TUĞRUL TANYOL MUGALATA YAPIYOR
TDED 2012 Şiir Yıllığı nedeniyle, eleştirilere uğrayacağımı daha en başından biliyordum ve yıllığın sunuşunda da bunu yazdım. Fiziksel olarak da etki tepkiyle sonuçlanır. Bu yüzden hakarete uğramadığım sürece yapılan her türlü eleştiriye açığımdır.
Geldi, Mühür’ün 46. sayısında, Tuğrul Tanyol’dan küfür küfür bir eleştiri (?) geldi. Sanırım şiir ve şiir üzerine yazılar, eleştiri kuramları okumamış, sürekli müzik dinlemiş Tuğrul Abi. Onun, son zamanlarda birkaç yazısına daha rastladım, şiir üzerine konuşurken şiir kuramlarından çok müzikten örnekler veriyor, şairler yerine müzisyenleri karşılaştırıyor. Türk şiirinin aşamalarından da haberdar değil sanki. Yazısından onun eleştiriden de pek anlamadığı sonucuna vardım. Edebiyatımızda eleştirinin, çevirilerle iyice kavranmaya başlandığı yıllarda o, ortamdan uzaklaşmıştı. Eleştiriden anlamıyor diye kınayacak değilim onu, şiirleriyle değerlendirmek gerektiği bilincindeyim; ancak ben doğmadan evvel ve Tuğrul Abi’nin ilk gençlik yıllarında yayımlanmış, sadece sahaflarda bulunabilecek eleştiri kuramlarıyla ilgili kitaplara bile ulaştığımı, halihazırda yeni baskıları bulunan şiirle ilgili hemen her kitabı taradığımı ve ondan sonra eleştiri yazdığımı bilmesini isterim. Damdan düşmedik yani, gökten zembille inmedik, şiir üzerine ne çok yazı kaleme aldığımı, 2000 sonrası edebiyattan kopmadan dergi takip edenler bilir. Tanyol’un yeniye karşı kendi bilgisizliğinden kaynaklanan şaşkınlıkla beni cahiller sınıfına koymasını fevkalade cahilane buluyorum. Çünkü ne söylersen söyle karşındakinin anladığı kadarsın. Beni anlayamamış Tanyol, daha doğrusu kendi kadar anlayabilmiş. Ben ondan iki kuşak sonra gelmişim, beni tanımasını, daha evvel okumasını beklemiyorum, bana birtakım öğütler vermiş, versin, yüksünmeden alırım, lakin kendini boşuna yoruyor, çünkü söylediği ve hatta söylemediği birçok şey üzerine uzun uzadıya düşünmüşlüğüm ve yazmışlığım vardır.
Tuğrul Tanyol’u son şiir kitabı vesilesiyle bütüncül incelemeye tabi tutmuştum. Şair merak etmiş: “Öncelikle Zafer Acar yıllıkta yaptığı kitap değerlendirmelerini bir ila beş sayfa arasında tutarken bana ayırdığı bölümü son kitabımın ötesine taşıyarak genel bir Tuğrul Tanyol şiiri değerlendirmesine dönüştürdüğü ve yukarıda andığım yazarlardan farklı bir biçimde en azından on üç sayfa yer ayırdığı için teşekkürü hak ediyor. Bu okulumda başka yazı yok yıllıkta. İyi de neden? Son kitabımla ilgili kısa bir değerlendirme yeterli olamaz mıydı?” (8) Tanyol, yanılıyor, çünkü Celâl Fedai, Bünyamin K., Yüksel Peker hakkında da bütüncül yazdım. O yazıları okusa fark ederdi. Tanyol’a biraz fazla yer ayırmışım, 40 yıllık şair için bu hacim normal değil mi? Üstelik Haydar Ergülen, İhsan Deniz, Osman Konuk gibi kendi kuşağından şairler için de oldukça kapsamlı metinler koydum ortaya. Bu ve başka kuşaktan şairleri alışılagelmiş şekilde övmedim, haklarını iyi veya eksik yanlarıyla teslim etmeye çalıştım. Onlardan sonra gelen biri olarak ben üzerime düşeni yaptım. Tuğrul Tanyol, yaşını başını almış, öfkelenip de bana laf saydırmasına bakmayın, duyduğuma göre kibar adammış. Sanırım Tanyol’a CV’mi az da olsa çıkarmış oldum. Ha bir de Tuğrul Abi, üç şiir kitabım, bir romanım var, yayına hazır birkaç dosyam. Sizin hakkınızdaki o on üç sayfalık yazımı da yeni bir dosya için kaleme aldım, dosya tamamlayınca kitaplaşacak, şimdilik bu kadar bilgi yeter sanırım. Herhangi bir kötü niyetim yok yani, niçin olsun ki, ne şahsen tanıdığım biri ne de kıskanma ihtimalim olacak akranımsınız, sadece gereğinden fazla önemsenen ve öne çıkarılan bir şairsiniz. Osman Konuk için de benzeri şeyler düşünmüş ve yazmış, taşları yerine oturtmaya çalışmıştım.
Tuğrul Abi, anladığım kadarıyla şakacı bir abi, bana yanıt vermesinin sebebini şöyle açıklıyor: “Ben kuşkucu bir adamım ve hep öyle oldum. Bu durum da beni epeyce düşündürdü ve şu sonuca vardım: Bu genç arkadaş beni motive ediyor, yanıt vermemi istiyor. Yazdığı yazı açık bir çek gibi. Bozdur bozdur harca. Beklentisini boşa çıkarmayayım bari.” (8) Üçüncü sınıf bir ergen esprisiyle yola çıkıyor. Neyse, Tuğrul Abimiz sayesinde popüler oluruz da kitaplarımız satar, yayınevlerimiz rahatlar. Tuğrul Abi’nin kuşkuculuğu için diyecek bir şey yok, maşallah yani başını almış niyet okumaya kadar gitmiş. Şairlerimizin genelinin ruh hali bu, yorucu. Onların bu tarz yaklaşımlarına tepkisiz kalarak katlanacağız tabi.
Tuğrul Abi, modern şiir anlayışından kopukluğuyla beni hakikaten çok şaşırttı: “Zafer Acar yer yer bazı şiirlerimi sevmiş, ama yanlış anlamış.” (10) Şiirimizde “anlam”, Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” başlıklı makalesiyle tartışma konusu olmuş, II. Yeni ile de aşılmıştı, Tuğrul Abi, bunlardan haberdar değilmiş gibi davranıyor. “Yanlış anlamış” meselesinde ise, izninizle ben susayım, yerime Umberto Eco yanıt versin Tuğrul Abimize: “Bazen bir metni yanlış yorumlamak, gerçekte onu kurallara göre yapılmış daha önceki her türlü yorumdan kurtarmak, yeni özelliklerini ortaya koymak anlamına gelir (bu önerme hata yapma şansı verir bana); bu yolla da metnin çok daha iyi ve çok daha üretken ve yapıtın amacına sadık bir yorumu verilmiş olur.” (Alımlama Göstergebilimi, s. 44). İşte böyle Tuğrul Abi, bence sen, düzeltici bir yanıtın varsa bana değil, Umberto Eco’ya –keşke bu yanıtı daha evvel yayımlasaydınız, hazır Umberto Eco da İstanbul’a gelmişken İtalyan Kültür Merkezi’nde bu eleştirinizi ona iletirdik, sağlık olsun- ver, ama bir felsefi temele dayanarak yapmalısın bunu, el yordamıyla değil.
Ben şiirde poetik tutarlılık arıyorum, şiirin ideolojik olması veya olmaması şairin bileceği bir şeydir. Manifestoların diktesiyle şiir yazılamayacağını biliyorum, bu konuda sizinle hemfikirim. Beni yanlış anlamışsınız. Burada beni yanlış anlamışsınız deme hakkım var, çünkü söz konusu metin, düzyazıdır. Siz düzyazıyı bile yanlış yorumlarken, benim imgelerle yazılan şiirden şairin karnındaki anlama varmamı nasıl beklersiniz. Şiirin yorumlanması bağlamında Cahit Külebi’nin herkesin bildiği bir anekdotunu hatırlamanızı isterim.
Tuğrul Abi, benim yanlışımı düzelttiğini sanarak şöyle bir tarihi cümle kuruyor: “Türk şiirinde Karakoç’u dışlayan aklı başında tek bir şiir sever çıkmamıştır bugüne dek.” (8) Neyin kafasını yaşıyorsun sen Tuğrul Abi, Ahmet Oktaylar bizi yanılttı mı yoksa. Bakın lütfen, Ahmet Oktay’ın “İmkânsız Poetika”sındaki şu başlığa erinmeden bir zahmet bakın: “Resmi İdeoloji Tarafından Dışlanan Yazınsal İktidarı Dışlayan Bir Şair: Sezai Karakoç” Diyecek bir şey yok. Öte yandan, metinlerarasılık konusunda da yazmış, etkinin etkisi bağlamında okumadığımız kitaplardan da etkilenebileceğimizi belirtmiştim. İbn Hazm, İbn Arabi ve daha başkalarını da çok şükür okudum. Önerilerinizden dolayı da teşekkür ederim. Siz ilk değilsiniz, başka abiler de bize kitap önerilerinde bulundu. Bu hoş geleneğe alışkınız yani. Okuyoruz, sizi de okuyoruz ve okumaya devam ediyoruz.
Ha, Tuğrul Tanyol’un yazıma yönelttiği bütün eleştirilerine yanıt verecek değilim. Ancak yazıyı aşan ve şahsıma yönelen kaba saba sözleri ise ona yakıştıramadım.
SOLCU KILIĞINDAKİ SEKÜLERLERE BİRKAÇ SÖZÜM VAR
Hazırdım, gardımı almış bekliyordum, saldırılar olacağı muhakkaktı, çünkü tekkede miskin miskin oturmuyor, iş yapıyordum, taşa alışmalıydım. Benden önceki nitelikli yıllıkların başına gelenleri biliyordum.
Evet oldu, hem de körlemesine saldırılar oldu, körle mücadele kolaydır, dolayısıyla onları zorlanmadan püskürtüm. Zekâdan yoksun, gelişigüzel yazılarla çıktılar karşıma, ne makale disipliniyle ne denemeyle. Nefislerinden taşan adi sözler etti ruhsuzlar. Tabii ki bunlardan bazısına cevap vermedim. Sosyal medyanın sokak aralarında dolaşan karalamalar ise kulağıma çalındı, gözüme muhatap bile olamadı. Kimi vakit de adam sandıklarımızın taarruzuna uğradık, zannımızda yanıldığımızı okurumuzla paylaşmak zorundaydık. Yazdık.
Bilinenler bilir, huysuzluğu huy edinen kişiler, etraflarına rahatsızlık verdikleri oranda var olduklarını, boşlukta yer kapladıklarını sanırlar. Edebiyatımızdaki bu tiplerin çoğunluğunu, ya Marksizm’den ya da İslami camiadan kopmuş, sekülerizmin ağına düşmüşler oluşturuyor; böyleleri, bar kültürünü, keyif yapmak adına sokağa, meydanlara taşımaktan beis görmez, yeter ki her şey eğlenceye dönüşsün.
Gezi Parkı’ndaki görüntüler bende hâlâ canlılığını koruyor, ancak kadavra kadar canlı. Bir Beyoğlu sakini olarak kendimi, karakterlerin öldüğü, tipin türediği, her şeyin deformasyona uğradığı bir post-modern romanın ya da Tarantino filminin içinde bulmuştum. Böyle bir romanda veya filmde rol almak istemedim ve istemem de. Bir şair-yazar olarak düşüncelerimi özgürce belirttim. Öngörülerim vardı, okurumla paylaştım. Buna bile tahammülü yok, özgürlük-özgürlük-daha fazla özgürlük diye meydanlara dökülen Gezi militanlarının (!). Tek dert şu: onlara mutlak özgürlük verilecek, katılmayanların ise her mecrada sesi kesilecek. Bunu ise anarşizmle elde edecekler. Kapitalist abileri onlara, bazı vaatlerde bulunduktan sonra böyle emretmiş. Dünyanın her ülkesinde, kârdaki payı düşen karteller, söz tutmayan siyasi iktidarın kulağını çekmek için illegal örgütleri destekler ve beyni yıkanmış gençleri sürüler halinde meydanlara dökerler. Modern dünyanın savaş taktiğidir bu. Gezi olaylarına böyle baktım ve yıllıkta bazı yorumlar getirdim. Gökçenur Çelebioğlu adlı facebook kullanıcısı yorumlarıma katılmadığını belirten, hedef gösterici bir paylaşımda bulunmuş (28 Mart 2014) ve şu cümlelerimin altını çizmiş: “Gezi Parkında özneler yoktu, belki sözde özneler vardı. İşte üzülerek söylüyorum, sol kesimin hemen bütün dergileri, öznelleştikleri oranda Gezi olaylarının nesnesine dönüşmüştür, belki de azılı düşmanları olan emperyalistlerin tuzağına düşmüştür. Bu ihtimale kesin olarak kim hayır diyebilir. Gezi olayları, birikmiş bir öfkenin samimi tepkisidir diyenlere ise hiçbir öfkenin ülkeye zarar vermeye hakkı yoktur, demokratik ülkelerde kin, sandığa kusulur ancak, derim.” Ciddi bir meseleyi kahve muhabbetine dönüştüren bazı isimler ise şöyle: Nihat Ziyalan, Sina Akyol, k. İskender, Betül Tarıman, Fuat Çiftçi, Baki Ayhan T., Emel İrtem. Yazık dedim, sağ duyuya da sol duyuya da yazık.
Gökçenur Çelebioğlu, hazırladığım yıllığı ve bahsi geçen yazımı şöyle sunuyor: “Hayatımda hiçbir kitabı çöpe atmadım. Dedem üstüne Allah yazacak kadar kağıdı atmak günahtır derdi. Ama, ekte gördüğünüz sayfa 39’u okuduktan sonra Zafer Acar tarafından hazırlanan Dil ve Edebiyat Dergisi Şiir Yıllığı adlı 609 sayfalık ağaç ısrafını çöpe attım. Yıllıkta yer alan sevgili Nihat Ziyalan Sina Akyol Gültekin Emre Tahir Abacı Salih Bolat Betul Tarıman Bahadır Bayrıl Küçük Iskender Baki Ayhan gibi isimlerden de özür diliyorum. Yıllıkta yer almamanın ferahlığıyla soruyorum bu isimler bu yıllıkta yer almak istiyor mu (hiç sanmam aksine çok şaşırırım) istemiyorlarsa bu, şairlerin katlanmak zorunda olduğu bir kader midir?” Bu ahlakdışı tavrı, Marmara Edebiyat’ta doçent titriyle bulunan, sözüm ona genç yetiştiren şair arkadaşımız (!) Baki Ayhan T. nasıl da destekliyor: “Sevgili Gökçenur, birbirimizi tanıyoruz, elbette bu pespaye sözlerin geçtiği sayfaları da içeren bir yıllık/antoloji/seçki’de yer almak istemezdim. Üç yıl önce Hakan Arslanbenzer hazırladığı yıllığa ‘Ne Güzel Olur’ şiirimi koymak için izin istediğinde ona şöyle demiştim: ‘Yıllardır derginde, sitende bana yapılan hakaretlere gıkını çıkarmadın, hatta onlara zemin hazırladın. Senin hazırladığın bir yıllıkta yer almak istemiyorum.’ Zafer Acar ise ruh sağlığından ciddi kuşku duyduğum bir imza. Hâlâ 1970’lerde kalmış militanca bir kafası var. Kafasında yarattığı fakat gerçekte var olmayan bir evrende yaşıyor. Sorsaydı aynı cevabı ona da verirdim. Bundan kuşkun olmasın… Kitabı çöpe atmakta da son derecede haklısın. Ben de bana karşı imza toplayan yeteneksiz ve kifayetsiz çetecilerin onlarca kitabını gözümü kırpmadan çöpe yollamış, bunun macerasını hem Mühür’de yazmıştım. (Yenilerde yayımlanan KIRMIZI KALEM KUTUSU kitabımda da yer alıyor o notlar.) Bazı kitapların yeri çöpse, çöptür!” Sevgili okur, sizce böylesi bir tavır, psikiyatr gerektirmez mi, zavallı kitaplara karşı böylesine militanca davranmak erkekliğe sığar mı, varsa yüreğin onları yazanların karşısına çık. Bir de hem şairsin hem eleştirmen hem bir edebiyat fakültesinde hocasın Baki Ayhan T., edebiyat çevrelerini ve Marmara Üniversitesi’ni utandıracak bu açıklamaları nasıl yaparsın, hiç mi çevrende seni eleştiren, seni doğruya sevk eden arkadaşın yok, olmaz tabii, eleştirilmeye katlanamayan bir eleştirmensin anlaşılan, egosantrik bir şair, sirkesi küpüne zarar bir küp, bir tip. Bireysel tarihin yok bence, Batıya angaje ataların gibi hafızasızsın aynı zamanda, geldiğin yere düşman, yediğin tabağa… İslami çevrenin çıkardığı Yeni Sıla’daki toy halini unutmadık, ülkücü geçmişinden kopmuş, faşizan olmuşsun, gördük. Güya anti-kapitalistsiniz, Yapı Kredi Bankasının imkânlarıyla çıkardığın yıllığa sosyalist arkadaşların nasıl da tıkışmıştı, alınmadıklarında ise meydanlara dökülmüş, seni yuhalamışlardı. Niçin, bir bankanın desteklediği yıllığa girebilmek için. Sizi gidi sahte anti-kapitalistler sizi, yutmadık, çünkü Marks’ı sizden daha iyi anladık.
Bir de kendi çevrelerinde çıkan yıllıklar mükemmelmiş, en büyük şairler ve eleştirmenler kendicikleriymiş, ah biri çok iyiymiş, diğeri harikaymış… ama öteki İslami camianın yıllıklarıymış, Hakan Arslanbenzer ve Mustafa Aydoğan gibi isimler kesinlikle onların eşsiz yıllıkçılarıyla karşılaştırılamazmış, şeklinde her biri birbirine dev aynası olmuş, bakıp bakıp övünüyorlar. Övülmeyen kişi, övünür elbet.
