“Kadın Sesi
Şu gelen kadın sesidir…
Aklın donuklaşır serinlikte
İçinde ihtilâl olur…
Anan sütü gibidir delilik,
Helâl olur.
İnce esişine kul olduğumun
‘Hey gidinin efesi!’
Dolaşı dolaşı hal olduğumun!
Adam kahrından ölesi…
Şu gelen kadın sesidir…
Bir yetişkin kız olacak, ince etekli,
Endam emekli emekli
Gül yanaklar, sarı saçlar,
Fistan benekli benekli.
Hulâsa ballı petekli…
Gezin firaklı firaklı...
Şu gelen kadın sesidir.
Uy anam kadın sesidir!
Dayan Allahı sevesen.
Sanki şeytan dürtmesidir,
Şu gelen kadın sesidir.” (Ahmet Kabaklı, 1952)
Nurullah Ataç’ın “Okuruma Mektuplar”ından alıntıladığım bu şiiri ilk okuduğumda çok şaşırmıştım: nâsir olarak bildiğim Ahmet Kabaklı vakt-i zamanında böylesine iyi bir şiir yazmış meğer. II. Yeni’nin doğumu arefesinde Nurullah Ataç, bu şiir için ciddi övgülerde bulunuyor: “Güzel bir şiir benim buğün size okuyacağım şiir, hem de çok güzel bir şiir, belli ki vergili bir şairin elinden çıkmış… Ahmet Kabaklı’nın anlattığı hal, yazılarda söylenmesi ayıp sayılan hallerden, ama, dikkat ediniz, sanki soymuş onu ayıplığından. Duygular alanından alıp düşünceler alanına götürmüş.” Ataç, yazının devamında oldukça cesur bir yaklaşımla Ahmet Kabaklı’nın yukarıdaki şiirini, Valéry’nin “La Fausse Morte” adlı şiiri ve Nedim’in bir beytiyle karşılaştırıyor ve bugünki şairleri de ilgilendiren şu önemli sonuçlara varıyor: “Nedim’in beyti de, Valéry’nin şiiri de kapalıdır, ilk okunuşta kavranılamaz. Sonradan anlarsınız neyi anlattıklarını. Ahmet Kabaklı’nın şiiri ise açık, birden söylüyor ne demek istediğini. Perde arkasından değil, göz önünde. Gene de sanat eseri olduğunu bir an unutturmuyor, anlattığı duyuyu aşılasa, tenimizi ürpertse bile bizim sanat alanında olduğumuzu bildiriyor, bunun için de içimizde bir saygı uyandırıyor. Bu saygı, hayranlığın ta kendisidir. Şiirde devrim diyorlar, hürriyet diyorlar. Ahmet Kabaklı’nın şiiri bir şeyi yıkmadan, büyük laflar kullanmadan o hürriyete eriveriyor… Nedim de, Valéry de güçlüğün üzerine doğrudan doğruya atılmamışlar… Ahmet Kabaklı ise güçlükten kaçmamış… o küçük şiirde, bir olgunluk, bir yetkinlik, yani mükemmellik var, buna buğün az rastlanıyor.” (161-62) Nurullah Ataç, bir zamanlar kendisinin de hararetle savunduğu, büyük bir özveriyle desteklediği döneminin kabul görmüş şiir öğretilerine –Garip- alttan alta sataşarak yeni şeyler söylemeye çalışıyor. Bu çelişik durumu, Ataç’ın inişli çıkışlı psikolojik durumuna bağlamak lazım. O, “Şiirde devrim diyorlar, hürriyet diyorlar.” cümlesiyle, dönemin gençlerini, sanki daha ziyade, alıntıladığımız yazıdan iki yıl önce ölen Orhan Veli’nin son zamanlarında siyasi şiirlere yönelişini eleştiriyor.
“KARANFİL
Hakkınız var, güzel değildir ihtimal
Mübalağa sanatı kadar
Varşova’da ölmesi on bin kişinin
Ve benzememesi
Bir motörlü kıtanın bir karanfile” (Orhan Veli)
Orhan Veli ise yukarıdaki mısralarıyla ölümüne “sanat için sanat” anlayışına bağlı kalan Ahmet Haşim’e ve özelde onun “Karanfil” şiirine bir eleştiri getirmişti. Orhan Veli, kendine biçilen elbiseye sığmaz olmuş, değil sadece ülke sorunlarını, dünya siyasetini de gündemine almış, en tehlikelisi de şiirinin konusu yapmıştır. Nurullah Ataç, edebiyat ortamını kontrol edici işlevi nedeniyle siyasi içerikli şiirlerden pek haz etmezdi. Nazım Hikmet’e sempatisini bildiğimiz Orhan Veli, onu hayal kırıklığına uğratmış olmalıydı.
Nurullah Ataç’ın, Ahmet Kabaklı’nın şiirine yönelik bakışlarına katılmamak mümkün değil. Şüphesiz ki Ataç, iyi bir eleştirmen değilse de çok iyi bir estettir. Şiir aşığıdır aynı zamanda. Doğrusu Ahmet Kabaklı’nın bu şiiri, gelmekte olan güçlü bir şairi haber vermektedir, şiirle gelen o saf habere inanırım ben. Bu açıdan Nurullah Ataç’ı, kendi fikriyatından uzak olmasına rağmen yeni bir şairi müjdelemesi nedeniyle tebrik etmek lazım. Aslında Ataç, tespitlerinde yanılmamıştır, ancak genç şairler, istikrar gösteremeyip başka alanlara yönelebilir, bu, onlarda şairlik hüneri olmadığı anlamına gelmez.
Evet, halk şiirinin sesi duyulmuyor değil bu şiirde, fakat muntazam bir şekilde dönüştürülmüş. Ahmet Kabaklı, erken bir dönemde halk şiirinin lirik ve yüksek sesini kendi sesiyle birleştirmeyi başarmış, silikleşmemiş; atalarını da koroya dâhil ederek gür edalı, etkileyici bir şiirin doğmasını sağlamıştır. Modern dönemin modalaşan-yavanlaşan solo-şiirine kapılmamıştır. Oyuncak değil de gerçek bir şiir-bebeğinin tek başına yapılamayacağının bilincindedir şair.
O dönem için şiir ortamının atmosferini özellikle de Nâzım Hikmet, Necip Fazıl ve Garip akımı belirlemektedir. Ahmet Kabaklı, bunlardan herhangi birine değil, halk şiirine yönelmeyi seçmiş, ama bu doğrultuda çok az şiir yazmıştır. Neden şiire devam etmemişti Ahmet Kabaklı, diye de kendime sordum elbette; fakat ilk gençlik yıllarımda kendimden aldığım yanıt, şimdilerde beni ikna etmeye yetmiyor. Nurullah Ataç gibi şiirin gidişatını bir polis gibi kontrol eden ünlü bir denemeciden bu denli övgüler almasına rağmen Ahmet Kabaklı’nın şiiri bırakmasının bir nedeni olmalıydı. Düşündüm.
Günün psikolojisini okumaya çalışacak ve durum değerlendirmesinde bulunacak olursak, değişip özgürleştikçe dağılan, bir anlamda zıvanadan çıkan modern hayatın karşılığını bulduğumuz Batı patentli serbest şiirden başka bir çıkar yol yoktu, en azından o gün için, bu da muhafazakâr anlayışa ters düşmekteydi. Çünkü biçim bir şekilde kendi özünü de birlikte getirecektir, düşüncesi onları ürkütmüş olmalıydı. Diğer yandan, fikirsel kamplaşmaların hat safhalarda olduğu günlerde, Sezai Karakoç henüz kurucu ve camianın şair gençlerini kurtarıcı şiirleriyle gelmemişti. Şiirde yeni bir yol açamayan ya da bunun için özel bir gayret sarf etmeyen Ahmet Kabaklı, ya inandığı öğretilere ters düşecek ya da şiiri bırakacaktı. İkincisini yaptı. Beşir Ayvazoğlu’nun bu konudaki tespitlerinin düzeltilmesi gerektiğini düşünüyorum: “Eğer köşe yazarlığı, dolayısıyla gazetecilik gibi şâirane hassasiyetleri törpüleye törpüleye yok eden bir mesleği benimseyip Türkiye gibi kavgadan geçilmeyen bir ülkede günlük olayları kovalamak zorunda kalmasaydı, bugün ondan çok önemli bir şair olarak söz ediyor olabilirdik.” (Kubbealtı A.M. 2001) Ayvazoğlu’nun, bu hususta bütün günahı gazeteciliğe yüklemesi çok da doğru değil. Birçok gazeteci şairimiz var: Şinasi, Namık Kemal ve Recaizade Mahmut Ekrem gibi Tanzimatçılardan tutun da Servet-i Fünunculara ve bugüne kadar birçok şair aynı zamanda gazetecilik