Orhan Veli’nin Poetikası / Zafer Acar

MELEZ POETİKA: GARİP

Modern Türk şiirinde Dadaistler, sürrealistler gibi popüler olmak arzusuyla bir araya gelen ilk şairler topluluğu Garip’tir. Ahmet Haşim’in böyle bir derdi yoktu, hatta gazete sayfalarına düşmek asabını bozmuştu. Orhan Veli ve arkadaşları tam da Haşim’in rahatsızlık duyduğu şeyi istiyordu: karikatürize olmak. Akılda kalmanın en pratik yolu buydu. Korku üreten itici ama karizmatik bir negatif popülerliği de arzulamıyorlardı, biliyorlardı ki, kendisine gülünen kişi, tüm absürtlüklerine-çelişkilerine rağmen karizmatik olandan çok daha fazla sevilir. Sevgi, hayranlık duygusundan daha kalıcıdır. Kesinlikle Garip, okurlar-bilhassa genç şairler tarafından sevildi. Bunda nüktenin-ironinin de büyük bir payı vardı elbet. 

Orhan Veli, bütün bir geleneği karşısına almış gibi yapsa da sadece üç beş elitist şairi rahatsız etti. Okuru olumsuzlamadı –hatırlayalım, Haşim okuru aşağılamıştı-, hatta okurla şair arasındaki soğukluk yaratan cimri-mistik mesafeyi daraltmayı denedi. Cimri-mistik mesafe öylesine bir benzetme değildir. Kökleri Antik Yunan’a dayanan mistisizm, “kapatmak” veya “gizlemek” anlamına gelmektedir. [Mistisizm (İng. mysticism; Fr. mysticisme) Grekçe “sır” anlamına gelen musterion kelimesinden türetilmiştir. Kelimenin teknik anlamlar kazanması, eski Yunan’da pagan olan halkın dinî inanışından ayrı olarak Eleusis ve Dionysos kültlerinde temsil edilen sırların musteria terimiyle ifade edilmesi sonucunda olmuştur. Aslında Grek dinî akımlarında söylenmemesi gereken sırlarla ilgili olarak suskun kalması icap eden müntesipler için de mustai kelimesi kullanılırdı. Çünkü Grek mistik dininde sırlar herkese açık olmayıp özel bir intisabı gerektirmekteydi. Nitekim Grekçe’de “susmak, suskun kalmak” mânasındaki muein kelimesinin de Grek mistik ibadet şekillerinde intisap törenlerinin gizliliğine işaret ettiği düşünülmektedir. (İslam Ansiklopedisi)]. Orhan Veli, halktan biriymiş gibi halkla samimiyet kurdu. Çok az yerde mistisizme yaklaştı –mesela “Anlatamıyorum” şiiri-. Onun şiirlerinde konuşan bohem kişiler Orhan Veli’den çok okurlarıydı, en büyük başarısı sıradan okura dönüşebilmesiydi. Elitist de takılabilirdi Orhan Veli, tercih etmemiş gibi yaptı –şairler mış gibi yaparlar-, çünkü şiirin business classında yer kalmamıştı. O da halka karıştı. Halkçı değildi belki ama okurları gibi halktan biri olmaya çabaladı. Rakıdan, karıdan kızdan, fukaralıktan bahsetti. Elitist, Saf Şiir’e alışmış okuru dışlayan şiirlerdi bunlar. Nâzım, ideolojiyle rahatsızlık vermişti elitistlere, Orhan Veli ise kural tanımayışıyla. Açıkçası bir hippi bile değildi, belki azıcık bohem, azıcık züppe. Sevimliydi her ikisi de. 