Öte yandan, bana sormadan yıllığına benim şiirimi aldın Baki Ayhan T., sağol, sevindim, senin gibi istemem yan cebime koy, demedim. Beni yıllığına alan ne sen ne Mustafa Fırat ne Mustafa Aydoğan ne Hakan Arslanbenzer ne de diğerleri arayıp şiirimi almak için izin istediler. Uyarsaydın beni Baki Ayhan T., 2012’de de yıllığa almıştım seni, uyarsaydın, bu yıl almazdım. Bildiğim kadarıyla iletişim çağında yaşıyoruz.
Gökçenur Çelebioğlu, yandaş arıyor, buldukça seviniyor: “Arkadaşlar adını andığım değerli şairlerden yazdıklarımı görme şansı bulup da yanıt verenler hep aynı fikirde. Yanıt vermeyenlerin de öyle olduğuna eminim. Benim tepkim bir yandan sizi (bizi) hayat görüşlerimizden, haklı ve adil mücadelemizden dolayı aşağılarken bir yandan imza ve şiirlerimiz üzerinden para ve itibar kazanma, isimlerinizi kendi isimleriile yanyana koyars isimlerinizden onurlanma çabasına Zafer Acar’ın. Gezi’den sonra hiçbir derginin, hiçbir antoloji ya da yıllığın bunu yapmasına (elimizden geldiğince) izin vermemeliyiz” İşte hayalperest, egosantrik ve karşıt görüşe tahammülsüz, özgürlük düşmanı bir tavır daha. Kör gözlerin gör olsun, diyorum bu arkadaşa, eskiden olduğu gibi kalbin en saf hali şiir, nicelik bakımından da artık İslami camianın kanında dolaşıyor. Niteliğimiz ortadaydı: …Şeyh Galip, Mehmet Âkif, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç… çırpınmanız boşuna, kafayı üşütmemek adına, şiirimizin çevresine oturun, ısının derim. Hırçınlık yapmak, sizden daha iyisini görmezden gelmek, sizi bir amadan çok daha fazla kör eder, kalp gözü diye bir şey var çünkü, sizde olmadığı için bilmezsiniz.
Nihat Ziyalan ise diyor: “bu yıllıkta şiirim olduğunu şimdi okudum. izin alınmadan ve telif ödenmeden alınmış bir şiirdir. parayla satılan yıllıkları hazırlayanlar telif ödemek, en azından izin almak zorundadır. dergi eki olarak verilen yıllıklara sözüm yok. desteklerim.” Demek ki bizi destekliyor Nihat Ziyalan, çünkü yıllığı Dil ve Edebiyat dergisinin armağanı olarak dağıttık. Bundan ne para kazandık, ne nam. Bizimki kültür emekçiliği, sizinki ne solcu kardeşlerim, saldırmak ve emeğe saygı duymamaktan başka. Pardon, sekülerdiniz değil mi siz. Üstünüze alınmayın solculuğu, biliyorum beğenmezsiniz.
Yarası olan gocunur derler ya, bilmem nedendir Baki Ayhan T. de bir yara gibi kaşınıyor, üstelik ruh sağlığımdan da ciddi kuşkular duyuyormuş, o halde şahsıma yönelik sözlerine dikkat etmesi gerekmez mi.
Not 1: Buradan sesleniyorum: TDED yılığına girmek istemeyenler şimdiden bana bildirsinler.
Not 2: Alıntılardaki tashihler, yazarlara aittir.
ELEŞTİRMENE KISA İYİ NİYET DERSLERİ
“Kısa Peygamberler Tarihi
Hz. Lokman
Diyor ki Lokman Hekimin genç şaire mektubu
aynı imgeden çekinme dilersen aynı kelimeyle başla
aynı ruh haliyle son ver her şiirine
Tanrı tarafından yaratılanlar bile
benzemiyor mu birbirlerine
işte biz peygamberler
tıpa tıp çektiğimiz acı
hatta getirdiğimiz flaş haberler
hep dünyadan birileri cehenneme gider
ve cehennemden gelmiş gibidir dünyadaki bazı yüzler
sözüm dinlensin diye yazma o kitapları
bunca sözü geçen şeytanın kitabı yok mesela
ve sürekli Tanrının ayetlerini tekrar etse de
insan şeytanın sözünü dinler sadece
bütün şairlerin ortak ruh hali olarak
gökten inen kitapları kıskanmayı bırak
göğe yükselecek kitaplar yazmaya bak yazacaksan
yok çünkü yok yeryüzünde onları okuyacak
ne Musa ne İsa ne Doktor Lokman
en büyük öğütleri zaman verir insana
Hazreti Zaman
sana en büyük öğüdüm Tanrıya yalvar
de ki yüzümdeki sonsuz güzelliğin bir parçasını
kurbanın olam şu çirkin hayatıma aktar” (Aykut Nasip Kelebek)
[Yeni bir imajinasyonla bazı mistik hakikatleri dile getiren bu cesur şiir, bütün nitelikli metinler gibi çoklu okumalara müsait. Şiirin ilk bendi -geneli için de aynı şey söylenebilir- gayet açık ve şeffaf, inanan bir kalemden doğmuş. Eşsiz olmanın imkânsızlığına, dahası şairlerin çoğunu saplantılı bir şekilde ele geçirmiş biriciklik duygusuna karşı, tekebbürden kaçınmak gerektiğini lafı uzatıp dolandırmadan telkin ediyor. Kuramsal bakımdan ise metinler-arası akrabalığı hatırlatıyor bize. İkinci bentteki “şeytanın kitabı yok” sözü, Sezai Karakoç’un düzyazılarında geçmekte. Böylesi bir irtibat şairin beslenme kaynaklarını görmemiz açısından önemli, süfli eserler veren güruha karşı bir tepkidir bu, kitap inananların bir geleneğidir, şeytanın yolunda gidenlerin değil. Üçüncü bentte “Şuara” suresinden bildiğimiz mütekebbir şairlerin durumuna ironik iğnelemeler görülüyor. Dördüncü bentte ise “zaman” Musa, İsa ve Lokman’dan daha yukarıda anılıyor ve peygamberlere Hz. demezken zamana Hz. ifadesini kullanıyor şair (şiir-beni); bir saygısızlıkta bulunmuyor, bir imajın yaratılması ve vurgulanması amacıyla yapıyor bunu. Gelenekte de –İslam felsefesi- gördüğümüz şekliyle zamanı Tanrı olarak düşünüyor sanki. Beşinci bölüm ise şairin duasıyla sonlanıyor. Dini duyarlığın İslami camia edebiyatından bile dışlanır hale geldiği bir seviyesizlikte genç bir şairden böylesi bir şiir okumak, takdire şayandır.] Ben böyle okudum şiiri, bakalım ötekiler nasıl okumuş.
Pierre Bayard, “Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz” adlı ilginç eserinde entelektüel ortamın hinliklerine değiniyor. Yazar, çoğunlukla öncü kitaplardan yola çıkarak oldukça şaşırtıcı sonuçlara varıyor. Bunlardan biri de Balzac’ın “Sönmüş Hayaller” (İllusions Perdues-1843) adlı eseri: “Lousteau uğradığı hakaretin öcünü alması için arkadaşına Dauriat’nın himayesindeki Nathan adlı yazarın bir kitabı aleyhinde zehir zemberek bir makale döşenmesini öneriyor. Ama kitabın kalitesi o kadar ortada ki, Lucien eleştiriye nereden başlayacağını bilemiyor. Bunun üzerine Lousteau gülüyor ve ona mesleği öğrenmesinin zamanının geldiğini söylüyor, bu mesleğin cambazlığa benzediğini ve bir kitaptaki güzelliklerin kusura çevrilebileceğini, yani bir başyapıtın ‘salakça bir deli saçmasına’ dönüştürülebileceğini açıklıyor.” (s. 177, Everest Yay.). Aslında bu taktik, sadece kitaplar üzerine uygulanmıyor, birini, bir gurup ya da yapıyı gözden düşürmek için de hâlâ kullanılıyor, lakin insanın gittikçe şeytanlaşan zekâsı ile daha geliştirilmiş şekilde karşımıza çıkıyor.
Mustafa Celep’in yönettiğini bildiğim, yer yer nitelikli metinlerin yayımlandığı “Poetik Haber” adlı sitede “Şiir Değince” başlıklı yazısında Ali Celep, Aykut Nasip Kelebek’in “Bir Nokta”da (Mart 2016) yayımlanan yukarıya alıntıladığım şiiri üzerine tevil niyetiyle düşünmüş. Bu yazı, Bayard’den yaptığım alıntıya öyle çok uyuyor ki. Cahil olsanız, 24 yaşındaki genç şairden çok “Bir Nokta”nın usta ve daha önemlisi Müslüman şairi Mürsel Sönmez’e bu şiiri yayımladığı için öfkelenirsiniz. Celep, Aykut Nasip’in bu gayet nitelikli şiirine yönelik neredeyse hiçbir olumlu cümle kurmamışken daha evvelki yazılarında birçok vasat şair hakkında sayfalar boyu methiyeler dizmişti; Bayard’den yaptığım alıntıda da vurgulandığı üzere Celep’in geçmişte Aykut Nasip tarafından yaralanan birinin mikrofonluğuna soyunduğu sonucuna varıyoruz. Şöyle diyor Celep: “Normal zamanlar sonrası şiiri yazıyor Aykut Nasip Kelebek. Böyle olunca Lokman Hekim’i R. M. Rilke gibi genç şaire mektup yazar halde görmek şaşırtıcı olmasa gerek. Bu durumda ‘vahy’ de ‘flaş haber’ olacaktır elbet. ‘Hekim’in doktor olmasının kaçınılmaz olması gibi. Bu dönüştürüp konuşturmaları başka şiirlerinde de okuduk çokça. İyi bir baba olunca Peygamberimizin ona koşup sarılması, Mikail meleğin kendisine pastoral şiirler yazması gibi. ‘iyi bir baba olacağım çocuklarıma/bu yüzden sarılacak bana Muhammed/ pastoral şiirler yazacak bana Mikail’(Kusursuz Dönüş). Kimisi bu atraksiyonlara postmodern şiir davranışı diyor. Olabilir. Ben Normal zamanlar sonrası şiir davranışı diyorum. Şair normal zamanlardaki Lokman Hekim’i bulunduğu yerden söküp alıyor… Lokman Hekim’in sözcük dağarcığından ‘imge’ sözcüğünü çıkaramayız. Çünkü yaşantısız bir sözcüktür o bu bağlamda.” Şiiri kötülemek için kendini ne çok zorlamış Celep, yazık, genç şair Aykut Nasip’in kendi çağının dilini kullanması neden yadırganıyor ki, Arapça hekim, İngilizce doktor olmuş ve dilimize yerleşmiş. Celep, hastalandığında “hekime gidiyorum” mu diyor acaba. Üstelik Lokman Hekim, modern tıbbın yani doktorların atası kabul edilir. “Doktor Lokman” demek bir hakikati hatırlatmaktan öte bir amaç taşımaz bence, üstelik Hz. Lokman’a bir meslek olarak konmuş “hekim” göstergesi ise dini kaynaklı değil halk muhayyilesinin ürünüdür. Celep, “imge” gibi bir terimi de yersiz buluyor, düpedüz Sezai Karakoç’a sağcıların yönelttiğine benzer bir dil muhafazakârlığıdır bu. Ne yapmalıydı peki Sezai Karakoç, Hızır’ı İbranice mi konuşturmalıydı. Aykut Nasip, Arapça bilmiyor ne yapsın, İngilizce biliyor, hekime doktor diyor. “Flash haberler” ifadesi ise Celep’in okuma biçimiyle vahye dönüşmüş, şairin mutlak anlamda bunu kastettiğini söylemek modern eleştiri mantığına uymaz. Bir de tutup kendi yorumumuz üzerinden şaire saldırırsak cehaletimizi katmerlemiş oluruz. Yaptığı yanlışın farkında değil mi acaba Celep, hayır gayet de farkında, tecahül-i arifi bence son derece iyi işletiyor.
Aydınlanmak amacıyla Bayard’den alıntıya devam edelim, cidden her türlü açık sözlü adamlar şu Batılılar, günahlarını bile apaçık çıkarırlar: “Lousteau daha sonra, aslında hakkında çok olumlu şeyler düşünülen bir kitabı alaşağı etmek için başvurulan yöntemi açıklıyor. Bu yöntem başlangıçta bir süre kitap hakkında ‘gerçeği’ söylemeye ve onu övmeye dayanır. Olumlu ve yapıcı yaklaşımlarla güveni kazanılan okuyucu kitlesi eleştirinin tarafsızlığına hükmedecek ve onun peşinden gitmeye hazır olacaktır.” (s. 177). Başında değilse de Celep, yazısının sonunda nesnelliğini de elden bırakmıyormuş gibi yaparak şöyle diyor: “Olacak bir şair Aykut Nasip Kelebek. Yine de insan ‘Bana Hayran Olsana’adlı ilk şiir kitabından sonra okurun şiir görgüsünü daha da geliştirecek hamleler bekliyor Kelebek’ten.” Peki, niçin daha iyi olduğuna inandığı kitabı ele almak yerine zayıf, son derece kusurlu bulduğu bir metni ele almıştır, hiç mi hiç iyi niyet göremiyorum ben burada. Geçmiş olsun eleştirmene.
Eleştirmen arkadaşımız doktor-imge göstergelerinden rahatsız olurken bakın nasıl da obsession-mobsession diyerek doktorluğa-psikiyatrlığa soyunuyor: “Şairde bu nevi tavırlar genellikle iki sebepten neşet eder: 1.Büyütme 2.Kaptırma (Obsession) Büyütme, şairin içinde bulunduğu konuma ya da söylemek istediği şeylere aşırı anlam yüklemesi olarak çokluk karşımıza çıkar. Obsession’da kontrolsüz yeni ilintiler bulma şehveti belirgindir.” Bu nasıl bir zihin işleyişi, zıvanadan çıkmışlık böyle, bu nasıl bir zorlama. Şiirden şairin psikolojisine varmak, defalarca söyledik mümkün değil bu, eskilerden bize kalan hastalıklı bir alışkanlıktır. Üstelik yukarıdaki şiirin ne obsessionla ne de şehvetle ilgisi var. Faulkner’ın “Ses ve Öfke”si zihinsel özürlü bir karakterin izlenimleriyle açılıyor, bu karakterden yola çıkarak yazarın psikolojisine ulaşmaya çalışsaydı Celep, Faulkner’ı tımarhaneye tıkardı. Şiirde de kurmaca, empati diye bir şey var. Şiir-beni ile şairi ayrı tutmayı başaralım artık, lütfen cahillikten kurtulalım, işimizi doğru öğrenip hakkaniyetli yapalım, birilerinin şeytanca doldurduğu silaha dönüşmeyelim.
Diyorum Celep şu talihsiz sözleri başka bir şiire bakarak mı yazmış: “Şiir nihayet gerçek ve doğruluk noktasında bir şekilde temsil değeri olan bir yaşantı sunmak durumunda olduğu için söylüyorum bunları. Geleneği bir malzeme olarak anlatım aracı geliştirme yolunda değerlendirebilir bir şair (bu yolu benimsemesem de) fakat ilginç buluşlar ya da özge duygusal deneyimlere meze olacak ölçüde olmamalıdır diye düşünüyorum.” Sanki 80’ine gelmiş bir Hilmi Yavuz’dan bahsediyor Celep, Aykut Nasip daha elle tutulur bir hayat yaşamış değil. Bu laflar İslami unsurları şiirinde kullanıp da İslami camia dışında bulunanlar için söylenebilir. Aykut Nasip, İslami camia içerisinde yetişmiş bir genç şair ve daha 24 yaşında. Onun yukarıdaki şiiri de bütün şiirleri gibi İslami camianın bir dergisinde yayımlanmıştır. Şiir-beni (metafizik bir hal) Müslümandır. Kusurlarla mündemiç şair-benin (insan) inişleri-çıkışları olacaktır, bu, şiire dahil değildir. Artık kabul edelim, inadın kimseye faydası yok: Şiir ile biyografi ayrı iki türdür.
HAKAN ARSLANBENZER’İN MUSAHHİHLİĞİ
“Olağan Şiir” dergisinin editörü Turgay Demirel’le komşu mahallelerde oturuyoruz: Çeliktepe-Gültepe. Telefon açtı bana, bu arada liseden de öğrencim, “hocam, görüşebilir miyiz? Hakan Abi (Arslanbenzer) twitter’da bir şeyler paylaşmış ama anlayamadım,” dedi. Ben de “her zaman oturduğumuz kahveye gel Turgay,” dedim. Turgay geldi, bir soru işareti gibi görünüyordu. Şimdi burada bir benzetme yaptık ya, Hakan Arslanbenzer rahatsız olur, benzetmeden hazzetmez çünkü. O, onun derdi. Konuşma diliyle kimse baş edemez. Hakan Arslanbenzer’in tweetlerini okudum, anlamaya çalışmadım, hemen anladım: “Olağan Şiir” dergisini çok beğenmiş. Turgay’ı kutladım çünkü Hakan Arslanbenzer, edebiyatımızın soyu tükenmekte olan iyi eleştirmenlerinden biri; fakat kötü bakmasıyla meşhurdur. Öznellik ve nesnelliğin dengesini tuttursa metinlerine doyum olmayacak. Hakan Arslanbenzer, gençleri yererek var etmeyi seviyor. Birçok usta şair-eleştirmen, gençlik dergilerine, gençlerin metinlerine değinmiyor bile. Hakan Arslanbenzer, Tanrı’yı reddederken bile Tanrı’nın varlığını ikrar eden ateistler gibi adeta. Felsefede bilinir, olmayan şey reddedilemez. Bu benzetmeye de kızar, zaten rahatsız olsun diye yazıyoruz.
Önümde “Cins” dergisinin Nisan sayısı, tam da Hakan Arslanbenzer’in “Mecburiyet İslamcılığı” yazısını okuyorum. Turgay’a, “bak Turgay, yazında her zaman tashih çıkacaktır ama Hakan Abininki gibi şöyle somut hatalar yapma: ‘İstiklal Harbi esnasında dahi İstanbul’dan ayrılmamış şair (Yahya Kemal)’ (Cins, s. 8, Nisan 2018). Görüyor musun, Yahya Kemal gibi büyük bir şairi bile iyi okumamış Hakan Abin, buradaki hatayı fark ettin mi, dur laptopum yanımda, 'Dergâh' dergisiyle ilgili bir yazım vardı, oradan göstereyim sana. Evet, buldum, gel kendin oku,” dedim: “Dergâh dergisinin mesul müdürü Mustafa Nihat (Özön) 1921 Temmuz’undaki Kütahya-Eskişehir yenilgisinin Yahya Kemal üzerindeki etkisinden şöyle bahseder: ‘Yunan ordusunun ileri harekâtı başlayınca son derece vehimli, oldukça da korkak olan hocamız, bizi, öğrencileri ‘Dergâh’ı bırakıp Bulgaristan’a kaçtı, çünkü tutuklanacağı korkusuna kapılmıştı. Gerçi oradan da yazılar gönderdi bize, işte o ‘Balkan’a Seyahat’ filan gibi, ama o seyahat filan değil düpedüz kaçıştı. Altı ay kadar sürdü bu. Sonra Anadolu’nun ileri harekâtı başlayınca yine yüreklendi.’ ” (cilt I, giriş). “Turgaycığım” dedim, “Yani İstanbul’dan Milli Mücadeleye katılmak yerine Balkanlara kaçmış Yahya Kemal, İstanbul’da durmamış. Bu bilgiye sahip olsaydı Hakan Abin, hiç şüphesiz Yahya Kemal’e daha sıkı çakardı. Neyse, ona bu konuda biz yardımcı olmuş olalım, ne de olsa Yahya Kemal’i indirmeye tek kişinin gücü yetmez.
Şimdi, Hakan Abinin senin metninde bulduğunu iddia ettiği hatalara gelelim. Ne demiş Hakan Abin: [‘Birçok nitelikli metin’ değil ‘nitelikli birçok metin’. İlk ifade metnin birçok niteliği olduğu anlamına gelir.] ‘Birçok’ belgisiz sayı sıfatıdır, niteleme sıfatlarıyla kullanılırken isimden önce sayı sıfatının kullanılması dil bakımından daha doğrudur, Hakan Abin bir yanıyla haklı bir yanıyla haksız; çünkü sayı ile niteleme sıfatı kimi zaman yer değiştirebilir. Dil bize bu hakkı tanıyor. Hakan Abinin mantığıyla hareket edersek ‘Yedi Güzel Adam’ yerine ‘Güzel Yedi Adam’ demek zorunda kalacağız ve güzelim dilimizi bozacağız. Başka örnek vermeye gerek yok zaten, mesele anlaşılmıştır. Başka ne demiş: [Fayrap’a İtibar’a isyan edeceksen ‘önemsemekteler’ gibi garip ifadelerle yazı yazmamam lazım? Önemsiyorlar diyeceksin. Türkçe bu.] Burasını, Turgay, ben de anlamadım. Ne demek istiyor Hakan Abin, -makta, -mekte zarf fiil ekini dilden kovmaya mı çalışıyor? Valla, dilbilimciler bunu duymasın, fena yaparlar adamı. Başka: [‘Oysaki’ var bir de. Oysa değil halbuki değil; oysaki. Japon.] Turgaycığım, sanırım Hakan Abin şaşırmış, oysaki bağlacının sadece oysa şeklinde yazılabileceğini düşünüyor. Google’ı aç bakayım, oysaki, mademki yaz, ne çıkıyor: ‘Birkaç örnekte ki bağlacı kalıplaşmış olduğu için bitişik yazılır: belki, çünkü, hâlbuki, mademki, meğerki, oysaki, sanki. Bu örneklerden çünkü sözünde ek aynı zamanda küçük ünlü uyumuna uymuştur.’ ”
“Sorun var mı Turgay?”
“Var hocam, ben hiçbir şekilde ‘İtibar’ı ve ‘Fayrap’ı hedef almadım. Hakan Abi bunu nerden çıkardıysa anlamadım.”
“Hakan Abin kuyuya taş atmakla meşhurdur, rahat ol.” dedim.
Gelelim Samet Kara’nın şiiri hakkında söylediklerine: “Kötü şiirde şunlardan en az birer ikişer tane bulursunuz: Teşhis (kardan adama baba demek) / Telmih (Hadi Ferhat baba güçlüsün.. Ferhat ile Şirin’e telmih / Mübalağa (ziyadesiyle buzları erittim dağlardan…)”
“Hakan Abin, biliyorsun, Neo-Epik diye bir şiir akımı yaratmaya çalıştı. Bütün bir şiir dünyasına buradan, dolayısıyla fazla öznel bakmaktan kendini alamıyor. Söz sanatları binlerce yıldır var, binlerce yıl da olacak.
Benim için de bir şeyler söylemiş ya: ‘Zafer Acar’ın Mülkiyetsizim şiiri hoş bir nükteden ibaret. Orhan Veli nüktesi.’ Anlaşılan şiirimi pek beğenmemiş; bu, şiirimin iyi olduğu anlamına gelir. Bundan sonra da Hakan Abinin beğenmeyeceği şiirler yazmaya devam edeceğim.
Peki Turgay, sen ‘Mülkiyetsizim’i beğendin mi?”
“Bilemiyorum hocam.”
“Evet, Turgay; iyi şiir, okuyucuyu şüphede bırakır.”
Not: Sevgili okuyucu, sizce bu metinde tashih var mıdır? Bu soruya cevap aramayın. Tashih, imla kılavuzunda bile bulunabilir.
MEHMET H. DOĞAN’DAN MUSTAFA KUTLU’YA 20 YIL EVVELİNDEN BİR YANIT
Köşe yazarlığı yapmak kolay olmasa gerek, sürekli okurun dikkatini çekecek konular bulmak zorundasınız. Ülkemizdeki köşe yazarlarının çoğu, aynı zamanda başka mesleklerle de iştigal ediyor, çünkü harçlık düzeyindeki telifler geçimi sağlamaya yeterli değil. Mustafa Kutlu da bilindiği üzere hem hikâyeci hem Dergâh editörü hem de köşe yazarı. Spor üzerine bile düşünüp yazıyor. Hoş.
Ama bazen bütün köşe yazarları gibi kantarın topuzunu kaçırdığı da oluyor. Onun “Şiir Öldü” yazısı da bunlardan biri: “Ne zaman ki modern teknolojik medeniyetin âletleri devreye girdi, şiirin tahtı sallanmaya başladı./Bir şeyhin müridine telefonla telkini mümkün değildir. Yüz yüze olmak lazımdır./Radyo iletişimi çok geniş kitlelere taşıdı. Onlara heyecan verdi, topyekun harekete geçirdi./Televizyon devreye girince radyonun pabucu dama atıldı. Hâlâ 'radyo âşıkları' var ama çokluk müzik dinliyorlar./Televizyonda fert hem görüyor, hem işitiyor, dolayısıyla fazla etkileniyor. Görsel medya 'söz'ün değerini düşürdü. (Bu konuda Jack Elul'un Paradigma yayınlarından çıkan 'Sözün düşüşü' diye nefis bir kitabı var)./Sosyal medya yazılı metni neredeyse devre dışı bırakıyor. Kitlelerin bu kanal ile iletişime geçip heyecan ve hareket kazandığını görüyoruz./Geçen zaman içinde şiir mevzi kaybetti, hatta kalabalıklar nezdinde itibarı kalmadı. O artık 'fikri taşıyacak' bir iletişim aracı değil. (Doğru. Ama memlekette bahse değer bir fikir adamı ve peşine düşülecek bir fikir var mı acaba?)/Vakarını kaybetmemek için köşesine çekildi. Meraklısına hitap edecek bir tutum takındı. Bazıları buna 'şiir kendine döndü' diyor. Yani duyguya, estetiğe, akıldan ziyade kalbe. Bu ricat asırlar sürmüş bir hakimiyetin sonudur. 'Şiir öldü' demem bundandır./Yoksa şiir, o tarif edilemeyen yapısıyla ruhumuzu ayakta tutuyor. Şiirini kaybeden ruhunu da kaybeder. Bu topraklarda hâlâ Süleyman Çelebi'nin Mevlid'i okunuyorsa içimiz rahat olmalı./Şiir modern teknolojik medeniyetin iletişim âletleriyle 'fikir taşıma' alanında aşık atamaz. Geçmiş olsun.” (Şiir 2013).
Mustafa Kutlu’dan alıntıladığım yazının hemen bir önceki paragrafı şöyleydi: “Mehmet Âkif 'İslamcılık fikriyatı'nı şiirle dile getirdi. Bu şiirler bu fikriyatı hâlâ taşıyor. Sosyalistler ideolojiyi Nazım'ın şiirlerinden öğrendi. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, son büyük şair İsmet Özel aynı yolun yolcusudur.” dedikten birkaç paragraf sonra şu cümleleri kurması “Geçen zaman içinde şiir mevzi kaybetti, hatta kalabalıklar nezdinde itibarı kalmadı. O artık 'fikri taşıyacak' bir iletişim aracı değil. (Doğru. Ama memlekette bahse değer bir fikir adamı ve peşine düşülecek bir fikir var mı acaba?)” hem hâlâ hayatta olan Sezai Karakoç’u hem de Kutlu’nun son büyük şairi İsmet Özel’i kırmaz mı? Düşünmeli.
Mehmet H. Doğan yıllar evvelinden benim şimdi söylemem gerekenleri yazmış: “Nicedir, şiirin ölümüne ağıtlar yakıldığına tanık oluyoruz yine. Günümüzde yazılan şiirle bir türlü barışamayanlar, en azından onunla yetinemeyenler, ‘şiir giderek ölecek mi, ölüyor mu?’ sorusuna kadar vardırıyorlar bu işi. Bu ölüme bir başlangıç tarihi düşürenler bile var: kimleri ‘70’lerden, kimileriyse ‘80’lerden bu yana şiir yazılmadığını, şiirin yavaş yavaş ölmekte olduğunu söylüyor alçak sesle ya da açık açık. Dayanakları da şöyle: Bir Turgut Uyar, bir Edip Cansever, bir Cemal Süreya yetişiyor mu, var mı bugün? Oysa ‘50’lerde de bu şairler yok sayılıp daha önceki bir kuşağın şairlerine göndermeler yapılıyordu; çabucak unutuluyor bunlar. Benden yirmi yıl sonra da, günümüz şairlerinden bazılarının adları verilip o günün gençlerine yüklenilecek: Nerde o eski şairlerimiz bizim!
Şiir ölüyor mu? Şiirde bir duraklama döneminde miyiz? Yalnız bizde sorulmuyor bu soru. Fransa’nın en eski şiir dergilerinden bir olan Action poétique’in Bahar 1994 sayısında, ‘Şiir formu kayboluyor mu ya da kaybolmak zorunda mı?’ başlıklı dosyada Chére disparue adlı bir yazı yayımlanıyor şiir üzerine: Aziz Ölü. ‘Bugün Fransa’da, artık okunmayan şiir çok seviliyor’ gibi ilginç bir cümle ile başlayan bu yazıda daha sonra şunları okuyoruz: ‘Dünyada insanlar oldukça şiirin izini, daha önce yazılmış ve yayımlanmış şiirlerde arayacak ateşli gençler de olacaktır. Elbette keşfedeceklerdir onu. Ama aynı zamanda bu izi yeniden üretmenin, onu silmeksizin mümkün olmadığının da keşfedeceklerdir. O zaman kendi izlerini arayacaklardır..’ diye devam ediyor yazı. ‘Okunmayan şiir’le Char’ı, Saint-John Perse’i, Eluard’ı kast ettiğini ekliyor yazar.” (1998, 159). Tabii ki, bunlara benim de ekleyeceklerim olacaktır: Özellikle de bizim edebiyatımızda “şiir öldü” demek, medeniyetimiz can çekişiyor, demek gibi geliyor bana, çünkü neredeyse bütün zihni veya kalbi hazinemiz şiirimizde saklı, şiirimizin ölmesi şöyle bir kenara, hâlâ ölüleri diriltme gücünden herhangi bir şey kaybetmediği gün gibi ortada. Dahası şiir öldü demekle Tanrı (ilham kaynağı) öldü demek arasında bir fark göremiyorum ben. Lütfen dikkat.
Dergâh dergisi editörü Mustafa Kutlu, hem her ay onca şiir yayımlıyor hem de bu lafları ediyor, olur şey değil. Üstelik Dergâh’ta yetişmiş şairlerin varlığından hepimiz haberdarız. Belki birilerine nispet olsun için söylüyor bunları, ama usta hikâyeciye yakışık almıyor. Şiir gibi, başlangıcı tarihsiz, bilerek belirsiz demiyorum, bir tür için öyle etraflı düşünmeden öngörülerde bulunmak, şiirden çok, yanlış öngörüde bulunan kişiyi hırpalar. Şiirin varlık yokluk gibi bir meselesi yok, ama insanın var. İnsan, bin yıllardır şiirden başka, varoluşsal sorunları irdeleyecek bir dil bulamadı, bulacağa da benzemiyor. Genç yaşta sayılabilecek roman, yeni yetme öykü ya da kundaktaki sinema şiirsel dile yaklaştıkları zaman bir derinliğe erişebiliyorlar ancak, yoksa yüzeysellikten kurtulamıyorlar. Modern bir akıl oyunu olarak ortaya çıkan belirsizlik ise derinlik değil, sığ bir bulanıklıktır. Yalınlık anlamına gelen şiir ile ilham hâlâ yücelerden geçen yollarına birlikte devam ediyorlar. Şaire düşen o yola girebilmek.
Şiir öldü, değil de şair öldü deseydi Mustafa Kutlu kendini bir nebze kurtarabilirdi; ama ölen şiir, gençlerden diri kalpli ve zihinli şair çıkaramayacak anlamına gelir ki bu yaklaşıma katılmak akıl işi değildir.
Yıllar evvel Hece dergisi (S.108) de “Şiir Geri mi Çekiliyor?” başlıklı bir dosya yapmıştı. Bu meseleyle ilgili, farklı mecralarda da birçok yazı okuduk. Yeni değil, eski bir tartışma, yapılabilir, ama itidali elden bırakmamak lazım. Sözün nereye gideceğini kestirebilmeli yazar.
KAYNAKÇA:
Doğan, Mehmet H.; Şiir ve Eleştiri, YKY, İstanbul 1998.
Kutlu, Mustafa; Şiir Öldü, Yeni Şafak Gazetesi, 19.06.2013.
İMGE, BELİRSİZLİK MİDİR
Bir edebiyat dergisi niçin çıkarılır, buna birçok değişik cevap verilebilir, benim kafamda oluşan ilk birkaç cevap şöyle: Bir; derdin vardır, derman ararsın. İki; dermanın vardır, dertlilere ulaşsın istersin. Yani demem o ki, gerçekten ilaç niteliğindeki kelamınla mikroplarla savaşmak amacındasındır. Lakin öyle bir zamana geldik ki, dermana ihtiyaçları olanlar dergi çıkarıyor ve editörlük yapıyor. Buradan bir dergiyi değil, birçok dergiyi işaret etmekteyim. Sadece edebiyat alanı mı, tıpta da durum böyle: Psikolojisi bozuk birinin ülkemizde psikolog olduğunu dahi görmüşlüğümüz var. Alışmadık değil, saçma sapan döngülere.
Bu dünyadan göçüp gitmiş yahut edebiyat ortamından çekilmiş ustaların yerini doldurabildiğimizi, ne yazık ki söyleyemeyeceğim; çünkü arşivimizde Mehmet Akiflerin, Necip Fazıl ya da Sezai Karakoçların, Mavera ekibinin yahut Cemal Süreyaların, Memet Fuatların, Ebubekir Eroğluların, Enis Baturların çıkardığı dergiler bulunmakta. Terazinin bir kefesine bunlardan birini koyunca, günümüz dergilerinden birçoğunun diğer kefede tüy gibi hafif kaldığını görmek bizi düşündürüyor elbette. Bunun ekonomik, sosyolojik, psikolojik nedenlerini irdeleyecek değilim burada; ancak dikkatimi çeken ilk sorun şu: Editörler, yeterli donanıma sahip değiller. Bu nedenle dergilerde somut yanlışlar ve çarpık yaklaşımlarla dolu metinlere rastlıyoruz. Jenerikteki yayın kurulu ise birçok dergi ortamını bilen biri olarak diyebilirim ki hiçbir şekilde üzerine düşeni yapmıyor. İsimleri var ama dergide kendileri yok. Bu isimlerin yazılarına da pek rastlamazsınız zaten. Birçok alanda olduğu gibi burada da göz doldurmaya dönük çalışıyoruz.
Bu hengameden edebiyat eğitimi almış kişilerin editörlük yaptığı dergiler kurtulabiliyor ancak. Edebiyat eğitimi almış ve yeniyi de sıkı takip eden Ömer Erdem, Mehmet Can Doğan, Baki Asiltürk gibi şair-eleştirmenlerin metinlerinde somut bilgi yanlışlarına rastlamayışımız, tespitimizi kuvvetlendiriyor. Verilerle hareket eden akademisyenler ise entelektüel olmayı başarmakta zorlanıyor; ne yazık ki yüzlercesinden geriye, dişe dokunur çalışmalar yapabilen birkaçı kalabiliyor, onların çoğu da dergilerden akademiye geçmiş kişiler. Bunlara ek olarak söylemeliyim ki son dönem şiir ve eleştirimizde edebiyat fakültesi mezunlarının etkili olması, bizi gelecek adına ümitlendiriyor. Şiirimizde de atak işler yapanların geçmişin aksine edebiyat fakültesi çıkışlı olmaları da ayrıca üzerinde durulması gereken bir gelişme. Yani edebiyatımız sadece alaylılarla yürütülmeyecektir artık.
Doksan kuşağı şairlerinden Osman Özbahçe, Karagöz dergisinin son okumasını yapmakta. Bu ne demek: Derginin son haline karar vermek ve doğruları yanlışlarıyla dergiye imzasını koymak anlamına gelir. Fakat, sanırım, son okumaları yapan Osman Özbahçe’nin metnini son okumaya tabi tutan yok. Yedi İklim’deki şiir editörlüğüm dönemimde, Osman Özbahçe’yi bazı yanılgılarından dolayı uyarmıştım. Bu yazıyı da gençleri düşünerek kaleme alıyorum, çünkü Osman Özbahçe kendine çeki düzen vereceğe benzemiyor; hâlâ somut bilgi yanlışlarına ve akla zarar yaklaşımlara devam ediyor. Bunu huy edinmiş, bakın ne diyor: “Yıllar önce yazdığım bir yazıda (Dergâh, sayı 150, Ağustos 2002, Sağlam Şiir içinde Edebiyat) hayalden kaç imgeye yaklaş dediğim için Dergâh ve Hece (Eylül 2002) eleştirilmiştim. İmge eşittir hayal paralelliğiyle ve bol miktarda divan şiirinden örnekler getirilerek alaycı bir üslûpla cehaletimin boyutları ortaya konmuştu. Bu yazı öncesi yaptığım okumalarda da aynı paralelliği gördüm” (Karagöz 24, s.22) Edebiyat tarihi ve bilgisi son derece zayıf olan Özbahçe’den yola çıkarak her şairin poetik metin üretmek ve eleştiri yazmak zorunda olmadığı sonucuna varıyorum. Kimi şairler kendi hadlerini bilip sadece şiirleriyle saygın bir şekilde var olmayı başarmışlar; ama büyük şair olmak için çırpınmamışlar. Öncelikle şair, kendini iyi tanımalı.
Karagöz’ün 24. Sayısındaki bir Osman Özbahçe yazısını irdelemek istiyorum. Beni bu işe zorlayan asıl neden ise imgenin neliğini bir lise öğrencisi kadar bilmemesine rağmen onun üstat Sezai Karakoç’a saldırmasıdır. İmgeciliğin öncüsü Pound’tan bile habersiz görünüyor Osman Özbahçe ya da onu kavrayamamış. Pound’un ve somutlama ustası Necip Fazıl’ın konuyla ilgili yaklaşımlarını okumasını öneririm ona. Çünkü oradan buradan bir şeyler duymuş, bazı parçaları ikinci kaynaklardan okumuş, kavrayamadığı için daha bir kafa karışıklığı yaşamış ve kendi zekâsıyla hesaplaşması gerekirken anlamadığı konuya savaş açıyor, yeni tespitlerde bulunduğu zannıyla büyük bir haz yaşıyor Osman Özbahçe, yazısının ilk cümlesi ve paragrafıyla söylemek istediklerimi özetliyor: “İmge belirsizlik yayar. Belirsizlik imgenin zeminidir. İmge belirsiz, tanımlanamayan bir durumu tanımlama, belirsizlikten kurtarma çabasıdır. Modern Şiir konvansiyona, popülizme meydan okuyarak doğmuştur dediğimiz vakit, deney bağlamına yerleşen modern şiirin temel unsurlarından birisi belirsizliktir. Deneyin (modern şiirin) mahiyetini ve sonuçlarını gözettiğimizde imgeyle yeni bir belirsizlik alanı içinde işleyen ikinci bir belirsizlik alanından söz etmiyorum, bu ayrı. Yapısı gereği belirsizlik üreten bilinç akışı da ayrı. İmgenin paradoksu, doğasının ortadan kaldırmaya dönük işlemesidir. İmge bir taraftan belirsizlik yayar, kolayca kavranamaz; fakat aynı zamanda imge belirsizliği yok etmeye çalışır. Bu itibarla imge, bir izah çabasıdır. Açıklama işlemidir.” (16) Çelişkilere devam ediyor: “Belirsizlik imgeden önceki aşamadır…. Belirsizliğin yoğunlaşması imgeyi doğuran birinci etmendir.” (18) “İmge, meselâ ilham gibidir. Bir defa gelir. Akla bir defa gelir. Kalbe bir defa gelir... İmge şairin ‘göğsünden’ çıkar, ‘aklından’ değil. İmge şairin ‘aklından’ çıkar, ‘kalbinden’ değil.” (20) Kavram kargaşası yaşayan Özbahçe’nin bu cümlelerini anladığımı iddia ederek haddimi aşmak istemem, fakat neyi anlatamadığının gayet farkındayım. Düşünüp tartmadan, verevine yazmış, metni ikinci defa okuma tenezzülünde bile bulunmamış, yoksa şu cümle, metinde kalır mıydı: “İmge olabildiğince kişisel, bireysel, öznel, orijinalken mazmunlar o ölçüde klişedir.” (17) Metindeki anlatım bozukluklarını bulmak gibi bir niyetim yok, ama metnin özensizce üretildiğini göstermek bakımından yukarıdaki cümleyi alıntılamam gerekliydi. Yine koca metin, bu cümledeki aynı anlama gelen dört kelime gibi yanlış yaklaşımların tekrarıyla dolu. Üstelik klişe sözleri bile Osman Özbahçe’nin kendine aitmiş iması oluşturan bir dille aktarması da ayrı bir sorun: “Şiir yeninin içindeki gelenek, geleneğin içindeki yenidir.” (16) “Benzetme imge değildir.”(17) “Şiir diliyle konuşma dili birbirine paralel değildir.” (17) “Benzetme cansızdır, imge canlıdır. Benzetme hareketsizdir, imge hareketli bir yapıdır. Benzetme anlamı durdurur, dondurur. İmge içerdiği ve ürettiği belirsizlikle anlama derinlik katar. İçerdiği fiille birlikte bu imgeyi sürekli canlı, yaşar tutar, üretir.” (17) Daha fazla alıntıya gerek yok, doğaçlama yanlışlar bu şekilde devam ediyor. İlköğretimde Türkçe öğretmenlerinin benzetmeye verdiği en yaygın örnekle konuya bakalım: “Askerlerimiz aslanlar gibi kükredi.” Burada fiil de var, hareket ve canlılık da var. Benzetme ile imge arasındaki farklar bunlar değildir elbet. Kısacası Pound ve Necip Fazıl’dan öğrendiğimiz kadarıyla imge, tam tersine belirsizliği ortadan kaldırmakla birlikte, soyutu somutlar, onun bünyesinde hem akıl (fikir), hem kalp (duygu) hem de flaş hal (ilham) vardır. Belirsizlik meselesi II. Yeni ile derinlemesine tartışılmış, 60’lı yıllara gelmeden çözüme kavuşmuştu. Tekrara düşmemek adına dönemi okumak lazım. Yanlış bilgilerle usta-üstat şairleri haklamaya çalışmak gerçekten gülünç bir durum yaratıyor Sayın Osman Özbahçe.
Osman Özbahçe’nin yeni şeyler söylediğini hisseder gibi olduğumuz anlar da olmuyor değil, lakin saptamalarıyla sapmalarını ayırt etmek için iyi bir birikim ve dikkat gerekiyor. Ayrıca yanlış, yeni izlenimi de uyandırabilir. Bu bakımından birikiminden şüphe etmediğim Arif Ay, iyi niyetinin kurbanı oluyor adeta: “Osman Özbahçe şairliği yanı sıra şiir üzerine kafa yoran çalışkan bir insan. ‘Analiz’ onun modern şiirimiz üzerine yazdığı yazılardan oluşan bir kitap. Kitapta yer alan yazıların çoğunu dergilerde okumuştum. Kitap bütünlüğü içinde yeniden okuyunca Osman Özbahçe’nin modern şiir değerlendirmelerinin alışılmış kalıpların, tekrarların dışında yeni bir bakışı ve yeni bir hükmü içerdiğini gördüm. İşi kolayına kaçmamış Osman Özbahçe. Dikkatli bir algının titiz, kılı kırk yaran bir değerlendirmenin, her şeyden öte, büyük bir emeğin karşılı bu kitap.” (Edep 46, Arif Ay) Arif Ay, mizacen dostlarını kolay kolay incitmez, ama evet, icap ederse şangırt diye de kırar.
HEVES DERGİSİ VE SİNKAF
Osman Abi’nin (Konuk) şiirlerini severek okuyor ve onu çevremdeki gençlere de işaret ediyorum. Yedi İklim’i takip edenler bilir, Osman Konuk’un iki kitabı hakkında da yazdım; beğenilerimi belirttim. Bir şair arkadaş beni, Osman Konuk’a akıl vermekle itham etmişti, öyle anlaşılmışsa bile –yazının eti kemiği, jestleri mimikleri yok-, karşılaştığımız bir ortamda Osman Konuk yazılarımı keyifle okuduğunu söylemişti ve ben de o samimiyetli konuşmaya inanmıştım.
Kolay kolay düzyazıya yaklaşmayan Osman Konuk “ Neden heves?”te yazdığını, karşılaştığı kişiler tarafından kendisine yöneltilen benzeri sorular üzerine yanıtlıyor. Ancak düzyazıya 17-18 yaşlarındaki liseli talebelerin düzeyinde espri katmaya çalışmış, yazısını –gerçekten üzülerek söylüyorum- oldukça zayıflatmış. Zaten kendisi de yarı şaka yarı ciddi “ artık 30 yaşın üstündekilerle anlaşamıyorum.” demiş ve yazıda –bir de derginin baş yazısında- :) gülümseme işareti kullanmış. Bu bir yeniliğin, ya da genç bir ruha sahip olmaklğın mı belirtisi yoksa biz ne yaparsak gider mi demeye geliyor? Allah’tan ki hâlâ ağır aksak çıkan dergilerimiz var, onlar da olmasa inanın iyiyi kötüyü ayırmakta zorlanacak, çocuksu dergilere mahkum kalacaktık. Bana inanmıyorsanız, Osman Konuk’un bahsini ettiğimiz yazısını, müstear bir isimle Anadolu’da çıkan bir dergiye gönderin, bakalım yayımlayacaklar mı? Görünen o ki, Heves, ismiyle müsemma kalacak: Bazı dergiler gençleşip olgunlaşamıyor, hep çocuk kalıyor.
Osman Konuk’un polemiklere neden olabilecek yazısında bir dolu anlatım bozukluğu var, yazının muhatapları ona bu açıklarından yaklaşarak güçlü bir cevap verebilirler. Ama engel oldum ben onlara, Osman Abimiz bizim için kıymetli, şaka değil bu ciddi ciddi kıymetli; ancak nesre yanaşmayıp şiir yazsın. Neyse geçelim, bunların ötesinde dilin özüyle uğraşan bir şair bu hususta romancıdan ya da bir hikâyeciden çok daha dikkatli olmalı.
Heves’teki çocukların beş altı sayfalık şiirlerini okuyorum, derinlikli-gerilimli bir mısraa rastlasam şaşırıyorum, o kadar yığma. Belki de çocuklar, şiirlerini bu şaşkınlık üzerine kurmak istiyor, tabii bu da bir seçim, saygı duymak lazım. Peki, onca yığmaya rağmen doğru dürüst bir mısra bulamadıklarında ne yapıyorlar? Aaa, bu da soru mu. Kolayını bulmuş bu zeki arkadaşlar, “kıç, penis, vajina” ve bunlar etrafında çoğaltılmış Türk argosunu sinkaf gibi araya sokuyor ve böylece okuru zıplattıklarını sanıyorlar, mide bulandırmak ile okurun refleksini harekete geçirmek ayrı şeyler. T.S. Eliot’un, şiirde yer yer akışı bozan aykırı kelimelerin bulunması, okuru uyanık tutar, mealinde bir kuramsal yaklaşımı var; diyorum bu gençler yanlış okumalar ve yorumlar mı yapıyorlar. Eliot’un kastı argo değildir, zaten kendisi de şiirlerinde argoya yer vermediği gibi Hıristiyan merkezli bir metafiziği öncelemiştir. Doğru bir işi kaba ve kolay kelimelerle yapmaya çalışıyorlar. Şiirin anlamına bakacaksın, akışını kontrol edeceksin, sesini kavrayarak rahtsızlık verecek en uygun göstergeyi bulacaksın ve bu gösterge şiir içinde çağrışımlarıyla ayrı bir şiir doğuracak. Fakat boşuna konuşuyorum, kendini bu kadar yormaya kimsenin niyeti yok gibi. Ne diyebiliriz ki porno yıldızı olmayı istemek de bir seçim. Heves’te yazan bütün arkadaşları kategorize ettiğim sanılmasın, herkes kendini bilir, elbette şiirlerini beğenerek okuduğum şairler de zaman zaman bu dergide yer alıyor. Osman Konuk’u bu sette görmek birçokları gibi beni de rahatsız etmiştir; şair, ister yönetmen olsun orada, isterse başka bir şey, sağlam poetik duruşlarıyla bugünün ve gelecekteki şiirimizin teminatı olan kalemler tarafından bu deneysel-düzeysiz çıkış kabul edilmeyecektir. Çünkü edebiyat tarihini ikna için Harlem zencilerinin replikleri değil, gerçek şiirler gerek. Osman Konuk, şiire ara verdikten sonra Kırklar-Hece ve Fayrap gibi dergilerle dönüş yapmıştı; bu onun bence ikinci şansıydı ve doğru yerde kullanmalı bu şansı, -evet akıl vermiyorum, bir şeyleri hatırlatmaya çalışıyorum- şair öldükten sonra da yaşamak ister, peki onu duygu yoksunu “sinkaf”larla yatıp kalkanlar mı yaşatacak? Osman Konuk’a bu soruyu oldukça safiyane soruyorum. Birdenbire cevap vermemeli şair, düşünmeli.
Tekrarlıyorum: Aynı anda Dadacılık yapmak, Beat Generation’a özenmek, Ece Ayhan gibi avangart olmaya çalışmak, küçük iskender’i üstat kabul etmek, anlamsıza yönelmek, sosyal gerçekçiler gibi –ama dertsiz- imgesiz konuşmak, bir anda imgenin içine dalmak, etmek, orada boğulmak, şiir olur mu? Bunun cevabını daha önceki yazılarımda vermiştim. Merak edenler okuyabilirler.
Üniversiteyi bitirme tezimi tezkireler üzerine yapmıştım, orada klişeden imaja dönüşmüş öyle örnekler var ki, okusalar Heves’teki bel altından konuşan arkadaşlar iddia ediyorum şiiri bırakırlar, adlarını bilmezsiniz onların, zamanın süzgecinden geçemediler, umarım siz o atalarınızdan şanslı çıkarsınız.
FAYRAP ve KARAGÖZ’ÜN SON SAYILARINDAN HAREKETLE BAZI MESELELER
Jenerikte Hakan değil de, Melek Arslanbenzer çıkıyor karşımıza, doğru bir usul; olası dedikoduları önlemek amacı güdüyor bu yazı: “Onun bu dosyayı reddetme, kaldırıp çöpe atma riski vardı. Ama hepimizin ortak kanısı; samimiyetle yapılan, emek harcanmış bir işe Hakan’ın sırtını dönemeyeceği yolundaydı ve nitekim öyle de oldu.”
Diyebilirim ki, derginin en usturuplu yazısı Cihan Aktaş’a ait. Portreyi dışarıdan bakış atarcasına çok soğukkanlı ve samimi bir şekilde çizmiş, H. Arslanbenzer’in kişilik renklerini ustaca gözlemlemiş. Atlanmadan okunması gereken diğer metin ise; çay eşliğinde yapılan aile içi sıcak söyleşi: Burada, sanatla iç içe geçmiş, inancın ve huzurun kokusunu alacaksınız. Sekülerizmin alıp başını gittiği şu ortamda oldukça sevindirici bir durum bu. Ama bazı aşırılıklar da gözden kaçacak cinsten değil: Edebiyat çevrelerince İsmet Özelci olarak bilinen H. Arslanbenzer, okura, artık durumun böyle olmadığını, bağımsız davrandığını, kendisinin de bir büyük abi olduğunu vurgularcasına şöyle diyor, -söyleşinin son kısmından alıntı-: “Hakan:… İsmet Özel’in şair olduğu bir ortamda biz de şair olmak istiyorduk. Şair olmak öyle her babayiğidin harcı değildi. Ama kapıyı açan Mustafa Kutlu’ydu…İsmet Özel’le Mustafa Kutlu’yu birleştireyim, lazım olan bu diye düşünmedim; ama gerçekten durum buydu. Melek: Senin onların birleşimini aşan bir tarafın da var bence. Sadece duvar ve kapı meselesi değil bu; senin aynı zamanda kazıcı bir yanın var. Bu ne demek, cevher çıkartmak demek. Hakan: Evet adamla uğraşırım ben.” (2009,16) Bir sanatkâr (şair) başkalarını aşmaktan ziyade, yeni bir zirve olmayı hedeflemeli, belli bir saygı içerisinde ustalarla hesaplaşmak sırf bunun için olmalı; kimyasal karışımları filan bu konunun içine sokmamak lazım; melezlik özenilesi bir şey değil, herkes kendi olmaya bakmalı; gördüğümüz kadarıyla H. Arslanbenzer diye biri var ortamda, bu kendisine yetmeli. Yine İsmet Özel meselesiyle ilgili olarak Akatalpa’da (2009, 7-8), eleştirmen Ramis Dara, önemli tespitlerde bulunmuş, fakat dokundurmanın ötesinde fazla sert girmişti H. Arslanbenzer ve birkaç şaire. Onları, afakî bir ifadeyle “İsmet Özel mağdurları” olarak nitelendiriyordu. İsmet Özelcilik yapılmasına biz de karşıyız, yazdık da. Birçok önemli şair ve düşünürümüz varken bir isme körleme bağlanıp kalmak, kişiyi kısırlaştırır. Ramis Dara, muhtemelen bunları söylemek istiyor, iyimser bakılırsa yazıdan bu çıkıyordu. H. Arslanbenzer, yukarıdaki sözleri, bu bakış açısının yanlışlığını ispatlamaya çalışmak için de sarf etmiş olabilir; söyleşisinde Ramis Dara’yı “adamın teki” şeklinde kabaca imâ ediyordu.
Hüseyin Cöntürk meselesi biraz fazla abartılmış; tamam sol-sağ ayrımı yapmadan unutulmaya yüz tutmuş bir eleştirmeni edebiyat çevrelerine hatırlatmışlar, fakat bunu ha bire dillendirmek pek şık durmuyor. Murat Güzel’in yazıları hep dolu doludur, H. Arslanbenzer hakkında duygudan ziyade akıl ürünü kısa ve sağlam bir yazı kaleme almış. Ahmet Güntan’ın yazısı ise arkadaşlık bağlamında okunası türden.
Diğer yazılar; daha kuvvetli olabilirdi, arkadaşlar gayet gayretli, ama yeni şeyler söyleyemiyorlar, bir de zaten kolay kolay imgeye prim vermeyen bir şairin anlaşılır şiirlerini, okuyucunun zekâsını hiçe sayarak şerh etmişler ya, gereği yoktu onların. Yeni perspektifler için farklı cephelerden bakmayı denemeliydiler. Bu çabalar H. Arslanbenzer’i yeterince tanıtmaya yetmemiş. Şairin konumunu tam anlamıyla görebilmek için onu, özellikle de akranı ya da kendinden önceki şairlerle karşılaştırmalıydılar. Şiirin tarihsel gelişiminden kopuk, sadece şaire ve şiire dalmak gelişkin bir eleştiri olmuyor. En önemlisi şairden ve teorisyenliğini yaptığı akımdan kimler etkilenmiştir, bunu çekinmeden metinlerarasılık kurarak ortaya dökmeli; Neo-epikten birçok şair etkilenmiştir, diyip geçmemeliydiler; ispatsız yargıların kimseyi ikna etmeyeceği bir gerçek. Ayrıca, dergi ekibi dışında, gerek Neo-epik taraftarları gerekse en azından çevresindeki muhalifler de yazsa sanki daha ilgi çeken kalıcı bir sayı ortaya çıkardı.
***
“Doksanın Dokusu” üst başlıklı Karagöz dergisini de (E. K. Aralık 2009) okudum. Bu sefer bayağı hacimli (98 sayfa) olarak çıkmış. Her sayısında Fayrap’ta olduğu gibi burada da neredeyse aynı isimler. Kendi kendime soruyorum, hiç mi farklı isim bu dergilere kuvvetli metin göndermiyor. Ne biliyim, acaba ilgilenmiyorlar mı gönderilerle. Şüphelerimi artıran diğer bir neden de, dikkat ettim, 90 veya 2000 kuşağı dendiğinde kendi dergileri dışında kimsenin ismini anmıyor, sadece inandırıcı olmak için araya birkaç isim sıkıştırıyorlar. Mesela geçmiş aylarda Osman Özbahçe, ilk kitaplar üzerine miydi neydi -şimdi kalkıp bakamayacağım- Allah için, akıllara zarar bir yazı kaleme almış; nerdeyse bu kitapların yarısı, editörlüğünü yaptığı Ebabil Yayınlarından, diğerleri ise ahbapları. Bu kadar da olmaz yani kardeşim, görüyoruz; o övüp durduğun isimlerin birçoğundan daha nitelikli arkadaşlarımız var etrafımızda, bu etraf, sizin de etrafınız. Neredeyse bütün dergileri karıştırıyormuş Osman Özbahçe, kendi de görüyordur bunu, eminim. Tamam, diğer birçok dergi böyle davranıyor, ama yine de biz onların hatalarını taklit etmemeli, herkese adaletli yaklaşmalıyız, bana ne ötekilerden diyorsanız, en azından kendi camianıza karşı hakikatli davranmalısınız. Ekonomik ve politik nedenler keşke şiire bulaşmasa; ne yaparsın bulaşıyor işte.
Edebiyatın merkezindeki dergiler eleştiriyle değil, övücü metinlerle dolup taşmakta; bu nedenle yüzümü, daha cesur olabileceğini düşündüğüm nitelikli sayılabilecek taşra ya da kenar semt dergilerine çevirmiştim. Yanılmışım, ne yazık ki hastalık her yere yayılmış. “Karagöz”deki 90 kuşağını ele alan metinler, üsluptan tutun da içeriğe kadar hepten aynilik içerisinde. Bu kuşağı ele alan oylumlu beş yazıda da, ağız birliği yapılmışçasına, birkaç farklılık dışında neredeyse aynı şairler işlenmiş. Seçmece herhangi bir yazı okumanız bu kusursuz şairleri (!) –nerdeyse hiç yergi yok haklarında- tanımanıza ve derginin mantalitesini anlamanıza yetiyor. Bu dosya; Türk şiirinden ziyade, “Karagöz”ün 90 kuşağını ele almış. Sanırım ahbap-çavuş ilişkisi yüzünden, Hayriye Ünal ve biraz da Ali Emre dışındakiler hiçbir şaire olumsuz eleştiri getirmemiş, akademisyen edasıyla bir minik şairler sözlüğü hazırlamışa benziyorlar; çünkü önceki yıllarda şairler hakkında yapılan eleştirilerin olumlu yanlarını kaynakça göstermeden derlemiş, ama yeni yaklaşım ve tespitlerde bulunamamışlar. Bunun yerine; tatlı yanlışlı, sürçen kendi cümlelerini kursalardı daha okunur olurlardı. Özellikle de soldan oldukları için haklarında söz açılmayan 90 kuşağının diğer şairlerini veya sağdan bu kuşağın görece zayıf buldukları şairlerini de ele alsalar ne kaybederlerdi? Hiçbir şey, kaybetmek şöyle dursun birçok açıdan kazanımları olurdu. Beğenmedikleri şair hakkında gerekçeler sunar, sonuçta hem hedeflenmesi gereken kuşatıcı bir dosyaya sahip olur hem de mezarlık sessizliğine bürünen edebiyat ortamına muhtemelen faydalı polemiklerle canlılık kazandırırlardı. Neredeyse bütün dergilerin problemi: Çekingenlik-korkaklık. Kimlik edinememiş bireyler; gruplaşarak var olmaya çalışıyor, kendi şiir omurgalarına güvenemediklerinden dayanacak başka sırtlar arıyorlar, ilişkilerinin bozulmaması için ise nesnel eleştiriyi dışlayarak dergilerin okur kaybetmesine neden oluyorlar. Doğum evi olması gereken dergiler, ne yazık ki ölü evine dönmüş durumda.
Mesela bizim gibi birçok arkadaş merak ediyordur; bu dosyada H. Arslanbenzer neden yok. Bunu sormaya hakkımız var. Ne oldu, o kadar mı ayrı düştünüz. Hakan sizinle birlikteyken büyüktü, sizin ufkunuzdu da şimdi, küçüldü mü. “Modern Epik” ya da “Çok Sesli Şiir” her ne ise bunlar H. Arslanbenzer’in “Neo-epik” ağacından yere dökülenler değil mi? Bence bu isimlendirmeler H. Arslanbenzer gölgesinden kaçış planının sonucu ortaya çıkmış. Şiir anlayışlarının isimlerini değiştirseler de bu arkadaşlar, şiirlerini değiştirmediler. Üstelik risksiz bir tanımlama olan “Modern Epik” hiç de yeni bir girişim değil; Batı’da bu isim kullanılmış ve eskiyeli çok olmuş, mesela “Faust” modern epik örneği kabul edilir. Eğer Şinasi, Namık Kemal veya Ziya Paşa gibi ilk Tanzimatçılar bu ismi kullansalardı, buna Batı etkisinde kalınmış yeni bir girişim derdik, eskimiş tecrübelerle ortamın, daha çok da günahsız gençlerin kafasını karıştırmak, gündemi meşgul etmek gerçek şairlere yakışmaz. “Çok Sesli Şiir”le ilgili metinleri okudum; ama bu metinlerin hal-i hazırdaki şiirimize yeni şeyler kattığı söylenemez, sadece “çağrışım” terimi etraflıca irdelenmiş gibi. Hayriye Ünal’ın şiiri zaten kabul ediliyordu, böylesine sıradan bir isimle kendini yıpratmamalıydı. Aynı zamanda kendine saygı duyan arkadaşlarımız komploya alet olmamalıydılar. H. Arslanbenzer muhtemel sükûtu sezmiş olmalı ki, kendi hakkında özel sayı yaptırmış ya da editörün ifadesiyle yapılmasına izin vermiş; bu şekilde “Karagöz”ün en azından önemli bir eksiğini tamamlamış. Peki dergisi olmayan kuşağın diğer şairleri ne yapacak? Onlar da haklarını helal etmesinler, cidden, bu bir hak hukuk meselesi.
Yakınımızda veya uzağımızda cereyan eden haksızlıklara göz yumamayız; haksızlığa uğrayan kişi ne kadar hırçın-kavgacı olursa olsun. Edebiyatımızda yanlışlıkların gelenek haline gelmesine müsaade edemeyiz. “Karagöz”deki eksiklikler bu kadarla da kalmıyor: Vural Kaya; kaleme aldığı “Doksanlardan Doksanlara Gelenler” başlıklı 90 kuşağının çıkardığı dergileri tanıtan yazısında, topu topu üç-dört sayı çıkmış ve pek de etkili olmamış dergilere yer verdiği halde, Ömer Erdem ile Cevdet Karal’ın birlikte yönettiği ilk sayısı 97 Aralık- 98 Ocak, son sayısı (37-38) 2004 Mayıs-Ağustos’ta çıkan “Kaşgar” gibi her kesimin gönül rahatlığıyla ürün yayımlattığı son derece kuvvetli bir dergiyi hatırlayamamış ve yazısının güvenirliğine zarar vermiştir. Geçmişte yaşanmış herhangi bir olumsuz duruma veya polemiğe karşı –böyle seziyorum- kişisel veya dergisel bir tutumsa bu, tarafsızlığa ve de gördüğümüz kadarıyla edebiyat tarihçiliğine soyunan bu dergiye çok şey kaybettiriliyor. “Kaşgar”ı anmamaları yazıda bir karadelik açmış ve bahsi geçen diğer dergi yorumlarının da gümbürtüye gitmesine neden olmuştur.
Bir de beni düşündüren, düşündürdüğü kadar da rahatsız eden şu mucizevi “2000’li yıllar şiiri” buluşu, öncesi var mı bilemeyeceğim, ilk olarak Kitaplık’ta (2009,19) Orhan Kahyaoğlu’ndan –onun bir çıkarı yok- gördüm ve yadırgadım, kızdım; samimi değil, kim icat ettiyse bilinçli-hince bir yanlışlık bu; unutulmak korkusu toprağında yeşeriyor, 90 kuşağının gündemde kalma ve en tehlikelisi de 2000 kuşağını yok sayma girişimine dönüşüyor. Daha sonra “Üç Nokta” dergisi, daha ikinci sayısında 2000’ler başlıklı bir dosya yaptı; sol camianın gençlerine bir takım sorular yöneltmiş, belli isimleri öne çıkarmıştı. Karagöz de, 2000’li yıllar şiiri diyip durmuş, sanki bile isteye kendilerini bu tuzağa düşürmüşler. Şimdiye dek 10 yıllarla belirlenen kuşaklar, akla yatkın hiçbir neden gösterilemeden 20 yıllık bir dilim halinde sunulmaya çalışılıyor. 90 kuşağı şairleri, önemli eserlerini eğer 90’lı değil de 2000’li yıllarda vermişseler bu onların kendi derdi ve gecikmeleri; ama yine de bir iyilik yapıp onları da 2000 kuşağına dahil edebiliriz(!). 80 kuşağı 90’lı yıllar şiiri diyip de özel sayılar, soruşturmalar yaptılar mı? Çünkü onlar şiir yazmışlardı, sahte girişimlere ihtiyaçları yoktu. 80 ile 90 kuşağı arasında pek ortak yön yok diye düşünenler, bir de 80 kuşağının ustalarına sorsunlar bakalım, aynı yanıtı alacaklar mı. 2000 kuşağı yeni bir girişimdir ve 90 kuşağından farklılıklar arz eder. 2000 sonrası ülkemizde üst üste yaşanan ekonomik krizler, ve dünya krizi, AKP’nin iktidara gelmesi toplumda zihniyet değişimi yaratmamış mıdır? Bunlar yeni bir nesil için yeter ve artar şartlardır. Bir kuşağın birlikte hareket etmesi gerekir sanısından hareketle 2000 kuşağının çeteleşmemesini bir eksiklik olarak eleştirenler var. Evet 2000 kuşağı olması gerektiği kadar bireysel; çünkü teknolojinin yalnızlığı telkin ettiği bir dünyaya doğdu bu kuşak, üstelik güven ortamı olmadığından tedirgin, kimseye sırtını dayayamıyor, tek başına var olmanın yollarını arıyor, bu zorluklar onun şiir bünyesini sağlamlaştırıyor; yalnız, ama günübirliğin değil evrensel şiirin peşinde. Bu nesilden 90 kuşağının eteklerine tutunarak çeteleşmemiş, gerektiğinde şiir adına onlara kafa tutan güçlü birkaç şair kalacaktır geriye. Şuan, 2000 kuşağı için belirleyici olan budur, bu kuşaktan kimin kalacağına ise şairden ziyade şiire bakarak 2010 kuşağı ve sonrası gelenler karar verecektir; bizim bu gün 90 kuşağını belirlememiz gibi. Öte yandan bir şairin nihai hedefi, kuşak içerisinde anılmak değil, bütün toplumlar tarafından en tarafsız eleştirmen kabul edilen zamanın beğenisini kazanarak yüzyılın şairleri arasına girmek olmalı; bu hedefine ise şair, ancak yüzyılın bütün nesillerini etkileyerek ulaşabilir. Bizden öncekilerin övgülerinin, moral vermekten başka hiçbir hükmü yoktur. Eliot’ı tasdik edercesine “Her 10 yılda bir yeni nesil gelir.” demişti, konuyla bağlantılı bir sorum üzerine Sezai Karakoç. Bizim ve Batı’nın büyükleri de böyle düşünüyor. Bizi ikna edecek yeni fikirler doğana kadar, şuan için kesin doğru budur.
Asıl konumuza dönersek, Karagöz’de ve bazı başka dergilerde de kaç seferdir rastlıyorum, şiir görünüşlü tuhaf metinlere. Evren Kuçlu’nun:
“Nikâh şekerime cesedim çıkmadan sevgilim
İpliğimi pazara plakamı almadan düğün arabası
Hortumcular için kapımızı çalan şehirden
Eskiyiz eşkıyaların semirdiği o dağlara senle
Firar edelim yakın köylerden davetiyemize erenler
Pankart açarak nikâhı boşlayan asayişi bir temiz
İmzamızı Senet
Mushaf
Ve Boşnak” ( Boşnak Aşk, 2009, 6)
şeklinde devam eden şiirine akıl sır erdiremedim doğrusu; bir yenilikle mi yoksa bir safsatayla mı karşı karşıyayız, kestirmek gerçekten zor. Uzak bağlantılar var mıdır diye kafa yoruyorum, eksiltili cümleler, boşluklar filan, sonuç kaos. Sentakslar kırılmış, eğilmiş birbirine geçmiş; fakat ortaya herhangi bir şiir çıkmamış; çünkü hiçbir estetik etki yaratmıyor. Metnin bazı yerlerini kavradığımı sanıyorum, ama anlam problemli: Şair, dağlara firar edelim diyor sevdiğine, olabilir de, dağda nasıl davetiye bastırıp da köylülere gönderecek, bunun yanıtını bulamadım. İş olsun diye yaşantıdan doğmayan metinleri karşımıza şiir diye çıkarmayın arkadaşlar. Bitmedi bir de Murat Üstübal’a bakalım:
“insan anları ne olduğunu anlama yamadan, yarık oluş omuru
eğri dikilmiş temelsiz teferruat: fayları sakınınız etin sıkıştırması
anında faşizan volkanik kaya açlarından, burulabilir ev teorisi”
(Tektonik Bereketin Kısasları, 2009, 15)
Yoruldum ben, susuyorum burada, yerime Abdülkadir Budak konuşsun: “Yenilenmek, yeni bir şiir yazıyor olmak, o çok sevilen deyişle ‘yorulan şiirin ayak değiştirmesi’ güzel şeylerdir. Kulağa hoş gelir, ama bu iş marazi bir hal almışsa ne olacak? Bir şairin şiirini değiştirmesi, yıkması için önce ortaya bir şey (şiir) koymuş olması gerekmez mi? Yıkmak ancak yapanların hakkı olsa gerektir. Öyle olmuyor ama; bu iş bazılarınca o kadar ileri götürülüyor ki, bırakın her kitapta başka bir şair olmayı, hemen her şiirde başkası olmaya çalışıyor şair. İyi de ne zaman kendisi olacak?” (2009, 1) Şaire katılmamak mümkün değil, ayrıca dünyanın en iyi manifestoları bile, yukarıdaki bu ne idiğü belirsiz metinleri şiir katına yükseltemez.
Ha unutmadan, “Karagöz”deki yazıların çoğunda edebiyattan ziyade felsefi bir dil kullanma sorunu var; yanılgı, böyle daha entelektüel görünüyoruz zannından doğuyor herhalde, yabancı kimse –okur- yok ki ortada; biz bizeyiz, herkes tanıyor birbirini, bence kimse kendini kasmasın; relax. Ne söyleyeceksek, açıkça dobra dobra söyleyelim. Epikçi kardeşlerim, nasıl bir epiktir bu, yeri gelmişken söyleyelim, H. Arslanbenzer her türlü hakareti yağdırıyor, sizde çıt yok, meydan bom boş. Gücün yoksa, rakibe hiçbir şey yapamıyorsan “sus” ve içinden buğzet; zayıf kimseler için moral verici bir düstur bu; ama sizin derginiz var elinizde, kaleminiz var, yazmayacaksanız kaleminizi kırıp atın; sanatkâr ahlâkı bunu gerektirir; böylesi durumlarda susmanız, kendi ayağınıza sıkmanız anlamına geliyor. Savaş değil, sırf sulh için, gerektiğinde meydanlar inletilmeli.
Bütün eleştirilerimden sonra şunu da eklemek isterim: Kimsenin değil, bizim dergimiz Fayrap ve Karagöz; Yedi İklim, Dergâh ve Hece gibi camiamız için çıkıyor, biz alıp okuyoruz onları var kılıyoruz, kimsenin bencilik yapmak gibi bir lüksü yok; böyle inanıyor, inanmak istiyoruz.
KAYNAKÇA:
Arslanbenzer, Melek; Perdeyi Kaldırmak: Hakan Arslanbenzer’le Söyleşi, Fayrap-Kasım s.21, Ankara 2009.
Budak, Abdülkadir; Yenilik Tutuculuğu, Sincan İstasyonu-Kasım s.27, Ankara 2009.
Kahyaoğlu, Orhan; 2000’li Yıllarda Bir Şiir Açılımı: Kadın Şairler, Kitaplık- Ocak s.123, İstanbul 2009.
Kuçlu, Evren; Boşnak Aşk, Karagöz-E.K.Aralık s.9, Ankara 2009.
Üstübal, Murat; Tektonik Bereketin Kısasları, Karagöz-E.K.Aralık s.9, Ankara 2009.
ÜÇ NOKTA BAĞLAMINDA KUŞAK MESELESİ
Kış boyu yatıyor, bahar gelince uyanıyor Üç Nokta dergisi; bunu huy edinmiş, hoş diyip geçeriz, geçeriz de koca bir tembelliğin ardından şairleri değerlendirip iyi şiir (?)- kötü şiir (?) ayıklamasına girişmese. Ortaya kayda değer bir ürün koymadan böylesi bir mercide kendilerini görmeleri kabul edilemez. Bu dergiyi yöneten arkadaşlar evvel zaman içinde bazı iyi işler yapmışlarmış, -bilmiyorum gerçekten yapmışlar mıymış?- bu övgü dolu süslü sözler bizi çok da alakadar etmiyor, bugün ne yapıyorlar ona bakarız, “şimdi”yi geçmişin ve geleceğin aynası olarak görmekteyiz çünkü. Bir bakın dosyanın adına “sanat, edebiyat ve şiirde 2000’ler”. Geçen yıl da aynı başlıkla ve gaflarla karşımıza çıkmışlardı. Dosya adı abartılı, çünkü içeriğe baktığımızda sadece şiir ve belli kesimin şiiri üzerine yaklaşımlar görüyoruz. Soruşturmaya katılan isimlerin neredeyse hepsi sol camiadan ya da bu camiaya yakınlığı olanlardan seçilmiş. Soldaki ayrışmaları da düşündüğümüzde bu dosyaya, bırakın Türk şiirinin 2000’leri demeyi, solun 2000’leri bile diyemeyiz. Kimin kimle ilişkisi olduğunu merek ediyorsanız, soruşturmaya katılan arkadaşları okuyunuz; çünkü hepsi kendi çevrelerindeki isimleri sıralamışlar, buradan ancak ilişkilerin boyutuna ulaşabiliriz, elbet edebiyat tarihçileri için bu bilgiler de gerekli, ama bir şartla, eğer ileriki yıllarda verecekleri ürünlerle önemsenmeyi başarabilirseler. Şuan biz, çığırtkanlık dışında bir ses duyamıyor ve bir varlık göremiyoruz. Edebiyatımız adına üzgünüz, bu topraklarda yaşayan herkesi biz kendi insanımız olarak görüyoruz, kendilerini ötekileştirme eğiliminde olanları dahi.
Yoz solcular, Batı’yı çok sever ve örnek alırlar ya, bu yüzden onlar gibi ürünleriyle savaşım vererek edebiyat cephesinde değil de edebiyat masasının yumuşak koltuklarına gömülüp kazanmaya çalışıyorlar, boşa ümitleniyorlar, artık dengeler değişti. Meselâ “Üç Nokta”da gençlere ve ustalara yönelik şöyle bir soru yöneltilmiş: “Müslüman şiir/şair tanımlamasına nasıl yaklaşıyorsunuz? 80 sonrası ‘İslami’ şiirin (mistik, metafizik) politik alandan başka bir alana geçtiğini, sıçrama yaptığını ve bugün 2000’lerde böylesi bir ayrımın ortadan kalktığını söyleyebilir miyiz? Ve buna bağlı olarak yayımlanmakta olan kimi dergiler vasıtasıyla ideolojik anlamda açılmış olan cephelerin ortadan kalktığını düşünüyor musunuz?” Haydar Ergülen’in verdiği nesnel cevap bizimle hemfikir olması, ve bizi desteklemesi bakımından kayda değer: “Türk şiirinde belki de ilk kez, İslami eğilimin şairleri ve dergilerinin öncülük ettiği, önde olduğu bir dönemi temsil ediyor 2000’ler şiiri aynı zamanda. 90’larda başlayan bu gelişme 2000’lerde belirginleşti.” Ancak Haydar Ergülen’in 2000’lerin şiiri için dikkate değer bulduğu şairleri sıralarken sağdan kimsenin ismini anmaması çelişkiye düştüğünü göstermektedir. Ve bizi şaşırtmaktadır. Eğer karşı tepki geliştirip -ki zaman zaman kendimize engel olamıyoruz- şöyle dersek haksız mı sayılırız: 2000’lerin –bu isimlendirme yanlıştır- değerlendirmesi yapılacaksa sağ kesimin şairleri yapmalı, toplumun beklediği, ama daha tam anlamıyla tanıyamadığı “gerçek şairler”, özellikle de 80’den beri Sezai Karakoç’un nesilleri yetiştirmeyi hedefleyen Diriliş hareketi, sonrasında Cahit Zarifoğlu’nun “Mavera”daki gayreti, kimi yıkıcı fikirlerine rağmen İsmet Özel’in etkisi ve Ebubekir Eroğlu’nun “Yönelişler”i bir şair-yazar okuluna çevirmesi, Yedi İklim, Dergâh, Hece ve genç kuşak dergilerinden Kaşgar’ın iki entelektüel şairi Ömer Erdem-Cevdet Karal’ın edebiyat odaklı titizlikli çalışmaları sayesinde sağdan çıkıyor. Bu arada solun dikkat çeken şairleri ise Sezai Karakoç’a ve süreğindeki şairlere yaklaştıkları ölçüde şiirlerine bir gövde ve ruh kazandırabilmektedirler. Evet, konuyu anlatabilmek için “sol-sağ” şeklinde konuşmak zorunda kalıyorum, ama aslında bizden önce yerleşmiş bu kategorileştirmelere karşıyım. Sağdaki yumuşamaların aksine, solun bazı kesimleri kendi korkularıyla baş başa kalıyor ve kabuklarını her geçen gün sertleştiriyorlar. Solculuk ve sağcılık mantalitesi hastalıklı nüveler halinde edebiyatın bahçesine serpilmiş, koca ağaçlar haline gelmiş, netice: Adam kayırmaca, dergiler etrafında gruplaşma, üçer dörder kişilik çeteleşmeler vs. Elbet aşılacak bu problemler, zorlansak da aşılacak.
Şimdi konuyu daha açmak ve çözümünü aradığımız problemlerin edebiyat çevrelerindeki yansımalarını göstermek amacıyla Yayın Yönetmenliğini Mürsel Sönmez’in yaptığı “Bir Nokta” (Mart 2010) dergisinin sayfalarını açıp sunuş yazısının naif-ironik ve dokunaklı bölümünü sizinle paylaşmak isterim: “Yıllıklara, güldestelere, edebiyat sayım dökümlerine bakıp, görünmediğimizi gördüğümüzde durum: Bir nokta adlı bir dergi her ay süresi şaşmadan yayımlanmıyor, seksen sekiz sayı sunulmamış, hikâye, deneme, gezi yazısı ve şiir yayımlanmamış, yazarları ve şairleri yazdıkları türlere ilişkin emek ve birikim sahibi değiller, sıkı dokulu arkadaşlarıyla varoluşa, hayata dair bütüncül bir yaklaşım ve tavır geliştirememişler, vs. Aslında bu elinizdeki kağıt tomarı da yok, üzerindeki yazılar da. Siz bir hayali tutuyorsunuz ellerinizde. Belki, ‘nazar fark edecek mertebeden ala’ olduğumuzdandır. Kim bilir? ‘Gören’ görüyor ya, gerisi ‘avare kasnak’!” Umarım bu sözler, içimizde yer alıp da edebiyatın sallantıdaki iktidarlarına yaltakçılık yapanlara da ulaşmış, onların kulağını da çekmiştir.
2000’ler kullanımının neden yanlış olduğunu gelecek olursak, Yedi İklim’de yazmıştım, o yazıyı okumayanlar için hatırladığım kadarıyla tekrarlayayım: Bahsini ettiğimiz bu sorunlu dosyaları 90 kuşağı içerisinde anılan arkadaşlar hazırladığından 2000’ler diyerek kendilerini gündemden düşürmemek istiyorlar. Ucuz numaralar bunlar. Yeni bir 1000 yıl için bir tasnif yapılacaksa; 2000’lerin içine, modern şiirin öncüleri Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’den başlayıp XX. yüzyılın bütün nitelikli şairleri dâhil edilmeli; çünkü burada 1000 yıldan bahsediyoruz, bölünme 100 yıllar şeklinde olur; 100 yılları 10 yıllar şeklinde böldüğümüz gibi. Üç Nokta, milenyuma oynuyor, fakat tasnifi 100 yıla göre yapıyor. Ya kötü niyetliler ya da kafaları karışık bu arkadaşların, matematikleri zayıf. Onların yerine de düşünüyorum; Tevfik Fikret veya Mehmet Akif 1900’ler diye bir dosya yapmış ve Yahya Kemal ile Ahmet Haşim de bu dosyanın içinde yer almışlar mı? Yok. O yıllarda 10 yıllık kuşaklara da rastlamayız, dönemleri belirleyen ciddi dergiler-fikirler ve dönemeçler vardır. Kuşak meselesi bizde T.S. Eliot’tan sonra moda oldu, madem böyle bir moda başlatıldı, madem on yılda bir değişiyor bu moda o halde devam etmeli.
Biz daha ölmedik. Yağma yok.
HECE DERGİSİNE BAZI ÖNERİLER VE AZICIK TASHİH
Arkadaşlarımız alınmasınlar ama “Hece” merakla takip etmediğim ansiklopedik tad veren dergilerden. Derginin özel sayılarını kast etmiyorum, o çabalar edebiyatımız için değerli. Fakat derginin her ay ürün ağırlıklı ve küçük bir dosya ile çıkan halidir ilk cümlemin muhatabı. Bir soğukluk hâkim derginin geneline, belki sayfa düzeninden, belki derginin ebadından kaynaklanıyor bu. Yoksa diyorum yayınevi haline gelen dergi kitaplara mı özeniyor? Fakat bu ilk tahmin yürütmelerim, zihnimi yoklamalarımdır, aslında şöyle etraflıca düşündüğümde dergideki soğukluğun sebebini başka yerlerde aramam gerektiğini fark ettim. Dergi başkentte çıkmasına rağmen üzerindeki kompleksi atamıyor gibi, çekingen, çoğunlukla üstü kapalı konuşuyor, İstanbul’daki küçük kıvılcımlar ona –taşra- büyük yangınlar olarak yansıyor. Ama yine de Hece, bize istediğimiz ölçüde kanlı canlı bir edebiyat sunamasa da, bizi metinlerinin içine çekemese de, yer yer “sola” sağa yalpalasa da bir duruşu var bu derginin. Evet bize kulak vermeli dergi; okunur olmayı istiyorsa, elini taşın altına sokmalı, kendi içine kapanmadan edebiyat ortamındaki yanlışlıklara itirazlarda bulunabilmeli, özellikle de metinleri hınca hınç dolduran şu ecnebi referanslardan kurtulup –gerektiğinde onlara da danışacağız elbette- daha ziyade yerli sanatkârlarımızın düşüncelerine yer vermeli, çünkü bizim de artık hem şiirde hem öykü ve romanda fikirlerine güvenle sırtımızı dayayabileceğimiz gerek hâlâ yaşayan gerekse bu dünyadan göçmüş ustalarımız var; daha önce de yazmıştım, yeni alfabenin sağlam külliyatı ve beslenebileceğimiz kütüphanesi oluşmuş durumda. Hece, felsefenin kasvetli havasından kendini uzaklaştırması gerekiyor. Takip ettiğim bir dergiden okur olarak bunları istemeye hakkım var. Buradan, genel alışkanlığa uyarak “Hece”ye methiyeler de yağdırabilirdim, -açıkçası bunu düşünmek bile bana rahatsızlık veriyor.- fakat böyle bir tutum hiç mi hiç dostane olmazdı.
Derginin Mart (2010) sayısı, “Edebiyatın Özerkliği II” başlıklı bir dosya ile karşımıza çıktı. Dosyanın ilk yazısı Hayriye Ünal’a ait. Bakın, dosyanın ilk yazısının ilk cümlesi nasıl başlıyor: “Sanat ve edebiyatı, bu konuda üreten herkesi içine alan bir bütün alan olarak görüp bu alanın otoriteden bağımsızlaşması gibi ütopik bir beklentim yok.” Açıkçası ben bu cümleyi ancak üç beş defa okuduktan sonra, yeni bir cümle kurarak anlayabildim. İsterseniz bu yeni cümlemi nasıl kurduğumu anlatayım: “Sanat ve edebiyat” denmiş, sanat edebiyatı içine alır, bu yüzden edebiyat göstergesini attım. “Bu konuda üreten herkes” kısacası sanatkâr değil midir? Böylece dört göstergeyi bire indirdim. Cümlede “Görüp” zarf fiili kullanılmış, bu durumda cümle, “yok” şeklindeki bir isim olumsuzluk ekiyle bitemez, “beklentiye girmedim” denerek sonlandırılmalıydı; ciddi bir anlatım bozukluğudur bu. “Otoriteden bağımsızlaşması” gibi tatsız, zihni allak bullak eden hilkat garibesi bir tamlamaya ne gerek var, üstelik bağımsızlık ya da özgür olmak gibi söylemesi hiç de insanı yormayan göstergelerimiz varken. “Gibi” de bana sorunlu göründü. “Alan” göstergelerini hiç kullanmadan da meramını şu şekilde anlatabilirdi Ünal: “Sanat ve sanatçıyı bütün halinde görerek onların otoriteden bağımsız olabileceği ütopyasına kapılmadım.” 23 kelimeyi 12’ye indirdim. İsterseniz aynı paragraftan bir cümleyi daha inceleyelim: “Bu hissetme biçiminden kastımı örnekleyecek birkaç önemli, birbirine ters düşen örneğim olacak. İlki kaybedilmiş bir özgürlük örneği iken ikinci ve üçüncü örneğim kazanılmış özgürlük üzerine olacak.” Örnek ve olmak –ikinci olmak’a hiç gerek yoktu.- kelimeleri cümlenin akışını ve zihnin işleyişini sekteye uğratıyor. Bunun bilincinde olmalı ki, Ahmet Hamdi Tanpınar, bir kelimeyi ikinci defa sayfalar sonra kullanmaya dikkat edermiş. Ünal’ın bu cümlesini şu şekilde okumak isterdim: “ Bu hissetme biçimine birkaç önemli ve birbirine ters düşen örneğim olacak: İlki kaybedilmiş, ikinci ve üçüncüsü kazanılmış özgürlük.” Yazının bütünündeki sorunlara değinmemin tabii ki imkânı yok. Umarım Ünal, şiirlerinde de böyle salaş davranmamıştır; açıkçası onun kelime kalabalığıyla uzayıp giden ve çoğunlukla bir yere varmayan şiirleri de bende şüphe oluşturmadı değil; fakat Ünal’ın şiirini bu açıdan incelediğimi söyleyemem ki bunu da başka bir arkadaş yapsın derim. Merak ediyorum doğrusu, şüphelerimin yersiz olduğunu görmek isterim. Bundan sonra Ünal’dan sağlam ve okunur metinler bekliyoruz; çünkü ben yazdım siz anlayın tavrı, bize bir şey kazandırmaz, fikirlere en doğru elbiseyi (cümleyi) bulmak yazarın görevidir. Az sayıdaki okuru da yormak pek mantıklıca gelmiyor bana. Sorun, tek bu birkaç cümlede değil, metnin tamamında var. Yazıda hatalarımız olacaktır elbette, ama bu hataları en aza indirmek gayretini de göstermeliyiz. Çalışılan metin bir şekilde kendini belli eder.
Dergideki şiirlerin nasıl olduğu veya yazıların düzeyi hakkında ayrıntılı konuşmayacağım, biri hariç tabii: Ömer Aksay’ın, II. Yeni sonrası çıkış yapmış şairlere haksızlık yapan şaşırtıcı yaklaşımlarla dolu, edebiyatımızın tarihsel seyrini tam kavrayamadığını düşündüren “Şiirin İşlevinde Yaşanan Zihinsel Kayma” başlıklı yazısı. Bu yazı; farklı zamanlarda karalanmış pasajların, elden geçirilmeden bütünlüksüz bir şekilde bir araya getirilmiş haline benziyor. Yazar bilinç-altı ile üstü arasında zıplayışlar yapıyor gibi. Şöyle diyor Aksay: “12 Eylül 1980’den itibaren modern Türk şiiri, kitle üzerinde baskı kuran, kültürün önüne geçen siyasetin (askerî ve / veya sivil) tasallutu altında kıvranmaktadır. Son örneğini ‘balyoz’la gösteren kirli siyaset, bu zihinsel kirlenme, şiiri de ablukaya almış, köşeye sıkıştırmıştır. Türk şiirinin, şuurunun üzerine bir ‘balyoz’ inmektedir adeta. Bu ortamda yazılan hangi şiir, hangi dize, meselâ Cemal Süreya’nın 1956’da kaydettiği şu dizelerden öne geçmiş, bu dizelerin işlevinden daha büyük bir işleve sahip olmuştur: ‘Birlikte mısralar düşürüyoruz ama iyi ama kötü/Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez/Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek/İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar/Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar/Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar/Bütün kara parçalarında/Afrika dahil… Ya da meselâ Ece Ayhan’dan daha iyi hesap soran çıktı mı? 1970’te kaydettiği şu dizeler nasıl bir işleve sahiptir: ‘Efendiler! Eşekler susabilirler/Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?” Şimdi bu mısraların aşılıp aşılmadığını tartışmak ve bir sonuca varmak bir defa mümkün değil, çünkü şiir elma-armut gibi somut bir varlık değil ki onu terazinin kefesine koyup tartalım, kesin bir hükme varalım. Yine de ben Ece Ayhan’ın mısraları için şunları söyleyebilirim: Söz konusu iki mısra birbirinden kopuk, burada uzak bağlantılar var diyesim geliyor, ama böylesi bir yorum da zorlama olur. Farklı zamanlarda yazılmış tematik olmayan iki mısra kes yapıştır ile birleştirilmiş. Kolaya kaçan genç arkadaşlardan dergimize her ay bu niteliksizlikte, sallama, bütünlükten yoksun bir çok şiir geliyor ve eleniyor. Şiir tarihine baktığımızda şairlerin kendilerini var olan şiirle ispatladıktan sonra deneysele yöneldiklerini görüyoruz. Biz de ise genelde yeteneğine güvenemeyen, yürürdeki şiirle ahım şahım şeyler yazamayan zayıf şairler kestirmeden isim yapmak için deneyselliğe baş vurmuşlardır. Ece Ayhan da onlardan biri bence. Bizi ikna edecek bir tek evrensel şiir yazmamıştır; her çağa hitap edebilen evresel şiir diye bir şey vardır arkadaşlar; yoksa bizden öncekileri reddedip hep sil baştan yazmak zorunda kalırdık şiiri. Yunus’u da okuyoruz bugün Sezai Karakoç’u da. Ece Ayhan’ı derinlemesine incelemeden konuştuğumu zannetmeyin; onun poetik nitelik kazanamamış şiir ve şair üzerine yazılarını da biliyorum, ufuk yok, neden bu şiire ufuk monta edelim ki. Bu yanlışlık da düzeltilmeli. Kimi zaman, yetenekli gençler, övülen bu adamı örnek alıyor, gerçek şiire dahil olamıyorlar; gençlerimize yazık etmeyelim ve doğru şairleri işaret edelim. Fakat Aksay; hiç tereddüt etmeden kesin hükümler veriyor ve keskin bir şekilde 70 sonrası şiiri bitirici şeyler söylüyor, hadi hiç kimseyi görmedi diyelim, nasıl olur da İsmet Özel, Erdem Bayazıt ya da Ataol Behramoğlu’nun sert-politik şiirlerini yok sayabiliyor, diye düşünmekteydim ki yazının ilerleyen bölümlerinde Aksay’ın aklına en azından İsmet Özel geliyor: “Hayır! İkinci Yeni sürecinden sonra Halkın Dostları’nda İsmet Özel bir süreç başlattı. O süreç de tamamlandı.” Ben, 70 sonrası varlığını hissettirmiş birçok önemli şair sayabilirim, İşte birkaç tanesi: Ebubekir Eroğlu, Kamil Eşfak Berki, Arif Ay, Haydar Ergülen, İhsan Deniz, Hüseyin Atlansoy, Ömer Erdem, Cevdet Karal; isimleri çoğaltabilirim de. Aksay, açıkça bu şairleri yok sayabilir, ya da onların Cemal Süreya ve Ece Ayhan’ın bahsi geçen mısralarını aşamadıklarını, zayıf şiirler yazdıklarını söyleyebilir mi? Hayır derse yukarıdaki yaklaşımlarıyla çelişmiş, evet derse kendi şiirlerini de reddederek birçok şaire haksızlık etmiş olur. Tabii ki, Aksay’ın kendisiyle çeliştiğini kabul edip muhtemelen kızgınlıkla söylediği cümlelerini geri çekmesi hakkaniyet adına beklentimizdir. Evet, yazıda önemli tespitlerle de karşılaşıyoruz, ancak edebiyat görgüsü zayıf okurlar, metnin sorunlu yerlerini de mutlaka yutuyordurlar. Etraflıca düşünülmeden verilmiş hükümler: “Meselâ namaz kılan bir insanı göremezsiniz Garip şiirinde; ama İkinci Yeni, her türden insana (gerçek anlamda halka, kamuya, gerçeği yansıtan insan manzaralarına) daha yakındır, önyargısızdır, bütün mezheplere açıktır.” Hiç uzağa gitmeye gerek yok, Orhan Veli’nin en ünlü şiirlerinden birine “Kitabe-i Seng-i Mezar”a bakalım:
“I
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkar da sayılmazdı.
Yazık oldu Süleyman Efendiye
II
Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duyarlarsa olduğunu alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.
III
Tüfeğini depoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir rüzgar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigar.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yaz işiyle:
'Ölüm Allah'ın emri,
'Ayrılık olmasaydı.'”
Yedi İklim’de yayımlanan “Genç Şaire Açık Mektup: Şiirde Allah” (Kasım 2009) yazımda bu şiirden bahsetmek aklıma gelmemişti. Garip şiirinin öncü şairi, kısacık bir şiirin kılcal damarlarına dek sinmiş bir İslam inancıyla karşımıza çıkıyor ve önyargıları yıkıyor. Bu şiir, inanan bir insanını ağzından çıkmıştır ya da modern eleştiri mantığıyla bakarsak, “şiirdeki ben”, iman etmiş biri, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki insanımızın portresi, prototipidir, diyebiliriz. Aksay, 1958’de Pazar Postası'nda (Nisan-Mayıs) Sezai Karakoç’un Edip Cansever’in “Yerçekimli Karanfil”i için yazdıklarını elbette okumuştur, ancak unutmuşa benziyor: “Cansever Tanrı’dan hiç, hatta inkâr için bile söz açmıyor.” Sezai Karakoç’u dışta tutarsak, istisnai durumlar varsa da II. Yeniciler için rahatlıkla maddenin şiirini yazmıştır, diyebiliriz. Muhtemelen olur mu ya, II. Yeni’de insan, her şeyin önündedir, diyeceksiniz; evet bu düşündüğünüz şeyi yadsımıyorum, kısmen haklısınız da; lakin II. Yeni insanı boşlukta yer kaplayan, ağrılığı-hacmi olan, nesnelere bağlı, bu yüzden hareketsiz, değerli bir madde gibi görmüştür. Meselâ Cemal Süreya’daki şiddetli şehvet, etten sıyrılıp da aşka yükselememiştir. En nihayetinde insan, egzistansiyalistler gibi değerlendirilir II. Yeni şairleri tarafından. Aksay; Cemal Süreya ve Ece Ayhan’dan alıntılar yapmış ve bu mısraların aşılamadığını belirtmiş. Bir defa, modern şiir mısra güzelliğine değil, şiir bütünlüğündeki estetik üstünlüğe bakar. Karşılaştırılacaksa şiirler karşılaştırılmalı, mısralar veya bentler değil. Diğer yandan, bir şairin illaki aşılması gerekmez. Düşünelim bir, yüzyıllar içerisinde Fuzuli, Nefi, Baki, Nedim, Şeyh Galip aşılmış mıdır ya da bu isimler birbirini aşabilmişler midir? Elbette ki hayır. Bu dehaların hepsi kendi dağını kurmuş, birbirine eklenerek sıradağlar oluşturmuşlardır. Şairsek, bize düşen gelişmek adına onlarla hesaplaşıp kendi dağımızı yükseltmektir. Ece Ayhan büyükmüş, yok dili bozmuşmuş, siyasaya sataşmışmış vs. nedir bu son yıllardaki Ece Ayhan’cılık furyası, II.Yeni şairleri tarafından dahi pek mühimsenmezken Ece Ayhan, günümüzde neden bu denli allanıp pullanıyor? Çünkü ortam böyle, birkaçımız kenarda kalmış bir isim hakkında şöyle edebiyatın terimleriyle bezenmiş tumturaklı şeyler yazsak, hemencecik bir modadır tutturup gider. Asaf Halet Çelebi de öyle olmadı mı? Bence hiç de hakkı yokken Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Necip Fazıl’la birlikte anılır oldu Asaf Halet Çelebi, şairdir, fazlası değil, yani büyük müyük ya da yenilikçi-öncü değil. Ece Ayhan, dil bozmalarına abanmış da ne olmuş, dil bozmalarına aşırıya kaçmadan -gördüğüm kadarıyla iki defa- yaklaşmış Sezai Karakoç, geride niteliksel ve niceliksel hacimli ne büyük şiirler bıraktığını bilmekteyiz; bu söylediğimi kabul ediyor elbette Aksay, diğer yandan neden edebiyat çevrelerince otorite kabul edilen isimleri değil de kendini Lale Müldür, M. İlhan Erdost gibi kişilerin fikirleriyle desteklemeye çalışmış, gerçekten anlayamadım. Lale Müldür: “ Ece Ayhan’ın ‘[s]entaks kırmaları, yetkin üslubu, lirik ve anarşik ses[i] unutulmazdır.’” Bu cümlenin benzerini muhtelif yazılarda belki de onlarca defa okudum. Onlardan yaptığı alıntılara, Aksay’ın kendisi de düşünüp rahatlıkla ulaşabilirdi. Hem bu daha şık olurdu; kastım, fikirleri dönüştürerek aşırmak değildir.
Aksay’ın ilginç yaklaşımlarına bir örnek daha: “Akif’in şiiriyle başlayan sosyal-realist çizgi, İkinci Yeni’yle yeni ve yetkin bir şiir davranışının ortaya çıkmasına neden oldu; sonra Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel” Aksay, II. Yeni değil de Sezai Karakoç deseydi, oturup “neo-realist” etrafında bu yaklaşımlar üzerine düşünürdük; fakat Akif ile II. Yeni şairleri -Sezai Karakoç hariç- nasıl aynı bağlam içerisinde düşünülebilir ki. Cahit Zarifoğlu gibi, dilini Babil Kulesinde kurmuş bireysel şaire sosyal-realist demek Zarifoğlu şiiri hakkında bugüne kadar söylenenleri çizip atmak olur. II. Yeni şiiri, Ece Ayhan da dahil olmak üzere son derece bireyseldir. Birkaç örnekten yola çıkarak onları sosyal-realist diye adlandırırsak, onların hem şiirleri hem de poetik metinleriyle çelişiriz. Cemal Süreya’nın yukarıya alıntıladığımız mısraları ne derece sistemi işaret edip sarsmaktadır? Bireysellikten kurtulamamıştır bu şiir. Ne ki, Ece Ayhan: “Efendiler! Eşekler susabilirler/Ne yani çocuklar hiç gülmeyecekler mi?” diyerek açıktan açığa birini veya bir düzeni ifade etmiştir diyemeyiz, şiirdeki kapalılıksa toplumculukla örtüşmez, hiçbir zamanda örtüşmeyecektir. Ece Ayhan; Allen Ginsberg gibi içinde bulunduğu devleti mi karşısına almıştır: “İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?/Al şu atom bombasını da kıçına sok.” diyebiliyor şair. Bizde de Amerika’yı hedef alan şiir ve şiir kitapları yayımlandı, bunları ben bir yenilik ve cesaret ürünü olarak göremiyorum, elbette dünyayı tekeline almış bir ülkeye karşı tepki göstermek gayet etik bir davranış; ancak kendi ülkemizdeki yozlaşmaları, yönetimdeki aksaklıkları bir takım silik imgelerin ardına saklanmadan eleştirebiliyor muyuz? Bunu düşünmeli. Bence Ece Ayhan işte o silik imgelerin arkasına saklanarak tepkisini göstermiştir, bireyseldir. Hiçbir zaman II. Yeni şairleri, rejimle zıtlaşmamışlardır, bazen küskün yaşamışlardır, o kadar; Sezai Karakoç’un ise devletin ufkunu açmaya yönelik önerileri olmuştur, yıkıcı değil kurucudur.
Aksay: “Daha önce (Garip’le birlikte, Yahya Kemal’den beri) düşünme biçimimiz değişime uğramıştı. ‘Pathos’un düşünme biçimi, ‘ethos’a göre düşük seviyededir. Mehmet Âkif şiirle düşünme biçimi getirmiştir. Bu düşünme biçimi Nâzım Hikmet’le sekteye uğratıldı. O daha ziyade görüntülere, anlık tespitlere yer vermişti. Yahya Kemal salt duygu olarak yaklaştı şiire ve bir düşünme biçimi ortaya koymadı.” diyor. Bilakis Yahya Kemal, II. Yunusumuzdur, yeni bir şiir dili kurmuştur, biz içinde yaşadığımız zaman gereği ufak tefek değişiklik ve yenilikle o dili kullanıyoruz bugün de. Edebiyat tarihimizi şöyle bir kolaçan edelim; Şeyh Galip ile Yahya Kemal arasında kaç gerçek şair yetişmiş, ortada bir dil var mı Yahya Kemal’den önce. O, sadece şiire değil, bence sosyal bilimlere de önemli katkıları olmuş bir şair-düşünürümüzdür. Aydınlarımızın tarihten yola çıkarak geleceğe bakmasını sağlayan, şiiri geleneğin zihninden geçirerek yazmanın gereğini şaire öğreten ve bu şiirin örneklerini veren Yahya Kemal değil midir Sayın Aksay? Lütfen cümlelerinizi tekrar gözden geçiriniz. Haksızlık oluyor ata şairlerimize ve diğer yandan dergi okuruna. Fakat karmaşık bir şekilde siz de “Daha önce (Garip’le birlikte, Yahya Kemal’den beri) düşünme biçimimiz değişime uğramıştı.” şeklinde iki zıt şairi birlikte anıyor ve onların yeni bir düşünme biçimi getirdiğini iddia ediyorsunuz yazınızda, sonra ise Yahya Kemal’in yeni bir düşünme şekli getirmediğini söylüyorsunuz. Sizce de bir çelişki yok mu ortada? Evet devam ediyorsunuz: “Mehmet Âkif şiirle düşünme biçimi getirmiştir. Bu düşünme biçimi Nâzım Hikmet’le sekteye uğratıldı.” Bu yaklaşımınıza birazcık edebiyat tarihi bilgisi olan kimse katılmaz. Çünkü, o bahsini ettiğiniz şiirle düşünme biçimini, Mehmet Âkif ile Tevfik Fikret -az da olsa bu yeniliğe katkıları olan başka şair ismi de verilebilir.- birlikte oluşturmuşlardır, polemik yaşamalarının altında yatan neden, biraz da bu ortak düşünme şeklidir, denilebilir. Yoksa yaşça ve ünce daha ileri olan Tevfik Fikret, muhatap almazdı genç Mehmet Âkif’i. Nâzım Hikmet ile Mehmet Âkif arasındaki ilişkiyi geçen yıllarda düşünmüş ve yazmıştım: “…paradoks gibi görünse de Âkif’in şiirini en iyi Nâzım Hikmet anlayacak ve onun toplum sorunlarını ele alan realist şiirinden İslami unsurları çıkaracak şiir tekniğini kendi Marksist görüşleriyle birleştirerek üslûbunu oluşturacaktır. Nâzım Hikmet için Mayakovski bir ayrıntı olarak kalacaktır yalnızca. Çünkü şairlerin, şiir sanatını kendi dillerinden öğrenmekten başka şansı yoktur. Yabancı unsurların etkisi –o dil çok iyi bilinse de- bir rüzgar gibi şiirin derisini yalayıp geçer, şiir kendi dilinden kaynaklanarak vücut bulur. İki zıt uç birbirine değmesine rağmen Nâzım Hikmet’in plastik tadı veren eserleri, taşıdığı beşeri fikirler nedeniyle sonsuzluğa bir pencere açamayacaktır. Âkif’in Tanrı ile donatılmış şiiri ise zamanla yalnızlığa itilecek ve Âkif, kutsal şiir bayrağını kendi fikrinden birine teslim edemeyecektir.” (Yedi İklim, Aralık 2006) Bence Aksay, kendini yeni şeyler söylemek zorunda hissetmesin, zaten yeterince şey söylenmiş bugüne dek, birçoğu yanlış. Onlar düzeltilmeyi bekliyor, ama kaş yapalım derken göz çıkarmayalım.
Bilenler bilir, İbrahim Çelik’e de söylemiştim (2005), Hece, kendime yakın bulduğum üç dört dergiden biridir. Umarım yazıdan gereksiz yere kimse pimpiriklenmez. Tekrar ediyorum, zayıf anlarımızda bize kötü niyetli insanlar gülüp geçer, niye onlara yardım edelim ki der, böyle tökezleyerek devam etsinler. Yanlışları düzeltmek, dostların işidir. Ortamda öylesine bir dedikodu kokusu var ki, bu son paragrafı yazmak zorunda kalıyorum. Bir kişi ya da dergi üzerine samimiyetle düşünüyorsunuz, yazmanın sıkıntısına katlanıyor, kendinizi yoruyorsunuz; sonuçta bir de bakıyorsunuz ki yanlış anlaşılmışsınız. Ne tuhaf, değil mi?
EDEBİYAT ORTAMI
Mustafa Aydoğan’ın editörlüğünde iki ayda bir çıkan, bugün itibariyle 20. sayısına ulaşmış bulunan dergi; şiir-öykü yıllıkları ve şiir yarışmalarıyla merkeze meydan okurken bünyesindeki genç yeteneklerle de bir okul hüviyetine bürünmek istediğini vurguluyor adeta; hemen her sayısında, çekirdek kadrosunun yanı sıra, riske girerek sayfalarını yeni isimlere açmakta. Ne var ki, birkaçı dışında gençler, zaman içerisinde sebatla olgunlaşıp dikkat çekici özgünlükte eserler verecek niteliğe hâlâ kavuşabilmiş değiller.
Edebiyat Ortamı’nın gerçekleştirdiği yarışma ise emek verilmiş, çilesi doldurulmuş kitaplar üzerinden düzenlense, camiamız adına önemli bir kazanca dönüşebilir, gibi geliyor bana. Böylelikle ödül, gelip geçici isimlere değil de isabetli bir şekilde kalıcı imzalara verilmiş olur ve diğer yandan yarışmanın zaman içerisinde edebiyat açısından karizması artar. Kendi adıma onca dergi ve kitap takip eden ben, şimdiye dek ödül alanlardan sadece birkaçını tanıyorum. Bu yarışma, Edebiyat Ortamı’nı aşıp camiaya mal olmak istiyorsa, biraz oturup öz eleştiride bulunmalıdır.
Edebiyat ortamına bir tepki ile doğmuş sanki “Edebiyat Ortamı”, edebiyatın özü olan aşk-sevgiden çok öfke ile soluk alıp veriyor. Yeni yetme gençlerin şiirlerini –gençler böyle kollanılmamalı- baş sayfalarda, ustaların şiirlerini ise ortalarda görebiliyorsunuz. Şiirler alfabetik sıraya göre dergide yer alıyor, bu çok hoş bir yöntem değil bence. Üstelik, usta şairlerin bu dergiden uzaklaşmasına da neden olabilir. Nitekim, bir defa ürün veren ustaya ikinci defa rastlayamıyoruz dergide. Çünkü her okur, o alfabetik sırayı görmeyecektir. Bunlar editörün seçimi-politikası ve çok da mühim olmayan ayrıntılar tabii; ama ayrıntılardır ayrıcalık yaratan, değil mi.
Derginin bir çeviri programı olduğunu söyleyemeyiz. Bu iş, el yordamıyla gidiyor gibi. Fakat ilk başlarda dergi, Batı’daki güncel sanatı takip edeceğimiz doğrultusunda bize ümit vermişti.
Derginin inceleme yazıları genelde bilinenin tekrarı ve eklektik. Dergide genelde eleştiri özelde ise şiir üzerine düşünüp yazanlar arasında Turan Karataş ismi öne çıkıyor. Ama genç şairlerde, Karataş kendi estetik düzeyinin-bilincinin-zevkinin şiirlerini arıyor ve bu doğrultuda onları eleştiriyor. Bir akademisyenin iyi niyetli de olsa önerileri –kimi zaman dikte gibi görünüyor bunlar- genç şairleri yanlış yönlendirebilir. Genç şairden beklenen kendi şiirini aramasıdır. Bu aramanın ardından ortaya çıkan şiir bütünüdür sonuç (aranıp da bulunamayan). Yanlış patikalara sapsın şair, mühim değil, yetenekliyse o patikaları da şiirin otobanı yapabilir.
Not: Derginin son sayısında Turan Karataş’ın usta öykücü Cemal Şakar hakkında yazdıkları içler acısıydı. Hatta bu eleştiri metnine Derrida’nın yapı-söküm tekniğini uygulasam mı diye de düşünmeden edemedim. Bildiğim kadarıyla Turan Karataş, edebiyat alanında profesörlük titrine sahip, aynı zamanda dekan da. Bu talihsiz yazı yüzünden Karataş’ın, nesnel eleştirmenliği ve edebiyat profesörlüğü de su götürür hale geliyor. Cemal Şakar hakkındaki yazıyı, hiç mi hiç iyi niyetli bulmadığımızı ve diğer yandan hakkaniyet adına, Şakar’ın öykücülüğü üzerine özür mahiyetinde gerçek bir eleştiri kaleme alması gerektiğini düşünüyor, başka sanatkâr arkadaşlara da bu tarz üslupla yaklaşmamasını öneriyoruz.
NE ZAMANA DEK SÜRECEK BU ASPARAGAS
Eski ve gölge merkezler, yeni oluşan merkezleri görmezden gelir çoğu kez. Mezardan diri numarası çekenler kendilerinden başkasını kandıramazlar. Fakat yenilerin onlara toprağınız bol olsun, dediklerini er geç duyacaklardır. Yaşlılıktan kurtulmak ancak gençleri kucaklamakla mümkün olabilir, bunu defalarca söyledim, sanırım bundan sonra da sıkça tekrarlayacağım. Evet, Sezai Karakoç gencecik bir şiir, dal budak saldı ve yeni yeni tomurcuklanıyor.
Şubat ayında, “Dil ve Edebiyat”la dağıtılan şiir yıllığında İtibar dergisini şu açıdan eleştirerek uyarmıştım: “…kanına İsmet Özel işlemiş gençlerin Sezai Karakoç’a yaklaşmakta zorlandıkları da bir gerçek. İtibar, umarız İsmet Özel sendromunu da atlatır ve Sezai Karakoç’un elinde yetişenler üzerine dosyalar hazırlarken onlar da üstadı keşfederler. Edebiyatımızın hakikati bugün Sezai Karakoç’tur desek hangi akl-ı selim bize itiraz eder.” Sanırım bu ve tetkikçi.blog’da Aykut Nasip’in bu minvalde yaptığı eleştiriler İtibar’ı Sezai Karakoç hakkında yazmaya itti: Mart 2013, Said Yavuz, “Şairin Kimliği”. Bana soracak olursanız, bu başlık, atılabilecek en son başlıktır, çünkü dünyanın en saf ve şeffaf adamı Sezai Karakoç’un kimliğini bilmeyen yok. Nedir bu, 80 yıldan sonra şair ve düşünüre yeni bir kimlik mi çıkarılmaya çalışılıyor, sorusu, bu başlıkla birlikte birden zihnimize hücum ediyor; Allahtan başlık ile içerik uyuşmuyor. Ne yazık ki zoraki, sipariş verilmiş bir metin bu. Ustalar hakkında dosya yapan İtibar, üstadı sorunlu bir yazıyla geçiştirmek istemiş. Hayır, beklentimiz, İbrahim Tenekeci ve Süleyman Çobanoğlu gibi İtibar’ın çekirdek kadrosunun Sezai Karakoç hakkında yazması ve bir özel dosya/sayı yapmasıdır, ötesi samimiyetten uzak geliyor bize.
Said’in yazısındaki bazı klişeleri, yanlış bakışları uzun uzadıya tartışmak istemiyorum, kısaca birkaç örnekle geçeceğim: “İkinci Yeni şiir için şiir görüşünü bayraklaştırarak erdem, ahlak, toplum ve gerçek gibi konuların şiirin dışında tutulması gerektiğini savunmuştur. Şair, bu muydu gerçekten? Bunlar şiirin dışında olmalıysa şairin içinde ne olacaktı?” (60) Sevgili Said, şiir yazmanın kendisi bir erdem değil midir? II. Yeni şairlerinden hangisi ahlak dışı davranmış ki. Erotizm ile ahlakı aynı kefeye koymamak lazım. küçük İskender’i acaba Said, II. Yeni şairi mi sanıyor. Değil elbette, Yavuz, etraflı düşünmeden, yanlışların kabuğunu kırmadan varmış bu sonuçlara. Bizim sanat ve düşünce dünyamızda kayırmacalardan kaynaklanan büyük bir kirlilik var, önce bulaşıkları yıkayacak, sonra yemek yapacaksın; yani –benzetmeyi eski bilgeler gibi açıklayayım, yoksa derdimiz tam anlaşılmıyor- yanlışları bulup düzeltmeden yeni yargılara ulaşamazsın. Şimdi II. Yeni’nin hangi şairine ahlaklı bir duruşu yok diyeceğiz: Turgut Uyar’a mı, İlhan Berk ya da Edip Cansever’e, Cemal Süreya’ya mı? Sezai Karakoç zaten II. Yeni’nin üstünde bir şair, onu apayrı değerlendirmek lazım değil mi Said. Sanat sanat için midir, toplum için mi sözü ise miadını geçen yüzyılın başlarında doldurmuştu. Artık bu tarz kolaycı ve toptancı sloganlardan kurtulalım, derim. Modern şiirin toplumu birey üzerinden anlatmaya çalışmasını, gerçekliği ters-yüz edişini, yeniden üretişini bilmeyen de yok sanırım.
Said’in yazısında benim canımı en çok sıkan, Sezai Karakoç üzerinden, genç şairlerin usta, hatta üstat rütbesine kavuşturulma yollarının aranması, ruhsatının çıkarılmaya çalışılmasıdır. Sezai Karakoç, kendi neslinden kimlerle denkleştirilmek istenmedi ki, bu girişimler de eleştiriye soyunan hin yazarların eliyle basın yayında yer buldu. Onlar büyütülürken sülüklerce sömürülen Sezai Karakoç küçültülmüş oluyordu. Tabii ki tüm bu girişimler başarısızlıkla sonuçlandı. Geçtiğimiz yıllarda, Sezai Karakoç’un şairliği, editörlüğünü Beşir Ayvazoğlu’nun yaptığı Türk Edebiyatı dergisinde Yavuz Bülent Bakiler’le kıyaslanmıştı. O, soyadı benzerliği nedeniyle Bahattin ve Abdurrahim Karakoç kardeşlerle de bilinçli olaraktan özdeşleştirilmeye çalışıldı. Hatta duyduk, Abdurrahim Karakoç’un ölümünü, kimileri Sezai Karakoç’un ölümü olarak algıladı, çünkü karizması konuşulan Sezai Karakoç iken ekranlarda boy gösteren Abdurrahim Karakoç’tu. Şu günlerde Sezai Karakoç dediğinizde, kimileri “ha, şu geçenlerde ölen şair değil mi” diye karşılık veriyor; durum ne yazık ki bu. Hâlbuki Abdurrahim Karakoç halk dilini kullanan, yeni şiirden uzak yetenekli ama sığ bir şair iken Sezai Karakoç İslam Medeniyetinin dünya ölçeğinde büyük şairiydi. Bu örnekler çoğaltılabilir. Hal böyleyken Said’in bu samimiyetsiz girişimi gözümüzden kaçamazdı elbette, şu yersizliğe bir bakın: “Mehmet Akif, kafire mukavemette idealleşen Asım’ı; Sezai Karakoç, Hızır’ yoldaş Taha’yı; İsmet Özel cinlere galip gelen Yusuf’u; İbrahim Tenekeci, parayı bilmeyen ellerin sahibi, Allah’ın tabiatı üstüne sinmiş Çoban Hasan’ı; Hüseyin Atlansoy Kente Karşı Atlar’ı; Ahmet Murat, abdesti bozulmasın diye kalp yarasıyla oynamayan o genci yaşatır.” İsmet Özel’den sonra sıralanan isimlerin hiçbiri, karakter yaratacak bir destansı şiir yazamamıştır ve böylesi bir kıyas akla zarardır. Ayrıca yerli yersiz adını anmadan yapamadıkları İsmet Özel’in “Bir Yusuf Masalı”nda Asım gibi Taha gibi bir kahraman yaratamadığı bir gerçek. Yusuf, zaten kahramanın ötesinde, her dönemde insana örnek olabilecek bir peygamberdir. Şimdi Said, bizim de sevip okuduğumuz Hüseyin Atlansoy, Ahmet Murat ve İbrahim Tenekeci’yi büyütmemiş, gereksiz yere komik duruma düşürmüştür. Herkesi kendi haddi içerisinde değerlendirmektir adalet. Said, İtibar’da yer alan şair dostlarını, ağabeylerini taltif etmeyi yazı boyunca sürdürüyor: “Sezai Karakoç onda öyle bir güç gizlidir ki der, çağın kapanmış kurum ve araçları ile bile yeni bir dünya kurabilir. Bu şansı yetenekli şair, kendisi için kullanmalıdır. Şiirimizin böylesi çıkışlara ihtiyacı var. Süleyman Çobanoğlu’nun hecedeki çıkışı bu yeteneğin inkişafıdır.” Çobanoğlu, ne yazık ki İtibar çevresinin abartılı bir takıntısı haline geldi, şaire kötülük bu, şairi kendi halinde bıraksalar belki daha bir yer edinecek edebiyat içerisinde. Dahası var, Said afaki konuşmasına devam ediyor: “Günümüz şiirini dikkatle irdeleyenler Karakoç’un şaire yüklediği görevin yankı bulduğunu anlayacaklardır. Ahmet Edip Başaran’ın birçok şiirinde olduğu gibi…” (62) Şaka gibi bir metin bu, hakikaten öyle. Said, modern resmi bilmeden kolaj yapıyor, yeni şairlerle selamlamak, şaşırtmak istiyor sanırım okurları. Ahmet Edip’in yakın arkadaşıdır Said, olmaz böyle, damdan düşer gibi şair sunulmaz, arkadaşını yazmana bir şey demiyoruz, yaz, fakat bunun da bir usulü, aşamaları var. Hormon verilmesine rağmen birdenbire domates, hıyar bile yetişmiyor.
Derginin sunuşunda şu cümlenin olması ayrı bir paradoks: “sadece kendimize dikkat kesilmedik.” Demek ki bizden başkaları da bu sorunu görmüş ve dile getirmiş, yanlış mı? Said, yazısında İtibar dışından Yedi İklim, Hece, Edebiyat Ortamı, Fayrap, Karagöz, Bir Nokta, Ay Vakti, Dil Edebiyat gibi bizim dergilerimizden bir tanecik şairin bile ismini zikretmiyor. Onca yıldır birinci şair diye sunduğu Hüseyin Akın’ın niçin artık esamesi anılmıyor, İtibar’da yazmıyor diye şairlikten düştü mü o? Şu şöyle yaptı, bu böyle yaptı, öbürü bizi övmedi, diğeri eleştirdi vs. Sonra da pişkin pişkin “sadece kendimize dikkat kesilmedik” diyor, dergi içi körlüğün bu boyutlarda olduğunu bilmiyorduk doğrusu. Bu mantıkla Narkissos’un modern örneği olarak kendi sarhoşluk bardaklarına düşüp boğulacaklar, Kırkayak ve Kırklar’da birbirine methiyeler düzen bir gurup isimden geriye ne kaldı. İtibar’ın İslami camianın duruş sahibi önemli isimleri üzerine yaptığı dosyalar ise –isimler dosya sonrası birdenbire nisyana uğruyor- bu durumda yerini bulmamış, göstermelik kalmış oluyor. Çünkü İslam’ın adaleti, gereği gibi işletilmiyor dergide, biz bir tek bizim guruptan olanlara adil davranırız, düşüncesiyle hareket ediliyor sanki. İtibar, acaba ne zaman asparagas metinlerden gerçek eleştiriye geçecek, doğrusu merakla bekliyoruz.
Modern eleştiriyi öyle iyi biliyor ki (!) Said, yazısını şöyle sonlandırıyor: “Şimdi sıra şairi ve kimliğini onun şiirlerinde aramaya gelmiştir. Mezarından çıkarıp Bilge Karasu’yu konuşturalım hadi: “Yapıtında yazarın izlerini aradıkları için az gülmedim birtakım adamlara?” (Gece, 177).
ÖZGÜR EDEBİYAT VE ÖZDEMİR İNCE’DEN GAFLAR
“Özgür Edebiyat”ı yakından takip ediyorum, niye? Kuvvetli şiirler veya hikâyeler için değil, daha ziyade ciddiyetle çalışılmış yazılar nedeniyle. Tarafsız, soğukkanlı eleştiriler okuyoruz yer yer, bu yoklukta insan bir yazı için bile dergi alabiliyor, bir imza için dergiye abone olabiliyor. Ancak Özgür Edebiyat’ın durduğu bir yer var, sol. Olabilir, bir ideoloji etrafında dergi çıkarmak bizim edebiyatımız için alışıla gelen bir şey, bir diyeceğimiz yok. Ne var ki, ümit edilen, dilimizin bütün şairlerine, öykücülerine, yazarlarına eşit mesafeden bakabilmek, Türkçemizi bütün her şeyin önüne geçirebilmek; ancak o zaman edebiyatımız kazanabilir.
Derginin yayın kurulu Adnan Özer, Atilla Birkey ve Metin Celal’den oluşuyor, bu isimler muhtemelen 70’li yılların şiddetli çatışmalarını görmüş ve bu durumun kimseye hiçbir şey kazandırmadığını fark etmişlerdir. Ki sosyal ilişkilerde de özellikle Adnan Özer ile Metin Celal tanıdığımız kadarıyla samimi ve iyi insanlardır. Birilerinin iyi olması bütün için yeterli olmayabiliyor, çevredekiler de insanın birer uzvudur nihayetinde, onlara da dikkat etmek gerekiyor. Bu bağlamda, Özgür Edebiyat’ın aylardır beni rahatsız eden bir problemine işaret etmek istiyorum: Özdemir İnce. Önemli bir edebiyat adamı, onun şairliğini beğeniriz-beğenmeyiz, orası ayrı, fakat literatürümüzde yeri olan, okunması gereken önemli kuramsal eserleri var. Kendi de bu konuya değinmiş, okurun değerlendirmesine müsaade etmeden gereksiz yere kitaplarını övüp durmuş. Bunlar değil elbette asıl konu, asıl sorun. Özdemir İnce –huy edinmiş bunu- İslamcılara, muhafazakârlara saldırmadan, hakaret etmeden geçirdiği bir günü var mı acaba, diye kendime sordum, gerçekten sordum. Nedir bu sol, Marksist yobazlık. hiç kimseninkine benzemiyor, kendini aydın sananların, entelektüel kılıklıların yobazlığı; inançsız, hadsiz hesapsız, sel suyu gibi önüne gelen her şeyi yıkıyor. Daha doğrusu, hangi fikirden olursa olsun bir davaya saplanıp kalmış, bir fikri kendisine at gözlüğü yapmış kişilerin yozlaşması kaçınılmaz ve tehlikeli oluyor. Son yirmi yıldır, sol kendini yenileyemiyor; çünkü köhneleşmekten kendilerini restorasyona, daha doğrusu sanayiye –çünkü tarih bilinci yok çoğunda, mekanik yıkıcılık var- sokacak vakit bulamıyorlar.
Özdemir İnce, yaşlandıkça daha da fenalaştı. Yaptıklarını onun ruh sağlığına da vermek gerektiğini düşünüyorum. Ölene dek şiir yazan Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın da durumundan şüphe etmiştim; son kitapları birer eskiz gibiydi. Ne var ki, editörler kaçırırlar mı namlı şanlı bir şairin ne şekilde olursa olsun yazdıklarını. YKY’den ve Kitap-lık dergilerinde yayımlandı Dağlarca’nın şiirleri; ne kazandı edebiyatımız, bence azıcık daha bir “hiç”. Dağlarca’nın 140’a yakın okunmayan –iki üç kitabı önemli, Çocuk ve Allah çok önemli- şiir kitabına birkaç tane daha eklenmiş oldu. O kadar.
Özdemir İnce’nin edebiyat emekliliğinin geldiğini düşünüyorum, çünkü yıllardır şiirle yakından uğraşan biri, Allah aşkına şu ipe sapa gelmez sözleri eder mi: “İslamcı Müslüman şair ve yazarlar kör, sağır ve dilsizdirler. Beş duyularını kullanmazlar… Necip Fazıl Kısakürek’in takır-tukur yavan şiirlerine toz kondurmazlar… Akıllarınca bir denge sağlamak için Nâzım Hikmet’le birlikte Necip Fazıl Kürek’in adını da anarlar. Şiir severler ise, sağcılar hır çıkarmasın diye bu saçma eşleştirmeye karşı ses çıkarmazlar… Eğer İslamcı kesimin medar-ı iftiharı Sezai Karakoç önemli bir şair ise, bu, çaktırmadan felsefeye ve modern Avrupa şiirine bulaştığı içindir.” (Özgür Edebiyat, Mart-Nisan 2010) Şimdi bu cümleleri sarf etmiş adama laf anlatılabilir mi, hiç sanmıyorum. En sıradan bir okur bile bu laflara kanmaz, bu konular yıllar önce tartışıldı, taşlar yerli yerine oturdu, gerçekler gün gibi ortada artık.
Biz okur-yazarlar Özgür Edebiyat’ı alıyoruz, lakin Özdemir İnce’nin, nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan topluma karşı kin dolu niteliksiz yazılarıyla Hürriyet’in ardından tekrar bu dergide karşılaşmak istemiyoruz. Ben kendi adıma durumu, topluma karşı saygısızlık olarak addediyorum. Kimse bir yayına, 30 yıl evvelki kavgaları ikinci defa okumak için para vermez. Yeni nesil umursamıyor söylediklerinizi Sayın (!) Özdemir İnce, edebiyat dergilerini takip etseydiniz görürdünüz, bundan emin olurdunuz. Yaşlı komünist militanların yeni nesilden toplumculuk adına öğreneceği çok şey var.
Editöre önemle duyurulur: Bizce, Özdemir İnce, Özgür Edebiyat’a zarar veriyor ve çok şey kaybettiriyor.
Bir yanıt yazın