de yapmıştır. Hem biliyoruz ki, şiir bohem-hareketli hayat içerisinde daha bir ortaya çıkabilen türdür. Memur mantığıyla masa başı çalışması yapmanın şiiri öldüreceği de bir gerçek. Bir de her şairin gazetecilikti, doktorluktu vs. geçimini temin ettiği bir mesleği olacaktır elbet, mesleklere suç isnat etmek kişiyi sadece psikolojik açıdan rahatlatır. Beşir Ayvazoğlu bu yargılara kendi öz yaşamından yola çıkarak varmış gibi. Muhtemelen Ayvazoğlu, kendi şiir uğraşında gazeteciliğin böylesi bir sonuç doğurduğuna inanmaktadır. Fakat doğru bile olsa bu durum genellenemez. Kaldı ki sabık şair Ayvazoğlu, kendi şiiri hakkında da doğru saptamalara ulaşamamış, muhafazakâr, katı biçimci (aruz-hece) şiirin içinde ilginç ve etkileyici de olsa benzetmelerini imge düzeyine yükseltememiştir. Bu açıdan talihsiz bir prototip olan Ahmet Kabaklı’yı doğru okusaydı Ayvazoğlu, belki de yeteneği doğrultusunda daha başka ve başarılı bir şiir yazacaktı(?).
Neyse ki Kabaklı, şiiri tamamen bırakmadı, şiirin büyük bir hamisi oldu. Günün şiirini çok yakından takip etti, 16’sında 17’sindeki gençler üzerine bile ciddi eleştiriler kaleme aldı.
Sağ kesimde şiir, uzun yıllar küçümsendi aslında, şairlik duygusallıkla hatta ağlaklıkla bir tutulur oldu, şair ise ciddiye alınamayacak kadar bohemdi, bir de şairin karşısına tuhaf bir aymazlık ve tevil yöntemiyle sürekli Şuara süresi çıkarıldı: “Şairler ise, gerçekten onlara sapıklar uyar. Görmedin mi; onlar, her bir vadide vehmedip duruyorlar, ve gerçekten onlar, yapamayacakları şeyleri söylüyorlar. Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve Allah’ı çokça zikredenler ile zulme uğradıktan sonra zafer kazananlar başka. Zulmetmekte olanlar, nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini pek yakında bileceklerdir.” (224-7) Şiirde başarılı olamayan veya şiirin gücünden habersiz güruhlar, son ayetini görmezden gelerek bu sürenin yorumuna koyulmakta ve din-düşünce tarihimizdeki şairlerin emeğini-öncülüğünü unutarak gereksiz bir şiir düşmanlığı yapmaktadırlar. Hz. Ali’nin şair tarafı unutuldu, Mehmet Akif sanki hiç yaşamadı, Necip Fazıl dendiğinde akla ilk başta onun kontrol edilemeyen taşkın yanları geldi, edebiyat fakültelerinde de şairlerin özel hayatlarındaki iniş çıkışları, topluma ayak uyduramayışları, itikâdi zaafları, hatta karikatürize edilen muziplikleri anlatıldı. Evet, şair Cumhuriyetin ilk yıllarında bocaladı, dengesini yitirdi, meselâ üzülerek somut bir örnek verecek olursak: Orhan Veli, belediyenin açtığı çukura düşerek öldü. Yeni şair tipi “Bir de rakı şişesinde balık olsam” mısraıyla özdeşleşir oldu. Gerçekten de dönemin biyografi ve hatıra metinlerini okuduğumuzda görürüz ki, salaş barlar sol çıkışlı şairlerin edebiyat merkezi olmuş, şairlerin birçoğu alkol yüzünden genç yaşta ölmüş, yazabilecekleri derinlikli ve sarsıcı eserlerden edebiyatımızı mahrum bırakmışlardır. Onların kendi sağlıklarını önemsememeleri edebiyatın sağlığına da zarar vermiştir aslında. Bir Geothe, bir Tolstoy yaşlarıyla birlikte bilgelik dolu eserler vermişlerdir.
Özelde Türkiye’nin ve genelde dünyanın insan psikolojisini sarsarak değişmesi, Necip Fazıl gibi şairlerin ashabını bozmuştur. Şairlerin derinlikli düşünceleri, ilk başta okuyucuların ve kolaycı eleştirmenlerin ne yazık ki dikkatini çekmez. Hâlâ sığ bir sanat üzerine inşa edilen Garip hakkında sayfalar dolusu çalışmaların yayımlanıyor olması, zora talip olmayışımızla ilgilidir. Günümüzün gençleri de aynı mantalitenin bir süreği olsa gerek, Orhan Veli’den babasız doğmaya çalışıyorlar, adları İsa olmayacaktır onların elbette. Gerçekten biz, şiirin imgelem yardımıyla düşünceyi de aşan duyuşsal buluşlara kapı araladığını unuttuk. Binlerce yıllık şiir geleneğimizi, hayatımızın her sahasında olduğu gibi Batılı nesir karşısında ne yazık ki komplekse girerek küçümsedik. Nesir daha yeni, daha elit göründü aydınlara. Yeni fikirler üretemeyişimizin nedenini ben biraz da bu nesir-perestliğe bağlıyorum. Bir tepkisellikle nesri dışlayalım demeyeceğim elbette, fakat şiirin yeniden ihya edilmesi, merkeze gelmesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Kabaklı gibi çıkış yapan gençleri şiir açısından desteklemeli, en azından onlara engel olmamalıyız. Fazla değil, sadece iki-üç büyük şair, dünya kamuoyunda bir topluma saygınlık kazandırmak için yeter. Ne yapılırsa yapılsın; roman, hikâye, deneme vs. nesrin hiçbir türü şiirin mistik-efsanevi atmosfer yaratan karizmasına ulaşamaz. Zaten şiir dışındaki herhangi bir edebi türle meşgul olanların büyük bir çoğunluğu, bilin ki şiirde başarılı olamamış ve bu yüzden o türe yönelmiştir. Nobel alsalar bile şiir, içlerinde bir ukde olarak kalacaktır. Dünya çapındaki bir romancı, öykücü vs. şiir karşısındaki yenilgisini hiçbir zaman unutamayacak, bu tatlı kompleksi üzerinden atamayacaktır. Çünkü Homeroslara, Mevlana veya Yunuslara dahil olmak, diğer türlerin tarihselliğine karşın bu koca geleneğin önemli bir uzvu haline gelmek büyük onurdur. Tanzimat’tan sonra bizim dikkatlerimiz başka alanlara yöneltildi, kayboldu sanki.
Tekrarlamak istiyorum: Sağ kesim tarafından uzun yıllar küçümsendi şiir, diğer yandan sanata hayatlarını vakfetmiş solcu şairler ise, -dönemi doğru aktarabilmek için “sağ-sol” şeklindeki adlandırmaları kullanmak zorundayım- ne yazık ki, özellikle de dini-kültürel değerlerden Marksist düşünceler nedeniyle uzaklaştıklarından istenen büyüklüğe ulaşamadılar. Sonraki yıllarda gelenek eksenli Behçet Necatigil’in “Divançe”si, Atilla İlhan’ın Divan şiiri vurgusu, Turgut Uyar’ın “Divan”ı ve Hilmi Yavuz’un fon özellikleri taşıyan, takipçilerince mazmunlaştırılmaya çalışılan imgeleri şiirimizi kurtarmaya yetmedi. Özelde sağ, genelde edebiyatımız adına şiirimizi gerçek anlamda kurtaran Sezai Karakoç olmuştur. Soldan veya sağdan bir şekilde işte bu damardan beslenen özellikle de 80 sonrasının şairleri, şiirimize ivme kazandırmış ve imgenin doğru algılanıp üretilmesi ile -okur hâlâ haberdar olmasa da- şiirimizi büyük oranda okunur bir biçime kavuşturmuşlardır.
Sezai Karakoç, niçin bizim için böylesine merkezi bir önem taşıyor: Çünkü, şiirin biçim ve öz birlikteliğinden doğduğunu başkalarından duyduk belki ama pratik anlamda biz ilk ondan öğrendik. Divan şiirinin zamana uygun ve özgün bir kıyafetle dirilişi, onun şiiriyle gerçekleşti. Sezai Karakoç öncesi sağ şairlerinin, heceyle yazmaktan ve aynı zamanda Necip Fazıl’ı taklit etmekten başka şansı yoktu. Fakat öte yandan hece, sadece diğer şairler değil, Necip Fazıl açısından da tıkanmış durumdaydı. Şiire yeni bir şekil ve öz gerekiyordu, bu da beklenen bir şekilde yine üstat şairin –Necip Fazıl- yanındaki -ilk başlarda çok da fark edilemeyen- Sezai Karakoç gibi genç bir şair tarafından gerçekleştirildi. Solun, Nazım Hikmet ve bir Cumhuriyet genci olan Orhan Veli ile yöneldiği serbest şiir, sağ’dan Sezai Karakoç ile güçlü örneklerini vermiş ve sempati kazanmıştır. Ayrıca, gelenek, Yahya Kemal’den sonra ilk defa Sezai Karakoç ile bu denli poetik bir zemine oturtulmuştur. 60’lı yıllardan sonra özellikle de sağ kesimden şiire başlayan gençler, Sezai Karakoç sayesinde poetik açıdan var oluşu engelleyen ve aşılamayan büyük bir sorunla karşılaşmamışlardır. Buna rağmen serbestle değil de şiiri hece veya aruzla yazmaya çalışan şairlerin dünya ve Türk şiirini doğru kavrayamadıklarını, genel ve zorunlu gidişattan haberdar olmadıklarını söylemek zorundayım. İşte Sezai Karakoç, Doğu-Batı şiirlerini Yahya Kemal gibi sentez etmiş ve daha da pekiştirilmiş olarak çağa uygun Müslüman yerli şiirin kapılarını aralamıştır. Sezai Karakoç, serbest şiiri Müslüman etmiştir, desek yanlış olmaz. Bu yeniliği fark edilemeyen ve bir süre hem serbest ölçü hem öz Türkçe kelimeler kullandığı için sağ kesim tarafından katı bir şekilde eleştirilen Sezai Karakoç, Mehmet Kaplan ve Ahmet Kabaklı gibi eleştirmenlerin sıkı yazılarına rağmen sağ kesim tarafından uzun yıllar anlaşılamamıştır.
Ahmet Kabaklı (1924), Sezai Karakoç’tan (1933) dokuz yaş büyük. Onun ne yazık ki Sezai Karakoç gibi kurucu bir şair kuşaktaşı yoktu. Güçlü şairlerle akran olmak bir avantajdır şair için, çünkü şiir etkilenmelerle ve imrenmelerle büyür, kıskançlıkla ölür. Tarihsel olarak Ahmet Kabaklı, ilk gençlik yıllarında şiirdeki şekil sorunsalının tam ortasına düşmüştür. Fakat, 1952 yılında kaleme aldığı ve Nurullah Ataç’ı hayran bırakan yukarıdaki şiiri dönem için yepyeni bir ses taşımaktaydı. Bu sesin peşine takılmayı denemeliydi Ahmet Kabaklı. Lakin daha sonra yazdığı şiirler, katı bir halk şiiri geleneğine bağlı kalmanın olumsuz neticesidir. Sanki o, muhafazakâr kesimin eleştirilerine maruz kalarak heceye dönüş yapmıştır. Ne gerek vardı diyorum, hecenin onun şiir cevherine sedef olamadığı aşikâr. Sedef olması bir kenara, Ahmet Kabaklı’nın şiir potansiyeli heceye kurban verilmiştir.
Geriye ufak bir dönüş yapalım: Ahmet Kabaklı’nın bir şiirini daha okumuş Nurullah Ataç: “Büyük bir şair mi bu Ahmet Kabaklı? Ben ne bileyim? Söyledim size, tanımıyorum onu, şimdiye dek iki şiirini okudum, ikincisi beni çekmedi.” (163) Bence Ataç, son yargısında da haklı.
Ahmet Kabaklı’nın bütün o çok yönlülüğüne rağmen, ben, yukarıdaki şiirle karşılaştığım ilk günden beri onun şiirimiz adına bir kayıp olduğunu düşünmekteyim. Umarım, katı ve gereksiz bir muhafazakârlık nedeniyle başka kayıplar yaşamayız.
Bir yanıt yazın