Böyle bir şaire destek olan elitistler de vardı elbette, nefes aldırmazlardı yoksa. Kim olursan ol, at koşturduğun alanın iktidarına yakın durmak zorundasın. Orhan Veli,  “Varlık” dergisine demir attı önce, Nurullah Ataç’ın himayesini kazandı sonra. Biri edebiyatın iktidarca desteklenen dergisiydi, öteki eleştirmeni. Daha ne olsun. Orhan Veli’nin hece denemeleri fiyaskoyla sonuçlanmıştı, eee bir de serbestte şansını denemeliydi. Nâzım, serbest şiirin yolunu açmıştı, sonra kodesi boylamıştı. Bu alandaki boşluğu değerlendirdi Orhan Veli, üç dört yıl içerisinde dikkat çeken şiirler yazdı, sıra “Garip” poetikasını yazmaya gelmişti ve baba katili olma pahasına hapisteki Nâzım’a –kolay lokmaydı artık- darbeyi indirdi: “Edebiyat tarihinde pek çok şekil değişiklikleri olmuş, yeni şekil her defasında, küçük garipsemelerden sonra kolayca kabul edilmiştir. Güç kabul edilecek değişiklik, zevke ait olanıdır. Böyle değişmelerin pek seyrek vukua geldiğini; üstelik, bu suretle meydana çıkan edebiyatlarda da her şeye rağmen değişmeyen, yine devam eden, hepsinde müşterek olan bir taraf bulunduğunu görüyoruz. Bugüne kadar burjuvazinin malı olmaktan, yüksek sanayi devrinin başlamasından evvel de dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka hiçbir işe yaramamış olan şiirde, bu değişmeyen taraf; müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiş olmak şeklinde tecelli ediyor. Müreffeh sınıfları yaşamak için çalışmaya ihtiyacı olmayan insanlar teşkil ederler. O insanlar geçmiş devirlerin hâkimidirler. O sınıfı temsil etmiş olan şiir layık olduğundan daha büyük bir mükemmeliyete erişmiştir. Ama yeni şiirin istinat edeceği zevk, artık ekalliyeti teşkil eden o sınıfın zevki değil. Bugünkü dünyayı dolduran insanlar yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda buluyorlar. Her şey gibi, şiir de onların hakkıdır, onların zevkine hitap edecektir. Bu, mevzubahis kitlenin istediklerini eski edebiyatların aletleriyle anlatmaya çalışmak demek de değildir. Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak, sanata onu hâkim kılmaktır.” (2013, 13). Paragraf boyunca Nâzım’ın ağzından konuşan Orhan Veli, son cümlede Nâzım’ı da hedef alıyor. “Bir sınıfın ihtiyaçlarının müdaafası” ile işçi sınıfını kast ediyor. Dolayısıyla Marksist ideoloji de payına düşeni almış oluyor. İddialıdır Orhan Veli: “Bugünkü dünyayı dolduran insanlar yaşamak hakkını mütemadi bir didişmenin sonunda buluyorlar. Her şey gibi, şiir de onların hakkıdır, onların zevkine hitap edecektir.” Evet, bilinçsiz didişme, Orhan Veli, burjuvayı incitmeden sorgusuz sualsiz tam da bu didişmenin şiirini yazmıştır. Okuru manipüle etmekten geri durmaz: “Müreffeh sınıfları yaşamak için çalışmaya ihtiyacı olmayan insanlar teşkil ederler. O insanlar geçmiş devirlerin hâkimidirler.” Ne demek bu? Dini ve feodal zümreleri oluşturan müreffeh sınıflar geçmişte kaldı, demektir elbette. Sanki yeni müreffeh sınıflar yokmuş gibi. Burjuvayı ve bürokrasiyi temize çıkarmaya, Sanayi Devrimi’ni ise kutsamaya çalışıyor Orhan Veli aklı sıra. “Edebiyat tarihinde pek çok şekil değişiklikleri olmuş, yeni şekil her defasında, küçük garipsemelerden sonra kolayca kabul edilmiştir. Güç kabul edilecek değişiklik, zevke ait olanıdır.” Biçimsel yeniliği küçümsüyor, çünkü şiirin biçiminde yapılması gerekeni Nâzım yapmıştı, eee bir çıkar yol bulmalıydı, çıkar yolu zevke yoğunlaşmakta buldu, fakat ortada bir çelişki vardı: Biçim de zevke dâhildir. Bir kişinin kıyafet zevki, araba zevki vs. yok mudur. Üstelik Orhan Veli de şiirin en çok vezin, kafiye-redif gibi biçimsel yanlarına odaklanmıştı -hatta kimi söz sanatında bile biçimsel bir yön vardır-: “Anane, şiiri nazım dediğimiz bir çerçeve içinde muhafaza etmiş. Nazmın belli başlı unsurları vezinle kafiyedir. Kafiyeyi ilk insanlar ikinci satırın kolay hatırlanmasını temin için, yani sadece hafızaya yardımcı olmak maksadıyla kullanmışlardı. Fakat onda sonradan bir güzellik buldular. Onu, hikmeti vücudu aşağı yukarı aynı olan vezinle birlikte kullanmayı bir maharet saydılar. Şiirin de menşeinde, diğer sanatlarda olduğu gibi, böyle bir oyun arzusu vardır. Bu arzu iptidaî insan için nazarı itibara alınabilecek bir ehemmiyetteydi. Halbuki insan o zamandan beri pek çok tekâmül etti. Bugünkü insan öyle zan ve temenni ediyorum ki, vezinle kafiyenin kullanılışında kendini hayrete düşüren bir güçlük, yahut da büyük heyecanlar temin eden bir güzellik bulmayacaktır. Nitekim bu rahatsız edici hakikati görmüş olanlar, vezinle kafiyeye ‘âhenk’ denilen yeni bir şiir unsurunun ebeveyni nazariyle bakmışlar, bu yeni nimete dört elle sarılmışlar. Bir şiirde eğer takdir edilmesi lazım gelen bir âhenk varsa, onu temin eden şey, ne vezindir, ne de kafiye. O âhenk vezinle kafiyenin dışında da, vezinle kafiyeye rağmen de mevcuttur. Fakat onu şiirde şuurlu hâle getirip anlayışları en kıt insanlara bile bir âhengin mevcut olduğunu haber veren şey vezinle kafiyedir. Bu suretle farkına varılan, yani vezinle, kafiye ile temin edilen bir âhenkten zevk duyabilmek yahut da lakırdıyı bu basit ölçüler içinde söylemeyi maharet sayabilmek; safdilliklerin herhalde en muhteşemi olmalıdır. Bunun haricinde bir âhenge inanmaksa, onun şiir için ne kadar lüzumsuz, hatta ne kadar zararlı olduğunu biraz sonra anlatacağım.” (2013, 12). Bu cümlelerde yeni bir şey yok. Vezin ve kafiye Batı şiirinde birkaç yüzyıl evvel tartışılmaya başlamış, XIX. yüzyılın ikinci yarasında ise büyük oranda boşlanmıştı. “Şiir Sanatı”nda Verlaine şu öneride bulunmuştu: “Tut belâgati boğazından, sustur/El değmişken bir zahmete daha gir./Kafiyenin ağzına da bir gem vur/Bırakırsan neler yapmaz kim bilir?//Nedir bu kafiyeden çektiğimiz!/Hangi sağır çocuk ya deli zenci/Sarmış başımıza bu meymenetsiz,/Bu kof sesler çıkaran kalp inciyi?” Nâzım Hikmet ise bu meseleleri derli toplu bir şekilde ele almış, Orhan Veli’ye ise artistik cümleler kurmak kalmıştı. Kendisi de yeni şeyler söylemediğinin farkındaydı: “‘Şiiri en saf, en basit halde bulmak için yapılan insan tahteşşuurunu karıştırma ameliyesi’nin symboliste’lerin kabul ettiği gibi içimizdeki birtakım gizli tellere dokunma, yahut Valéry’nin, yaratıcı faaliyeti izah eden, ‘gayri şuurda olma’ nazariyeleriyle karıştırılmamasını isterim. Bu hususta bizim arzumuza en çok yaklaşan sanat cereyanı surréalisme cereyanıdır. Ruhî otomatizmi fikir sistemlerinin ve sanat anlayışlarının çıkış noktası yapan bu insanlar vezni ve kafiyeyi atmak mecburiyetinde kaldılar. Ruhî otomatizmle zekâ hokkabazlığının gayri kabili telif şeyler olduğunu gören insan için bu zaruret de aşikârdır. İkisinden birini tercih etmek lüzumunu vazıh şekilde ortaya koyan ve ‘bütün kıymeti manasında olan şiir’ için bu küçük hokkabazlıkları fedadan çekinmeyen surréaliste’ler elbette takdire layık görülmeli.” (2013, 9). Sürrealizmi kavrayamamış bir Orhan Veli var karşımızda –sanki hangi Batılı akım doğru anlaşılmıştır ki-. Sürrealistlerin yaptığı ile Garipçilerin yaptıkları taban tabana zıttır. Sürrealistler geleneğin takipçisi aklı dışlayıp hakikat alanı olarak gördükleri bilinçaltına inmeyi amaçlıyorlardı. Aklın denetimini dışlayan otomasyon yöntemi sonucunda bütünlükten yoksun, çoğu anlamsız kaos-hiç şiirler doğdu. Garipçeler bunun tam tersini arzuluyorlardı: aklın denetlediği anlamlı şiirler. Bu arzularını apaçık dile getirmişlerdi: “Şiir bütün hususiyeti edasında olan bir söz sanatıdır. Yani tamamıyla manadan ibarettir. Mana insanın beş duygusuna değil, kafasına hitabeder. Binaenaleyh doğrudan doğruya insan ruhiyatına hitabeden ve bütün kıymeti manasında olan hakiki şiir unsurunun musiki gibi, bilmem ne gibi tâlî hokkabazlıklar yüzünden dikkatimizden kaçacağını da hatırdan çıkarmamalı.” (2013, 16). Anlamı o denli önemsiyorlardı ki, şiirde dikkati başka yere çekecek hiçbir unsura geçit vermek istemiyorlardı. Orhan Veli’nin sürrealizmi anlatmaktan ziyade anlamaya çalıştığını, bocaladığını görüyoruz: “Kısmen haklı bulduğumuz otomatizm fikri, bizim memlekette, bu mektebin tam bir izahı diye kabul edilmiş. Halbuki bu, sadece bir çıkış noktası. Burada, bizim tarafımızdan olduğu gibi onlar tarafından da şiirin esas işçiliği diye kabul edilen ‘tahteşşuuru boşaltma’ ameliyesinin daima bir cezbe haliyle müterafık olmadığını ilave etmeliyim. Eğer böyle olsaydı herkes sanatkâr olurdu. Halbuki sanatkâr, elde edilmiş bir melekeyi rüya vesaire cinsinden haller dışında da kullanabilen adamdır. Kıymeti olsun, büyüklüğü olsun bu melekeyi kazanış ve kullanışındaki maharetle ölçülür. Mümareselerle elde edilmiş bir şuurun, insana, tahteşşuur dediğimiz kuyuyu kazabilecek kudreti getirdiğini Freud’u çok iyi bilen bir doktor ve sanatı fikirleriyle başa baş bir şair olan Breton bundan senelerce evvel söylemiş. Bu kudret acaba nedir? Ruhî hayatın yazılaşmış faaliyetlerinde şuurun kontrolü -az olsun, çok olsun- her zaman mevcuttur. Yani tabii şartlar içinde tahteşşuuru yazı haline getirmemiz imkânsızdır. O halde imkânsız olan bu hali melekeleştirmeye kalkmak büsbütün lüzumsuz bir gayret sayılmaz mı? Muhakkak ki, bu meleke tahteşşuuru boşaltmak melekesi değildir. Olsa olsa tahteşşuuru taklit etme melekesidir. Tahteşşuurda bulunan şeyler nasıl şeyler! Onu bir sanatkâr bir âlimden çok daha iyi, çok daha derin hisseder. Eseri de bu hissedişin taklidinden başka bir şey değildir. Sanatkâr mükemmel bir taklitçidir.” (2013, 19). Sanırım kendine Batılı bir köken arıyor Orhan Veli, bu yüzden olsa gerek poetikası sürrealizme uymadığı için sürrealizmi poetikasına uydurmaya çalışıyor: “Ruhî hayatın yazılaşmış faaliyetlerinde şuurun kontrolü -az olsun, çok olsun- her zaman mevcuttur.” Böylesi yamuk bakışlardan Garip gibi çakma sürrealist akımlar doğmuştur. Açıkçası Nâzım etkisini yok etmek isteyen Garipçiler için havalı bir sığınağa dönüşmüştür sürrealizm. Türk edebiyatı bunu yutmadı ama. Bilinçaltını taklit etmekten bahsediyor Orhan Veli, nasıl yani, demeden edemiyoruz. Akıl, kendi dışında bir şeyi taklit edebilir ancak –doğa gibi-, Eflatun’un idealar âlemine benzetilebilecek bilinçaltı gizli verilerin toplandığı alandır, orada üzerine düşünülüp taklit edilecek ikinci bir hakikat yoktur. İdealar âlemi benzetmemin bir anlamı var, çünkü bazı Batılı düşünürler bilinçaltına Tanrısal anlamlar yüklemektedirler. Orhan Veli, bu meselelerin konuşulduğu yıllarda hayattaydı, anlaşılan Le Bon, Adler ve Jung gibi isimlerin konuştukları kulağına çalınmıştı: “Bizim, kendi hesabımıza, bu hudut genişletme işinde ele geçirdiğimiz ganimetlerin başlıcaları arasında, saflıkla basitlik var. Şiirlik güzeli bunlardan çıkarma arzusu, bizi şiirin en büyük hazinesi olan, insanı hayatının bütün safhalarında kurcalayan bir âlemle yakından temasa sevkediyor. Bu âlem de tahteşşuur. Tabiat, zekânın müdahalesi ile değiştirilmemiş halde, ancak burada bulunabiliyor. Keza insan ruhu burada bütün giriftliği, bütün kompleksleriyle, fakat ham ve iptidai halde yaşıyor. İptidailikle basitliğin bir hususiyeti de bu giriftlik olsa gerek. (2013, 18). Bu cümleleri, değme metafizikçiden duyabiliriz ancak. Sanırım, bu mesele üzerine düşündüğü günlerde “Anlatamıyorum” şiirini yazdı Orhan Veli. İlkel-basit bir şey nasıl girift olabilir. Gerçekten çok garip. Bizim bildiğimiz, bilgi birikimi artıp medeniyet ilerlediği için insan zihni-ruhu daha bir kompleks-girift hâl almıştır. Orhan Veli, kendi basit şiirini yüceltmek istiyor sanki. Olmuyor ama.     

   Şiirde yalınlık hep savunulagelmiştir, İbn Haldun’un “Mukaddime”sinde bile yalınlık adına söz sanatları karşıtlığını görürüz: “Lisanda mahir ve lisan zevkinde kariha sahibi olan hocamız üstad Ebu Berekât Bellfikî’nin şunu söylediğini işitmişimdir: ‘Canımın en çok arzu ettiği hoş şeylerden biri, günün birinde nazmında ve nesrinde bediî sanatlar yapmak için uğraşan ve bu yüzden de şiddetli bir cezaya çarptırılan ve böylece rezil edilen birini müşahade etmektir.’ O bu sözü ile talebelerini bu çeşit (sun’î ve külfetli) sanatlardan men etmek istiyordu. Çünkü bu çeşit şeylerle uğraşmayı aded edinir de belagatın ne olduğunu bilemez bir hale düşer ve ondan gafil olurlar, diye endişe ediyordu. Arap dilinin revaç ve rağbet bulmasını temin eden ve bunun bayraktarlığını yapan hocamız Kadı Ebu Kasım Şerif Sebtî, ‘Bediî fenler bir şairin şiirinde ve yazarın nesrinde kendiliğinden tabiî olarak vaki olursa ne âlâ, fakat bundan sonra onları bilerek tekrarlamak çirkin bir şey olur. Çünkü ifadeye güzellik veren ve onu süsleyen bediî sanatlar yüzdeki ben mesabesindedir, bir ikisi güzel olursa da bundan maadası yakışık almaz,’ demiştir.” (2014, 1052). İbn Haldun’dan gerilere, “Esrâru’l-Belâgat”ın yazarı “Cürcânî”ye de gidebiliriz. “Cürcânî mecaz hususunda insanların ikiye ayrıldığını söyler. Bir kısmı tefrit ehlidir ki bunlar, mecaz diye bir üslubun varlığını inkâr ederler. Bir kısmı da ifrat ehlidir ki, bunlar, mecaza aşırı düşkün olup hiç olmayacak yerlerde bile mecaza giderler.” (2018, 26). Orhan Veli, tefrit ehlindendir. Kendi şiirine rağmen Haşim de yer yer Cürcânî ve İbn Haldun gibi düşünür: “Daha dünkü şair, üslûbuna sürdüğü alacalı renklerle bir hafta içinde, soluk bir eski elbise zavallılığına düşerken, sıfatsız, teşbihsiz, istiaresiz Homeros, saf bir billûr ehramı gibi, hâlâ güneşin ışıklarını güneşe aksettirip duruyor.” (2004, 33) –halbuki sıfatlarla, teşbih ve istiarelerle doludur “İlyada ve Odysseia”, verilen örnek yanlış-. Orhan Veli’nin bu yöndeki tepkisi de yeni değil yani: “Lafız ve mana sanatları çok kere zekânın tabiat üzerindeki değiştirici, tahrip edici hassalarından istifade eder. Bilgisini, terbiyesini geçmiş asırlara borçlu olan insan için bundan daha tabii bir şey yoktur. Teşbih, eşyayı, olduğundan başka türlü görmek zorudur. Bunu yapan insan acayip karşılanmaz, kendine hiçbir gayri tabiilik isnat edilmez. Halbuki teşbihle istiareden kaçan, gördüğünü herkesin kullandığı kelimelerle anlatan adamı bugünün münevveri garip telakki etmektedir. Hatası, muhtelif sapıtmalarla gelinmiş bir şiir anlayışını kendine çıkış noktası yapmasıdır. Yazının peyda olduğu günden beri yüz binlerce şair gelmiş, her biri binlerce teşbih yapmış. Hayran olduğumuz insanlar bunlara birkaç tane daha ilave etmekle acaba edebiyata ne kazandıracaklar? Teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.” (2013, 13). Yalın şiirin zirve örneklerini veren Yunus Emre bunları söylese yadırgamayız. Yalınlık, samimiyet demektir, yapmacık olana karşı durmak demektir. Orhan Veli, kendisinden öncekilerden farklı olarak daha radikal konuşuyor, söz sanatlarını toptan yok sayıyor. Lafta kalıyor onun bu aşırı tavrı da, çünkü şiirlerinde bolca söz sanatına rastlıyoruz. Görsel Japon ve Apollinaire’in resimsel şiirlerini merkezine alarak sanatlar arası etkileşime karşı olduğunu belirtir Orhan Veli: “Ben sanatlarda tedahüle taraftar değilim. Şiiri şiir, resmi resim, musikiyi musiki olarak kabul etmeli. Her sanatın kendine ait hususiyetleri, kendine ait ifade vasıtaları var. Meramı bu vasıtalarla anlatıp bu hususiyetlerin içinde kapalı kalmak hem sanatın hakikî kıymetlerine hürmetkâr olmak, hem de bir cehde, bir emeğe yer vermek demek değil mi? Güzel olanı temin edecek güçlük herhalde bu olmalı. Şiirde musiki, musikide resim, resimde edebiyat bu güçlüğü yenemeyen insanların başvurdukları birer hileden başka bir şey değil… Sanatkâr, kendini verdiği sanatın hususiyetlerini keşfetmek, hünerini de bu hususiyetler üzerinde göstermek mecburiyetindedir… Tiyatro için çok daha lüzumlu olan dekora itiraz ediyorlar da, şiirdeki musikiye itiraz etmiyorlar.” (2013, 16). İkna edicilikten uzak basit analojik düşünmelerle konuşuyor, bir yandan şiiri bütün bağlarından koparıp özgürleştirmek isterken öte yandan şiire başka sanatlarla diyalog yasağı koyuyor, dolayısıyla eleştirip durduğu Saf-Şiirciler gibi şiiri kendi içine kapatıyor. “Edebiyat tarihinde her yeni cereyan şiire yeni bir hudut getirdi. Bu hududu azami derecede genişletmek, daha doğrusu, şiiri huduttan kurtarmak bize nasip oldu.” (2013, 18). Şu boş iddialara bakın hele. Ha evet, bazı laik edebiyat tarihçileri bu iddiayı yutmuş gibi yaptı. Birçok yerde Saf-Şiir’in argümanlarıyla konuşuyor Orhan Veli, kafasına göre takılıyor adeta: “Biz senelerden beri zevkimize, irademize hükmetmiş, onları tayin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların, o sıkıcı, o bunaltıcı tesirinden kurtulabilmek için, o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz. Mümkün olsa da ‘şiir yazarken bu kelimelerle düşünmek lazımdır’ diye yaratıcı faaliyetimizi tahdit eden lisanı bile atsak. Ancak bu suretledir ki, kendimizi alışkanlıkların sürüklediği gayri tabiî inhiraftan kurtarmış; safiyetimize, hakikatimize irca etmiş oluruz.” (2013, 14). Mallarmé de saflığı öyle abartmıştı ki dilin kendisinden bile kurtulmayı arzuluyordu. Garip gibi artistik, popüler girişimlerin hemen hepsinde bu tarz tutarsızlıklara rastlanır. Müzik mi? Orhan Veli, şiirlerinde müziksiz edememiştir. O da en bayağısından, tekrir sanatına dayalı –mi soru eki mesela- tekdüze bir müzik. Tekrir sanatının çok ustalıklı örneklerini de bilmekteyiz elbette.

“Usta sanatkâr, taklitçi değilmiş gibi görünür. Çünkü taklit ettiği şey orijinaldir. 19’uncu asırda yaşamış realist muharririn anlattığı tabiat orijinal değildir; zekâ tarafından taklit edilmiştir. Onun için eser kopyenin kopyesidir. Basitlikle iptidaîlik, ikisi de, sanat eserine hakiki güzelliği getirirler. İyi bir sanatkâr onları çok güzel taklit eder… Sanatın senelerce çilesini çekmiş, nâmütenahi merhalelerden geçmiş bir şairi günün birinde acemi bir eda ile karşınıza çıkmış görürseniz, birdenbire menfi hükümler vermeyiniz. Böyle bir şair ‘acemiliği taklit’te güzellik bulmuş olabilir. Bu takdirde o, acemiliğin ustası olmuş demektir.” (2013, 19-20). “Şiirde hücum edilmesi lazım geldiğine inandığım zihniyetlerden biri de mısracı zihniyettir.” (2013, 21). Gibi başka harcıalem laflar da ediyor Orhan Veli. Pek yeni bir şey söylemiyor.





ORHAN VELİ’NİN ASIL ŞİİR KİMLİĞİ

Türk şiiri, Divan edebiyatından sonra büyük bir bocalama yaşar: Tanzimatçıların Batı’ya yönelişlerindeki bunalım. Köksüzleşme. Karma karışık bir dil kullanan Servet-i Fünûn ve Fecr-i Âtî’nin çığlıkları. Keskin bir dönüşle, dili özleştirmeye çalışan Milli edebiyatçıların çıplaklığı. Yavaş yavaş şiirin tekrar kendini bulduğu Cumhuriyet Dönemi’nin ruhî ıstırabı. Ardından gelen Tanzimat tarzı bir köksüzlüğü gaye edinen Garip hezeyanı.

Şiirimiz, Garip’ten bu yana onca mesafe kat etmesine rağmen, Orhan Veli, bazı kesimlerce hâlâ üstat olarak gösterilmeye çalışılmakta. Bu ilgi ve alâkanın sebebi, Orhan Veli’nin ardında bıraktığı şiirleri değil; 1939-40 yılları arasında yayımladığı gelenek karşıtı fikirlerle dolu poetikasıdır.

Orhan Veli, vezin ve kafiyenin, edebi sanatların, tasvirin, müzik ve resimden yararlanmanın yani kısacası edebiliğin şiirden çıkarılması gerektiğini ileri sürer bu poetikasında. Ancak o, bu savunduğu fikirlerin aksine ürünler verir. Onun poetikası ve şiirleri karşılaştırıldığında bu durum açıkça görülecektir.

Orhan Veli, vezin ve kafiyenin kolay bir ahenk unsuru olduğu vurgular bildirisinde: “Bugünki insan, öyle zan ve temenni ediyorum ki vezin ve kafiyenin kullanılışında kendini hayrete düşüren bir güçlük yahut da büyük heyecanlar temin eden güzellik bulmayacaktır… Farkına varılan yani vezin ve kafiye ile temin edilen bir ahenkten zevk duyabilmek yahut da lâkırdıyı bu basit ölçüler içinde söylemeyi bir maharet sayabilmek -safdil-liklerin herhalde en muhteşemidir..?” (2003, 12). Orhan Veli, vezin ve kafiyeye karşı ağır sözler etmiş, ancak daha sonraki yıllarda hece ölçüsüyle şiirler yazmıştır. Kafiyeyi ise şiirlerinden hiçbir zaman uzak tutamayacak, gizli aşikâr kullanacaktır:

          “Ben sana hayran,

           Sen cama tırman.” (Kaside)

          “İstanbulun mermer taşları;

           Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;

           Gözlerimden boşanır hicran yaşları;” (İstanbul Türküsü)

          “Hereke’den çıktım yola,

           Selam verdim sağa sola,

           Haydi, bu dünyaya garip gelmiş şairim,

           Yolun açık ola!” (Yol Türküleri)

          “Sevdiğim dillere destan;

           Sevdiğim,

           Meyil verdiğim;

           Ben dizinin dibinde elpençe divan.

           Nerde,

           Nerde,

           Nerde böyle hüzünlenmek o zaman!” (Ah! Neydi Benim Gençliğim)

“Bir şey düşüyor elinden yere;

           Bir gül olmalı;

           İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı; (İstanbul’u Dinliyorum)

Zengin kafiyeyi, hatta tunç kafiyeyi bile şiirlerinde bir ahenk unsuru olarak çekinmeden kullanmıştır.

Orhan Veli, vezin ve kafiyeye gösterdiği tepkinin bir benzerini de tasvire gösterir: “Zannederiz ki tasvir şiirin şartlarındandır ve her şiir descriptiftir. Bu yanlış düşünce şiirin ifade vasıtasının lisan oluşundan ileri geliyor… Şiirde tasvir bulunabilir. Fakat tasvir –hattâ san’atkarın tamamen kendine has rüyet adesesinden dahi geçmiş olsa- şiirde esas unsur olmamalıdır. (2003, 17). Ancak onun bazı şiirlerinde, tasvirin adeta şiir olduğunu görüyoruz:

          “Şimdi kavak ağaçları görünüyor

           Penceresinden,

           Kanal boyunca.

           Gündüzleri yağmur yağıyor;

           Ay doğuyor geceleri

           Ve Pazar kuruluyor, karşı meydanda.” (Hicret II)

           Bugünkü neslin de dimağını süsleyen “İstanbul’u Dinliyorum” adlı şiiri, tasvirin sanatsal gücüne bir örnek teşkil edebilecek niteliktedir. Orhan Veli bu şiirini tasvire borçludur. Şiirin ilk mısraı, bent başı ve sonunda ahenk için tekrarlanmıştır. Cümle düzeyindeki tekrar gurubuna yer vermeden şiiri alıntılıyoruz: “İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı;/Önce hafiften bir rüzgar esiyor;/Yavaş yavaş sallanıyor/Yapraklar; ağaçlarda;/Uzaklarda, çok uzaklarda,/Sucuların hiç durmayan çıngırakları;//kuşlar geçiyor, derken;/Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık./Ağlar çekiliyor dalyanlarda;/Bir kadının suya değiyor ayakları;//Serin serin Kapalı Çarşı;/Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa;/Güvercin dolu avlular./Çekiç sesleri geliyor doklardan,/Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları,//Başında eski âlemlerin sarhoşluğu,/loş kayıkhaneleriyle bir yalı;/Dinmiş lodosların uğultusu içinde//Bir yosma geçiyor kaldırımdan;/Küfürler, şarkılar, türküler, lâf atmalar./Bir şey düşüyor elinden yere;/Bir gül olmalı;//Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;/Alnın sıcak mı değil mi, biliyorum;/Dudakların ıslak mı değil mi, biliyorum;/Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından/Kalbinin vuruşundan anlıyorum.” Bu şiir, ilkel bir tasvirle oluşturulmuştur, diyebiliriz. Yargıdan uzak, isimlere çokluk ekinin getirilmesiyle zihinde canlandırılan bir dünya. Bir çocuğa, caddede gördüklerini anlat dense, çocuk şu şekilde betimler caddeyi: Hızla giden arabalar, karşıdan karşıya geçmeyi bekleyen insanlar, rengârenk vitrinleriyle mağazalar, ağaçlarda etrafa bakınan kuşlar… Evet,  oldukça alelade bir bakışı şiirselleştirmiştir Orhan Veli. Demek ki, en alelade tasvir bile şiire tat vermektedir.

Şiirin anlaşılmasından yanadır: “İnsan anlaşılmaz sandığı bir şeyi anladığı vakit memnun olur. Bu memnuniyeti, anlaşılmaz sanılan eserin muvaffakiyeti addetmek ise, insanın kendini muharrirle bir tutmak, yani kendini beğenmek arzusundan doğar. Bu itibarla halk tarafından sevilen eserler en kolay anlaşılandır.” (2003, 16). Orhan Veli, kendisinin dahi anlamadığı veya anlatamadığı, soru işaretiyle doldurduğu şiirleri beğenilmemek için mi yazmıştır? Bu çağrışımlarla yüklü imgesel şiirleri, halk için yazmış olamaz elbet:

“Bir okla yaralı kalbim,

 Boyacının sandığında;

 Güvercinim kâğıt helvasında;

 Sevgilim kayığın burnunda;

 Yarısı balık,

 Yarısı insan;

 İn miyim?

 Cin miyim?

 Ben miyim?” (Karmaşık)

“Anlatamıyorum” şiiri, yukarıdaki şiiri gibi elitistlere hitap etmektedir.

Orhan Veli, edebî sanatları hor görmesine rağmen sık sık kullanmıştır:

Tekrir:Orhan Veli, şiirlerinin hemen hemen hepsinde bu sanattan faydalanmıştır. Şairin “İstanbul’u Dinliyorum” şiirinde, “İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;” mısraı 11 defa tekrarlanır. Bunlara ek olarak iki defa da İstanbul’u dinliyorum” kelime grubu yinelenir. “Güzel Havalar” adlı şiirinde “böyle havada” kelime grubu ve “Kuşlar Yalan Söyler” adlı şiirinde “inanma” kelimesi beşer defa geçer. “Galata Köprüsü” adlı şiirinde “kimimiz” kelimesi 12 kez tekrarlanır. Aynı zamanda şiirlerine ad olan “birdenbire” 16 defa, “efkarlanırım” beş defa, “karşı” ve “bedava” kelimeleri dokuz defa kullanılmıştır. Şiirler kısa olduğu için bu tekrarların etkisi daha fazla hissedilir:

          “Çayın rengi ne kadar güzel,

           Sabah sabah,

           Açık havada!

           Hava ne kadar güzel!

           Oğlan çocuk ne kadar güzel!

           Çay ne kadar güzel!” (Ne Kadar Güzel)

          “Elifbamın yapraklarında

           Gemilerim, yelkenli gemilerim.

           Giderler yamyamların memleketlerine;

           Gemilerim, yan yata yata;

           Gemilerim, kurşunkalemiyle çizilmiş;

           Gemilerim, kırmızı yapraklı. (Gemilerim)

          Teşhis ve İntak: Orhan Veli’nin şiirlerinde bu sanatlara da rastlamak mümkün:

          “Dinle bakalım, işitebilir misin

           Türküsünü damların, bacaların” (Sabaha Kadar)

          “Kargalar, sakın anneme söylemeyin!” (Bayram)

          “İnanma, kuşlar bu yalanı

           Her bahar söyler,

           İnanma, ceketim, inanma!” (Kuşlar Yalan Söyler)

           Tecahül-i Arif:Bir olayı, durumu bilip de bilmemezlikten gelmektir. Bu sanata da şiirlerinde yer verir Orhan Veli:

          “Gözlerim

           Gözlerim nerede?” (Gözlerim)

          “Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?

           Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?

           Her zaman güzel mi bu kadar,

           Bu eşya, bu pencere?” (Bir İş Var)

          İrsal-i Mesel: Bir duyguyu, düşünceyi atasözüyle ya da herkesin bildiği bir özlü sözle pekiştirmektir. Orhan Veli’nin şiirlerinde bu tarz kullanımlar da bulunmakta:

“ ‘İki elin kanda olsa gel’ diyor

 Telgrafın;” (Tahattur)

Değirmende ağartmadık biz bu sakalı!” (Sakal)

Şair, saç yerine sakalı kullanmış.

İktibas:Sözlü veya yazılı bir başka metinden alıntı yapılmasıdır. Orhan Veli bu tarz alıntılar yaparak şiirini halka yaklaştırmaya çalışır.

          “Şeytan aldı; götürdü;

           Satamadan getirdi.” (Gözlerim)

          “Bir elinde cımbız,

           Bir elinde ayna;

           Umurunda mı dünya!” (Cımbızlı Şiir)

          “İki gözüm,

           İki çeşme. (Tren Sesi)

          “Ölüm Allah’ın emri,

           Ayrılık olmasaydı.” (Kitabe-i Seng-i Mezar)

          “Yol Türküleri” adlı şiirinde oldukça fazla alıntı vardır.

          Tezat:İki karşıt duygu veya düşüncenin karşılaştırmalı bir şekilde bir arada kullanılmasıdır.

          “Nerede böyle hüzünlenmek o zaman

           İçip içip ağlamak,

           Uzaklara dalıp şarkı söylemek;

           Hafta sekiz ben eğlentide;

           Bugün saz, yarın sinema,” (Ah! Neydi Benim Gençliğim!)

Mecaza Dayalı Söz Sanatları: Söz sanatlarının büyük çoğunluğu mecaz anlama dayalı yapılır. Bu sanatların kaynağı benzetmedir. İstiare, mecaz-i mürsel, dolaylama, aktarmalar, tariz, kinaye bu başlık altında toplanabilir. Bu konunun ayrıntısına girmeden konuyla ilgili, Orhan Veli şiirinden birkaç örnek vermekle yetineceğim.

          “Bir de rakı şişesinde balık olsam” (Eskiler Alıyorum)

          “Uyandım baktım ki bir sabah,

           Güneş vurmuş içime;

           Kuşlara, yapraklara dönmüşüm,” (Pırpırlı Şiir)

          “Köpükler ki fena kalpli değil,

           Köpükler ki dudaklara benzer;

           Köpükler ki insanlarla

           Zinaları ayıp değil.” (Denizi Özleyenler İçin)

          “Deniz yırtılır kimi zaman,

           Bilmezsiniz kim diker,

           Ben dikerim” (Dalgacı Mahmut)

Görüldüğü gibi Orhan Veli, şiirin vazgeçilmezlerinden olan metafordan, imgeden, çağrışımdan uzak duramamış, hatta iyi şiirlerini bu reddettiği unsurlar sayesinde yazmıştır. Hâlâ okunuyor olmasını da yine bu unsurlara borçlu.

O, ilk aşamada aruz ve heceyle şiirler yazarak Yahya Kemal ve Ahmet Haşim’le, Necip Fazıl’la yani bir nevi gelenekle hesaplaşmış ve onları alt edemeyeceğini anlayınca da nereye gittiği belli olmayan bu sarp yola girmiştir. İlgi görmeyen bir çocuğun, bir şeyler kırıp dökerek dikkat çekmesine benzer Orhan Veli’nin bu poetik tutumu.

Yüzlerce yıllık bir edebiyata sahip bir dilin, binlerce deha ozan ve şair tarafından işlenen bir dilin sanatlarla yoğrulmamış olması elbette mümkün değildir. Sözlü ve yazılı bütün edebî ürünlere sinmiş olan sanatın dilden çıkarılamayacağını geç fark etmiştir Orhan Veli. Hayalindeki şiiri, ancak dilin ilk oluşum evresinde gerçekleştirebilirdi.

Her ne kadar, Orhan Veli’den kendi yazdığı bir poetika geriye kalmışsa da, bu onun gerçek kimliği olmadığı kanaatindeyim. Şiirlerinden yola çıkarak onun gerçek sanat anlayışı gün ışığına çıkarılmalıdır. Çünkü Orhan Veli’nin poetikasında yer alan fikirler, şiir yolundaki gençler için büyük yanılgılar taşıyor.

Metni tamamlamadan, hatta metne başlamadan atılan başlık gibidir Orhan Veli poetikası. Üç dört yıllık, oldukça kısa sayılabilecek bir şiir deneyiminden sonra yazılan bu poetikanın şairin şiirleriyle çelişmesi doğal. Yani bu poetika, erken ötümdür. Erken öten Orhan Veli akımını II. Yeni kesmiştir. 





MECBURİ BİR UNUTKAN: ORHAN VELİ

Hayatımıza giren birçok yeni şey gibi modern şiirimizin kimi poetikaları da naylondan, dolayısıyla şiirimizin doğası, kadim toprakları da zehirli atıklarla bozulmuş durumda.  80 yıldır bir o yana bir buyana çekiştirilip duran Orhan Veli’nin hince oluşturulmuş melez poetikası; çok az yerde güçlenirken Yahya Kemal, Ahmet Haşim ya da Nâzım Hikmet’i, daha doğrusu bütün bir geleneği kurusu ve yaşıyla yok etmeye çalıştığında ise zayıflıyor. Mesela, söz sanatlarına karşı olan birinin özellikle bazı aşkın durumlarda kendini ifade ederken zorlanmama ihtimali var mıdır? Üstelik simülasyonlarla düşünmemizi sağlayan dilin doğasında en başından beri teşbih bulunmaktadır, şiirden nasıl çıkarılıp atılabilir ki, akıl işi değil bu. Kıvrak-kemiksiz dil bile, hareketsizliği yüzünden kireçlenebilir, dahası taş kesilebilir; halbuki soyut düşünme temayülündedir, onu söz sanatları gibi metafizik-jimnastik hareketlerinden mahrum bırakmanın üzücü sonuçları olacaktır. Bu bakımdan Orhan Veli’nin “Garip”te yer alan 26 yaş şiiri oldukça dramatik:

“ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız,

Mısralarımda;

Dokunabilir misiniz,

Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epiyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum.”  (2007, 60).

Kant etkisiyle “üzerinde konuşulamayanlar hakkında susmak gerekir,” (1986, 73) demiş ve gerçekten dili maddeyle sınırlandırarak susmuştur bir süre Wittgenstein –Aziz Thomas Aquinas’ın belirttiği gibi teslis bunalımıyla ilgilidir bu durum-, ama sonra yeniden konuşmuş, insan gevezelikten kolay kolay vazgeçemez. Orhan Veli, susmayı başaramadığı gibi sayıklamalarını “Anlatamıyorum” şeklinde bir “itiraf şiir” yapmış. Günah çıkaran Papaz Efendi ise biz okurlar oluyoruz; modern dönemin yazar-şairleri aslında birer yüce varlıklar değil, günahkârlardır. Sıradan/sade vatandaşa göre dilin en gizli sırlarına vakıf olduğuna inanılan şairin anlatamaması pek alışık olmadığımız bir durum, “ne”yi anlatamadığının farkında olmaması ise dilden aforoz nedenidir. Zaten modernist şair-yazar, yıllar evvel dinden çıkmıştır. Dilsizlik ona verilecek en büyük ceza olur.    

Orhan Veli, “Anlatamıyorum”da üslubunun genel özelliklerinden biri olan “komik ile trajik”i (dram) bir araya getirmemiş; gözyaşı ve kahkahanın karşıtlığından doğan bir gerilime uzak durmuş, oldukça sakin, sanki saf gözyaşından bir göle dalmış ve böylesi mistik sulara alışık olmadığı için boğulup kalmıştır. Bunu hak etmiyor, diyemeyeceğim. Dil, var ettiği kişiden kulluk gibi özel bir istekte bulunmaz, yalnızca saygı ve sevgi bekler. Kendisine karşı açılan savaşı kimse kazanamamıştır. Deliler mi: Belki. “Dehşetin berisinde yaşadıkça onu anlatacak sözcükler buluruz; dehşeti içeriden tanır tanımaz onu anlatacak sözcük bulamaz oluruz.” (2017, 53). Bu durumun sinemada da karşılığı bulunmakta. “Kıyamet/Apocalypse Now Redux” filminin sonunda Walter Kurtz (Marlon Brando) aynı anda kendisi ve ötekisi olmanın dehşetini yaşayarak izleyiciye hissettirmeye çalışır. Orhan Veli, neyin karşısında dehşete kapıldı? Soruşturalım.

Ebkemlik/dilsizlik, sanıldığından daha tehlikelidir, kendini “doğru ifade” edemediği için nice düşünür ve bilim insanı canından olmuştur. Kimdir “doğru ifade”, muhataptır; çünkü Mevlana’nın dediği gibi “ne kadar bilirsen bil, anlattıkların karşındakinin anlayabildiği kadardır.” Bunu Wittgenstein mantıksal felsefe diliyle daha bir materyalist zeminde şöyle söyler: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırları demektir.” (1986, 56). Ötesi değil, stop. Wittgenstein, hocası Bertrand Russell’ın mantıksal atomizminden etkilenmiştir: “Ludwig Wittgenstein’ın (1889-1951) ilk eseri mantıksal emprisistler için bir ilham kaynağı olmuştur. Mantıksal pozitivistlerin ortak noktası kendilerini spekülatif felsefeden ayrı tutmalarıdır. Onlara göre metafiziğin modası geçmiştir! Felsefenin temeli mantık (matematik de dahil) ve emprik bilimler olmalıdır ve fizik de model olarak alınmalıdır.” (G. Skirbekk-N. Gilje, 2013: 540). Dilin yetersizliğinden mustarip olan Cioran ise anlatamama durumunu şöyle tarif ediyor: “Sözcükler, iç genleşmenin eşdeğerine hiçbiri ulaşamıyormuşçasına birbirinin ayağına dolanır; imge fıtığıdır bu.” (2017, 76). Bergson ve Heidegger kelime ve kavramlardaki yetersizliğin şiirsel dille aşılabileceğine inanıyordu. Şiirsel olana, İmgeye savaş açan bir şairin “imge fıtığı” olması ise trajikomik. İçinden çıkılamaz bir çelişki yumağı yaratan trajedi ile komedi Orhan Veli’de sık sık bir araya gelir, demiştik, geldi. Her çelişkinin içinde yer alan sempatik-ironik durum onun için hayırlı olmuş, kaba bir arabeske düşmesini engellemiştir. 

Orhan Veli’nin hemen her şiirinde karşımıza çıkan soruları; son derece sıradandır, çelişkilerinin aksine içinden çıkılamaz felsefi bir nitelik taşımaz, tecahülüarifte (bilmezlikten gelme) olduğu gibi cevap, geveze bir sorunun ağzından fırladı fırlayacaktır. Özellikle de “mi” sorusu, kısa şiirin sürükleyici ritmiyken uzun şiir yolunda tıkanma, kısırlaşma nedenine dönüşür. Orhan Veli’nin minimal şiire saplanıp kalmasının sebebi muhteva-söz sıkıntısından çok bu tarz biçimsel tekdüzeliğidir. Muhteva-söz sıkıntısı yaşaması ihtimal dâhilinde değil; çünkü bütün fakiri fukarası, işçisi memuru, pezevengi orospusuyla hayatın en şiirimsi ara sokakları onundur ve acı da olsa yaşamak güzeldir: “Düşünme,/Arzu et sade!/Bak, böcekler de öyle yapıyor.” (2007, 53). İşte bu çarpıcı, daha doğrusu bu çarpık mısralarda bile Orhan Veli’nin tipik çelişkileriyle karşılaşıyoruz. “Düşünme” ve ardından gelen “arzu” göstergeleriyle sanki Descartes’a tuhaf bir göndermede bulunuyor şair. Felsefe dersine iyi çalışmadığı belli, Orhan Veli’nin tam aksine Descartes “arzu”nun “düşünme”yi tetikleyen en güçlü tutku olduğunu belirtir: “Nihayet arzuda özel olarak şunu fark ettim ki kalbi diğer tüm tutkulardan daha şiddetli biçimde sarsar ve beyne daha fazla can ruhu sağlar; bunlar da beyinden kaslara geçerek, tüm duyguları daha keskin ve vücudun tüm bölümlerini daha hareketli kılar.” (2014, 86). İnsan duyguları en nihayetinde düşünme sonucunda anlam kazanır ve tutkuya dönüşür. Hayvanların insanlardaki gibi ideolojik, dini vb. özel tutkuları yoktur. “Düşünme/Arzu etme” deseydi daha akli bir sonuca varırdı şair, fakat şiir zayıflardı. Sanırım, geleneğe karşı çıksa da “arzu”yu, insan nefsi anlamında geleneksel bir bakışla kullanmış. Dedik ya Orhan Veli’yi sempatik kılan şirin çelişkileridir –kesin Hegel çok severdi-. Hem felsefi ilkelere bağlı kalmak, Descartes gibi düşünmek zorunda mı, hayır.      

Onun söz sanatlarına karşı çıkması da “mi”yle tekrir yapmasını engellemez. Mecburi bir unutkandır Orhan Veli. Poetikasını unuttuğu anlarda iyi şiirler yazar çünkü. Reddiyeleri ona pahalıya patlamıştır, “müzik” de bunlardan biri: “Şiir bütün hususiyeti edasında olan bir söz san’atıdır. Yani tamamiyle mânadan ibarettir. Mâna insanın beş duyusuna değil, kafasına hitabeder. Binaenaleyh doğrudan doğruya insan ruhiyatına hitabeden ve bütün kıymeti mânasında olan hakikî şiir unsurunun musiki gibi, bilmem ne gibi tâlî hokkabazlıklar yüzünden dikkatimizden kaçacağını da hatırdan çıkarmamalı.” (2007, 25). Burada apaçık musiki vurgusunda bulunan Verlaine ile kapışıyor Orhan Veli. “Saf Şiir”i Mayakovsky, Eluard, Aragon, Neruda gibi Marksist şairler de çok daha ciddi metinlerle eleştirmiş, sembolizme karşı realizmi savunmuşlardı. Genel anlamda sembolizmi hedef alan poetikasının ilerleyen sayfalarında Orhan Veli, yukarıdaki sözlerin kaynağını da zikreder: “Fransız şairi Paul Eluard’ın dediği gibi, ‘Bir gün gelecek, o; sadece kafa ile okunacak, edebiyat da böylece yeni bir hayata kavuşacak.’” (2007, 26). Her çiçekten bal almayı düstur edinmiş, bir zamanların Dadaist ve sürrealist şairi Eluard, yeni hayatla Marksizm’i (sanatta sosyalist-gerçekçilik) kast ediyor, Orhan Veli Eluard’ın düşünsel değişimlerinden habersiz olmalı ki bunları sürrealist fikirler sanıyor. “Mâna insanın beş duyusuna değil, kafasına hitabeder,” diyen rasyonalist (!) Orhan Veli, bu fikirlerini de unutarak “Epiyce yaklaşmışım, duyuyorum;/Anlatamıyorum,” mısralarıyla çok daha gerilere gider, Antik Yunan filozofları gibi mana üzerindeki duyuların etkisini dile getirir. Duyular ile aklın ilişkisini yadsımaması gerekirdi. Romantizm (duygu, hayal), realizm (akıl, deney-gözlem) tartışmasında kendisini taraf tutmak zorunda hissetmiş gibi görünüyor.

Yukarıdaki müzik (ahenk) karşıtı sözlerinden sonra Orhan Veli’nin şiirinde her dönem tekrar edip duran “mi” sorusu gibi ucuz ritimlerin peşine düşmesini anlamak zor değil. Belki de “mi”yi o, tekrir sanatı olarak değil, yalnızca bir soru eki olarak görüyordu. 1940’tan bir şiiri:

“SEVDAYA MI TUTULDUM?

Benim de mi düşüncelerim olacaktı,

Ben de mi böyle uykusuz kalacaktım,

Sessiz, sedasız mı olacaktım böyle?

Çok sevdiğim salatayı bile

Aramaz mı olacaktım?

Ben böyle mi olacaktım?” (2007, 55).

Yukarıdaki şiirden yedi yıl sonra (1947) yayımlandığı halde aynı ritmin tekrarına şahit olduğumuz bir şiir daha:

“BİR İŞ VAR

Her gün bu kadar güzel mi bu deniz?

Böyle mi görünür gökyüzü her zaman?

Her zaman güzel mi bu kadar,

Bu eşya, bu pencere?

Değil,

Vallahi değil;

Bir iş var bu işin içinde.” (2007, 95).

Ekleyelim, kolaycılık kaynaklı geleneksel bir soru yöntemiyle Orhan Veli, okuru samimi bir sohbetin içine çekmiş, yani şiire dâhil etmiş oluyor. Modern şiirde her şey gibi anlam da ters işliyor artık, okurun karnındadır. Yukarıdaki şiirlerde de görüleceği üzere sorular belliyken cevaplar ortalıkta yok.

Orhan Veli, söz sanatlarına yol vermeye kalkmasa daha rahat anlatırdı anlatamadığını. Bülbül gibi şakımazdı, fakat belli ki tek başına kelime, nesne kendini ifade etmekte yetersiz kalıyor, öteki kelime ve nesnelerle anlam kazanıyor. Saussure’un öncülüğünü ettiği göstergebilime açılımlar kazandıran Wittgenstein adeta sembolizmin felsefi arka planını bizlerle paylaşır:  “Nesneleri ancak adlandırabilirim. Onları imler temsil eder. Ancak onlar hakkında konuşabilirim, fakat onları ifade edemem. Bir önerme, ancak bir şeyin nasıl olduğunu söyleyebilir, ne olduğunu değil… Önerme anlamını gösterir… Bir önerme ancak bir resim olduğu sürece bir şey dile getirir.” (1986, 13-21-22). Orhan Veli de “bir yer” hakkında her şeyi söyleyebileceğini, fakat o “yer” ya da “şey”in ne’liğini anlatamayacağını vurguluyor: “Bir yer var, biliyorum;/Her şeyi söylemek mümkün; Epiyce yaklaşmışım, duyuyorum; anlatamıyorum.” Kim bilir belki de bütün kelimeler, anlatılmayanı anlatma çabasının sonucunda doğdu, eklenip çekimlenerek var oldu; reflekslerimizle konuştuğumuz dil bizi daha bir dilsiz kıldı. Ezber, hayret mekanizmasını devre dışı bırakır, şeyin künhüne varmamızı engeller. Bu anda şair devreye girer; semboller, daha doğrusu imgelerden yararlanarak nesnelerdeki anlam yükünü hiçlikle sıfırlayıp –bazen hiçlik bile işe yarar- nesnelerde yeni anlam yarıkları açar. Aydınlanma denir buna. Ayrıca Heidegger, “Platon’un Hakikat Doktrini” başlıklı makalesinde mağara alegorisine eleştiriler getirir: “Platon’a göre hakiki anlamda gerçek ve tekil, dolayımsız olarak görülebilir, işitilebilir, kavranabilir ve hesaplanabilir olduğu sanılan şey, her şeye rağmen muntazaman ve mütemadiyen idealar tarafından yansıtılan silüet, dolayısıyla bir gölge olarak kalır. Bu ‘gerçeklik’, gölgeli olsa da en yakın olan insanı sürekli olarak kavrayışı içinde tutar. O bir hapishanede yaşar ve bütün ‘ideaları’ arkasında bırakır. Ve bu hapishanenin mahiyetinden habersiz.” (2001, 91). Bu eleştirilerine rağmen kendisi de analojiye düşerek “dil, varlığın evidir,” şeklinde bir alegoriyle modern bir mağara yaratır. Orhan Veli’deki paradoksun bir benzeridir bu. Eflatun, bugün yaşasaydı mağara yerine ev ve şömine diyecekti belki de. İdealizmi hiç mi hiç aratmayacak resim-işaret-sembollerle gerçeğin yerine geçip beş bir yanına dört duvar dikip çatı çatan “dil…evi” tıpatıp Eflatun’un soyutu somutlayarak anlatmaya çalıştığı “mağara”sına benzemekte. Dahası cennetteki evimizden kovuluşumuzu açıkça belirtmediği için Heidegger’in bu sözünü eksik ve fazla naif bulmuşumdur (!), bu yüzden mağara alegorisi yorumuyla daha da uyumlu olsun diye “dil, varlığın hapishanesidir,” şeklinde dönüştürme gereği duyuyorum; çünkü adeta silahlı kurallar, ordularla korunan dilin sınırları mağaraya göre daha kesindir, bu sınırları aşmaya çalışanlar dışarıda kalır. Eflatun’un türlü bahanelerle şiiri “Devlet”inden kovmaya çalışmasının temel nedeni budur bence. Şiir, söz sanatlarından güç alarak kurduğu mecazi dille egemenlerin gerçekliğini –bugün için dinin içine sinmiş idealizm de bunlardan biridir- bozguna uğratır, hiç kimse devletinde sistemi altüst edecek bozguncu istemez, stop.

Wittgenstein dilin kötü niyetli doğasına değinir: “Dil düşünceyi gizler. Bunu öyle yapar ki, giysinin dış biçimine bakarak altındaki düşüncenin biçimine varılamaz.” (1986, 19). Cioran ise dille ilgili daha sert (hard) konuşur: “En tiksinç sokak orospusuyla yarışan bir şey vardır; pis, aşınmış, süklüm püklüm olan ve kızgınlığı tahkir edip huzuru bozan bir şey –öfkelenmenin bir doruk noktası ve her an kullanılan bir mal: Kelime’dir bu.” (2017, 167). Sanki ona göre “dil, varlığın genelevidir.” Açlık, insanı insanlardan oluşan dört duvara sıkıştırabilir. Tartışmaya açık bir yargı bu. Ama kelimelerin ağızdan ağıza dolaştığı da acı bir gerçek. Bu yüzden şair, kelimeleri gerekirse kanlı yeni imajlarla arındırmaya çalışır.

Dilin nesneler dünyasına sıkı sıkıya bağlı bu sınırlı hali birçok şairi zor durumda bırakmıştır. Hatırlanacağı üzere Mehmet Âkif de Orhan Veli’nin “anlatamama”sına benzer gerilimler yaşamıştı:

“Şi’r için ‘gözyaşı’ derler; onu bilmem, yalnız,

Aczimin giryesidir bence bütün âsârım!

Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;

Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!” (1996, 40).

Mehmet Âkif, son mısra ile varoluşu insana gereği gibi hissettiremeyişinin nedenini belirtir. Kafanın dili var, ama kalbin dili yok. O kadar. “Gerçekten, dile getirilemez olan şeyler vardır. Bunlar kendilerini belli ederler, Gizemli olanlar bunlardır.” (1986, 73). Wittgenstein bu sözlerini “Defterler”inde açar: “Yaşamın anlamını, yani dünyanın anlamını Tanrı diye adlandırabiliriz.” (2017, 102). Belirsizlik de böyle yorumlanabilir. Bu, şiirde sahte bir derinlik-yücelik yaratmak için şairlerin başvurduğu türden bir belirsizlik değil. “Belirsizlik duygusu, belirsizliğin kendisi zaten sonsuzluğa, Kutsal Ruh’a tanıklık eden şeydir.” (Philippe Mengue, 2018: 89). “Kutsal Ruh”tan anlaşılacağı üzere bu, Hristiyan bir düşünürün teslisteki akıl dışılığı vurgulayan beyandır. Lyotard da Antik Yunan’dan bakar meseleye –bilhassa Plotinus-: “Belirsiz ve belirlenemezdir yüce ve ‘haz ile acı, neşe ile kaygı, vecit ile depresyon’ gibi bilhassa çelişik hisleri tatmamıza yol açar. Kısacası, aklın kuralları ile alay eden ve sonunda bizi sessizliğe gömen o beklenmedik ve ölçüsüz şeyin belirtisidir yüce, ‘o en belirsiz figür’dür… yücenin örneklerle açıklanabilecek bir şey değil ‘insanı zapt edip sarsan bir mucize’dir.” (Richard Kearney, 2018: 117). Mehmet Âkif’in anlatamadığı Tanrı’dır desek, anlattıkları peki nedir, diye bir soru gelebilir? Dünyaya ait kimi hakikatler, mistik “Gölgeler”dir, şeklinde cevap verip geçeriz. Böylelikle kendimizle de çelişmeyiz. Kelime; nesne ya da eylemin adı-simgesidir. Soyutu, ifade edebilme gücünden yoksundur. Şair, mecazlarla sadece bir şeyleri hissettirebilir.

Bir saldırıya uğramış gibi görünen Orhan Veli’nin anlatamadığı neydi? Orhan Veli, neyin ya da kimin karşısında dehşete kapılmıştı?.. Düzyazı diliyle anlatamıyorum, ben de Orhan Veli gibi sorulara sığınıyorum.

-II-

Orhan Veli’nin “Anlatamıyorum”daki işaret diliyle bize bir şeyler anlatmaya çalışan bu ebkem-fıtık hali, 33 yaşındayken yazdığı “İstanbul’u Dinliyorum”da son buluyor sanki:

“İSTANBUL’U DİNLİYORUM

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı; 
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor,
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmıyan çıngırakları;
İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı…

İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul`u dinliyorum, gözlerim kapalı…”(2007, 115-116).

Gözlem ve deneye dayanan bilimsel gözü –gözleri kapalı- ikinci plana atarak her türlü yaratıcı sesin (ritim-müzik) enstrümanı olan geleneksel kulağa odaklanıp kapanan göz kapaklarıyla birlikte kendi içine çekilmiştir bu şiirde Orhan Veli, bir mistik-erginlik hali yaşamaktadır, Budizm’den mi etkilendi, bir tür meditasyon mu yapıyor? Yoksa İbn Tufeyl’e mi selam çakıyor: “Hayy, gözlerini kapatıyor, kulaklarını tıkıyor ve hayale kapılmaktan elinden geldiğince uzak duruyor, olağanca gücüyle sadece onu düşünüyor, başka hiçbir şeyi ona ortak koşmuyordu… Nihayet sessizlik içinde mağarasına kapandı, başını eğdi, gözlerini tüm hissedilir şeylere, cismânî kuvvelere ve kaygılara karşı yumdu. (2022, 82-84). Mümkündür, ama daha başka bir şey var sanki burada: Varoluşçular (egzistansiyalistler). Nesneyi önünüzden çektiğinizde geriye resmi kalır, Wittgenstein’dan bu sonuca varmak mümkün. Orhan Veli, bir taraftan sembolistlere veya idealist felsefeye karşı çıkarken öte taraftan hayallere dalıp sembollerle düşünmenin keyfini çıkarıyor; çünkü “olgunun mantıksal resmi, bir düşüncedir… Doğru düşüncelerin tümü, dünyanın bir resmidir.” (1986, 11). Şiirdeki sembollerin yerini düşünce metinlerinde kavramlar alır. İkisi de bir bütünü karşılayan sistematik yapıya sahiptir. Bedenle yaşadığımız somut evreni; sembol ve kavramlarla ise zihinsel meseleleri idrak edebiliriz ancak. Ayrıca Orhan Veli’nin “Birdenbire” şiiri idealizmden izler taşımakta: “Her şey birdenbire oldu./Birdenbire vurdu gün ışığı yere,/Gökyüzü birdenbire oldu;/Mavi birdenbire…” Söz merkezli, “kün fe yekûn”u hatırlatan ifadeler bunlar. Dahası var tabii. “Linos, Kosmogonia, Güneş ve Ayın Yörüngesi, Hayvanların ve Ürünlerin Yaratılışı adlı eserleri yazmış: şiirinin başı şöyledir: ‘Bir zaman geldi, her şey aynı anda oluştu.’” (2020, 14). Açıkçası Orhan Veli, ideolojik ayrım yapmaksızın felsefecilerden yararlanmıştır diyebiliriz.

“İstanbul’u Dinliyorum” şiiri de türünün ilk örneği değil. Benzerleri var. David Le Breton’un “Yürümeye Övgü” kitabından 1861 yılında Thoreau tarafından yazılmış mistik bir parça alıntılıyorum: “Dünyaya kulak verir o. ‘Havada çok ince bir müzik sesi var, rüzgârla çalan arpların çıkardığı sese benzeyen bir ses bu. Havanın çok yüksek katmanlarındaki uzak tonozların altında çınlayan kornoların sesini dinliyorum… Gökyüzünden gelip kulaklarımızda ölen bir müzik bu… Her ses derin bir kendini dinlemeden çıkıyor sanki… doğa bir karakter ve zekâya sahip olmuş adeta.’” (2015, 43). Hem Thoreau hem Orhan Veli kendilerini ya dingin bir varoluşun içine bırakmışlar ya da kendi iç dünyalarında nesnelerden aldıkları görüntü parçacıklarıyla yepyeni bir eser inşa etmeye çalışmışlar. Bol fiilli-hareketli fakat sanatsal bakımdan zayıf mısralar nedeniyle şehrin ontik alanına sıkışmış görünen Orhan Veli’ye göre Thoreau daha ilginç yerlere varmış. 

“İstanbul’u Dinliyorum” şiiriyle ikinci benzerliğe Sartre’ın “Bunaltı”sında rastlıyoruz: “Kendimi geriye doğru verip gözlerimi kapıyorum. Ama o anda, imgeler kendilerini toparlayıp sıçrıyor ve kapalı gözlerimi varoluşla dolduruveriyorlar. Varoluş, insanın sıyrılamadığı doluluktur. Acayip imgeler. Bir yığın şeyi dile getiriyorlardı. Gerçek şeyleri değil, onlara benzeyen başka şeyleri. Takunyalara, iskemlelere benzeyen tahta nesnenler, bitkilere benzeyen başka nesneler. Sonra karşımda iki insan yüzü beliriyor; geçen pazar, Vézelize Birahanesi’nde, yanımda yemek yiyen karı koca bunlar. Kırmızı kulaklarıyla, şişman, sıcak, zevk düşkünü, saçma bir görünüşleri var. Kadının omuzlarını ve gerdanını görüyorum. Çıplak varoluş. Bu ikisi (birden içime yılgı saldılar), evet, bu ikisi Bouville’de bir yerde varoluşup duruyorlar (kim bilir hangi kokular içinde); o yumuşak gerdan serin kumaşlara sürünerek kendini okşamaya, dantellere gömülmeye ve kadın sutyenin içinde göğüslerinin var olup durduğunu duymaya, ‘Benim güzel turunçlarım,’ diye düşünmeye; gizli bir havayla gülümsemeye, gıdıklanan göğüslerinin yayılışına dikkat etmeye devam ediyor ve birden haykırdım; gözlerim yuvalarından uğramış.” (2012, 199). Sartre’ın nesneyle bu samimi diyalogu, Heidegger’in Dasein (burada-varlık) –ötede olmayan, yani Eflatun’daki gibi idealize edilmemiş- kavramını hatırlattı bize: “Vahyin Tanrısına göre mümin neyse, Varlığın kutsallığına göre Dasein da odur.” (Richard Kearney, 2018: 261). Heidegger’in 1929’da yayımladığı “Metafizik Nedir?” kitabının girişine bakalım: “Varoluş tarzındaki Varolan, insandır. Sadece insan varolmaktadır. Kaya vardır, fakat varolmamaktadır. Ağaç vardır, fakat varolmamaktadır. At vardır, fakat varolmamaktadır. Melek vardır, fakat varolmamaktadır. Tanrı vardır, fakat varolmamaktadır.” (2017, 16) –ona göre düşünmez, mahiyetsizdir Tanrı-. “Varlık var olmaz, çünkü o hiçbir yerde ve zamandadır,” diyen idealistlerin aksine bir mekân ve zamana bağlı “kaya-ağaç-at” gibi yok varlıklar ile -Eflatun ve Aristoteles felsefesine göre böyle- mekân ve zamanı yaratan soyut varlık Tanrı’yı aynı düzlem içerisinde anarak “varolan insandır,” diyen Heidegger neyi vurguluyor, insanın düşünüp değişebilme ve kişilik kazanma (bildung) yetisi üzerinden mi akıl yürütüyor? Sanırım öyle. Kaya başkalaşır, at doğup büyür, ağaç tohumdan filizlenip gelişir; sonra toprak olurlar, bu bakımdan Tanrı’ya değil, insana benzerler. Bunun cevabını Sartre’dan almaya çalışalım: “İlkin insan vardır; yani insan önce dünyaya gelir, var olur, ondan sonra tanımlanıp belirlenir, özünü ortaya çıkarır… İnsan, var olduktan sonra kendini kavradığı gibidir, varlaşmaya doğru yaptığı bu atılımdan sonra olmak istediği gibidir. Kendini nasıl yaparsa öyledir yani.” (1999, 61-62). Kısacası Sartre, “varlık özden önce gelir,” mottosunu açıyor. Derrida ise bu materyalist mottoyu “yazı, sözden önce gelir,” şeklinde dönüştürmüştür. Öte yandan Heidegger’e göre sanat eserinde hakikat, nesnenin hakikatidir. Bu yüzden ona göre sanat eserinde nesneye ne kadar yakın durursak nesnenin hakikatini o kadar ortaya çıkarabiliriz. Sartre, nesneyle bu denli iç içe geçerek bunu amaçlamış olabilir. Üstelik nesneler, beş duyuyu tembelleştiren alışılmış yanlarından uzaklaştırılıp yakın incelemeye alınarak açıklık kazanıyor. 

“İstanbul’u Dinliyorum”da Orhan Veli nostaljik bir aktarımda bulunmuş, tasvirin ötesine geçmeyi başaramamış. Gerek Tanzimat sonrası Osmanlı şair-yazarları gerekse Cumhuriyet’in ilk şair-yazarları Batı’dan ithal edilen akımları tam kavrayamamışlar; dolayısıyla yüzeysel etkilenmelerden tuhaf-biçimsiz, komik, bazen şirin, kısacası grotesk varlıklar-yaratıklar doğmuştur. II. Yeni’nin varoluşçuluğu da bu bakımdan pek iç açıcı değildir. Varoluşçuluk, yaşam parçacıklarına odaklı kesit-anlatım tekniğiyle daha çok öykünün işine yaramıştır. Felsefe ile şiir daha uzun yıllar bir pakt kuracağa benzemiyor.

Yazının en başına dönelim: “Anlatamıyorum” şiirinde ontolojik olanın sınırlarını zorlayan Orhan Veli neyi anlatamamıştı, yüceldikçe türbülansa mı düşmüştü, apaçık soralım artık, Mehmet Âkif gibi Tanrı karşısında dehşete kapılıp lâl mı olmuştu?.. Cevabı, Wittgenstein gibi yanılmak pahasına düzyazı diliyle vereceğim. Cevap, niçin evet olmasın, fakat ortada başka bir tür Tanrı var. Orhan Veli, karşı çıktığı Saf Şiir’in Tanrı’sını -1 varlık ya da vardır- anlatamamıştır. Plotinus’a kulak vermenin tam vakti: “Bir, gerçekte sözle anlatılamaz; hakkında ne söylerseniz söyleyin, herhangi bir şey olduğunu söyleyeceksiniz. Oysa her şeyin ötesinde olan şeyin, ulu Zekâ’nın ötesinde olan şeyin, her şeydeki hakikatin ötesinde olan şeyin adı yoktur; çünkü bu ad olsaydı ondan başka bir şey olurdu; o bütün şeyler arasında herhangi bir şey değildir ve onun hiç adı yoktur; çünkü onun hakkında süjeden konuşur gibi konuşulamaz.” (68, 2011). “Ondan her şeyi çıkarıp atalım; onun hakkında hiçbir şey söylemeyelim; ‘bu şey, ondadır’ gibi bir şey söyleme hatasına düşmeyelim; sadece Vardır kelimesini bırakalım ve onun sahip olmadığı yüklemleri kanıtlamayalım.” (2011, 105). Böylesi bir Tanrı karşısında susmaktan başka bir şey yapamazsınız. Hiçlik-boşluk-yarık-kaos ve tabii ki müzik.

KAYNAKÇA:

Ahmet Haşim; Bize Göre, Dergâh Yay., İstanbul 2004.

Bergson-Heidegger-Marcel-Guénon; Metafizik Nedir?, İz Yay., İstanbul 2001.

Cürcânî; Belâgatin Sırları, Çev: Zekeriya Çevik, Litera Yay., İstanbul 2018.

David Le Breton; Yürümeye Övgü, Sel Yay., İstanbul 2015.

Diogenes Laertios; Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Çev: Candan Şentuna, YKY, İstanbul 2020.

E. M. Cioran; Çürümenin Kitabı, Metis Yay., İstanbul 2017.

G. Skirbekk-N. Gilje; Felsefe Tarihi, Çev: Emrah Akbaş-Şule Mutlu, Kesit Yay., İstanbul 2013.

İbn Haldun; Mukaddime, Çev: Süleyman Uludağ, Dergâh Yay., İstanbul 2014.

İbn Tufeyl; Hayy Bin Yakzân, Çev: Onur Özatağ, İş Bakası Yay., İstanbul 2022.

Jean Paul Sartre; Bulantı, Can Yay., İstanbul 2012.

Jean Paul Sartre; Varoluşçuluk, Say Yay., İstanbul 1999.

Ludwig Wittgenstein; Defterler, Doğu Batı Yay., Ankara 2017.

Ludwig Wittgenstein; Tractatus, Çeviren: Ali Kozbek, Ankara 1986.

Martin Heidegger; Metafizik Nedir, Kaknüs Yay., İstanbul 2017.

Mehmet Âkif; Safahat, MEB Yay., İstanbul 1996.

Orhan Veli; Bütün Şiirleri, YKY, İstanbul 2007.

Orhan Veli; Şairin İşi, YKY, İstanbul 2013.

Philippe Mengue; Kaçak Beden, YKY, İstanbul 2018.

Plotinus; Dokuzluklar, Çev: Zeki Özcan, Birleşik Yay., Ankara 2011. 

René Descartes; Ruhun Tutkuları, Say Yay., İstanbul 2014.

Richard Kearney; Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar –Ötekiliği Yorumlamak-, Metis Yay., İstanbul 2018.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir