Söz Sanatlarının Kökeni: Yaratıcıyı Düşünmek / Zafer Acar / Makale





Filozoflar dil ve dilin kökeni üzerine düşünmüş, oldukça farklı, çoğu ispatlanması zor sonuçlara varmışlardır. Elbette Tanrı ve insan kadar mühim bir konuya bigâne kalamazlardı: “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı.” (Yuhanna 1:1-18). Bu kadim öğretiye sadece Hıristiyan teologlar değil, kadim dünyanın birçok filozofu da ikna olmuştu. Onlara göre insan, Tanrı’dan pay almıştı: akıl-ruh-kelam (logos). Tanrı gibi insanı tanımlamak için de bu tarz kavramlara ihtiyaç duyulmuştu. “İnsan dildir,” demekle “insan konuşan varlıktır” ya da “insan düşünen varlıktır,” demek arasında pek bir fark yoktu aslında. Zaten bunlar birbirinin yerine kullanıldı. Düşünmek, konuşmak dili, yani insanı gerektiriyordu, bu durum daha en başından fark edildi- Arapça mantık ile nutuk aynı kökten gelir-. Aristo’nun Tanrı’sı da saf düşünceydi, Söz’dü, konuşan varlıktı, Tanrı suretinde yaratılan insan da konuşmaktaydı. Hıristiyanlık etkilenmişti bu fikirlerden. Yani dil, ontolojik bir meseleydi. Dolayısıyla dilin doğuştan mı (physei), yoksa yapma mı (thesei) olduğu yüzyıllarca tartışıldı.

Mesela Antik Yunan filozofu Epikür dili başlangıçtan beri insanda bulunan görme, işitme, haz ve acı duyumları gibi doğal ve zorunlu bir şey olarak tanımlıyor; dilin yansıma ve ünlemlerle, vücut hareketlerinin doğurduğu reflekslerle somutluk kazandığını belirtiyordu. Kitab-ı Mukaddes etkisinde kalan bazı dilciler, dilin insana Tanrı tarafından verildiğini, Tanrı’nın bir mucizesi olduğunu iddia etmişlerdi. Sonuçta “Söz Tanrı’ydı” ve dilin kaynağı da Tanrı olmalıydı: “Rab Allah her kır hayvanını ve göklerin her kuşunu topraktan yaptı ve onlara ne ad koyacağını görmek için Âdem’e getirdi ve Âdem her birinin adını ne koydu ise, o canlı mahlûkun adı o oldu.” (Yaratılış 2:2-23). Böylece Âdem’in vahiyle değil, kendisine bahşedilen yetenek ile –bu da bir çeşit vahiydir aslında- nesnelere isim verdiğine inanıldı. Bazı Batılı dilbilimcilerin Kitab-ı Mukaddes paralelinde konuştuğunu biliyoruz. Alman düşünür Hamann (1730-1788) onlardan biri. “İnsan doğası (özü) gereği konuşan bir varlıktır,” görüşünü savunan Ernest Renan da ilk insanın konuşamadığını, konuşma yeteneğini daha sonraki bir safhada elde ettiğini düşünmenin akıl dışı olduğunu belirtir. Chomsky’e göre ise her normal çocuğun dili kolayca ve otomatik olarak öğrenmesinin sebebi, insan beyninde dili inşa eden genetik kopya veya temel dil planının bulunmasıdır. Chomsky, bu plana “evrensel gramer” adını verir vs. Tanrı’nın-dinin seküler dünyadan tamamen çekildiğini iddia etmek mümkün değil, bilimin içinde de –dilbilim mesela- kendine yer açtığı kesin.

İslam dünyasında durum Hıristiyan dünyasına nazaran biraz daha farklı. Dilin ilahî kaynaklı olduğunu düşünen Eş’ariler’e göre “dili vazeden Allah”tır, diller Âdem’e bizzat Allah tarafından vahiy ve ilham yoluyla öğretilmiştir. Mu’tezile’ye göre ise esasen dil, toplumsal bir etkinlikten doğmuş, uzlaşma-sözleşmeye dayalı olduğundan bir defada oluşmayıp zamanla meydana gelmiştir. Bilindiği üzere Bakara 31’de “Allah, Âdem’e eşyaya isim koyabilme gücü verdi,” denmektedir -bu ayet, tartışmaların merkezinde yer alır-, “talim-i esmâ”dan maksat, Âdem’e, lafızları konuşabilme ve eşyaya isim koyabilme istidadının verilmesidir. Böylece Âdem, Allah tarafından büyük bir bilgi yeteneğine sahip kılınmış, bu yeteneği ile eşyayı isimlendirmiştir. Kitab-ı Mukaddes paralelindeki bu yaklaşıma Farabi de yakın durur. Farabi’ye göre, önce ses ya da lafızlardan birinin bir anlamı göstermesi hususunda uzlaşılır, konuşan kişi bu ses ya da lafzı kullanır, dinleyen de ezberler ve başkasıyla konuşurken bu lafzın aynısını tekrar eder. Böylece her ikisi de bu lafzın kullanılmasında uzlaşmış olur. Gazali de “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti” (Bakara, 31) ayetini yorumlar. Şöyle: Eğer birisi, bu ayet dillerin vahye dayandığını göstermiyor mu, diye sorarsa, ona bu ayet, taşıdığı ihtimaller dolayısıyla kesin bir delil değildir cevabını veririz, çünkü ayetteki “alleme” fiili, ilham manasına gelebilir. Bu takdirde mana “Allah, Âdem’e ilham etti, o da lafzı vaz etti” şeklinde olur. Gazali’nin hükmü böyledir. Kimi âlim ise dilin ıstılah meydana getirecek kadar zaruri bir miktarının ilham edilmiş –ilahi kaynaklı- olduğunu belirtir. Saussure gibi çoğu dilbilimci, pozitivist dünyaya uygun olarak dilin uzlaşma-sözleşme sonucu doğduğu iddiasını desteklemiştir. Günümüzde kabul edilen görüş bu doğrultudadır.

Kimi araştırmacı ise dinin yerine miti koymayı veya dinle eş anlamlı kullanmayı ya da ikisini mit olarak adlandırmayı tercih etmektedir. Dini, fantastik bir duruma indirgeme girişimidir bu. Cassirer din ile miti daha ziyade aynı anlamda kullanmış gibi: “Kuramsal, pratik ve estetik bilinç; dil ve ahlak dünyası; toplum ve devletin temel biçimleri; bunların hepsi temelde mitsel-dinsel kavramlaştırmaya bağlıdır. Bu bağlantı öyle kuvvetlidir ki çözünmeye başladığı yerde bütün entelektüel dünya yarılma ve yıkılma tehdidiyle karşı karşıya görünür.” (2018, 55) Bu tespitler Eliade’nin “Çağdaş İnançlar/Modern Dünyanın Mitleri” yazısının özeti gibidir. Cassirer sözlerine şöyle devam eder: “Dilsel ve mitsel-dinsel bilinç arasındaki kökensel bağ, öncelikle, tüm sözel yapıların aynı zamanda belli mitsel güçlerle donanmış mitsel mevcudiyetler olarak gözükmelerinde ve Sözün gerçekte tüm varlıkların ve yapıp etmenin içerisinde doğduğu bir tür birincil kuvvet haline gelmesinde anlatım bulur. Tüm mitsel kozmogonilerde, ne kadar geçmişe gidilirse gidilsin, Sözün bu üstün konumuna rastlanır.” (2018, 56). Cassirer, Yuhanna’daki “Söz”le, İsa’nın bedenine bürünmüş Tanrı’yı da kast ediyor olabilir, zaten büyük harfle yazmış. “Mecazın dil ile mit arasındaki entelektüel bağ olduğu sıklıkla kaydedilmiştir… Mecazın gerçek kaynağı kâh dilin yapısında, kâh mitsel imgelemde aranır.” (2018, 100). Bu alıntılar, “mit” yerine “din” konularak okunursa dinin merkezi konumu daha iyi anlaşılacaktır. Hakikate ulaşmak istiyorsak pozitivist Batı’ya ait fikirleri her durumda tashih etmek durumundayız.

“Toplum Sözleşmesi”nin yazarı Rousseau, dillerin kökeni üzerine de düşünmüş, “de” bağlacını bilerekten kullanıyorum, çünkü neredeyse hemen her mevzu hakkında yazmıştır, sadece romantik değil toplumcudur da, doğal olarak tavrını uzlaşma-sözleşmeden yana koymuştur –Hıristiyanlıkta “sözleşme” kavramı önemli, Tanrı’yla yapılan sözleşme, Rousseau Tanrı’nın yerine toplumu kor-: “İlk toplumsal kurum olan söz, biçimini sadece doğal nedenlere borçludur… Dili bulanlar akıl yürütme yapmamışlardı ama içgüdü onlara bu sonucu esinledi. Başkasının duyuları üzerinde etkide bulunabildiğimiz genel araçlar iki tanedir, bunlar hareket ve sestir.” (2022, 1) -Ses de jest ve mimikler gibi bir harekettir aslında-. Vahiy-ilham yerine ise içgüdüyü koyuyor Rousseau. Yeni bir şey söylemiyor aslında, özne ve nesnelerde değişiklikler yapıyor yalnızca. “Peki nerededir dilin kökeni? Ahlaki gereksinimlerde, güçlü duygulanımlarda. Yaşamını sürdürme zorunluluğu insanları birbirinden uzaklaşmaya zorlarken bütün güçlü duygulanımlar onları birbirine yaklaştırır. İnsanlardan ilk sesleri çekip alan açlık ya da susuzluk değil aşk, nefret, acıma, öfkedir. Meyveler elimizden kaçmazlar, konuşmadan da onları besin olarak kullanabiliriz; yiyeceğimiz avı sessizce izleriz; ama genç bir kalbi heyecanlandırmak için, haksız bir saldırganı püskürtmek için doğa vurguları, çığlıkları, yakınmaları dayatır: işte en eski sözcükler böyle bulunmuştur ve bu nedenle ilk diller basit ve yöntemli olmaktan önce şarkıyla söylenen ve güçlü duygulanımlarla dolu dillerdir.” (2022, 10). Oldukça romantik, doğacı yaklaşımlar bunlar –Rousseau’ya uyar-. Apaçık Vico’dan etkilenmiş Rousseau. Genel olarak Vico da son derece spekülatif konuşur: “İnsani kelimeler ünleme karşılık gelen seslerden başlayarak biçimlenmiştir. Bu sesler, güçlü hislerin itici gücü [impetus] ile ortaya çıkan açık ifadeli seslerdir… Şarkı ve mısrayla ilgili olarak, insanlar, başta sessiz olduklarından, dilsizlerin yaptıkları gibi şarkı söyleyerek sesli harfleri, sonrasında da kekemeler gibi yine şarkı söyleyerek açık ifadeli [articulate] uygun harfleri çıkarmış olmalıdırlar.” (2021, 224-250). Rousseau’nun “insanlardan ilk sesleri çekip alan açlık ya da susuzluk değil aşk, nefret, acıma, öfkedir,” cümlesini okumuşsa Marks, muhtemelen öfkeden kudurmuştur. Sanırım Rousseau, hayatında hiç açlık ve susuzluk yaşamamış -bebeklerin açlıktan ağladığını hiç duymamış gibi konuşuyor-, ironi bu ya, öteki halkları aç ve susuz bırakan sömürgeci bir milletin çocuğu ne de olsa. Ayrıca nefret ve öfke için bir çekişme ortamı, acıma için ise gelişmiş bir empati gerekli. İlk toplulukları düşünecek olursak nüfusun az ve dünya nimetlerinin herkese yettiği bir ortamda nefret ve öfkeye, zulüm daha keşfedilmediği için acımaya az rastlanacağı kanaatindeyim. Karşı cinse duyulan aşkın ise cinsel arzudan epey sonra ortaya çıktığını düşünüyorum; çünkü aşk daha ziyade estetik hazzı şart koşar. Bedenin estetik nesneye dönüşmesi bin yıllar almış olmalı. Göz, gözdür; ağız, ağızdır; burun, burundur. Kadim metinlerde insan, hele de erkekse bedensel güzelliğiyle değil, gücü ve karakteriyle övülmüştür. Arzulanan, güzel olan güçtür. Yani Rousseau, bu detayları düşünmeden hüküm vermiş ve yanılmıştır. Vico ve Rousseau’yu kendine rehber edinen dilcilerin bir kısmı ise dilin kökenini cinsellikte aramıştır: karşı cinse kur yapmak -cinsellik bir duygu hali değildir-. Yaratılışı reddedip ilkel toplum yapısını savunan bu dilciler, ahlâk ilkelerinden yoksun öyle bir toplumda cinsellik için dile ihtiyaç duyulmayacağını unutuyorlar, cinsellik de açlık gibi kolaylıkla doyurulan bir şeydir. Üstelik hayvanlar, hâlâ dilsiz -dil, bilinçli bir sistemdir- kur yapmaya ve çoğalmaya devam ediyor.  

Rousseau, kimi yerde Vico etkisiyle kimi yerde ise kulaktan dolma bilgilerle konuşuyor: “Gereksinimlerin ilk jestleri dayattığı, güçlü duygulanımların ise ilk sesleri insanlardan çıkarttığı fikri akla uygundur… Bizim bildiğimiz en eski diller olan Doğu dillerinin ayırt edici niteliği, oluşumları hakkında düşünülen didaktik işleyişe tamamen ters düşmektedir. Bu dillerde yöntem ve akla dayalı hiçbir şey bulunmaz; bu diller canlı ve mecazlıdırlar. İlk insanların dillerinin geometricilerin dilleri olduğu söylenmiştir bize, bununla birlikte görüyoruz ki bu diller şairlerin dilleridir. Böyle olmuş olmalıdır. İnsan düşünmeye başlamadan önce hisseder. İnsanların, gereksinimlerini ifade etmek için konuşmayı buldukları ileri sürülebilir; bu düşüncenin savunulabilir tarafını görmüyorum.” (2022, 9). Sanki karalama defterine anlık not edilmiş düşünce eskizleri bunlar. Tartışılmadan geçilmiş. Üstelik bütün Doğu dillerine hâkimmiş gibi hüküm veriyor Rousseau –“Emile”den bildiğimiz kadarıyla yabancı dil öğretimine karşıdır halbuki-, “Doğu dillerinde yöntem ve akla dayalı hiçbir şey bulunmaz; bu diller canlı ve mecazlıdırlar,” derken Doğu dillerinden hiç haberdar olmadığını da ispatlıyor. Muhtemelen çoğu Batılı aydınlanmacı gibi “Binbir Gece Masalları”na, üç beş Arap-Fars gazeline rastlamış, bir de Doğu’yu romantik-erotik fantazyalar dünyasına indirgeyen kitaplar okumuştu. Hazzın ağına düşen Doğu’da sistem ve akıl ne gezer. Kanmış, kandırılmıştır Rousseau. Rousseau’nun yanlışlarla dolu spekülasyonları, Herder ve Alman idealist-romantiklerini etkilemiş, Fransız filozof Derrida’yı “Gramatoloji”de uzun uzadıya konuşturmuştur. Doğru susturur, yanlış konuşturur ne de olsa.

Söz sanatlarına da değinir Rousseau –bizi asıl ilgilendiren burasıdır-: “Nasıl ki insanları konuşturan ilk güdüler güçlü duygulanımlar olmuşsa, insanın ilk ifadeleri de söz sanatlarıyla yüklü ifadeler olmuştur. İlk önce doğan dil mecazlı dildir, gerçek anlam en son bulunmuştur. İnsanlar şeyleri ancak asıl biçimlerinde gördükten sonra onlara asıl adlarını vermişlerdir. İlk başta yalnızca şiir biçiminde konuşuluyordu; insanlar akıl yürütmeyi uzun zaman geçtikten sonra düşünebilmiştir.” (2022, 11). Vico kaynaklı teoriyi ispatlamak isterken aşırı yoruma varıyor Rousseau, dolayısıyla yanlış çıkarımlarda bulunuyor. Hiç şüphesiz dilin ve insan zihninin ileri bir evresidir mecaz. Soyut düşünme yeteneği gerektirir. Ernst Fischer de benzeri şeyler söyler: “Yeni araştırmaların sonuçlarına bakılırsa, sınıfsız ilkel toplumda sanat ilkel bir doğacılıkla başlamış, kalıplaşma ve soyutlama ancak taş devrinin sonunda önem kazanarak daha sonra soylu sınıfa dayanan yönetim düzenlerinde belli başlı üslup olarak uygulanmıştı. Buna karşı akımlarsa her zaman halk arasında çıkmıştır.” (Ernst Fischer, 2020: 172) –ilkel toplum kavramı tartışmaya açık tabii, neye ve kime göre-. Üstelik sanat için değil, soyut-dini bir gerçekliği dile getirmek için kullanılmıştı mecaz. “Heinz Werner, mecazın kökenlerine ilişkin çalışmasında, bu özel mecaz türünün, yani bir fikrin bir diğeri üzerinden dolaylanmasının, büyüsel dünya görüşünden doğan, daha da özel olarak belli ad ve sözcük tabularından doğan oldukça kesin güdülere dayandığını varsayan yaklaşımı lehine oldukça akla yatkın bir uslamlama sundu.” (Ernst Cassirer, 2018: 102) –büyüsel dünya yerine dini koymalıyız-. Sonuç olarak Rousseau’nun dile romantik kök arayışı pek ikna edici değil.  

Önemi asla küçümsenemeyecek söz sanatları, birtakım akıl yürütmeler dışında apriori olarak kabul edilmiş, tanımlanıp bırakılmıştır. Söz sanatlarının da her mahlûk gibi bir varoluş sürecinden geçtiği kesin. Bu sürecin karanlıkta kalması, zoru seven filozofları daha bir cezbetmeliydi, ama etmedi. Eflatun ve Aristo gibi düşünürlerin meseleyi deşmemesi ilginç, yeterince önemli bulmamışlar mıydı acaba. Halbuki Eflatun mimesis deyip durur, Aristo ise “Fizik”e şu cümlelerle başlar: “İlkeleri, nedenleri ya da temel öğeleri olan her araştırma alanında bilmek ve kavramak bunları anlamakla söz konusu olduğuna göre (çünkü ilk ilkeleri, ilk nedenleri, temel öğeleri bildiğimizde her bir nesneyi bildiğimizi düşünürüz).” (2019, 9). Kutsal kitapların diline hayatlarını vakfeden teologlar ise Tanrı’nın halka seslenirken söz sanatlarından yararlanarak mecazlı bir dil kullanıp kullanmadığı etrafında tartışıp durmuşlardı. Bilimsel gelişmeler, bilhassa Hıristiyanlık için mecazlı dili zorunlu hale getirmişti; çünkü İncil, dünyanın dönmediği, evrenin merkezi ve düz olduğunu iddia ediyordu, bilim bunun tersini ispatlamıştı. Tevil için mecazlı dile ihtiyaç vardı. Neden sonra Tanrı, mecazlı dille konuşuverdi. Halbuki mecaz, insan zihninin ürünü daha ziyade.

Dilin kökeni üzerine yeterince tartışıldığı inkâr edilemez bir gerçek. Bu tartışmalarda birkaç başlık belirleyici olmuştur, ötesi yorucu teferruat. “Dilin kökeni sorunu her zaman için –onu en derinlemesine ele alan ve onunla en çok boğuşan düşünürler için bile- gerçek bir maymun bulmacası haline gelir. Ona ayrılan bütün enerji bizi bir döngü içine sokar ve sonunda başladığımız noktaya bırakır.” (Ernst Cassirer, 2018: 41). Dolayısıyla bize tercihte bulunmaktan başka pek bir şey kalmış görünmüyor. Biz, hemen her sanata kaynaklık yaptığını düşündüğümüz söz sanatlarına eğilecek, dilin kökeni araştırmalarında olduğu gibi birtakım spekülasyonlar geliştireceğiz. Başka yolumuz yok. Ucu ilk insana dek uzanan çetrefilli bir konu var önümüzde çünkü. Mantığın sınırlarını zorlamak durumundayız, biliyoruz, yer yer yanlış çıkarımlarda bulunacağız, kimi zihin, Derrida gibi bu yanlış çıkarımların üzerine düşünürken sıçrayışlar yapacak, polemikten kaynaklanan bir performansla doğru sonuçlara varacak belki de. Biz imkânsızı zorlamayanların başladığı noktaya döneceğine inanıyoruz. Hemen her ciddi mevzuda “dar kapı” şartı, yani üzerinde konuşulamayanlar hakkında susmamak gerek. Heidegger’e kulak verelim: “Düşünmeyi öğrenmek için koyulduğumuz yolda kendi kendimizi oyalayarak, bastıran [kendisini zorlayan] sorulardan aceleyle kaçmamalıyız; tam tersine hiçbir buluculukla bulunamayacak olanı arayan soruların içine bırakmalıyız kendimizi.” (2015, 54). Heidegger, pragmatist modernlerin bir işe yaramadığı iddiasıyla dışladığı metafiziğe dikkatleri çekmek istiyor sanki.

“Başlangıçta Söz vardı,” sonra Tanrı –mucize sahibi- üzerine düşünmeler neticesinde söz sanatları yaratıldı, metafizik zorunluluktu bu, diyerek başlamak istiyorum. Yaratıldı ve ardından pragmatik amaçlar için kullanıldı. Tehlikeli sonuçları vardı bu yönelimin. Sekülerleşen söz sanatları konuşmayı etkili kılmanın yanında -retorik- doğası gereği yoruma-tevile, dahası tartışmalara da kapı aralamıştı. Kutsal kitap tefsirleri, mezhepler, fikir ayrılıklarının tetiklediği çok kanlı savaşlar hep Tanrı’yı –mucize- taklit eden büyülü söz sanatlarından, sözü evirip çevirmekten kaynaklanmıştı. Dolayısıyla gerçekliği ters yüz edip her şeyin doğasına müdahalede bulunduğu için büyü yasaklanmıştır hemen her toplumda ve büyücü en ağır cezaya çarptırılmıştır -kâhin ile büyücüyü ayırıyorum birbirinden-. Meseleyi daha somutlamak adına “Sümer Kral Destanları”ndan bir alıntı yapalım: “Büyücü, en iyi tohumları olan çiftçi,/Tanrıça Nisaba’nın şehri Eres’e vardı,/İneğin olduğu çiftliğe girdi,/Çiftliğin ineği başını salladı,/İneği insan gibi dile getirdi,/(Büyücü:) ‘İnek, tereyağını kim yer? Sütünü kim içer?’/(İnek:) ‘Tereyağımı Tanrıça Nisaba yer,/Sütümü Nisaba içer… [Büyücü (hemen ardından)] kutsal ahırdan,/Nisaba’nın ağılına gitti,/Ağılın keçisi başını salladı,/Keçiyi insan gibi konuşturdu,/(Büyücü:) ‘Keçi, tereyağını kim yer? Sütünü kim içer?’/(Keçi:) ‘Tereyağımı Tanrıça Nisaba yer,/Sütümü Nisaba içer… O gün büyücü felaket getirdi, ağıl ve ahırda ses seda kesildi,/İneklerin sütü çekilmişti, yavruları karanlıkta kalmıştı,/Yavruları açtı, açlıktan inliyordu,/Keçilerin sütü çekilmişti, [yavruları karanlıkta kalmıştı],/Oğlaklar ve keçiler aç kaldı, hayatları…/İnekler, buzağıları ile üzgün üzgün konuştu,/Keçiler, oğlaklar ile.” (2020, 35-36). Büyücü inek ile keçinin doğasına müdahale edip kötülük ürettiği için çok geçmeden yargılanıp cezalandırılmıştır. “Bu kötülüğün (büyü), tereyağı ve sütü kesmenin, affı olmaz,/Ay Tanrısı Kral Nanna ahırda süt bahşetti…/[Ay Tanrısı], suçunun ağır olduğunu söyledi. Ben canını bağışlamıyorum./Bilge Kadın Sağburu’nun meclis önündeki son sözleri büyücünün ölüm fermanıydı,/Mağlup büyücüyü Fırat’ın sularında boğdurdu.” (2020, 39). Büyücünün mucize gösteriyormuş gibi yapıp hayvanları konuşturması –izinsiz bir girişim-, Ay Tanrısı tarafından yanlış bulunuyor. Her canlı, yaratılışına uygun davranmak zorundadır. Ötesi Tanrı’nın koyduğu kuralların ihlâli anlamına gelir.

Sınırlandırmalara rağmen dini-ahlaki amaçlar güttüğü hissedilen Sümer masallarında intak bir söz sanatı haline gelmiş, hayvanlarla ilgili karakter temsilleri büyük ölçüde oluşmuştur. İntak, insana ait en önemli niteliğin –konuşma, düşünme- hayvana aktarılmasıdır, bu durum bir anlamda hayvanın yüceltilmesi anlamına geliyor, dolayısıyla insan ile hayvan konuşma-düşünme düzleminde eşitlenmiş, dahası Tanrı’ya benzer yaratılan insan aşağılanmış oluyordu. Yukarıdaki büyücünün cezalandırılmasının sebebi bu muydu acaba. Sanmam, çünkü inek, oğlak, keçi gibi hayvanların insanı besleyen Tanrısal özelliği bulunmakta, bu hayvanlar seçkindir, konuşabilir –yiyeceğin kişiye can verdiği için Tanrılaştırıldığı bir dönemden bahsediyoruz-. Diğer bazı hayvanlar için –köpek, tilki, çakal vb.- aynı şeyi söyleyemeyeceğiz. “İnsan konuşan-düşünen varlıktır,” ama hayvan öyle değil; genelleşen intak sanatı, yüce insana, kimileri açısından üst hayvana bir taarruzdur esasında, aşağıdaki Sümer metninde de insan –dolayısıyla Tanrı- bir köpek tarafından eleştiriliyor:

“Köpek ile Eğiticisi

Bir köpek eğiticisi,

Akıllı, genç bir köpeği

Eğitmeye çalışıyordu.

‘Otur!’ dedi köpeğe.

Sonra,

‘Kalk, yeniden otur!’

Köpek buyrukları

Elinden geldiğince yapmaya çalışıyordu.

Eğitici, yeni bir komut daha verdi.

‘Oraya git!’

‘Buraya gel!’

‘Yine git, tekrar gel!’

‘Otur, şimdi kalk!’

Çok sinirlenmişti köpek.

Eğiticisine söylenerek,

‘Sen daha ne yapacağıma

Kendin karar vermelisin!

Sen bu kadar ilkesiz olur,

Durmadan fikir değiştirirsen,

Ben nasıl eğitileceğim ki?’ dedi.” (Yalvaç Ural, 2020: 62-4).

Tanrı suretinde yaratılan insanın en kutsal yönü sayılan “Söz” söyleme yeteneğini gelişigüzel, yani din ve ahlak dışı amaçlarla hayvana aktarmak da suça dâhil edilmiş olabilir. Günah, taklit yollu çoğaltılıp sanat eliyle yayılmamalıdır. Platon’un şairi –sanatkâr-, “Devlet”inden kovmasının nedeni biraz da bu taklit –benzetme- anında şairin gerçekliği bozguna uğratmasıdır. Taklitçi, ne kendisi ne de benzemeye çalıştığı şey olabilir. Bunu bir sorun olarak görmemiştir Aristo, “Poetika”sında insanın taklide en yakın hayvan olduğunu, bazı şeyleri taklit sayesinde öğrendiğini belirtir. İslam düşünürleri arasında da bu yaklaşım kabul görmüş, “Cürcânî teşbih ve temsilin mecaz değil hakikat olduğunu ifade etmiştir.” (2018, 22). Yine de intak-kişileştirme sanatını evcilleşme sürecinde insanlarla yaşayan papağan, muhabbet kuşu gibi hayvanların başlattığını düşünüyoruz –gerçi hayvanların konuşabilmesi de mucizevi bir durum-. “Zira bazı canlılarda hiç taklit (yetisi) yokken bazılarında ise az bir şey vardır. Bu da papağandaki gibi sesleri (nağmeleri) taklit etmekle ya da maymundaki gibi (jest, mimik ve) hareketleri (şemâil) taklit etmektedir.” (İbn Sina, 2020: 88). Kuşların sık kullanılan kelimeleri taklit etmesi, fabllarda görüldüğü üzere insanın hayal gücünü harekete geçirmiş, diğer hayvan ve nesneleri de konuşturmasını sağlamış sanki. Belki de kadim dünyanın dindarları, fabl türünü din dışı bulmuştu ilk başlarda. Bilemiyoruz. Tarihin karanlık kısmında kalan meseleler üzerine konuşuyoruz çünkü. Hayvanlarla aramızda bilgi alışverişi olduğu kesin. “Büyük maymunların hepsi –ve ayrıca diğer bazı hayvanlar ve kuşlar- alet kullanır ve karmaşık sosyal hiyerarşilerde yaşarlar.” (2021, 17). Habil ile Kabil vakasında olduğu gibi bazen bir karga ilham meleğine dönüşebilir. “Ardından Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. ‘Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim?’ dedi, ettiğine de pişman oldu.” (Mâide Suresi, 31).

Zamanla intak-kişileştirme, mucizevi olayların anlatımı sırasında kutsal kitaplara da girmiş; Mecusi, Hindu ve Yahudi kutsal kitaplarında kendine yer bulmuştur: “Doğa ona cevap verdi: ‘Öküzü koruyabilecek hiçbir yardımcı yoktur.” (Avesta, 2012: 231). “Vayu’ya adanmış olan sürünün boğası ona, ‘Satyakama!’ dedi. O, ‘Efendim!’ diye karşılık verdi. Boğa, ‘Artık bin olduk. Bizi öğretmenin evine güt ki,’ dedi; ‘Sana Brahman’ın bir ayağını açıklayayım.’” (Upanişadlar, 2022: 130). ”RAB Tanrı’nın yarattığı yabanıl hayvanların en kurnazı yılandı. Yılan kadına, ‘Tanrı gerçekten, bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin dedi mi?’ diye sordu. Kadın, ‘bahçedeki ağaçların meyvelerinden yiyebiliriz’ diye yanıtladı. ‘Ama Tanrı, bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın; yoksa ölürsünüz’ dedi. Yılan, “kesinlikle ölmezsiniz,” dedi. ‘Çünkü Tanrı biliyor ki, o ağacın meyvesini yediğinizde gözleriniz açılacak, iyiyle kötüyü bilerek Tanrı gibi olacaksınız.’” (Yaratılış, 3: 1-5). Burada da bir büyü söz konusu, şeytan kendini yılana dönüştürmüştür. Kur’an’da da karınca, kuş gibi hayvanların konuşturulduğunu biliyoruz, tabii büyüden değil, mucizeden bahsedebiliyoruz. Genel inanca göre büyü, Tanrı’dan izinsiz yapılırken mucize Tanrı’nın iradesiyle gerçekleşir. İlkinden kötülük, ikincisinden iyilik doğar. Kur’an’a bakalım: ”Nihayet Karınca vadisine geldikleri zaman, bir karınca dedi ki: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!’ (Süleyman) onun sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: ‘Ey Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların arasına kat.’ (Süleyman) kuşları gözden geçirdi ve şöyle dedi: Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? Çok geçmeden (Hüdhüd) gelip: ‘Ben’, dedi, ‘senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana çok doğru (ve önemli) bir haber getirdim. Gerçekten, onlara (Sebe’lilere) hükümdarlık eden, kendisine her şey verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadınla karşılaştım. Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Şeytan, kendilerine yaptıklarını süslü göstermiş de onları doğru yoldan alıkoymuş. Bunun için doğru yolu bulamıyorlar.’” (Neml Suresi, 18-24). Burada ise “süs” vurgusu önemli, süs de bir çeşit göz boyama, büyüleme şeklidir. Süleyman’ın ordusunu tanıyan, stratejik analiz yaparak diğer karıncaları uyaran bir karınca var karşımızda. Hatta esprili konuşmasıyla Süleyman’ı gülümsetebiliyor. Süleyman’a bilgi veren Hüdhüd ise bir sosyoloji profesörü gibi toplumsal analizler yapıyor. Hatta ilahiyat profesörü gibi Sebe toplumunun sapkın olduğunu, ne için sapıttığını anlatıyor. Üst düzey fabl örnekleri bunlar. Böylece intak-kişileştirme sanatının önündeki dini engel de ortadan kalkmış oluyor. Zamanla aşama aşama bitkiler, cansız varlıklar da yaygın bir şekilde kişileştirilip konuşturulacaktır.

Meselenin bir başka dini boyutu daha var tabii. Hint mitlerinde karınca, yukarıdakine benzer bir içerikte değerlendirilmiş: “Sarayın büyük salonunda bir karınca alayı belirmiştir. İki metre genişliğinde bir saf halinde sıraya girmiş olan karınca kitlesi döşemenin üzerinde geçit yapmaktaydı. Oğlan onları fark edince duraklamış, sonra şaşırarak gülmeye başlamıştır. İndra ‘neden gülüyorsun’ diye sorunca, ‘Karıncaları uzun bir alay halinde resmî geçit yaparken gördüm ey İndra. Bunların her biri eskiden bir İndra’ydı, her biri imanı sayesinde eskiden Tanrılar kralı mertebesine yükselmişti. Fakat şimdi birçok beden değiştirmeden sonra her biri yeniden karınca oldu. Bu karınca ordusu eski bir İndralar ordusudur…’ diye cevap verdi… Vishnu tarafından çok etkileyici bir şekilde sunulan devrevi ve sonsuz zaman kavrayışını bütün Hint’e ortak kozmik devrelere ilişkin kavram olduğunu belirtelim. Evrenin devrevi olarak yaratılış ve yok edilişine olan inanç Atharvaveda’da da (X, 8. 39-40) bulunmaktadır. Zaten bu inanç tüm eski toplumların Weltanschauunguna dâhildir.” (-İ.S.-, 2017; 73-4) -Papağan ve muhabbet kuşunda ata ruhunun doğduğu mu sanıldı acaba. Niçin olmasın-. Reenkarnasyonun izlerini Antik Yunan’da da görürüz. Aristo “Atinalıların Devleti” kitabında cansız varlıkların yargılanmasından bahseder: “Krallar ve arkhon bir kişinin ölümüne neden olan hayvanları ve cansız varlıkları da yargılarlar.” (2013, 100). Demek ki cansız varlılara bir kişilik-sorumluluk yüklemiş Antik Yunan. Bu inanış şekli, İslam düşünce tarihi içerisinde farklılaşarak da olsa kendine yer bulmuştur. Kimi Müslüman şairde reenkarnasyon etkileri hissedilen intak sanatının işletildiği mistik şiirlere rastlıyoruz. Yunus Emre’nin “Sordum Sarı Çiçeğe” ilahisi bu açıdan incelenebilir. İlahide “çiçek”, bir ermiş gibi konuşur, çünkü öte dünya bilgisine sahiptir, toprağın altındaki ölü bir tohumken dirilmiştir.

Büyücü, sahte peygambere; büyü ise sahte mucizeye benzetilebilir. O halde ana hatlarıyla söz sanatlarının doğuşunda Tanrı üzerine düşünmek-din-mucize belirleyici olmuştur. Doğal bir sonuç bu. Yaratıcı üzerine düşünmek insandaki yaratıcı yanları ortaya çıkarmıştır. Odaklandığı şeydir insan, ahsenitakvim ile esfelisafilin arasında gidip gelir. Büyü –yalan, aldatmaca-, yaratıcıya odaklanmamış, taklitle yetinmiştir, dolayısıyla mucize maskesi takmıştır hep, bu karanlık girişim yeni söz sanatları ve sanatlarla sonuçlanmış sanki. “Muhteşem gücünle büyücü düşmanları ve seni yalandan ananları üfleyip yok edersin.” (Rigveda, 2021, 49). Mucize-büyü-yalan (mübalağa vs.) büyük oranda söz sanatlarında bugüne kadarki evrim böyle gerçekleşmiştir. Ne demişti Hesiodos, “biliriz söylemesini sahiciye benzeyen nice aldatıcı şeyleri,/biliriz yine de istediğimiz zaman hakikati dile getirmesini.” Mucizeden büyüye geçiş birdenbire olmamış, zaman almıştır. Cermen mitolojisinde geçen Tanrı Odin, büyücülükle ilişkilendirilir. Buradan iyi büyü –Tanrı’ya has-, kötü büyü –kötülük Tanrısı şeytan has- ayrımı doğmuştur. Bunlara beyaz büyü ve kara büyü de denilebilir. “Işığı mağarada Kutsal Lugalbanda’nın üzerine düşüyordu,/Koruyucu erkek cini başının üstünde dönüyor,/Koruyucu dişi cini arkasında duruyordu,/Ona musallat olan Tanrı gitti,” (Sümer Kral Destanları, 2020: 51) –“musallat olan Tanrı” ile şeytan ima edilmek istenmiş. Kadim dünyanın büyüye bakışını daha fazla örnek üzerinden görmekte fayda var. “Sümer Kral Destanları”ndan: “Güneş ışığı gibi hızlı giden dikenli oklar at,/Ay ışığı gibi hızlı giden kamış oklar at,/O dikenli oklar vurduklarını boynuzlu yılan ısırmış gibi zehirlesin!/Baltayla balığı doğrar gibi büyü ile deşsinler” (2020, 68). “İlyada”dan: “Athene’yle gümüş yaylı Apollon birer şahin oldular,” (2014, 141). “Odysseia”dan: “ayaklarına güzel sandallarını bağladı,/bu tanrısal altın sandalları giyince o,/rüzgârlarla bir olur, uçardı sular üstünde,/rüzgârla bir olur, uçardı sular üstünde,/uçsuz bucaksız topraklar üstünde uçardı” (2015, 6); “Tanrıça onları içerde iskemlelere, tahtlara oturttu,/peynir, sarı bal ve arpa unu ezdi Pramnos şarabında,/sağrağa korkunç ilaçlar karıştırdı/büsbütün unutsunlar diye baba toprağını./Verdi onlara bu içkiyi, onlar da hemen diktiler,/onlar diker dikmez içkiyi, Kirke hepsine değneğiyle vurdu/ve kapattı yoldaşlarımı domuz ağılına./Şimdi onlar tıpkı domuza benzemişlerdi/başları ve sesleri, kılları ve gövdeleriyle,/ama akıl vardı yine içlerinde eskisi gibi” (2015, 172). Bu örnekler mucize-büyü arasında kalmış. Mucizevi olandan sanatsal büyüye geçiş destan ve masallarda açık görülmektedir. Karakterlerin kurbağaya, domuza, kuşa dönüştürülmesini hatırlayalım. Mecusilerin kutsal kitabı Avesta’da doğal felaketler de büyü ile ilişkilendirilmiş: “Bunun üzerine tümüyle ölüm olan Angra Mainyu geldi ve karşıtı uğursuz büyücülük işini yarattı… Her nereye gidip büyücülük çığlığı atarlarsa orada ne kötü büyücülük işleri çıkar. Oradan öldürmek için çıkıp can damarına saldırırlar ve beraberlerinde istedikleri kadar çekirge getirirler.” (2012, 36). Musa’nın Firavun’u birtakım mucizelerle yola getirme girişimine, Mısırlılar geleneğe uyup büyü demişlerdi, çünkü ortada apaçık olumsuz göstergeler vardı: tufan, çekirge, bit, kurbağalar ve kan. Onlara göre bunlar güçlü, kara büyüden başka bir şey olamazdı.

Büyü ile sağlık-hastalık arasında da ilgi kurulmuştur. “Babil hekimliği uzun süre, tekabül etmeyen kötücül güçleri en basit yöntemlerle, büyülü sözler, tılsımlar, afsunları yoluyla kovmayı amaçlayan bir büyücülük tekniği olmuştur.” (-B.S. ve K.- 2020: 61). “Gılgamış Destanı”nda büyünün ilaç anlamında da kullanıldığını görmekteyiz: “ölümden korkmazsın büyülü otlarla ovarsan gövdeni,” (2015, 45). Orta Çağ Hıristiyan hekimleri de şeytandan kaynaklandığı düşünülen hastalığı dualarla kovmaya çalışmışlardır. Anlaşılan o ki, kimi modernist araştırmacılar dua-dini ritüeli de büyü olarak adlandırmış. Avesta’da da Söz’ün gücünü görüyoruz: “Zerdüşt Ahura Mazda’ya sordu: ‘Evi nasıl temizleyeyim? Ateşi nasıl temizleyeyim? Toprağı nasıl temizleyeyim? Sığırları nasıl temizleyeyim? Ağaçları nasıl temizleyeyim? İmanlı kadın ve erkeği nasıl temizleyeyim? Yıldızları nasıl temizleyeyim? Güneşi nasıl temizleyeyim? Sınırsız ışığı nasıl temizleyeyim? Kutsal ilkenin kaynağı Mazda tarafından yaratılan tüm iyi şeyleri nasıl temizleyeyim?’ Ahura Mazda cevap verdi: ‘Temizleyici sözleri söyleyeceksin ve ev temiz olacak; ateş temiz olacak, su temiz olacak, toprak temiz olacak, sığırlar temiz olacak, ağaçlar temiz olacak, imanlı kadın ve erkekler temiz olacak, yıldızlar temiz olacak, ay temiz olacak, güneş temiz olacak, sınırsız ışık temiz olacak, kutsal ilkenin kaynağı Mazda tarafından yaratılan bütün iyi şeyler temiz olacak.” (2012, 104). İlahi bir sözden bahsediliyor burada. “Ve biz bütün kutsal şiirlere taparız.” (2012, 288) –şiirle hakiki söz kastediliyor bizce-. “İnsan Kutsallıkla iyileşebilir; insan Yasayla iyileşebilir, insan bıçakla iyileşebilir, insan Kutsal Sözle iyileşebilir: Bütün bu şifa verenlerin arasında, Kutsal Sözle iyileşen en şifa verenidir.” (2012, 366).

Dilin, sanatın kökeninde büyü olduğunu iddia edenler, din yerine büyüyü koyarak bilimsel nesnelliğe halel getirmekten çekinmiyorlar. Eliade gibi Ernst Fisher de aynı sisli-bulanık yöntemi kullanıyor –asıl büyü budur-: “İlkel toplumda büyücü, topluluğun gerçek anlamda bir temsilci, bir görevlisiydi. Topluluğun kendisinden beklediği şeyleri büyü gücüyle üst üste birkaç kere gerçekleştirmezse, öldürülme tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı. Yeni sınıflı toplumda büyücünün görevi sanatçı ve rahip, daha sonra da hekim, bilgin ve düşünür arasında paylaşıldı. Sanatla tapınma arasındaki yakın bağ ancak zamanla gevşedi ve sonunda tümüyle ortadan kalktı. Ama bundan sonra bile, toplumun bir temsilcisi, bir sözcüsü olarak kaldı sanatçı.” (2020, 58). Büyücü denilenlerin çoğu muhtemelen çağlarının din adamlarıydı.

Toplumu büyülemeyi isteyenlerin de –büyücü de denilebilir bunlara- kimi söz sanatının altında imzaları olma ihtimali var elbette, çünkü sanata hiç şüphesiz yalan da dâhil olmuştur. İnkârın da bir tarihi var en nihayetinde. Yine Tevrat’a bakalım: “Böylece Musa’yla Harun firavunun yanına gittiler ve RABB’in buyurduğu gibi yaptılar. Harun değneğini firavunla görevlilerinin önüne attı. Değnek yılan oluverdi. Bunun üzerine firavun kendi bilgelerini, büyücülerini çağırdı. Mısırlı büyücüler de büyüleriyle aynı şeyi yaptılar. Her biri değneğini attı, değnekler yılan oldu. Ancak Harun’un değneği onların değneklerini yuttu. Yine de, RABB’in söylediği gibi firavun inat etti ve Musa’yla Harun’u dinlemedi. RAB Musa’ya şöyle dedi: ‘Harun’a de ki, değneğini uzatıp yere vur, yerdeki toz sivrisineğe dönüşsün, bütün Mısır’ı kaplasın.’ Öyle yaptılar. Harun elindeki değneği uzatıp yere vurunca, insanlarla hayvanların üzerine sivrisinekler üşüştü. Mısır’da yerin bütün tozu sivrisineğe dönüştü. Büyücüler de kendi büyüleriyle tozu sivrisineğe dönüştürmek istedilerse de başaramadılar. İnsanların, hayvanların üzerini sivrisinek kapladı. Büyücüler firavuna, ‘Bu işte Tanrı’nın parmağı var’ dediler. Ne var ki, RAB’bin söylediği gibi firavun inat etti, Musa’yla Harun’u dinlemedi.” (Mısırdan çıkış –IV- 10-19) –kıssa, Kur’an’da biraz daha farklı anlatılır: Asayı yere atan Harun değil Musa’dır ve ilk önce büyücüler eyleme geçer-. Her iki durumda da hakikat sahteyi yutmuştur.

Nasıl ki din, mit seviyesine indirgenmişse yer yer mucize de büyü olarak yaftalanmaya çalışılmıştır, zaten Tanrı bir yanılsamadır onlara göre: “Rasûlüm! Şayet sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap gönderseydik de onu elleriyle tutmuş olsalardı, o küfürlerinde diretenler yine de: ‘Bu, olsa olsa apaçık bir büyüdür’ derlerdi.” (En’âm Suresi, 7) –Kur’an, her Müslüman için bir mucizedir-. “İşte o zaman Allah şöyle diyecek: ‘Ey Meryem oğlu İsâ! Sana ve annene lütfettiğim nimetleri hatırla! Seni Rûhulkudüs’le (Cebrâil) desteklemiştim de hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşuyordun. Sana yazmayı, hikmeti, Tevrat ve İncil’i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan kuş biçiminde bir şey yapıp ona üflüyordun ve benim iznimle derhal kuş oluyordu. Benim iznimle körü ve cüzzamlıyı iyileştiriyordun. Yine benim iznimle ölüleri diriltiyordun. Onlara açık kanıtlar getirdiğin zaman buna karşı içlerinden inkâr edenler ‘Bu düpedüz bir büyü!’ dediklerinde İsrâiloğulları’nın sana zarar vermelerini önlemiştim.’” (Mâide Suresi, 110). Firavun taraftarları ve Mekkeli müşrikler gibi günümüzde de modernistler mucizeyi büyü gibi sunarak mucize (Tanrısal) ile büyüyü (şeytani) aynileştirmişlerdir, onlara göre ikisi de yalanda birleşir.

Hammurabi Kanunları ve “Sümer Kral Destanları”ndaki gibi Kitab-ı Mukaddes ile Kur’an’da da büyü-aldatmaca-insanlara zara verecek yalan yasaklanmıştır. Kitab-ı Mukades’ten: “Tanrınız RABB’in size vereceği ülkeye girdiğinizde, oradaki ulusların iğrenç törelerini öğrenip uygulamayın. Aranızda oğlunu ya da kızını ateşte kurban eden, falcı, büyücü, muskacı, medyum, ruh çağıran ya da ölülerin ruhlarına danışan kimse olmasın. Çünkü RAB bunları yapanlardan tiksinir.” (Ulusların İğrenç Töreleri, 9-12); “Büyücü kadını yaşatmayacaksınız.” (Mısır’dan Çıkış 22: 18). Hıristiyanlık tarihi cadı yakma törenleriyle doludur. Kur’an: “Onlar, Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların uydurup söylediklerine uydular. Gerçek şu ki Süleyman kâfir olmadı, fakat şeytanlar kâfir oldular; çünkü insanlara sihri, Bâbil’de iki meleğe, Hârût’la Mârût’a indirileni öğretiyorlardı. Hâlbuki bu iki melek, ‘Biz ancak imtihan vasıtasıyız; sakın küfre sapma!’ demedikçe hiç kimseye bilgi vermezlerdi. Fakat onlar bu iki melekten, karı ile koca arasını açacak şeyleri öğreniyorlardı. Oysa Allah’ın izni olmadıkça onunla hiç kimseye zarar veremezlerdi. Yine de kendilerine fayda sağlayanı değil zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun onlar, bunu (sihri) satın alan kimsenin âhiretten nasibi olmadığını çok iyi biliyorlardı. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür, bir bilselerdi!” (Bakara Suresi, 102). Masallarda verevine kullanılan büyü –yalan-, yok olmadı, “reklam” maskesiyle yoluna devam ediyor. Edebiyatımızda ise Saf Şiir, Büyülü-Gerçekçilik gibi akımlar okuru büyüleme peşinde. Post-truth çağa uygun fantastik roman ve filmleri de ekleyelim buraya.

Mübalağa gibi söz sanatlarını da cehalet kaynaklı korkular beslemiş gibi, ancak bu sanatın da, dahası hayal gücümüzün de gerçek kaynağı Tanrı düşüncesi-mucizedir. Nuh tufanı –öncesi de var elbet-, Kızıl Deniz’in ikiye yarılması, asanın yılana dönüşmesi, İsa’nın bebekken konuşması, ölüleri diriltmesi gibi vakalar mübalağa sanatını yaygınlaştırmıştı elbet –Tanrı’nın yanında kahraman tipi yarı tanrıların olağan dışı eylemleri de bu sanatları geliştirmiştir-. Öyle ki, paganizm, yani çok tanrıcılık da tek başına bir sanat faaliyetidir. Mitolojiye dönüşen dinler, söz sanatlarına at koşturma imkânı tanımıştır. Öte yandan Tanrı’nın olağanüstü sıfatlarını anlatma arzusu da söz sanatlarını gerektirmiştir hep -Eski Mısır dininde Tanrı Horus’un sağ gözü güneş veya sabah yıldızı, sol gözü ise ay veya akşam yıldızıdır-. Hesiodos’un “Tanrıların Doğuşu” kitabında hayal gücünü ne denli zorladığını biliyoruz. Avesta’da da durum pek farklı değil: “Biz; ölümsüz, ışık saçan, hızlı atlı Güneşe kurban keseriz.” (2012, 342). Gezegen olmaktan çıkıp Tanrılaşan güneş –bu da bir söz sanatıdır-, kişileştiriliyor, yani kendiliğinden söz sanatı doğuyor. “Selam sana bin kulağı olan, on bin gözü olan geniş otlakların sahibi ey Mitrar. Sen adak sunulmaya değer, dua edilmeye değersin.” (Avesta, 2012, 417). Tanrı, güçlü kuvvetli bir canavar gibi tasvir edilmiş. Olağan üstünün –Tanrı- sanata katkısı bu. Yine Hinduların kutsal kitabı Rigveda’daki “ilahiler” Tanrı’ya seslenmekten kaynaklanan söz sanatlarıyla doludur: “Ârilerin belli başlı geçim kaynaklarının başında büyük baş hayvanlar geliyor. Öküz ve boğaların gücünden, ineklerin ise sütünden çok yararlanılmış olmalı. Bu insanlar bu hayvanlardan o kadar etkilenmişlerdir ki ilahilerde tanrılar ve tanrıçalar sürekli olarak boğa ve ineklere benzetilmiştir. Örneğin Soma akarken, Agni yanarken çıkardığı seslerle, İndra da şimşeğiyle kükrer ve böğürür. Boylar birbirleriyle büyükbaş hayvan için didişmektedir. At da çok önemlidir. Savaşlarda atların çektiği arabalarla gidilmektedir. Bu hayvanlar aynı zamanda yarışlarda da kullanılmıştır. Atın etkisiyle Vedik ozan, tanrıları zaman zaman ata benzetmiştir. Onun gücü ile tanrılarınkini eş tutmuştur, tıpkı boğanın gücü gibi. Veda dönemi şairleri bulutları ineklere benzetmiş, onların yağmur yağdırmalarını da ineklerin süt vermeleriyle eşleştirmiştir. Gök kızıllaştığında bulut ‘kızıl inek’, gürlediğinde ise ‘boğa böğürtüsü’ olmuştur.” (2021, ix). Atın gücünü yeterli görmemiş olmalı ki kadim insan, ata bir de boynuz takmıştır.

Tanrısal olanın –öküz, boynuz-, nasıl arzu nesnesine ya da güç istencine dönüştüğünü ve değişerek sanatsal boyut kazandığını görelim: “Bizim gücümüz öküzdedir, bizim ihtiyacımız öküzdedir, bizim konuşmamız öküzdedir, bizim zaferimiz öküzdedir, bizim yiyeceğimiz öküzdedir, bizim giyinmemiz öküzdedir, bize gıda sağlayan toprak ekmemiz öküzdedir. Parlaklığı ve görkemi için ona duyulmaya değer bir kurban sunacağım…” (Avesta, 2012: 473). Öküz yerine Tanrı’yı koyduğumuzda mesele daha iyi anlaşılacaktır -Yahudiler de Musa’nın yokluğunda değerli madenlerden yaptıkları buzağıya tapmışlardı-. Tanrı’nın en belirgin vasfı varlığa can vermesi, öküz-inek-buzağı da insanı besleyerek hayatta tutar. Dolayısıyla yiyecek bile tanrılaşır. “Upanişadlar”da “yiyeceğe Brahman olarak tapanlar tüm yiyecekleri kazanırlar,” (2022, 76) şeklinde bir cümle geçer. Guénon meseleyi açsın: “Bizzat ‘boynuz’ [corne] kelimesi de KRN köküyle irtibatlıdır ve bu, aynı fikrin farklı bir sembolik ifadesi olan ‘taç’ [couronne] için de geçerlidir, zira bu iki kelime (Latincede cornu ve corona) birbirine çok yakındır. Tacın; iktidar nişanı ve yüksek bir rütbenin işareti olduğu aşikârdır ve onun boynuz ile arasındaki benzerlik de, her ikisinin de başın üzerine yerleştirilmesinden ileri gelmektedir. Buradan da elbette ‘zirve’ fikrine varıyoruz. Bunun dışında bir husus daha var: Daha eski zamanlarda taç, ışın şeklindeki sivri uçlarla süslenmiş bir çemberdi ve boynuzların da benzer şekilde ışınları temsil ettiği düşünülüyordu. Bu bizi sembolik silahlar hakkında daha önce arz ettiğimiz birtakım tespitlere geri getiriyor. Üstelik boynuzların silahlara benzetilebileceği –hatta adı üstünde, bizzat bir silah olabileceği- de gayet açıktır. Tam da bu yüzden boynuzlar, güç veya iktidar fikriyle ilişkilendirilebilir.” (2022, 239-40). Eflatun ise “kral da belli ki boynuzsuz sürülerin çobanıdır,” (2022, 48) diyerek bu sembolü kullanmıştır. Böylece “boynuzsuz koyun boynuzludan hakkını alacaktır” hadis-i şerifi de daha bir anlam kazanıyor. Boynuzlu koyun, taç-iktidar sahiplerini; boynuzsuz koyun ise halkı temsil ediyor.

Masal ve hikâyelerde de karşımıza çıkıyor öküz-boynuz metaforu. Şeyhî “Har-nâme”de öküze ve öküzün boynuzuna –tanrısal, kutsal taç- özenip de kulak ve kuyruğundan olan bir eşeği anlatır -tasavvuf geleneğinde “eşek”, nefsi temsil etmektedir-: “Batıl isteyü haktan ayrıldım/Boynuz umdum kulaktan ayrıldım” –Gerçek olmayan şeyi (batılı) isteyerek haktan ayrıldım; boynuz umdum kulaktan ayrıldım-. (2011, 54). “Niçün oldı bulara erzânî/Bize bildür şu tâc-ı sultânî” –Bunlara sultan tacı/boynuz neden layık görüldü (biz de hayvan isek onlardan farkımız ne); bunu bize bildir-. (2011, 40). “Ger tonuzlara olmaya buyruk/Âh gitti kulağ ile kuyruk” –O domuzlara (hak ettikleri ceza için) padişahın emri olmazsa, âh kulak ile kuyruk gitti demektir-. (2011, 56). Görüldüğü üzere Guénon’un belirttiği gibi Şeyhî de boynuz ile taç arasında ilgi kuruyor. Tacı, yani iktidarı ele geçirmek öyle kolay değildir, bu amaçla yola çıkan eşeğin başına gelmeyen kalmamıştır. Dolayısıyla herkes haddini bilmeli, sonucuna varıyoruz. Şeyhî’yi çekemeyenler “Har-nâme”nin Nizâmî’den araklama olduğunu iddia etmişler. Esasında durum bambaşka. “Sümer Hayvan Masalları”nda geçen “Yabanöküzü Boynuzlu Tilki” ile Har-nâme arasında ciddi benzerlikler bulunmakta. “Tilki kurnaz olmasına kurnaz,/Kibirli, oyunbaz, kandırıkçı;/Bir o kadar da korkak bir hayvandı./Çünkü onun, başka hayvanlar gibi,/Güçlü silahları yoktu.//Ne aslan gibi pençeleri…/Ne kurt gibi güçlü çenesi./Ne de domuzun bıçak gibi,/Keskin dişleri./Yabanöküzü gibi bir çift boynuzu olsaydı,/Yuvasında daha huzurlu uyuyacak,/Yaşam ona daha güvenli gelecekti.” (44). Ne aslan ne kurt ne domuz olmak ister tilki, gözünü tanrısal olana dikmiştir: boynuz-kutsal taç. Bugünden bakarak kadim dünyayı anlayamayız, değer yargıları değişti, seküler bir hal aldı. Kişilere yönelik olumlu benzetmelerde aslan ve kurda hatırı sayılır yer verilirken öküz ve domuz daha ziyade olumsuzlamalarda kullanılıyor. Kadim dünya insanına öküz demeniz büyük bir övgü olarak kabul görürken bugün hakaret sayılmakta. Masal bu ya, Tanrı Enlil, yalvarıp yakaran tilkiye boynuz verir, ama o hemen her erk sahibi gibi kibre kapılır –Nemrudu, Firavun’u hatırlayalım-: “’Ey kurtlar, aslanlar, köpekler,/Yüreğiniz yetiyorsa, şimdi gelin!/İşte hepinizi burada bekliyorum./Gelin de saldırın bakalım./Nasıl bir yabanöküzü gibi,/Hepinizi süseceğim görün!’ diyordu.’” (2020, 48). Kendini mutlak güç sahibi sanmakla eşeklik eden tilki terbiye edilmelidir. Yağmur yağar, fırtına kopar –Nuh tufanı ve Kızıl Deniz gibi su ile terbiye edilip arındırılacaktır-. “Boynuzları yüzünden yuvaya giremiyordu./Ne yaptıysa olmadı./Sonunda, önce kuyruğunu soktu./Sonra geri geri girdi yuvaya./Vücudu içerde, başı dışarda kalmıştı./Rüzgâr bir sağa bir sola,/Boynuzları sallayıp duruyordu./Kafasına bir şey düşecek de/Ölecek diye aklı çıktı.” (2020, 49). Pişmanlık duyar, boynuzdan kurtulmak için Tanrı’ya yalvarır. “Derler ki Tanrı Enlil,/Şöyle yanıt vermiş tilkiye:/’Ben herkesi, kendisiyle uyumlu yarattım./Ne bir fazla ne bir eksik bıraktım./Ama sen verdiklerimle yetinmeyip/Boynuzu olanı senden güçlü sandın./En büyük gücün,/Akıl olduğunu anlamadın!’” (2020, 50). Tilkinin yerini “Har-nâme”de eşek almıştır. Buna, bir metni yeniden üretmek diyor post-modernler.

Çarpıcı söz sanatları yaratan aşağıdaki alıntılarda da yine Tanrı’ya yakarıldığını görmekteyiz: “Yılanlar gibi biçim değiştiren, korkusuz, hilesiz olan taşıyıcı Vişvedevalar, kutsal içkimizi kabul buyurun.” (2021, 3); “Her nağmede şimşek elli İndra’yı daha yükseğe çıkarırım; onu ululayacak söz dahi bulamam.” (2021, 5); “Bizler size kışın giyilen örtü gibi, çok sıkı bağlıyızdır.” (2021, 32); “Denizin oğulları, zenginlikleri güvenle keşfedenler, siz tanrılar derin düşünceyle zenginlikleri bulursunuz.” (2021, 44); “Ey ışığın hanımı, yüce arabasında olağanüstü zenginliği taşıyan sen, çağrımızı işit.” (2021, 46). Kişinin muhatabı Tanrı olunca söz, sanatlanıp kanatlanmıştır. Upanişadlar’da da benzeri durumu görüyoruz, Tanrı son derece yaratıcı tasvir edilmiştir: “Ateş (gökyüzü) onun başı, güneş ve ay gözleri, mevsimler kulakları, açıklanan Vedalar dili, rüzgâr nefesi, evren kalbidir; ayaklarından toprak doğdu; şüphesiz o her şeyin iç Ben’idir.” (2022, 46); “O damarların toplandığı kalpte devinerek çoğalır… Brahman’ın semavi şehri olan ‘kalp’te yerleşiktir. O zihnin doğasına bürünür de duyuların bedenine yol gösterir.” (2022, 47); “Güneş muhakkak ki Devaların balıdır. Cennet, gök kovanının asıldığı ana kiriş, parıltılı buğu da arıların yumurtalarıdır.” (2022, 119); “Kurbanın sunulması gereken sunak cennet âlemidir.” (2022, 140). Kim bilir ismini bilmediğimiz nice peygamber, mucizeler göstermiş, yeni yeni söz sanatlarını başlatmıştı.  

Kullanılan ilk söz sanatı ve birçok söz sanatının anası benzetme (analoji) olmalı, insan zihninin işleyişiyle ilgili bir durum bu. Aristo ve Kant da kategorilerine dâhil etmişlerdir mana kraliçesi benzetmeyi –aklın doğası ön kabulüne bağlı kategorileştirme de yaratıcıyı gerektirir, mucizevidir-. Hume ise düşünmeyi “benzetme, yakınlık, neden sonuç” üçlüsü ile izah etmeye çalışır -Kant, bu sayıyı dörde çıkarmış ve bu dört başlığa 12 alt başlık eklemiş-. Düşünmenin, hatta dilin kapılarını benzetme ile açabiliriz ancak. Benzetme, nesne ve eylemleri farklılaştırma-uzaklaştırma-olumsuzlama demektir. Benzetme bir çeşit ayrıştırmadır yani. Uzlaşı sonra gelir. Canlı-cansız, tür-cins şeklinde varlığı sınıflandırmak, ayrıştırma sonrası benzetme ile mümkün. İlk başta bütünü fark ederiz, zihnimiz böyle işler. Bütüne direkt bakmamıza, odaklanmamıza gerek yok. Sadece görme duyusu değil, dokunma-koklama-tatma-duyma da tümdengelimcidir. Önce bütün sonra parçalar gelir. Ayıklamak ve sonra benzetme yapabilmek için her parçaya odaklanmak, mümkün mertebe her detayı kavramak şart. Duygulara bağlı yanılsamalar, benzetmeyi bilme aşamasından sonra devreye girer. Heyecan anında insan bir şeyi başka bir şeye benzetebilir, mesela gece yarısı rüzgârın salladığı ağacı hayvan sanabilir. Burada belirleyici olan korkudur vs.

Kanaatimizce söz sanatlarının biçime-ahenge yönelik önemli bir kısmı şiirsel-dini metinlerden doğmuştur. Zaten tanrılar-tanrı krallar, peygamberler çağında dini olmayan metinden söz etmek pek mümkün değil. Her yönüyle toplumsal hayat Tanrı tarafından belirlenmiştir. Mısır firavunları kendilerini Tanrı ilan etmişlerdi mesela. Kadim dünyada din dışı-seküler metin aramaya gerek yok. Böylesi bir girişim zorlama olur. Hemen belirtelim, ahengin elif bası tekrir sanatıdır. Redif, kafiye, cinas, aliterasyon, asonans gibi belli başlı ahenk unsurları belli aralıklarla tekrarlardan oluşur. Peki, tekrir sanatı nasıl ortaya çıktı. Rousseau olsa kuşların ritmik ötüşü tekrir sanatının keşfini sağlamıştır, derdi muhtemelen. Bu ihtimale tutunabiliriz. Güneşin, ayın belli aralıklarla doğuşuna ve batışına, mevsimlerin art arda gelişine, dalgaların kıyıya saat gongu gibi vuruşuna, nabzımızın ritmik atışına tutunabiliriz. Kendini tekrar edip durur doğa. Dil, farklı mı, dil de benzeri tepkiler verir; fakat bu ihtimallerin dışında ikna edici başka bir neden var: İnsanın kısa-pratik cümlelerle konuşması. Uzun cümleler, daha ziyade yazının icadından sonra şiirselliğin azaldığı düz yazı dilinde karşımıza çıkıyor. Ortak öğeler sıralamak konuşma diline pek uymaz. Sözlü kültür insanının “ormanda incir, üzüm, elma topladım,” demesinden çok “ormanda incir topladım, üzüm topladım, elma topladım” demesi beklenir. “Gılgamış Destanı”nda bu tarz tekrir sanatı sık sık karşımıza çıkar mesela: “İçersine girdiğim o toz içindeki yurtlukta/büyük rahipler, soylular oturuyordu,/yüce arıtmacılar, yalvaçlar oturuyordu,/Büyük Tanrılar’ın ulakları oturuyordu,/Etana oturuyordu, Şakkan oturuyordu/ve Cehennem Ecesi Ereşkigal oturuyordu!” (2015, 74); “Enkidu uzanıp yattı kımıldamadan,/İlk gün öyle geçti, ikinci gün öyle geçti,/Enkidu hastaydı, kötüleşiyordu gitgide,/üçüncü gün öyle geçti, dördüncü gün öyle geçti,/beşinci gün, altıncı gün, yedinci gün öyle geçti,/sekizinci, dokuzuncu gün, onuncu gün öyle geçti,/Enkidu daha da kötüleşti bu arada,/on birinci gün, on ikinci gün öyle geçti,” (2015, 74); “Uyuyanla ölü aynı şeydir,/ölümün resmini çizen çıkmamıştır,” (2015, 104). Aynı şekilde “Sümer Kral Destanları”nda da tekrir sanatına fazlasıyla rastlıyoruz: “Ne kavak, ne de sığla ağacından,/Ne servi, ne de güzel kokulu bir ağaçtan,/Ne sedir, ne de ardıç ağacından,/Ne söğüt, ne de şimşir ağacından,/Ne de atlı arabadaki asalam-ağacından…” (2020, 18).

Avesta’da da yoğun bir şekilde tekrir sanatına rastladığımızı belirtelim. Kimi kadim topluluk, müziğin Tanrı dili olduğunu düşünmüş ve müzikal ilahilerle Tanrı’ya tekrar tekrar seslenmiştir. -İslam geleneği içerisinde müziği lisanullah olarak değerlendirenler de bulunmakta-. Vico’ya dayanan Rousseau’nun “ilk diller basit ve yöntemli olmaktan önce şarkıyla söylenen ve güçlü duygulanımlarla dolu dillerdir,” yaklaşımı da böylece anlam kazanmış oluyor.Sümer Kral Destanları”ndan: “odalarında şu kutsal ezgiyi, büyüyü de okumalısın ona,” (2020, 8); “Çağıralım tanrısal ozan Demodokos’u,/tanrı vergisidir ona ezgi söylemek,/büyüler dinleyenleri ne söylese” (İlyada, 2014: 126); “İşte o Atlas’ın kızı alıkor zavallıyı,/büyüler onu, konuşur tatlı tatlı,” (İlyada, 2014: 5). Büyü şeklinde ifade edilmişse de müziğin mucizevi işlevi söz konusu burada. Dolayısıyla Tanrı da insana emir ve yasaklarını benzeri bir dille bildirir, üstelik akılda kalması kolaydır. Tevrat’ın bazı bölümleri, Avesta’nın Gathaları, Rigvedalar –ilahilerle dolu-, Upanişadlar, İncil ve Kur’an gibi kutsal kitapların ekseriyeti şiirseldir. Sonrasında dindar şairler ise –Homeros gibi pagan da olabilirler- müzikal bir dille insanda mistik haller yaratmayı, hatta kimi zaman insanı büyülemeyi amaçlamış, yeni ahenk unsurları icat etmişlerdir. Bu dilin Saf Şiirciler tarafından da büyü yapımında –sahte mistisizm- kullanıldığını biliyoruz. “Gerçeklikle başa çıkamayan insanların gerçekliğin yerine koydukları tılsımlı bir ‘son çare’ değil midir sanat?” (-Ernst Fischer-, 2020: 252).

Söz’e zarar verebileceğini düşünenlerin yazı karşıtlığı modern zamanlara dek sürmüştür. “Sümer Kral Destanları” kırılma anına değinir: “Kulab kralı kil yoğurdu ve sözlerini kil tablete bastırdı,/O günden önce kil tablete söz bastırmak yoktu,/Şimdi, gün doğarken, yaptı bunu,/Kulab kralı sözünü kil tablete bastırdı,” (2020, 21). Yazının ticaret gibi maddi-aşağı işler için kullanılması, değersiz görülmesine neden olmuş, dini metinler sözlü varlığını sürdürmüştür. Mitlerin binlerce yıl yazıya geçirilmemesinin nedeni biraz da budur. Kulab kralı, dönemin şartlarını düşündüğümüzde krallığın üstünde bir konuma sahiptir, ya Tanrı kral ya da Tanrı’dan el almış yüce-vekil kral, kutsal sözlerini yazıya geçirmekle göğe ait manayı yere indirmiş, devrimci bir iş yapmıştır. Kil tabletler üzerinde somutluk kazanıyor soyut olan. Bu tarz devrimci eylemler gerçekleştirilmeseydi elimizde kadim dünyaya ait pek bir yazılı metin bulunmayacaktı.

İlk yazılı edebi metin olması nedeniyle “Gılgamış Destanı” konumuz açısından son derece mühim. Söz sanatlarının geriye doğru takibini ancak bu metne kadar götürebiliyoruz, ustalıklı örnekleri çok daha evveliyatı olduğunu gösteriyor. “Gılgamış Destanı”nda benzetme sanatına nazaran mübalağanın daha fazla yer aldığını görüyoruz. Bunun nedeni çözülememiş karmaşık doğa karşısında insanın kendini boşlukta küçücük bir varlık olarak hissetmesi –Tanrı da doğayla ilişkilendirilmiştir uzun yıllar, panteizmi hatırlayalım-, yukarıda da belirttiğimiz gibi her daim cehaletle küçülmüş, bilgiyle büyümüştür insan: “Boğa’nın ilk puflamasıyla bir çukur açıldı yerde,/yüz Uruk yiğidi, iki yüz Uruk yiğidi,/üç yüz Uruk yiğidi düştü içine!” (61) –boğaya Tanrısal bir güç atfedilmiş, bu bir gelenektir, “’İnek gözlü Here’, ‘baykuş gözlü Athene’ tanrılara hayvan biçiminde tapınıldığı Homeros öncesi çağlardan kalma sıfatlardır.” (Homeros, 2014: IXXVİİ).-; “sazlık sinekleri gibi uçuverdik biz” (38) –hayvana ait bir özellik insana aktarılmış, son derece yaratıcı bir benzetme; “şu gördüğüm dağ hiçbir şeye düşman değil” (42) –dağ, kişileştirilmiş ve doğasına uygun yüceltilmiş, kişileştirmeyi yalnızca insanla ilişkilendirmemek gerek, çünkü birçok dinde Tanrı da insan biçimli düşünülmüş ve çoğu kez kişileştirme sanısı yaratan kullanımlarda Tanrı ima edilmiştir; “Dağ, bana bir düş getir, uğurlu bir düş” (43) –kadim dünyada dağ, tanrıların yaşadığı yer olarak tasavvur edilir, dağdan kasıt Tanrı’dır ve ad aktarması yapılmıştır, ayrıca Tanrısallık yüklenen ölüm-uyku-akıl-zaman-kader gibi kimi soyut kavram konuşturulmuştur-; “iki konak öteden sedir ağaçları inledi” (53); “yoo hayır, evlenemem seninle, kocan olamam!/Soğukta insanı ısıtmayan ocaksın sen,/rüzgârı tutmayan derme çatma kapısın,/savunucularının üstüne devrilen saray,/altında yatanı boğan bir yorgan(?)/götürenin üstünü kirleten zift,/taşıyanın üstüne boşalan su tulumu,/taş duvarı çatlatan kireç,/çökerten koçbaşı bir dost ülkeyi,/giyenin ayağını vuran çarık!” (58); “birlikte aştığımız doruklar ağlasın sana,/çayırlar öz ananmış gibi ağlasın sana,/sedirlerin yağı gözyaşı olsun da aksın sana,” (79); “Enkidu, sen yanıma astığım balta, sen kolumun gücü,/kemerimdeki kılıç, önümdeki kalkan,/bayramlık giysim, kasığımın örtüsü,/olmaz olası bir cin elimden kaptı seni!/Kardeşim, sen başıboş katır, bozkır eşeği, çöl kaplanı,/ah Enkidu, kardeşim benim” (81) –değer yargıları değişmiş, bugün birini ancak olumsuz anlamda eşeğe ve katıra benzetebiliriz-; “bir gelin gibi hemen yüzünü örttü onun,/çevresinde dört döndü bir kartal gibi” (81); “Tanrılar hoş kokuyu aldılar,/sinekler gibi üşüştüler sununun yanına” (112); “uyku sis gibi çöktü üstüne” (114) –uyku, tanrıdır; sis, Tevrat’ta Tanrı’nın görünümü olarak karşımıza çıkar-;  “su testisi gibi yuvarlak göğüslerinde” (124). Benzetme sanatı; kapalı ve açık istiareye, imgeye kadar evrilmiş görünüyor.

Söz sanatlarının çocukluk ve ergenlik yıllarını en iyi kadim metinlerden görebiliriz. Dolayısıyla kadim metinlerden olan “Sümer Kral Destanları”na da bakalım. Bu metinlerde, genellikle zayıf-ham benzetmelere rastlıyoruz, biz yukarıdaki gibi yetkin olanlarını alıntılayalım: “İçerisi meyve veren parlak bir mes-ağacı gibi güzeldi” (4), “Kutsal bir tapınak gibi krallık tacını taktığım zaman,” (5); “Küçük fareler gibi ona (ulağa) [Tanrıça’ya] başlarını eğip selam verecekler,” (6); “Odasına giren Güneş gibi parlatsınlar boynuzlarını,” (8); “Ey Ulak, geceleyin güney rüzgârı gibi koş,/Sabah çiy gibi parla ve kalk!” (9); “Boğa gibi böğürdü,/Enmerkar onu öküz arabası sürer gibi dinledi,” (14); “Uğurlu günde doğmuş altın heykel,” (15); “dağ eteklerindeki keçi gibi gözlerini dikti,/kızgın bir yılan gibi akasyaların arasından fırladı… Tahtından ona, gürleyen fırtına gibi seslendi” (20); “Kamışlar gibi boyun eğecek,” (20); “Yuvasından kaçırılmış kuş gibi yaparım onları/Adi bir mal gibi üzerlerine fiyat biçerim,” (20); “Ulak, kanat çırpan kuş gibi,/Oğlak peşindeki kurt gibi istekli,” (21); “Tuzağa düşmüş bir ceylan nasıl birden yıkılırsa, işte öyle yere yıkıldı” (45); “Yüzünün ışığı mağarayı aydınlattı” (49); “Göklerin ulaşılmaz kralı Ay!” (50); “Ey Güneş, yolcu çiftlerin üçüncü yoldaşısın,” (51); “Kuş, eşine dedi ki,/Anzud, eşine dedi ki:/”Nanna’nın ahırı kadar büyük yuvamda korkunç bir şey oluyor,/Sanki dağ aslanları bir lokma et için gelmiş dehşet saçıyor,/Kim yavrumu yuvasından alıp götürdü?/Kim küçük Anzud’u yuvasından alıp götürdü?” (66).

Tanrı ve yarı tanrıları başrolde gördüğümüz kadim dünyanın destanlarını da tahrif edilmiş birer dini metin olarak okumak bizi daha doğru sonuçlara ulaştıracaktır. “Gerek Homeros’ta, gerek Hesiodos’ta söylem Tanrısal bir ‘hediye’ olarak kabul edilmektedir. Homerosçu kimi dizelerin gösterdiği gibi ‘arkaik şairler esas itibariyle anlatımlarında hakikate hasredilmişlerdir.” (Erman Gören, 2018: 17). İlyada’dan alıntılar yapalım: “kanatlı sözler”(91) –hoş bir somutlama, deyip geçemeyeceğimiz bir ifade bu, söz; yunanca logos, yani ruh, akıl anlamına gelmekte, Tanrısal bir hüviyete sahip, kanat, yücelik iması yaratıyor, Antik Yunanlılar tanrılara ve meleklere kanat takmıştır-, “atlar da uçtu seve seve” (99) –uçmak, kuşlar dışında Tanrı’ya ve meleklere mahsus bir özellik, ata Tanrısal bir özellik atfedilmiştir; “gökyüzünün kapıları kendiliğinden gıcırdadı” (112); “tanrı soyundandı o, insan değildi,/önü aslan, arkası yılan, ortası keçiydi,/yalımlı nefesiyle kötü soluyordu.” (125) –yine Tanrı düşüncesinin grotesk, yaratıcı bir sonucu-, “göbekli kalkanlar yapıştı birbirine” (159) –ad aktarması-, “kapladı hepsini sarı yeşil bir korku.” (159); “Ulu Zeus’un kızlarıdır Yalvarırlar,/topal, yüzleri buruşuk, gözleri şaşı,/koşarlar Suç’un arkasından dertli dertli,/ama güçlüdür, çevik ayaklıdır Suç” (192) –alegori-; “Zeus Kavga’yı yolladı Akhaların tez giden gemilerine,/korkunç kavganın elinde savaşın belirtisi vardı.” (221) –alegori-; “dalıverdi tunç gibi ağır bir uykuya” (228) –çok başarılı bir benzetme, somutlama-; “ama Zeus, Poseidon’dan önce doğmuştu,/daha çok şeyler biliyordu kardeşinden,/bu yüzden korkuyordu apaçık karşı koymaya,/İnsan kılığına girmiş, kışkırtıyordu orduyu” (281); “Girdi Apollon Kikonların önderi Mentes’in kılığına,/seslendi Hektor’a kanatlı sözlerle” (373) –Tanrı insan kılığına girebiliyor, İsa örneğinde olduğu gibi-; “Rastladı orada Ölüm’e, Uyku’nun kardeşine,” (306) –bu kullanım hâlâ geçerliliğini koruyor-; “ver ikiz tanrılara, Uyku’yla Ölüm’ün eline,” (362); “Zeus hız veriyordu ona kocaman eliyle,/arkasından da ordusunu kışkırtıyordu” (339); “Omuzlarına, dizlerine güç kodu,/göğsüne bir sineğin inadını kodu,/kovarsın yine de bırakmaz insan etini,/doyamaz kanın tadına, boyuna ısırır durur,/işte Menelaos’un kara yüreğini/Athene öyle bir inatla doldurdu,” (389) –II. Yeni’yi hatırlatan cinsten ifadeler bunlar-; “aklı başında adamı bile çelen o öfke,/bir bal damlası gibi akar insanın içine,” (400) –ölümsüz bir somutlama-; “İnsanları şaşırtan Çılgınlık büyük kızıdır Zeus’un” (120); “tunçtan şimşeklerle güldü baştan başa toprak” (430); “ama yakında boyun eğecek ömür ipliğine,/ana karnından doğduğu gün ona kaderin büktüğü.” (437); “dili oynaktır insanoğlunun,/söz tarlasında otlar durur” (441) –haksız mı-; “ağzına dek saldırganlıkla doluydu yüreği,” (445); “Diyordu yaygın bir ırmağın soyundan doğdum” (457) –Tanrı üzerine düşünmek sonucu varılan bir ifade; “Gücü yanan ırmak konuştu, diller döktü: ‘Seninle Hephaistos, boy ölçüşecek tanrı yok” (463); “bırak uyusun bağrımızda acılar” (538) –üst bir ifade-; “Odysseia”dan: “Gök gözlü Athene böyle konuştuktan sonra/bir şahin gibi kayboldu gözden” (47) –Tanrı düşüncesinin sonucu bir sanat-; “baykuşlar, atmacalar, geveze kargalar,” (85); “Tanrıça böyle konuştu, yaşmağı verdi ona,/daldı bir martı gibi dalgalı denize,” (95); “Kafasında, yüreğinde böyle düşünürken o,” (97); “gemiler kanat kadar, düşünce kadar hızlıdır” (114); “ruh uçar gider kanatlanan düş gibi” (192); “kuduran yüreği öyle havlıyordu işte Odysseus’un” (341) –II. Yeni tarzı ifadeler, zaten II. Yeni şairleri mitolojiden beslenmiştir; “nasıl böğürürse çayırda otlayan boğa,/güzel kapı da anahtar dokunur dokunmaz öyle böğürdü” (356) –çok yaratıcı-; Tanrıları anlatmak, Homeros’un zihnini açmış, ona söz sanatlarıyla sarmal dolaş olağanüstü bir dil sunmuştur.

Homeros geleneğine bağlı şiirlerden oluşan “Arkaik Yunan Şiiri Antolojisi”nde, yetkin söz sanatlarına rastlıyoruz: “Hadlerini aşıp bir kerede kustular küstahlıklarını” (103); “zaferin ipleri tanrıların elindedir” (104); “kafama çarparsa şarabın şimşeği” (105) –sarhoşluğu somutlayan harika bir istiare-, “Ah dostum, dizimin-bağını çözen tutku/vurdu ağzıma gemi” (109); “Pek çok yalan söyler şiir-şarkılayanlar” (169); “İnersem şayet gemiden çifte keremi getirerek/yanım sıra, altından sıhhatle” (390), “bal-sesli neşidelerim salıyorsa yüreğine” (390), “Mutluluk nasibin refakat eder sana,/muazzam yazgı göz kulak olur,” (391), “kürekler yerine, orsaladılar/fırtına-ayaklı arabalarını” (394), “Zeus’un çocuğudur altın,/ne güve ne bit yiyebilir onu” (438). Zaman geçtikçe söz sanatlarında bir olgunlaşma görüyoruz.

Her ne kadar tahrif edilmiş de olsa kimi hakikatleri, dil hususiyetlerini koruduğunu düşündüğümüz Tevrat, söz sanatları açısından incelenmeli. Bu bakımdan Davut’un son derece samimi-lirik bir dille Tanrı’ya yakarışını içeren “Mezmurlar” bölümü dikkate değer, sahicilik söz sanatlarının etkisini daha bir arttırmıştır: “Çünkü onların sözüne güvenilmez,/Yürekleri yıkım dolu./Ağızları açık birer mezardır,/Yaltaklanır dururlar.” (Mezmurlar 5: 9); “İşte kötü insan kötülük sancıları çekiyor,/Fesada gebe kalmış,/Yalan doğuruyor.” (Mezmurlar 7: 9); “O zaman yeryüzü sarsılıp sallandı,/Titreyip sarsıldı dağların temelleri,/Çünkü RAB öfkelenmişti./Burnundan duman yükseldi,/Ağzından kavurucu ateş/Ve korlar fışkırdı./Kara buluta basarak/Gökleri yarıp indi.” (Mezmurlar 18: 7-9) –Tanrı düşüncesinin yaratıcı sonucu, ama Avesta’daki gibi canavara benzeyen bir Tanrı var karşımızda-; “Ezdim onları, rüzgârın savurduğu toza döndüler,/Sokak çamuru gibi savurup attım.” (Mezmurlar 18: 42) –epik, güçlü bir benzetme ve zorunlu uzantısı tenasüp örneği-; “Su gibi dökülüyorum,/Bütün kemiklerim oynaklarından çıkıyor;/Yüreğim balmumu gibi içimde eriyor./Gücüm çömlek parçası gibi kurudu,” (Mezmurlar 22: 14-15); “Kaldırın başınızı, ey kapılar!/Açılın, ey eski kapılar!/Yüce Kral girsin içeri!/Kimdir bu Yüce Kral?/O RAB’dir, güçlü ve yiğit,/Savaşta yiğit olan RAB.” (Mezmurlar 24: 7-8); “Onların elleri kötülük aletidir,/Sağ elleri rüşvet doludur.” (Mezmurlar 26: 10) –protest ifadeler-; “RAB’bin sesi şimşek gibi çakar,/RAB’bin sesi çölü titretir,/RAB Kadeş Çölü’nü sarsar./RAB’bin sesi geyikleri doğurtur,/Ormanları çıplak bırakır.” (Mezmurlar 29: 3-9) –Tanrı düşüncesinden doğan çarpıcı ifadeler-; “Ne yararı olur senin için dökülen kanımın,/Ölüm çukuruna inersem?/Toprak sana övgüler sunar mı,/Senin sadakatini ilan eder mi?” (Mezmurlar 30: 9) –Rilke’nin “Sen Ne Yaparsın Tanrı?” şiirine ilham vermiş olabilir-; “Rüzgârın sürüklediği saman çöpüne dönsünler,/RAB’bin meleği artlarına düşsün!/Karanlık ve kaygan olsun yolları,/RAB’bin meleği kovalasın onları!/Madem neden yokken bana gizli ağlar kurdular,/Nedensiz çukur kazdılar,” (Mezmurlar 35: 5-7) -Tanrı’ya yakarış da söz sanatlarını tetiklemiş gibi: Dua-beddua, işin içinde Tanrı var sonuçta-; “Ey yöneticiler, gerçekten adil mi karar verirsiniz?/Doğru mu yargılarsınız insanları?/Hayır! Hep haksızlık tasarlarsınız içinizde,/Zorbalık saçar elleriniz yeryüzüne./Kötüler daha ana rahmindeyken yoldan çıkar,/Doğdu doğalı yalan söyleyerek sapar./Zehirleri yılan zehiri gibidir./Kulakları tıkalı bir kobrayı andırırlar,/Usta büyücülerin,/Afsuncuların sesini duymak istemeyen bir kobrayı./Ey Tanrı, kır onların ağzında dişlerini,/Sök genç aslanların azı dişlerini, ya RAB!/Akıp giden su gibi yok olsunlar./Yaylarını gerince oklarının ucu kırılsın./Süründükçe eriyen sümüklüböceğe dönsünler./Düşük çocuk gibi güneş yüzü görmesinler.” (Mezmurlar 58: 1-8); “Geyik akarsuları nasıl özlerse,/Canım da seni öyle özler, ey Tanrı!/Canım Tanrı’ya, yaşayan Tanrı’ya susadı;/Ne zaman görmeye gideceğim Tanrı’nın yüzünü?/Gözyaşlarım ekmeğim oldu gece gündüz,/Gün boyu, “Nerede senin Tanrın?” dedikleri için./Anımsayınca içim içimi yiyor, (Mezmurlar 42: 1-4); “Yüreğimden güzel sözler taşıyor,/Kral için söylüyorum şiirlerimi,/Dilim usta bir yazarın kalemi gibi olsun.” (Mezmurlar 45: 1); “Niçin kötülüğünle böbürlenirsin, ey kabadayı,/Tanrı’nın sadık kullarına karşı/Bütün gün dilin yıkım tasarlar/Keskin ustura gibi, ey hilekâr.” (Mezmurlar 52: 1-3); “Sıradan insan ancak bir soluk,/Soylu insansa bir yalandır./Tartıya konduğunda ikisi birlikte soluktan hafiftir.” (Mezmurlar 62: 9); “Onlar dillerini kılıç gibi bilemiş,/Acı sözlerini ok gibi hedefe yöneltmişler,” (Mezmurlar 64: 3) –çok başarılı benzetme ve tenasüp örneği-; “Yok yere benden nefret edenler/Saçlarımdan daha çok.” (Mezmurlar 69: 4); “Bu yüzden gurur onların gerdanlığı,/Zorbalık onları örten bir giysi gibidir./Şişmanlıktan gözleri dışarı fırlar,/İçleri kötülük kazanı gibi kaynar.” (Mezmurlar 73: 6-7); “Gözyaşları içinde ekenler,/Sevinç çığlıklarıyla biçecek;” (Mezmurlar 126: 5); “Eşin evinde verimli bir asma gibi olacak;/Çocukların zeytin filizleri gibi sofranın çevresinde” (Mezmurlar 128: 3).

Görüldüğü üzere söz sanatları milattan iki, üç bin yıl evvel Tanrı-din çerçevesinde oluşumunu tamamlamış. Çoklu alıntı yapmadığımız İncil ve Kur’an söz sanatları açısından bize kaynaklık yapamayacak kadar yeni iki metindir. Köken arayışında biz olabildiğince eski metinleri mercek altına almaya çalıştık. Biliyoruz, bizimkisi küçük bir adım. Söz sanatlarının kökenine dair oylumlu çalışmalar asıl bundan sonra başlayacak, diye düşünüyoruz.     

KAYNAKÇA:

Aristoteles; Atinalıların Devleti, Çev: Furkan Akderin, Say Yay., İstanbul 2013.

Aristoteles; Fizik, Çev: Saffet Babür, YKY, İstanbul 2019.

Avesta; Zerdüştilerin Kutsal Metni, Çev: Fahriye Adsay-İbrahim Bingöl, Avesta Yay., İstanbul 2012.

Cürcânî; Belâgatin Sırları, Çev: Zekeriya Çelik, Litera Yay., İstanbul 2018.

Ernst Cassirer; Dil ve Mit, Çev: Onur Kuzgun, Pinhan Yay., İstanbul 2018.

Ernst Fischer; Sanatın Gerekliliği, Çev: Cevat Çapan, Sözcükler Yay., İstanbul 2020.

Gören, Erman; Arkaik Yunan Şiiri Antolojisi, YKY, İstanbul 2018.

Gılgamış Destanı; Çev: Sait Maden, Türkiye İş Bankası Yay., İstanbul 2015.

Giambattista Vico; Yeni Bilim, Çev: Sema Önal Akkaş, Doğu Batı Yay., Ankara 2021.

Homeros; İlyada, Çev: Azra Erhat-A. Kadir, Türkiye İş Bankası Yay., İstanbul 2014.

Homeros; Odysseia, Çev: Azra Erhat-A. Kadir, Türkiye İş Bankası Yay., İstanbul 2015.

Jean-Jacques Rousseau; Dillerin Kökeni Üstüne Deneme, Çev: Ömer Albayrak, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2022.

İbn Sînâ; Poetika, Çev: Ferruh Özpilavcı, Litera Yayınları, İstanbul 2020.

Kant-Schopenhaur-Heidegger; Düşüncenin Çağrısı, Çev: Ahmet Aydoğan, Say Yay., İstanbul 2015.

Muhammed Esed; Kur’an Mesajı/Meal-Tefsir, Çev: Cahit Koytak-Ahmet Ertürk, İşaret Yay., İstanbul 2009.

Merry E. Wiesner-Hanks; Kısa Dünya Tarihi, Çev: Serpil Çağlayan, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2021.

Mircea Eliade; Babil Simyası ve Kozmolojisi, Çev: Mehmet Emin Özcan, Doğu Batı Yay., Ankara 2020.

          Mircea Eliade; İmgeler ve Simgeler, Çev: Mehmet Ali Kılıçbay, Doğu Batı Yay., Ankara 2017.

Platon; Devlet Adamı, Çev: Furkan Akderin, Say Yay., İstanbul 2022.

René Guénon; Mukaddes İlmin Sembolleri, Çev: Enver Gülşen, Ketebe Yay. İstanbul 2022.

Rigveda; Çev: Korhan Kaya, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2021.

Sümer Kral Destanları, Çev: Selim F. Adalı-Ali T. Görgü, İstanbul 2020.        

Şeyhî; Harnâme, Hazırlayan: Mehmet Özdemir, Kapı Yay., İstanbul 2011.

Tevrat, Dorlion Yay., Ankara 2018.

F. Max Müller, Paul Deussen; Upanişadlar, Çev: Suat Ertüzün, Satori Yay., İstanbul 2022.

Ural, Yalvaç; Sümer Hayvan Masalları, YKY, İstanbul 2020.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir