açıkçası Saf Şiir yüzünden bir imge saldırısına uğrar oldu okur. Kimi II. Yeni şairinin ilk şiirlerinde de imge kargaşası görülür ve onlar büyük talihsizliktir ki bu yıllardaki acemi şiir örnekleriyle tanınır ve tanımlanırlar; bugüne kadar bu yanlış tanım devam edegelmiş, genç şairler bu yanılgıyı kendilerine örnek almışlardır. Bazı yetenekler durumu fark etmiş ve kendi estetik duruşlarını oluşturmuş; bazısı ise onca emeğe rağmen yok pahasına kaybolmuştu. Biraz da bu günahın sahibi oldukça erken bir zamanda II. Yeni tanımlamasını yapan eleştirmenlerdir. Peki, bir yarar gözetmeyen Saf Şiir için konuşma dilinden tamamen kopmak mı gerekir? Yahya Kemal, Saf Şiir yerine beyaz lisan adlandırmasını kullanmış, Osmanlı şiirinden ustalıklı örnekler bulmuş ve bize aktarmıştı. Bu örnekler, imge ile sarmaş dolaş olan konuşma dilinin inceliklerini taşıyordu; ne imge ne de konuşma dili birbirine tahakkümde bulunuyordu; ham imge, demir gibi, konuşma dili aracılığı ile sonuna kadar işleniyor ve olgun şekle sokuluyordu. Bilinçaltından çıkarılan imge, şairin hüneriyle birleşip konuşma dilinden beslenmeden şiire serpiştirildiğinde bir dağınıklık oluşacak ve bu durum ise okurda telafisi mümkün olmayan yabancılık duygusu yaratacaktır. Şairler katı bir bireysellikle, kuralları önceden konulan kurumsallaşmış dili reddetme eğiliminde, fakat imgelerden oluşan şiire giriş ancak yürürlükteki zayıf dille gerçekleşebilir. Evet, konuşma dili şiirde yara açar, bu yara okuyucu mikroplarının –aynı zamanda bir okur olan şairler de bu gruba dâhil edilmeli- beslenme alanıdır, yoksa kimse şiire giremez, şair ise anlaşılamamaktan dolayı mustarip olur. Bir edebi eserin meydana gelmesi için yazarın dil ve deneyimi, ortak dil ve deneyim alanı, okurun dil ve deneyimi gereklidir. Bu üçünden biri eksik olması durumunda edebi eserden söz etmek mümkün değil. Sanatkâr okuru önemsemeli, çünkü bir eserin yaşam alanıdır okur.

İhsan Deniz’in toplu şiirleri (2005); yukarıda bahsini ettiğimiz, mistik şiire tepki olarak düşünülebilecek ve ucu Marksizm’e kadar götürülebilecek “şiir yapılan bir şeydir” fikrine bu denli fazla yaklaşmasa daha sağlam bir zemine oturacaktı. Şairin beslenme alanı kendi şiir ruhuna aykırı yerlerden olursa, tabii olarak bu gıdalar sindirilemeyecek ve bünyede iğreti duracaktır. Üslûp denilen şeyin kişilik olduğunu (bildung –edep anlamını da içerir-) biliyoruz, şair kendisi olmayı başardıktan sonra özgün bir şiir ortaya koymaması için hiçbir neden yoktur. Sanatçı, başkasının aksanına, başkasının yürüyüşüne, gülüşüne, mimik ve jestlerine kapılmadan şiddetli bir özgüvenle kişiliğinden ödün vermeyerek –kendi (bu defa bütün bir geleneği kastediyorum)- sanatını icra etmelidir. İnsan kendini kültür-medeniyet içerisinde oluşturabilir ancak.

Niyetimiz, ustalık dönemindeki bir şaire akıl vermek değil, sadece akranlarımız ve bizden sonra gelecekler için sesli düşünmektir. Ayrıca şairimizden ilk kitaplarında olduğu gibi bize ait soluklu şiirler isteme hakkına da sahibiz, diye düşünüyoruz.         

-II-

Eleştirilmekten hoşlanmayan, kendilerine günün veya geçmişin büyük ustalarından değil de dev aynasından bakan şairlere sorun, evet sorun bakalım, kaç şairi beğeniyorlar. Onlar, en fazla iki veya üç isim verebileceklerdir sizlere, hele de birileri tarafından yersiz övgülerle sarhoş olup bilinçlerini kaybetmişlerse, içlerindekileri ayan beyan ortaya dökecek, ipe sapa gelmez şoke edici onlarca şey dile getireceklerdir: Yahya Kemal mi, tek mısraını sevmem onun, hazcı şairdir o. Necip Fazıl’ın yalnızca şu şiirini beğeniyorum, diğerlerini at gitsin, yobazın teki o. Nâzım Hikmet, aaa boş ver o komünisti, gibi mesnetsiz sözler hepimizin kulağına çalınmıştır. Üstelik, şiirin ne zorlu uğraş olduğunu bilen şairler tarafından bu ve benzeri lafların sarf edilmesi muhakkak karşısındakini şaşırtmıştır. Kendimizi de meseleye dâhil ederek açık konuşalım, bilhassa ilk gençlik yıllarımızda, biz de literatüre girmiş birçok isim hakkında küçümseyici şeyler düşünmüşüzdür, şiire koca bir ömrü feda eden kişilere karşı tavrımız bu şekildeyken hakkımızdaki iyi niyete dayanan eleştirilere ne çok kızdığımızı hatırlayalım bir. Bu yüzden eleştiri yeteneği olan kimi kalem, bir tek ölmüş gitmişler hakkında yazıyor. Ustalarımızdan birine niçin Necip Fazıl’a eğilmediğini sorduğumda onun çok akrabası var, şimdi şair hakkında bir şeyler yazarsın, birçok tepki alırsın diye yanıt verdi bana. Haksız da sayılmaz hani; çünkü yıllarını verip kapsamlı bir çalışma yapacaksın, sonra da olmadık hakaretlere maruz kalacaksın. Bizim damarlarımızda dolaşıp duran bu fanatik kan, edebiyatımızın kısırlaşmasına neden oluyor. Daldaki çağlayı olgunlaştırıp şekerlendirecek olan kuşkusuz yetkin eleştirilerdir.      

Konuyla ilgili birkaç noktayı aydınlatmadan yazımızın bahsine geçmek istemem. Birçokları tarafından 12 Eylül darbesinin gerek siyaseti-ekonomiyi gerekse edebiyatı etkilediği düşünülmekte, bu yaklaşımların doğruluğunu inkâr edemeyiz, ancak ülkedeki bütün hareketlenmeleri ve değişimleri darbe ile ilişkilendirmek bizleri yanlışlara itmekte. 80 Kuşağı şairlerinin askeri darbe nedeniyle kendi kabuklarına çekildiklerini söylemek dünya gerçeklerine gözümüzü kapamamız anlamına gelir; çünkü bütün dünyada ideolojinin zayıfladığını ve tüketime dayalı bireysel özgürlüğün her şeyin önüne geçtiğini bilmekteyiz. 60’lı yıllarda, Nâzım Hikmet kitaplarının yasaklı olmaktan çıkıp yayımlanmaya başlanması, ülkemizde komünizmin ve bir reaksiyon olarak faşizmin çılgınca yayılması, dergilerin bu doğrultuda çıkması, Sosyalist Gerçekçilerin edebiyat ortamında baskın hala gelmesi şiirimizde sapmalara neden olmuştur; fakat bu durum, II. Yeni gibi estetiği merkezine alan bir şiirin kenardan kenara devam etmesini engelleyememiştir. 60 ve 70 Kuşağı’ndan bugüne kalan şairlerin siyasi olanlarından ziyade lirik şiirleri okunmakta. Fikir ile estetik duyuşu doğru şekilde harmanlayan Ataol Behramoğlu ve İsmet Özel’in kimi politik şiirleri önemini hâlâ korumakta. İlla ki siyasi şiir yazacak idiyse Ataol Behramoğlu, “Bir Gün Mutlaka”dan doğmalıydı. İsmet Özel, işi tesadüfe bırakmadan sağlam şiirlerin altına imzasını atmıştır. Diğer yandan 70 Kuşağı’dan kimi şairin üslubunda siyasi nedenlere bağlı herhangi bir değişim olmamıştır. 80 Kuşağı şairlerinin artık doyma noktasına gelmiş, bıkkınlık veren politik şiire yönelmemelerini yeni öz ve biçim arayışlarına bağlamak daha doğru olur. Tersten bakarsak: Darbe, genel durumun aksine edebiyatımızın işine yaramış, en azından ortam şiir kılıklı fikirlerden temizlenmiş, bu sayede şairler baskıdan “uzlaşmacı, mıymıy” yaftası yemekten kurtulmuştur.     

Ahmet Oktay, 80 sonrasının şiirini ana hatlarıyla şöyle tasnif ediyor: “1. Siyasal boyutun ya iyice görünmez kılındığı/dıştalandığı ya da alt katmana çekildiği modernist/entelektüalist ve içrekçi (ezoterik) eğilimlere de sahip çıkan imgeci şiir, 2. Tepkisel bir konuma yerleşen ve siyasal boyutu militanca vurgulayan toplumcu gerçekçi ve militan tavrı fazla öne sürmemesine rağmen öykülemeci olmayı tercih eden, yalın söyleyişi öne çıkaran, içrekçi özelliklere uzak duran toplumsalcı şiir, 3. Ezoterik ve politik içerimlere sahip olan, dünyevi olayları eleştirmesine rağmen son kertede maddesel yaşamı da tinsel/kültürel bir yaşamı da uhrevileştirmeyi öngören metafizik/İslamcı şiir.” (2008, 64-5). Oktay’ın bu tasnifi bana çok da sağlıklı görünmüyor; çünkü şair, imge olmadan metafizik şiir yazamaz. İmgeciliğin öncüsü Ezra Pound’un ister istemez fizikötesine ulandığını, sonrasında T.S. Eliot’un Hıristiyan mistisizmini imge ekseninde yenilediğini bilmekteyiz. Freud’dan beri imge, hem ruhbilimin hem edebiyatın sınırları içerisinde yer almakta. Diğer yandan, imgeyi kullanmak, halihazırdaki varlığı beğenmemek, maddeyi aşmak anlamına da gelir. Yani tasnif yaprken mistik ile imgeyi ayrı düşünmemeliydi Ahmet Oktay, konuya şiir tekniği açısından değil de artık ötelenmiş olan bir ideoloji penceresinden bakmış. Şiirde bireyselliğin öne çıktığı bir döneme Ahmet Oktay’ın 80 öncesindeki siyasi yönelimlerden kaynaklanan alışkanlığıyla yaklaşması günün gerçekleriyle uyuşmamaktadır. Hele de modernizmin şekillendirdiği, menfaatlerin her şeyin önüne geçtiği bu yeni zamanda toplumcu şiirden bahsetmek çok da doğru değil. Aklıma, 80 sonrası çıkış yapmış ve şiirimizde etkili olmuş herhangi bir toplumcu şair gelmiyor. Bir de her gerçek şiir birazcık da olsa siyasi ve yıkıcıdır. Hep savaş vardır şiirde, sınırlar hep değişir.           

Artık, İhsan Deniz diyebiliriz: Yedi İklimde (2008, S. 219) “İhsan Deniz’in “Daima Unutma” adlı her sayfası sadece ikiliğe ayrılmış kitabı için bir eleştiri kaleme almıştım. Bize cevap verircesine İhsan Deniz, tek bir şiirden oluşan “Baht-ı Siyâh”la çıkageldi. Kitabın adından da anlaşılacağı üzere, kullandığı Osmanlı Türkçesine ait tamlamalarla da geleneğe açıktan açığa biçimsel göndermelerde bulunuyor. Bu kitapta azaldığını görsek de Osmanlı Türkçesinden vazgeçeceğe benzemiyor. Ancak anlaşılmayacak bir tamlama değil: Baht ve siyah, iki kelime de hâlâ konuşma dilinde kullanılmaktadır. Ancak kendi dilimizden bir tamlama kullansaydı, daha şık ve daha biz olurdu. Şahsen ben, kendi dilimizin tamlamalarını seviyor ve diğer dillere göre daha çizgisel ve matematiksel buluyorum. Tehlikeli olan yabancı dillerden kelime almak değil, sentaks yapısını etkileyecek gramer boyutundaki etkilenmelerdir. İhsan Deniz, bu post-modern tavrıyla Tanzimatçılardan beri tartışılan, Milli edebiyatçılar ve özellikle de Genç Kalemler’in bildirisiyle büyük oranda halledildiğini düşündüğümüz dil meselesine, hatta Güneş Dil Teorisiyle karmaşıklaşan ve ardından birçok aydının mücadelesiyle zorlu bir süreçten sonra oturmaya başlayan bir dile tepki göstermiş oluyor. Şair şöyle mi düşünüyor acaba: -büyü yaratmakla birlikte- Osmanlı Türkçesi bizim mirasımız, onu diriltmeli ve yaşatmalıyız, o bereketli topraklarda gezinmeliyiz; fakat Genç Kalemler de bizim ata edebiyatçılarımızdır artık. Bence bizden önce tartışılmış ve halledilmiş meseleleri irdelemek bizi gereksiz yere yorar. Osmanlı şiiri, devrini kapattı. Biz şairler, günün dilini konuşmalıyız şiirlerimizde. Eski kelime ve terkipleri (tamlama)- meselâ burada ne gereği var terkip dememin gibi- diriltmenin dili yozlaştıracağını düşünüyorum- büyü en büyük yozlaşmadır-. Zaten okunmaz hale gelmiş bir şiir dilini yapay kelimelerle daha da yormanın bir manası yok. Ölü kelimeleri diriltmeye çalışmakla kelime uydurmak arasında pek bir fark yok bence. İkisi de sahte-yapay üretimdir.

Bu kitap, büyük oranda şairin ilk dönem şiirlerine, yani kendi genlerine dönüş niteliği de taşıyor. Kendi genleriyle neyi kast ediyorum, açıklayayım: Gelenekten ve özellikle de Yahya Kemal örneğinde olduğu gibi halkın yaşantısından süzülerek kemale eren dini bağlardan kopmamış, bütün bir şiir birikimimizi arkasına almış, -buna dünya edebiyatı da dahil- üç bin yaşındaki salaş-bohem ve hata yapmaktan korkmayan doğaçlama bir şiiri kast ediyorum. Şair; kusursuz bir eser ortaya koyacağım diye kendini kasmamış, rahat bırakmış dili, sıkı bir terbiyeden geçirdiğinden başkalarında olduğu gibi yatağından taşıp da etrafa zarar verecek hale getirmiyor, ötelerden –her neresiyse orası- aldıklarıyla dünya gözüyle bilinebilecekleri aynı torbada harmanlıyor ve hatta cesaretini toplayarak bilinmezin üzerine yürüyor, işte kitap bu gerilimden doğuyor. Bu kitaba akraba arayacak olursak, Baht-ı Siyâh’ın kimi bölümleri bana modern bir “Faust”u, “Böyle Buyurdu Zerdüş”ü ve dünya edebiyatında Blake, Baudelaire, Kafka gibi birçok ismi hatırlattı. “Büyük şiir, çoğu zaman trajikolandan çıkar… Bir şairin şiiriyle yapması gereken en önemli ödev; fenomen temelinde verili olan şey’lerin dışına taşarak, metafizikolanı tırmalamak ve yakalamaktır.” (1986, 5) diyen şair, muhtemel Bataille’ı okumuştur: “Yasaklı olan alan trajik alandır ya da daha doğru bir deyişle kutsal alandır. İnsanın bu alanı dışlamasının nedeni onu yüceltmektir. Yasak ulaşılmasına engel olduğu her şeyi tanrılaştırır.” (2004, 20-1). Şimdi, çelişkili gözüken aşağıdaki mısralara bakalım: 

Kötülük iyileştirir insanı!

Kötülük iyileştirir insanı!





Huzur verir..

Sükûn verir..

Saadet verir… [Kitapta sayfa numarası verilmemiştir.]

Bu aykırı ifadelerin kaynağı bizden ziyade bunalımlı Batı toplumudur. Biz zulüm değil, oldu bitti hüzün medeniyetini sahiplenmiş ve yaşatmışız; bu mısralar keşke şairin kendi yaşantısından doğsaydı, ancak okumalar aracılığıyla etkilenilmiş felsefi temellere dayanan bir gerilim gibi geldi bana. Bilindiği üzere “Kötülük” kavramı üzerine çalışmıştır Georges Bataille. Onda Hegel, Nietzsche ve Heidegger gibi filozofların etkisi görülür. Bataille, özellikle de Nietzsche’nin düşüncelerini yeni açılımlarla XX. yüzyıla taşımış, Breton ve Sartre gibi filozoflarla sert tartışmalara girmiş, Foucault, Deleuze, Derrida gibi Nietzsche takipçilerini ise etkilemişti. Bataille’a göre özgürlüğü ve değerleri yeniden yaratan konformizm karşıtı kötülük; ahlâktan uzaklaşma değil, aksine geleneğin dikte ettiği ahlâkı reddetmek, kuralları yıkıp yasakları aşarak yüksek ahlâka ulaşmak, iyiliğin köleleştirici uzlaşmacılığından kurtulmak demektir. Burada Nietzsche’nin Konfüçyüs’ten mülhem “üst insan”ının yapılandırılması söz konusu. İhsan Deniz’in “Baht-I Siyâh”ında bu etkilerin varlığı görülüyor. Elbette bilmeli şair, kendinden evvelki düşünürleri, ancak onları tekrar etmeyip kendini oluşturmalı. Sembolik olarak bakıldığında bizim inancımıza göre “kötülük” şeytanı karşılar, iyilik ise Tanrı’yı. Şairin kafasındaki kötülüğü somutlamaya yetmeyen ve şiiriyetini aykırılığından alan bu mısralar, aslında Batılı düşünürleri bilen orta düzey bir okur için çok da yeni sayılmaz. O halde, bu aykırılık şaire ait değil, sadece o, bu fikre katıldığını söylüyor gibi. Anlaşıldığı üzere “kötülük” (teodise) yüzyıllarca tartışılmış bir meseledir, şair: “Kötülük” yerine bu kavramı da içine alan bir anaç imge kullansaydı, şiir, zihni daha işlek hale sokacak çok kapılı-pencereli hale gelirdi. İmaj olmadan gündelik dilin içinden sıyrılıp da derin anlamlara dalmak neredeyse imkansız gibi bir şey. İhsan Deniz, şüphesiz genel anlamda şiirini imgeler üzerine kuruyor.

“Dünyanın sesinden fırlayan bir kötülük buldum ben!”

Yüksek edalı bir mısra, çarpıcı, şairin dünyasından doğduğu besbelli, ama temelinde yine yukarıda bahsettiğimiz felsefi görüşler bulunmakta, fakat bu duyuş ustaca dönüştürülmüş.

“Kaybettim,

 İhsanı

 ve denizi

 ve içinde ketbolan İhsan Deniz’i.”

Şair, isminin ve soy isminin anlamlarından yola çıkarak kurduğu mısralarla kendi iç acıtan durumunu da gözler önüne sermek istemiş. “Baht-ı Siyah” ruhun ve bedenin karşılıklı gelgitlerini anlatan otobiyografik özellikler de taşıyor, ama şaire saplanıp kalmamış. Şairin yaşantısından bütün insanlara ulanmak. “Şiir ideali, şairin varoluş şartıdır. Şairin alın yazısının bir bakıma sebebi ve sonucudur. Şair, kendisi olmak bakımından, asla ondan vazgeçmez. Yazdığı her şiirde ondan bir iz ve yazacağı her şiirde de onu imleyecek malzemeler yumağı bulmak mümkündür…” (1998, 11) der şair ve bu sözlere binaen: “İyiyim, çünkü dipteyim/diyorum, bir hilkat garibesi görmüş gibi/yüzüme bakan memur adaylarına:/Nabzım atıyor, tansiyonum normal, biraz / yüksek olsa da idare eder total / kolesterolüm../Geçerken ben, ben irticalen geçerken/çocuklar aralarında gülüştüklerinde,/beni gösterip kaş-göz işareti/yaptıklarında birbirlerine gençler:/Sâf, saydam, katışıksız, su/gibi bir iyilik/içindeyim../Çünkü dipteyim!/Çünkü dipte iyileşiyor insan!/Simsiyah iyileşiyor../Çünkü dipte başka, yeni, taze, hiç yaşanmamış/ve dipdiri/ve belki de/olağanüstü/bir iyilik var:/Saldıran,/ezen ve emziren kötülük!/ten beslenen/siyâh,/simsiyâh,/kocaman bir iyilik!”

Kimi yerde şair, acıdan sıyrılamıyor, insan zafiyetine saplanıp kalıyor, bence arzuladığı metaf-fizik şiire ulaşamıyor. Bunun için bilinç-ruh özgürleşmeli, acıyı aşıp geçmeli: “Özgürleşme, ahlâkî değerlerin çok derinlere işlemiş olduğu insanlarda daha yoğun hissedilebilir,” (2004, 22) diyor Batalille, Kant’tan eklilenmiş olmalı. Burada şair, kemikleşmiş inançların aksine -bunu kolaycılık ve ahlâksızlık olarak düşünüyor olabilir- beyazın değil de siyahın yanında yer alması onun avangart görünme arzusuna bağlayamayız elbette. İster istemez şu soru aklıma geliyor: Şeytan ile Tanrı arasında bir seçim yapmak zorunda kalsa şiir kişisi, kimin yanında yer alır. Aslında yanıt çok da kapalı gibi görünmüyor. Yukarıdaki mısralarla şair, kendi hayatıyla ilgili anlıklardan parçalanmaz bir zamanı yakalamaya çalışıyor. Belki de araya Nietzsche ve Bataille gibi düşünürlerin öğretileri girmese şair bunu zorlanmadan başaracak. Sadece İhsan Deniz’in sorunu değil bu, çünkü “sâf, saydam, katışıksız, su” gibi kendimiz olamamak birkaç yüzyıllık problem, şair de farkında. Bizim devletimizin birçok unsuru da bilmekteyiz ki Batı’dan ihraç edilmiş, Tanzimat sonrası dönüştürülmeden edebiyatımıza giren roman, tiyatro, deneme, makale, eleştiri gibi türler ve hatta akımlarımız bile Batı patentli, bu yüzden tökezliyor, istenilen sonuca varamıyoruz. Artık onların bizden besleneceği zamanların geldiğini düşünüyorum, biz kendimize güvenip yönelirsek yepyeni şeyler söylemememiz için hiçbir nedenimiz yok, en azından bu ideale sahip olmalıyız.  

“Kendime bir şey yapmadım!

 Kendime bir şey yapmadım!





 Bir şey yapmamanın bazen çokşeyyapmak

 Olduğunu nereden bileceksiniz?”

Çok yalın bir söyleyiş var burada. Konuşma dilinin parladığını görmek zor değil, şiir içerisinde böylesi sıcak bölümlerin olması okurun derin bir nefes almasını sağlamakta. İmgeler, zihne saldırmamalı, şair bu dengeyi ustalıkla kurmalıdır. İhsan Deniz’in bu kitabı kendi şiir aşamaları açısından bakıldığında yeni. Yapılan dilden uzaklaşarak, bilinçakışıyla şairi ortaya çıkaran ilk kitaplarındaki doğaçlama dile yaklaşıyor, bu arada doğaçlama şiirler bir özgüven ve cesaret ister. Günümüzde imgenin daha yalınlaşarak kullanıldığını görmekteyiz, İhsan Deniz’de de bu durumun belirtileri hissediliyor.

“Anladım ki zulüm kalıcı ve mutlaktır,

Zulüm kalıcı ve mutlaktır.”

Burada yenilgi psikolojisi var, bu zafere dönüşür mü? Kötülük kavramı etrafında gelişen şiir, şairini etkilemiş, kendine dönüştürmüş olabilir mi? Bilemiyorum ama şiir kişisinin ruh hali pek iyi görünmüyor. 

Şairin “Adımlarımın Gizli Sokağı” (1986) adlı kitabındaki “Yangın” başlıklı şiiri oldu bitti hoşuma gider, burada paylaşmak istiyorum:

“hangi ırmakta yıkandım

 hangi dağda arındım,

 dünyanın neresinde, hangi köşede

 oğlunu kurban veren kanamalı bir baba gibi

 ölümün o soylu ve kutsal geçidinde

 yeniden karşılandım ve kutsandım





 biraz korktum: -kork

 biraz sıkıldım: -sıkıl

 aklımı kovdum biraz: -kov kov kov

 bütün zamirleri unuttum: -kaybol kaybol

 herzaman heryerde herşeydim:

 köpekleri gizli gizli ve çok sevdim”

Naif inişleri, sert çıkışları, başarılı duygu yansımalarını, metafizik gerilimi, salaş çağrışımları ve şairin kendini monologlarla hırpalayarak olgunlaştırmasını görüyoruz bu şiirde. İhsan Deniz’in böylesi deneysel tatlar yaratmakta yetenekli olduğu besbelli. Keşke şair, her şiirinde üslubundan sapmadan böylesi yerli yerinde yeni ses arayışlarına çıksa, diyoruz. Çoğunlukla İhsan Deniz, mısra kırılmaları ile ahengi sağlamaya çalışıyor, bu da belli bir aşamadan sonra şiiri monotonlaştırıyor.

Her şeyin ötesinde, Baht-ı Siyâh, bana diyor ki, İhsan Deniz daha yetkin ve dolgun mısralarla okurunu selamlamaya devam edecek. Ona katılıyorum. Evet, bence de İhsan Deniz, şiirimiz için taze kan olma özelliğini daha bir süre devam ettireceğe benziyor, hataları ve sevaplarıyla iyi şiirin izini sürüyor.   

KAYNAKÇA:

Bataille, Georges; Edebiyat ve Kötülük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2004.

Deniz, İhsan; Baht-ı Siyâh, ASA Yayınları –İpek Dili Şiir-, İstanbul 2009.

Deniz, İhsan; gecediloldu, İz Yayıncılık, İstanbul 1998.

Deniz, İhsan; Adımlarımın Gizli Sokağı, İstanbul 1986.

Edgar Poe; Örneklerle “Şiirin İlkesi” Çeviren: Sait Maden, Çekirdek Yay., İstanbul 2004.

Oktay, Ahmet; İmkânsız Poetika, İthaki Yay., İstanbul 2008.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir