Edebiyatımızın bozuk genlerinden birine küçük bir müdahalede bulunsam, bir neşter atsam dedim ve ortamdaki entelektüel dedikodulara (!) bakarak polemiğin neliğiyle ilgili çizgisel bir deneme kaleme almanın faydalı olabileceğini düşündüm. Polemiklerin kimi nereye götürdüğünü, var edip yok ettiğini, şiddetli tartışmaların-kavgaların-inatlaşmaların ne gibi sonuçlar doğurduğunu edebiyat ortamının içerisinde bulunan ve havasını soluyan biri olarak tarihsel referansları da atlamadan göstermeye çalıştım. Çünkü geçmişten habersiz bir “gün” gibi yaşıyoruz, gece ölüyor-sabah koca bir unutkanlıkla doğuyoruz. “Dün”den ders almadığımızdan “yarın”ın sınıfında kalıyoruz. Soy ağacımız binlerce yıl ve üç kıta ötesine kadar uzandığı halde ne yazık ki, geleceğin geçmiş, geçmişin ise gelecek olduğunu kabullenmekte zorlanıyoruz. Sadece edebiyatta değil, sosyal ilişkilerimizde, ekonomi ve siyasette sorunlar kılık değiştirse de büyük oranda aynıdır. Birçoklarına göre –özellikle siyasetçiler- şanslı olarak biz, hayatı daha da güçlü algılamamızı sağlayan edebiyatı önceleyeceğiz elbette.
Ciddi ciddi şaştım kaldım dostlarım –gelecekteki dostlarım dahil-, o kadar haksızlık var ki hangi biriyle uğraşayım; edebiyat terazisinde hile yapan pazarcılarla mı, değnekçilerle, Çingeneler, bohçacılar, tacirlerle mi, at hırsızlarıyla mı, boşluğa naralar atan naylondan fedailerle mi, -babamın deyişiyle- sıkıştıklarında karılarının tumanları altına sıvışanlarla mı, yayınevi sahibi bankalara Tanrı zannıyla sırtını dayayan alınıp satılabilen iki isimli-yüzlü zennelerle mi, marabalar, günlükçüler, yıllıkçılarla mı hangi biriyle uğraşayım dostlarım. Yıllardan beri duyarım “tartışmayı bilmeyen bir toplumuz” diye, yaşantılarımdan yola çıkarak istemeyerek de olsa bu sözün doğruluğuna inanır oldum. Gerek görmezden gelinerek –bu beni büyütüyor- gerek rumuzların arkasına gizlenen küçük hesapların peşindeki adamlar tarafından internet ortamında benim dışımda gelişen tuhaf tartışmalara ismimin alet edilmesi, bazen ismim verilmeden ima ile karalanmaya çalışılmam –bir şekilde ikazda bulunduğumda zekâmı hiçe sayarak seni kast etmedik diyip geri adım atmaları- en son ise ulusal dergi formatıyla çıkan sözde edebiyat dergisinde şahsıma yönelik güdümlü ve tepkisel ama imzasız, anonim algısı uyandıran bir yazının çıkması –açık söyleyeyim o dergide sevdiğim arkadaşlar olmasına rağmen hepsi gözümde zanlı durumuna düşmüştür- yani haksız saldırılara uğramam ve dahi benzeri saldırılara maruz kalan dostlarımın da olması nedeniyle polemik üzerine düşündüm ve bu olumsuz durumları bir vesile bilerek bizi kendine düşman belleyen güdük akıllı ahmakların bir ahlak, kişilik ve isim, dolayısıyla imza kazanmaları yönünde bir çabada bulunmak istedim, çünkü sadece dostumuzun değil, düşmanımızın da bulunduğu mecliste kendi saygınlığımız adına ağırlığının olması gerektiğine inanmaktayım. Biz atalarımızdan böyle gördük.
Bugün karşılıklı atışmanın, küfürleşmenin ve dedikodunun polemik olduğu sanılıyor, erkeklerdeki dişil hormonların –kadınlardaki dişilik bence kutsaldır- bu kavramın içine girmek isteğinde olduğunu görüyoruz. Meydanda ses var adam yok, işte polemiğin son hali bu. Havlamak ve rakibe diş göstermek polemik sanılıyor, tribünlere oynayan bu popüler adamlar övgü ve alkış da alıyor zannımca. Asıl polemik, hayvani duygulardan arınarak sağlam ahlâk ve kafa ile yapılır, bu özellikler ise insanda bulunur. Kimilerinin tek derdi iyinin üzerini körlemek-karalamak böylece ağabeylerine yaltakçılık yapmak, yeni filizlenmelerin köküne kibrit suyu dökmektir. Evet birlikte büyüyüp bir bahçe olmayı başaramıyor çoğu kez sanatkârın psikopatça vehimleri; bazen bir dergiyi, topluluğu hatta akımı bitirebiliyor. Kimi kez dahi bile olsa sanatkâr, el alıp vermenin kendisini daha da yücelteceğini unutuyor. Bu cümlelerimin emin olun tek tek muhatapları var, zaten vakit geçirmeden onlar kendilerini ilgilendiren bölümleri yazımdan çekip almışlardır. Bu söylediklerim faraza şeyler değil, bir metne acaba nasıl bir açık yakalarım diye bakanlar da var bu ortamda, açık bulamadıklarında bir şeyler uydururlar, pekala onlara inanan çıkar. Şahsıma türlü hakaretlerde bulunarak polemik yaratmak ve böylece dergilerini gündeme getirmek isteyen bir imzasız yazıdan (Mart 2010, amaçlarına ulaşmamaları adına derginin ismini vermeyeceğim) sıcacık bir örnek: “Biraz daha aç da bu konuyu bize de suizanla düşünme fırsatını verme.” (bu bozuk cümleden dolayı okurlarımdan özür diliyorum) çocuk, “fırsat arıyor” yani, iyi niyetli olsaydı, bu kelimeyi kullanmaz, “suizanda bulunmamıza neden olma” derdi; bahsi geçen çocuk –kişilik gelişimini tamamlayamadığından bir imzası yok, bu yüzden “çocuk” diye hitap ediyorum ona.- Muhtemelen anlatmak istediklerimi kavrayamayacaktır, dili iyi bilen birilerinden yardım alabilir bu zeki çocuk, elbette ki uzman birini bulmakta zorlanacaktır, çünkü edebiyat çevrelerinde dilden anlayan pek az adam var. Dur bakalım çocuk, en iyisi ben izah edeyim durumu sana: “Biraz daha aç da bu konuyu bize de suizanla düşünme fırsatını verme.” 1) “Suizanla düşünmek” kullanımı yanlıştır, çünkü sû’=kötü, zann=sanmak anlamlarına gelir, ki sanmak bir düşünme eylemidir, tekrar bir “düşünme” kelimesi fazlalıktır burada. “Suizanda bulunmak”tır aslolan. Gel sen, “–la düşünme”yi kimseye çaktırmadan çıkar cümleden. 2) “Fırsatını” kelimesi tamlanan eki almış, ama tamlayan kayıp, senin gibi kim veya ne olduğu belli değil. En iyisi gel şu“-nı” ekini de kaldır. 3) Bahsi geçen kişinin bilinçaltından kaçmış şu“fırsat” kelimesi de tahminime göre “neden olmak” şeklinde olmalıydı. 4) Bağlaçlardan ikincisi fazlalık. 5) Kelimelerin yeri doğru seçilmemiştir. Metnin tümünü buraya alsak herhalde sayfalar dolusu madde çıkarırız. Bak çocuk, bana türlü hakaretlerle akıl vermeye çalışmışsın, bence sen en iyisi o kıt aklını kendine kullan ha. Şimdi cümleyi kuruyorum dikkat et: “Bu konuyu bize biraz daha aç da suizanda bulunmamıza neden olma.” Eli ayağı düzgün ne hoş bir cümle çıktı ortaya, demi? Gördün mü, nasıl da düzeliverdi cümle. Göremezsin tabii, dilden anlaman lazım öncelikle. Yanlış anlaşılmasın, şuan yaptığım şey polemik değil, polemik için bir muhatabınız olması lazım. Yoracak beni ama yine de merakları gidermek adına olayı kısaca anlatayım: Tam bir yıl önce, benim, Yedi İklim’de yayımladığım denememde tapılan (!) bir şairin kendinden daha genç bir şairden bazı hususlarda etkilendiğini kronolojiyi de göz önünde bulundurarak söylemiştim. Buna hakkım var. Gidip kitapları karşılaştırmalı okumak yerine üstün zekâsı ve ironisiyle (!) bana konuyla ilgili türlü sorular yöneltiyor çocuk. Yok sen o şairin şiir kitaplarını okudun mu, yok o Tanrıymış biz kulmuşuz, hiç kimseden etkilenmezmiş, sen ne yaptığını sanıyorsun vs. Sana söylüyorum çocuk, eğer tespitimde yanılmışsam, beni ve edebiyat camiasını yazacağın makalenle aydınlatabilirsin, ancak o zaman bir polemik başlar, yazının altına imzanı atmanı da unutma. Ben oldu bitti müstear isimlere ne gerek var, hele de polemik yazılarında olayın dışındakilerin zan altında kalmaması adına yazar muhakkak kendi adını kullanmalıdır diye düşünen, özellikle de bu ikinci konuda prensip kararı almış biriyim. Bir edebiyat dergisinde beni hedef alan imzasız bir yazı ile karşılaşacağım hiç mi hiç aklıma gelmezdi. Açık söyleyeyim ben günü birlik eğlencelerin, ünün peşinde hiç olmadım, bütün has şairler gibi yüzyıllar ötesini düşünerek yazmaya çalışıyorum her mısraımı ve her cümlemi bu bilinçle kuruyorum. Evet bir dergide; reklam, tanıtım, duyuru ya da sayfaları rahatlatmak amacı güden ilginç küçük pasajlar imzasız yayımlanabilir, buna bir diyeceğim yok; ama polemik bir meydan okuyuştur, ad-nam gerek dostlarım, haksız mıyım.
En iyisi biz her şeyi bir yana bırakalım ve eskilerin usulüyle kelimenin anlamından yola çıkarak konuyu irdelemeyi deneyelim. Polemik; Fransızca polémique=kalem kavgası demektir, anlam genişlemesiyle sözlü atışmalar da bu kavramın içine girmiş bulunmakta. Anlam genişlemesi, her zaman lehte sonuç doğurmuyor: Polemik denildiğinde siyasilerin küfürleşmeleri, maç yorumu yapanların birbirine hakaret etmesi, mahalle kadınlarının birbiriyle atışması dahi akla gelir oldu. Bu durumda polemiğin sınırlarını yeniden daraltmamız gerekiyor bence; çünkü edebiyat içindeki kimi dar kafalı adamlar tartışmayı savaş zannederek cephede düşmana hile yapılabileceği fikrinden yola çıkıp yalan yanlış çıkarımlar ve kelime oyunlarıyla karşılarındakileri yok etmeye çalışıyor ve toy gençler tarafından ise ilgi odağı haline geliyorlar. Geçmişten bugüne polemik çoğunlukla fikirlerden ve metinlerden taşarak kişiliğe yönelmiştir; böylesi bir tutum, köhneliğin ve medenileşememenin göstergesi. Polemik; kişiliğe sataşılmadan, özel hayatı mevzu bahis etmeden kibar bir üslupla sırf metinler ve fikirler üzerinden yapılmalıdır. Yazarı ayrı bir çalışma konusu (biyografi) gören ve her ne şekilde olursa olsun metni öne çıkaran modern dönemin eleştirisi de bu doğrultuda gelişmekte. Takip ettiğim dergilerden yola çıkarak söylüyorum: Eleştiri kaleme alan ya da olur olmaz polemiklere giren kişilerin çoğu, ne eleştiri kuramlarından haberdar ne de bizden önceki şairlerin poetik yazılarından. Anlaşılan o ki yeni nesil, kendini yormadan şöhret olmanın peşinde, şiir buna asla müsaade etmez.
Edebiyat tarihimize mal olmuş ilginç ve ibretlik bir çalıntı-polemiği vardır, Âşık Çelebi’nin detaylı bir şekilde şairlerin ruhsal ve fiziksel portrelerini çıkararak anlatan eseri Meşâirü’ş-Şuârâ II. Selim’e sunulmuştur. Âşık Çelebi bu eseri meydana getirmeye gençlik yıllarında karar verir ve kendinden önce yapılmış benzeri çalışmaları inceler. Osmanlı şairleri hakkında teferruatlı bilgiler toplar, bu arada dostu Latîfî de tezkire yazmak niyetindedir, birlikte bir tezkire yazmaya niyetlenirler. Âşık Çelebi şekle ait bir orijinalite ile o güne kadar denenmemiş bir tasnif düşünerek eseri alfabetik olarak düzenlemeyi teklif eder. Lakin Latîfî, bu tekniği de alarak antlaşmayı bozar ve tek başına eserini tertip eder. Bunun üzerine taklide düşmemek adına Âşık Çelebi tezkiresini ebcet hesabına göre tasnif eder. Bu bilgiyi ilk edindiğimde 19 yaşımdaydım ve şiirle ünsiyetim gittikçe artmaktaydı, bu olayı duyduktan sonra kolay kolay şiirimi ve yazılarımı öyle herkese okumam, özellikle de şairlere dikkat ederim, ki onca titizlenmeme rağmen çalıntı hususunda olumsuz tecrübeler yaşamaktan kendimi kurtaramadım.
Taşlıcalı Yahya, 1548 yılında açılan II. Irakeyn Seferi dolayısıyla Kanûnî’ye sunduğu bir kaside de Hayâlî Bey ile kendisini mukayese edip padişahın ona iltifatından yakınır. Bununla da yetinmeyerek Hayâlî’ye hakaretlerde bulunur. Kıskançlığın en fazla da sanat ve ilimle uğraşanların semtinde dolaştığı bir gerçek. O günler için şiir, şairi makam-mevkiye, yani maddi anlamda rahata kavuşturabiliyormuş, bu nedenle şairler arasında sıkı rekabetler yaşanmaktaymış. Nerdeyse yüz yıldır, şairlik bir prestij-karizma yaratmıyor; en son Cumhuriyet’in ilk yıllarında okumuş adam yokluğundan şair ve yazarlar Atatürk’ün masasında kendilerine yer bulabilmiş ve elçi, milletvekili, bakan olabilmişlerdir. Sonrası nisyan (unutulmak) olmuştur. Artık şairlik, sadece gönül işi, üç beş entelektüelin okuyup tatmine ulaştığı bir elit bunalım halini aldı; bunun sebebini değişen dünyaya, yani somut algılayışlı-maddiyatı önemseyen-çıkarcı insana, enerjisini insandan alan şiirin eski gücünü yitirmesine ve şairi bir yerlere getirememesine bağlayabiliriz. Bu durumun faydaları yok değil elbette. Iskartalar daha başta eleniyor, yarına ise şiddetli sıcağa-soğuğa dayanabilen az sayıda kişi kalıyor, ama büyük oluyor. Bir de şair, menfaat için birilerine yazmadığından daha kişilikli-özgün-daha sıkı-metafizik gerilimleri olan, felsefi kurcalamalarda bulunan şiirler ortaya koyuyor.
Günümüzde bazı şairler, şiirlerinden çok polemikleriyle gündeme geldiğinden şiirleri arka planda kalıyor dolayısıyla eriyip gidiyor. Bunun divan şiirinde de örnekleri var. Aşık Çelebi’ye göre, sözünü kimseden esirgemeyen Keşfi, şiirlerinin gücünden ziyade Zatî, Hayalî, Kandî ve Mahremî gibi zamanın ünlü şairleriyle olan alaylı, şakacı atışmalarıyla öne çıkmıştır. Keşfi’nin kendisi gibi alaylı söyleyişlere (hezl) düşkün olan Mahremî’yle tartışma ve atışmalarından Âşık Çelebi oldukça ayrıntılı söz etmiş, bir de örnek vermiştir. Mahremî’den Keşfî’ye: “Keşfi menkûhasına bez aldı/Aldığı bez velî seyrek idi/Göricek dedi anın hâtûnu/Bana bundan ise, sıkı yeğidi” (Keşfi nikahlı eşine bez aldı, ama aldığı bez biraz seyrekti. Hatun onu görünce, ‘bana bunu alacağına biraz daha sıkısını alsan daha iyi idi’ dedi.) Keşfî’den Mahremîye: “Mahremî mahremine bir ev almış/Satıp altını otağasını/Yukarısını sana hâs etmiş/Vakf-ı âm eylemiş aşağısını” (Mahremi, eşine malını mülkünü satıp bir ev almış. Yukarısını sana tahsis etmiş, aşağısını da herkese.) İki şair de karşılıklı olarak birbirlerinin karısını dillerine dolamış, mısralar ise ev içlerine kadar uzamıştır. Bugün de bu tarz atışmalara, dedikodulara edebiyat mahfillerinde şahit olmuyor değiliz. Bu müstehcen atışmaları yapan eski şairlerimizin adları -kitapları ve konunun uzmanlarını dışarıda tutarsak- kimsenin hafızasında kalmamıştır. Tezkireler ve klasik letaif mecmuaları şairler arasındaki bel altı atışmalarını anlatan hikâyelerle doludur. Her şey unutuluyor, sonuçta kişioğlundan geriye kalan eser oluyor.
Nesri pek gelişmediğinden Divan edebiyatının kavgaları şiir üzerinden hicivlerle yürütülmüştür. Padişah çevresinden olan Tahir isimli biri, Nefi’nin kaza oklarından yaralanmış olmalı ki, ona büyük bir gafletle “kelp (köpek)” hitaplı bir yazı kaleme almış; Nefi bunun altında kalmamıştır.
“Tahir Efendi bana kelp demiş
İltifatı bu sözde zâhirdir.
Malikî mezhebim benim, zira
İtikadımca kelp tahirdir”
Tahir; temiz demektir. Nefi; bu anlamdan ve maliki mezhebinin ilkelerinden hareketle Tahir Efendi’ye tevriyeli bir şekilde köpek demiş; ancak hukuksal anlamda bir sorun yaşayacak olsa şiirin ilk anlamına sığınarak kendini kurtaracaktır, asıl amaçlananın ikinci anlam olduğu mahkeme tarafından bilinse de kesin ispat edilememektedir. Nefi’nin II. Osman ve IV. Murat dönemlerinde yıldızı parlar ve sarayla yakın bir ilişki kurar. Şair, yazdığı hicivlerle dönemin birçok isminin nefretini ve öfkesini üstüne çeker. Dönemin müftüsü Nefi’ye kâfir diyen bir beyit söylemiştir. Nefi de buna karşılık olarak şu tarihi cevabı vermiştir:
“Müftü efendi bize kâfir demiş
Tutalım ben O’na diyem müselman
Lâkin varıldıktan ruz-ı mahşere
İkimiz de çıkarız orda yalan.”
Yine de şair, uzunca bir süre IV. Murat tarafından korunur, fakat IV. Murat, Nefi’den hiciv yazmamasını rica eder. Her ne kadar Nefî, IV. Murat’a bu konuda söz verse de, kalemini durduramayıp Vezir Bayram Paşa hakkında hicviye kaleme alır. Bu hicviyesinden dolayı 1635 yılında sarayın odunluğunda kementle boğularak öldürülür. Halk arasında Nefi’nin ölümü hakkında şöyle bir rivayet geçmektedir: Nefi çok iyi bir şair olduğu için infazından vazgeçilmiştir. Padişaha gönderilecek belge yazılırken Nefi de oradadır. Belgeyi bir zenci yazmaktadır ve kâğıda mürekkep damlatır. Nefi de bu olay üzerine “mübarek teriniz damladı efendim” diyerek bardaktaki son damlayı taşırır. Söylentiler bir tarafa şair, kendini saraydaki dalkavukların gazabından kurtaramayacak, bu büyük şairin cesedi Boğaz’ın serin sularında bulunacaktır. Belki de edebiyatımızın ilk büyük fail-i meçhulüdür bu vakıa. Polemiğin akrabası hiciv yüzünden işte böyle şairler canlarından olmuştur. Askeriye her dönemde maddi anlamda ilmiyeden daha güçlü olmuştur; bunu, kılıç ya da tüfeğin somut anlamdaki varlığının kalemden daha tehlikeli ve öldürücü, dolayısıyla daha caydırıcı olmasına bağlayabiliriz. Şeyh Galip’in III. Selim’in kız kardeşi Beyhan Sultan’a ölesiye tutulması ve bu aşkın karşılık bulmasına rağmen vuslat ile sonuçlanmaması Şeyh Galip’in askeriyeden değil de ilmiyeden olmasıyla ilgili. Çünkü kurallara göre padişah kızları paşalarla evlenmek zorundadır. Şeyh Galip’in erken yaşta ölümünü her nedense ben, hep bu trajik aşk hikâyesine bağlamışımdır. Saray fail-i meçhullerin en yoğun yaşandığı yerdir; birçok padişahın kim tarafından infaz edildiği bilinmemektedir. Her etkili ve büyük çıkıştan sonra kıskançlık nedeniyle birileri tarafından taşlanmıştır şairler ve diğer önemli kişiler. Şeyh Galip’e şiirindeki kimi mazmunların çalıntı olduğu suçlaması yapılır, bunun üzerine şair, ‘Esrarımı Mesnevi’den aldım/Çaldımsa da miri malı çaldım’ diyerek tartışmalara son vermiş ve bir taraftan da bir türlü çözümlenemeyen etkilenmenin sınırlarını da belirlemiştir. Zekice söylenmiş bu beyit, sonraki zamanlarda deformasyona uğratılarak profesyonel imge hırsızlarının sığınağı haline gelmiştir de. T. S. Eliot ise Şeyh Galip’i okumuşçasına “Çaylak şairler taklit eder; büyük şairler çalar,” demiştir. “Çalmak”ı; dönüştürmek, hem de ortaya çalıntıdan daha kuvvetli bir imaj koymak olarak yorumlamak gerektiğini düşünüyorum, aksi halde taklide düşersiniz. Edebiyat tarihlerini inceleyin, birçok polemiğin intihal (aşırma-çalma) meselesinden çıktığını görürsünüz.
Türk edebiyatında ilk edebî polemik, Sait Bey ile Tanzimat edebiyatı şairlerinden Şinasi arasında yaşanmış. “Mesele-i Mebhûsetü Anha” şeklinde anılan bu polemik, bazı tamlamaların yazımı üzerinde ilerlemiştir, o dönem için oldukça mühim bir konu, çünkü bu tartışmalar bugünkü dilimizin oluşmasındaki ilk adımlardır. Milli edebiyatçıların, Genç Kalemlerin dil bildirilerinin temelleri ta Tanzimat döneminde atılmış, hiçbir şey mucizevi bir buluş ve keşifle birdenbire gerçekleşmemiştir.
Geçen ay (Mart) Türk Edebiyatı dergisinde eleştiri türünü genel hatlarıyla ele alan “Eleştiriye Panoramik Bir Bakış: 0,5+0,5=1 Eleştirmen Mi Eder” başlıklı yazımın ilk bölümü yayımlanmıştı, konuyla ilgili olarak yazımın bir yerinde şöyle demiştim: “Harâbat, Ziya Paşa’nın 1875’te yayımlanan, 3 ciltlik Divan edebiyatı antolojisidir. Eserin önsözü manzum bir edebiyat tarihi olarak nitelendirilmekte. 9 bölümden oluşan önsözde Ziya Paşa; dil, edebiyat ve şair hakkındaki görüşlerini anlatır, daha evvel çıkardığı Hürriyet gazetesinde yayımlanan Şiir ve İnşa makalesinde Divan edebiyatının Arapça ve Farsça boyunduruğunda anlaşılamaz hale geldiğini iddia ederek asıl edebiyatımızın Halk edebiyatı olduğunu savunur. Buna rağmen “Harabat”ın önsözünde Osmanlıca’nın Arapça ve Farsça ile zenginleştiğini belirterek Divan edebiyatını över. Bir tek Ziya Paşa’nın değil, dönemin hemen hemen bütün aydınlarının kafası karışıktır. Bu övgü Namık Kemal ile aralarında bir bozulmaya sebebiyet vermiş; karşılık olarak da Namık Kemal Tahrib-i Harabat adında bir eser yazmıştır. Bu kitap, eleştiriden çok, geleneksel anlayışın süreği sayılabilecek yergiye (hiciv-taşlama) daha yakın durur; yergide toplum, kişi ya da olayların kusurları, kötü ve gülünç yönleri ele alınır.” Bizden evvelkiler Tahrib-i Harabat’ı edebiyatımızdaki ilk eleştiri olarak kabul etmişlerse de yeni kuramsal yaklaşımlarla bu ve daha başka birçok tespit gözden geçirilmeyi bekliyor.
Recaizade Mahmut Ekrem’in Talîm-i Edebiyat adlı eserine eski edebiyat taraftarlarının eleştirilerde bulunmasıyla bir başka tartışma başlar. Bundan bir süre sonra da Recaizade M. Ekrem ve Muallim Naci arasında “Zemzeme-Demdeme” kavgası yaşanır. Bunlar Batılılaşma yolundaki bir milletin ve edebiyatının doğru gelişim göstermesi için gereklidir bence. Çünkü bütün alanlarda olduğu gibi rekabet beraberinde titizlenmeyi getirir, uçuk kaçıklığı önler. Yüzyıllar içerisinde gerçekleşen onca tartışmaya rağmen bugün Batılılaşma konusu zihnimizde tam anlamıyla bir karşılık bulamamaktadır. Recaizade M. Ekrem ile Naci arasındaki bu gerilim (eski-yeni kavgası) onların takipçileri tarafından da sürdürülmüş. Bu tartışma kimi zaman daha da şiddetlenerek bugüne kadar gelmiş, bir süre daha devam edeceğe de benziyor. “Şiir”, “şiirde hayal ve hakikat” konuları üzerine, Beşir Fuat ile Menemenlizade Tahir aralarında bir polemik yaşarlar. Beşir Fuat, romantik Osmanlı şairlerini eleştirerek artık bilime ters düşen şiir yazma döneminin kapandığını savunmuş ve bu konuda Menemenlizade Tahir ile şiddetli bir tartışmaya girişmiştir. Orhan Okay’ın “İlk Türk Pozitivisti Beşir Fuad” adlı eseri döneme farklı açılardan bakmak isteyenler için önemli bir kaynak. Tanzimat devrinin tenkit kargaşası içerisinde bulunduğunu söyler Orhan Okay, Beşir Fuat’ı dönemin tek nesnel tenkitçisi olarak görür ve devrin tenkitlerini müstehzi, şahsiyat dolu, alaycı ve meselelerin aslından uzak bulur. Ki o günden bugüne gelindiğinde öyle ahım şahım değişen bir şeylerin olmadığını görmekteyiz.
Tanzimat döneminde başlayan tartışmaların bazıları Servet-i Fünûn döneminde de sürmüştür. Klâsiklerin çevrilmesi konusu, dönemin polemiklerinden biridir. Ahmet Mithat, Türk dili ve edebiyatının klâsik oluşturacak duruma gelemediğini, en azından bir süre Batı klâsiklerinin çevrilmesi ve örnek alınmasının gerekli ve daha yararlı olacağını savunmuştur. Karşı görüşün başını çeken Cenap Şahabettin ise Türk edebiyatının klâsiklere gereksinimi olmadığını ve klâsiklerin örnek alınmasının bize fayda sağlamayacağını ileri sürmüştür. Peki siz olsaydınız hangi yaklaşıma katılırsınız? Bana Ahmet Mithat’ın önerisi daha mantıklı gelmekte, çünkü edebiyatımıza yeni girmiş bir türün (roman-tiyatro-eleştiri-deneme vb.) örneklerini tam kavramadan başarılı olmamız mümkün değil. Dikkat edin, Tanzimat’tan bugüne intihal (aşırma-çalma) meselesi hiç gündemimizden düşmemiştir. Edebiyatımızın o nadide ilklerinin ne derece Fransız koktuğunu bu metinleri (eserler demek çok da doğru değil) karşılaştırmalı okuyanlar bilir. Bu tartışma, Sait Bey’in meseleye müdahalesine kadar belli bir düzeyde sürmüştür. Sait Bey’in amacı tartışmak değil, Ahmet Mithat’la uğraşmaktır. Zaman zaman Ahmet Mithat’la alay eder, zaman zaman da hakaretlerde bulunur. Ahmet Mithat da haklı olarak bunların altında kalmaz. O da “Sait Beyefendi Hazretlerine Cevap” başlıklı dizi yazısını yayımlar. Sormak lazım o iyi niyetli (!) saldırgan Sait Bey hani nerede, sonuçta haklılar kalıyor. Öte yandan, acaba diyorum, Batı edebiyatından etkilenme, dahası fütursuz intihal dalgası bu fikirlerden yola çıkarak mı kendine yaşam alanı bulmuştur. Çünkü özellikle de romanda, Halit Ziya’dan tutun da bugünün genç romancılarına kadar birçok kişideki çalma rahatlığı bu psikolojik gevşemenin mi bir sonucu. Bu arada çevirilere ve gerçek yazarı belli adaptasyonlara ise büyük bir saygımız olduğunu belirtelim.
Servet-i Fünûn döneminin en önemli ve uzun süren “Dekadanlık” tartışmasını da Ahmet Mithat başlatmıştır. Cenap Şahabettin’in, Mektep dergisinde çıkan “Terâne-i Mehtap” adlı şiirinde geçen “saat-i semanfâm” (yasemin renkli saatler) tamlaması çok tepki uyandırmış. Ahmet Mithat Efendi’nin Sabah gazetesinde yayımladığı ‘Dekadanlar’ adlı makalesinde, Fransa’da ortaya çıkan yeni edebiyat akımının, anlatacak açık seçik bir şeyleri olmadığından kapalılığı tercih ettikleri ve mânâsızlığa düştükleri görüşü yer alıyor ve Cenap Şahabettin de dekandanlıkla suçlanıyordu. Ne tuhaftır ki anlamsız şeyler yazdıkları konusunda benzeri bir eleştiriyle II. Yeni şairleri de karşılaşmıştır; II.Yeni ile Servet-i Fünûncular arasında şiirin formunu öncelemeleri açısından bir yakınlık kurmak da mümkün. Dekadan, (décadent) ‘düşkünleşmiş’ anlamına gelen Fransızca bir kelime. “On günlük eşek yavrusu”na da dekadan denir. 19. yüzyıl sonlarında Fransa’da natüralistlere karşı ortaya çıkan sembolizmin öncü sanatçılarına, edebiyatı soysuzlaştırdıkları ima edilerek verilen isimdir. Yani yeni girişimler sadece bizim edebiyatımızda değil, dünya edebiyatında da şiddetli tepkilerle karşılaşmıştır. Yeniye, yok sayıldıklarını ve yıkıldıklarını düşünen eskinin karşı durması normal. Ahmet Mithat, bahsi geçen bu yazısında Servet-i Fünûn metinlerinin Veysilere, Nergisilere rahmet okuttuğunu edebiyat içindekiler tarafından dahi anlaşılmadığını öne sürer. Gerçek de böyledir, çünkü Servet-i Fünûn şairleri şiirdeki müziği anlamdan daha önemli bulurlar, müzik için gerekirse anlamdan da vazgeçebileceklerini söylerler, bu görüşün arkasında hakikaten de Ahmet Mithat’ın dediği gibi Fransız sembolistleri vardır. Servet-i Fünûncular, yanıtlarını bir edebiyat adamına yakışacak bir şekilde gayet efendice ve usturuplu verirler. Ama ağır hücumlar karşısında onların da sabrı taşar ve zaman zaman sert karşılıklarda bulunurlar. Böylelikle dekadanlık meselesi iki koldan gelişir. Birinci kol ciddî tartışmaları, ikinci kol gayriciddî olanlarını kapsar. Bu ciddî yazılarda Servet-i Fünûncular öncelikle dekadanlık üzerinde dururlar. Cenap Şahabettin ve Hüseyin Cahit dekadanlık hakkında düşüncelerini ortaya koyar, kendilerine yöneltilen eleştirileri, dekadanlık yakıştırmasını kabullenmeyip sembolist de olmadıklarını belirtirler. “Fikret, Ahmet Mithat Efendi aleyhinde yazdığı bir manzumede kendisinin Lihye-i Cârûbnüma’sından (Süpürge Sakal) bahsederek hiddetini teskin ediyordu.” (Hüseyin Cahit Yalçın, Edebi Hatıralar) Edebiyat tarihinden bildiğimiz kadarıyla Tevfik Fikret, her ne kadar sosyal ilişkilerinde kibar bir kişiyse de tartışmalarda şairin sinirlerine hakim olamadığını Mehmet Akif ile yaşadığı polemikten de bilmekteyiz. Bütün şairlerimizin büyük hayranlıkla anlattığı İstanbul’u Tevfik Fikret acımasız bir şekilde “Sis” şiirinde yerer. Bence bu durum, şairin hakarete varan taşkınlık ile eleştiri sınırlarını tam belirleyememesiyle ilgilidir. Yaklaşık dört yıl süren dekadanlık tartışmaları Ahmet Haşim’in şiirine zemin hazırlamıştır denilebilir, tabii Ahmet Haşim de kullandığı semboller nedeniyle gerek edebiyat çevrelerinden gerekse karikatüristlerden az çekmemiştir. Dekadanlık tartışmasında gazeteler daha ciddî bir tavır takınmış ve iki tarafın da yazılarına yer vererek tarafsız davranmayı başarmışlardır. Kişiliği hedef alan yazılar daha çok dergilerde yer almıştır. Büyük oranda bugün durumun tersine döndüğünü söyleyebiliriz, peki tarafsız bir gazetemiz var mı? X grubunun, Y grubunun gazeteleri diye bir adlandırma zaten her şeyi ortaya koymakta. Neyse bunlar ayrı bir yazı konusu, tartışmayı başlatan Ahmet Mithat’ın, tartışmanın bitmesinde rol oynayan yazısı “Teslîm-i Hakîkat” gerçek bir edebiyat adamının nasıl yazması gerektiğinin örneğidir. Bütün bu eleştirilere rağmen Tanzimat döneminde gerçekleştirilemeyen özellikle de şiirin biçimine, roman-hikayenin hem içerik hem biçimine yönelik birçok yenilik, Servet-i Fünûn döneminde hayata geçirilmiştir.
Milli edebiyat döneminde, özellikle de Genç Kalemler’de Ali Canip ve Ömer Seyfettin’in Yeni Lisan hareketini yaygınlaştırmak, savunmak için yayımladıkları polemik ve eleştiriler bu türlerin ilk güçlü örnekleridir. Ömer Seyfettin’in dergi kapandıktan sonra, aynı amaçla Türk Yurdu, Yeni Mecmua gibi dergilerle gazetelerde yayımladığı yazıları; Ali Canip’in, Milli Edebiyat hareketine karşı olan Cenap Şahabettin’le girdiği polemik o yılların en çok ilgi uyandıran edebiyat olayıdır. 2010’dan baktığımızda Milli Edebiyatçıların haklı olduğunu görmekteyiz. Çünkü Sevet-i Fünûn metinlerinin edebiyat tahsili görenler tarafından dahi okunmadığı acı bir gerçek. Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin’in o müzikal şiirleri daha anlaşılır bir dille yazılsaydı, büyük bir emek boşa gitmeyecek –bence okunmayan, sadece edebiyat tarihinde var olan eserler ölüdür-, hem şiir okuru hem de şairler için çok önemli kaynak olama özelliğini kesintisiz devam ettirecekti. Servet-i Fünûn şairlerinin yarattığı o sese sonraki hiçbir şairimiz erişememiştir. Onların bu başarısını sadece kelime zenginliğine –Arapça, Farsça, Fransızca gibi- ve aruza bağlamak biz şairlerin yenilgimize kılıf bulmaya çalışmamız anlamına gelir.
Cumhuriyet döneminin en şiddetli tartışmalarını, Nazım Hikmet, 1929’da “Putları Yıkıyoruz” başlığıyla Resimli Ay’da bir yazı dizisi ile başlatır. Önce dahi-i azam Abdülhak Hamit, arkasından milli şair Mehmet Emin alaycı fotoğraflarla resmedilir. Bu bana her zaman olduğu gibi bugünde pek ahlaklıca gelmemektedir. Neden yeni gelenler eskileri yıkmak ister; kendilerine yer açtıklarını düşünüyorlarsa yanılıyorlar, çünkü edebiyatın öyle zannedildiği gibi sınırlı bir alanı yoktur, herkese yetecek kadar yer var, darlık kıskançlığa bağlı olarak bizim zihnimizden ve gönlümüzden kaynaklanıyor sadece. Bizden öncekilerin varlığı bizi büyütecektir, soy önemlidir, kimse babasının belli olmamasını istemez. Öte yandan, bizim edebiyatımızdaki kadar hiçbir edebiyat kendindeki öncekini reddederek devam etmemiştir. Bir dönem basit piyeslerin yazarı denilerek küçümsenmiş olsa da Shakespeare, XVIII. yüzyıldan beri sadece İngiliz edebiyatında değil, dünya edebiyatında kabul görmüş ve onun hakkında neredeyse hiç kimse olumsuz eleştiride bulunmamıştır. Dante de öyle Goethe de öyle. Bunun üzerine düşünmeliyiz. Nazım Hikmet’in bu çılgınca çıkışı üzerine dönemin Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi, “İkdam” gazetesinde sövgü dolu bir karşılık yayımlar. Sadeleştirilmiş haliyle alıntılarsak: “… vatan ve milliyet dininin diktiği putları kıranlar, bunların yerine hangi putları dikecekler? Bolşevik dininin putlarını! …Karşımızdakiler kimlerdir? … Memleketin harp günlerinde topraklarımız işgal altındayken, memleketin bütün delikanlıları harp cephelerine damarlarındaki kanı getirirken, vazife saatinde devlet bütçesinden iğfal ile aldıkları paralarla Bolşevik topraklarına kaçanlar, yani asker ve vatan kaçakları, her kandan ziyade Türk kanına bulaşmış, kızıl lokmayla beslenenler … Bolşevik kapısının müseccel köpekleri! …Bunlar putları değil, milli ediplerimizi, dahilerimizi yıkmak istiyorlar. Bu edebiyat tartışması değil, komünizm propagandasıdır.” Nazım Hikmet, 27 yaşında bir gençtir. Kurtuluş savaşı yıllarında büyük bir mücadele vermiş dönemin bakanından yergi dolu bir yanıt alsa da bence durumdan memnundur, çünkü efsanevi isimler tarafından muhatap kabul edilmektedir. Bir kaynağa dayanarak değil, bir gençlik psikolojisinden hareketle bunları söylüyorum. Nazım Hikmet’in kışkırtıcı yanıtı gecikmez: “Şimdi sıra onun/gelsin o!/Gel;/Sen:/İtlerini öne itip/karanlıkta yol kesen hatip!” “İtlerini öne itip” ifadesi gerçekten o dönem için cüretkârcadır. Ünlü bir hatiptir Hamdullah Suphi. Üniversite öğrencisi bir kısım milliyetçi genç tarafından Tan gazetesi basılır. Nazım Hikmet, adeta topluma mal olmuş kişilerin geçmişini-kimliğini hiçe sayarak onları kendi seviyesine indirmiştir. Öte yandan histerik bir dönemden geçilmektedir, her aykırı kafa yeni kurulan devlete düşman bellenmekte, dış devletlerin ülkeye gönderdikleri ajanlar olarak düşünülmektedir. Nazım Hikmet, kendini davasına adamış bir adamdır, bu yönünü takdir ederiz etmeyiz orası ayrı ama bana öyle geliyor ki, gençliğinin coşkusu onu dönüşü olmayan vadilere sürüklemiştir.
Yakup Kadri de bu tartışmalardan uzak kalamaz. “İkdam” gazetesinde bir söyleşisi yayımlanır: “Bazıları ipten ve kazıktan kurtulmuş kaşarlı sabıkalılardır. Bunların içinde öyleleri varmış ki daha yirmi beş yaşına basmadan hayatlarının en güzel çağını zindan köşelerinde çürütmüşlerdir. Bir kısmı ise komünist cekalarının Türk ırkdaşlarımızın kanı ile bulanmış ellerini öpmeye ve onlara dair kasideler terennüm etmeyi bir maişet vasıtası haline koymuşlardır… Anadolu harbi sırasında düşmana karşı çıkmaktan ürkerek, Maarif Vekaleti’ni dolandıran ve çaldıkları parayla Karadeniz’i aşıp bolşeviklere iltihak eden iki vatansızdan biri şimdi Akşam gazetesinin sütunlarında bir halayık ismi –Nazım Hikmet’in takma ismi Orhan Selim’dir- ve bir halayık şivesiyle, bir nevi orta oyunu soytarılığı yaparak halkı güldürmeye çalışıyor.” Nazım Hikmet ise “Resimli Ay”da Yakup Kadri’ye kişiliği hedef alan hicviye geleneğimizi hatırlatıcı bir cevap verir: “Behey!/Kara boynuz gibi kaşlı/Mukaddes Apis başlı adam;/Behey yüzü kara!/Ruhunu zenci bir esir gibi çıkardın pazara/bir orospu odası yaptın kafatasını./Haki ceketli ölülerin ceplerinden çalarak parasını,/Satın aldın kendine İsviçre dağlarının havasını.” Yakup Kadri’nin İsviçre elçiliğine binaen söylenmiştir yukarıdaki son mısra. Nazım Hikmet şiiri adeta fikri doğrultusunda kullanır, gerekirse şiiriyle karikatürler çizer. Onun şiirini en çok yaralayan da bu özelliğidir. Neden polemiklerde modern bir tavırla nesir kullanmayıp geleneksel bir şekilde basit bir şiir dili kullanmıştır? Bence Nazım Hikmet polemikleri, ciddi bir birikimle ve bilinçle değil el yordamıyla yürütüyordu, metinlerden bu çıkarıma ulaşmak çok zor değil.
Nazım Hikmet, “Putları Yıkıyoruz” sloganıyla yürüttüğü kampanyaya Ahmet Haşim’i de dahil eder. Halbuki Nazım Hikmet’in “835 Satır”ından övgüyle ilk bahseden Ahmet Haşim’dir. Haşim ise “İkdam”daki köşesinde saldırıların sebebini kibar bir üslupla anlamaya ve anlatmaya çalışır: “Mutavassıt zekâ anlayamadığı işlerin düşmanıdır. Onun için ekser dâhîler birer deli, birer şarlatan, birer mücrim sıfatıyla orta zekânın husumetine kurban gittiler.” Nazım Hikmet, kavgada ve hakarette sınır tanımaz ve Türk edebiyatının menfaat ilişkilerinden uzak duran çok önemli ve yenilikçi şairine haksızlık eder, “Cevap No 2”den bir parça: “ Atlas yakalı sarhoş sofralarının sazı/Fransız sermayesinin hacı ayvazı/bu yazdığım yazı/örse balyoz salanların şimşekli yumruğudur/katmerli yağ yağ ensende/Ve sen o kemik yaladığın/sofranın altına girsen de/-dostun KARAMAÇABEY gibi-/kaldırıp kaldırıp yere çaaal-/mak için/canını burnundan aaal-/mak için,/bulacağım seni…/Koca göbeklerin Russell kuşağı sen,/sen uşşşak murabbaı,/sen uşşşak mik’abı/satılmış uşşakların uşşşşağı sen!!!” Kavgaya varma ihtimali olan tehditlerle dolu bu şiirden sonra, büyük şair Ahmet Haşim’in, silah taşımaya başladığı bilinmektedir. Bizim edebiyatımızın trajikomik vakıalarının başında bence bu polemik, daha doğrusu bu saldırı gelir.
Peyami Safa, kendi dergisi “Hafta”da Nazım Hikmet için şunları söyler: “Nazımcağız şairdir, fakat bütün materyalist iddialarının aksine, gayet romantik, lirik, cıvık, hassas bir şairdir… Hemen her eserinde babayiğit rolüne çıkan bu tuluat kahramanı, kulis arasında ahlayıp oflayan, ağlamaklı ve içli bir aile çocuğu, bir ana kuzusudur… Nazım kolay fikir, kolay sanat, kolay şöhret avındadır… Orak çekiç markalı kalemini mazlum sınıf lehine kullanan ve düz lakırdılar yazan bir kavga adamıdır. İşte o birkaç sesli kafiye, üç teşbih ve imza… Nazım su katılmamış bir burjuvadır ve en sahte yanı… komünist yanıdır.” Nazım Hikmet her zamanki sert üslubuyla “Bir Provakatör Üstüne Hiciv Denemeleri” adlı şiirini yazar: “Sen çıkmadın/Çıkardılar karşıma seni!/Kıllı, kara elleriyle tutup enseni/Gövdeni yerden bir karış kaldırdılar,/Sonra birden bire/Bırakıp yere/Seni pantolonumun paçasına saldırdılar./Bir düşün oğlum,/Bir düşün ki, son defa anlayabilesin:/Sen bu kavgada/Bir nokta bile değil,/Bir küçük eğri virgül,/Bir zavallı vesilesin./…/Bir düşün oğlum,/Bir düşün ve benden öğren ki son defa,/Fikir dediğin şeyin,/Karabet ustanın uduna benzemez suratı./O, ne şapırtılarla çiğnenen bir sakız,/ne ‘Vatan Yahut Silistre’de’ Abdullah Çavuş’un tiradı,/ne de, ‘bir akşamdı’da müteverrim bir bayan ilacıdır./O, şahlanmış bir kavga atı,/kalın kabzalı bir savaş kılıcıdır./Bu ata atlayacak yürek,/ve bu kabzaya … bilek gerek!” Tan gazetesi sahibi Zekeriya Sertel’in bu iki köşe yazarına bakışını alıntılamakta fayda var: “Nazım daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri komünizme kazandırmak meraklısıydı. Bu konu Peyami Safa’yı çileden çıkarıyordu. Peyami çok zeki ve kabiliyetli bir gençti. O sırada Fatih – Harbiye romanıyla edebiyat aleminde dikkati çekmişti. Nazım onu davaya kazan(dır)maya çok önem veriyordu. Onun için bütün hırçınlıklarına ve itirazlarına bir peygamber sabrıyla katlanır, onu inandırmaya çalışırdı. Fakat Peyami, zeki olduğu kadar da kötü ruhlu bir adamdı. Çok içki içer, hatta esrar kullandığı bilinirdi… Nazım’ın çevresinde yarattığı etkiyi kıskanır, onun ak dediğine mutlaka kara derdi… Nazım’ın etkisine girmekten korkuyordu… Peyami de tersine Nazım’ı komünizmden caydırmaya çalışıyor, fakat bu çabasında yalnız kaldığını gördükçe deliye dönüyordu. Bu karşılıklı tartışma aylarca sürdü. Sonunda Peyami faşizmi seçti ve bizlerden ayrıldı.” Halbuki nereden nereye, bir zamanlar Peyami Safa “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” (1930) romanını kapaktan Nazım Hikmet’e ithaf etmiştir. Fikirler dostlukları belirleyicidir o zamanlar, insan olmaklık değil, fikir önemlidir. Bugün de ta o zamanların izlerini üzerimizden tam anlamıyla atabildik diyemeyiz. Yetmişli yıllarda şiddetini artıran ikiliklerin bugün gittikçe zayıfladığını görmekteyiz. Ama entelektüel çevrelerde ve sanat ortamında o eski günleri kendi içinde yaşayan ihtiyarlar yok mu, dünyamızda son günlerini yaşayan bu yavuz misafirlerden sonra sorunların azalacağı kanısındayım.
Diyorum acaba, Nazım Hikmet’in engel tanımayan bu saldırgan tavrı edebiyat çevrelerince içten içe sevilmeyen adam ilan edilmesine neden olmuş olabilir mi? Sol kesim şairi abartılı bir şekilde yüceltirken, sağ kesimin bir sonraki kuşağı dahi Nazım Hikmet’i haksız görmüş ve ona tepki koymuştur. II. Yeni şairlerinin geneli ise, neredeyse bütün şairlerin görülmesini engelleyen körlük düzeyindeki Nazımcılığa karşı eleştirel yaklaşımlarda bulunmuşlardır, özellikle de 60’lı 70’li yıllarda yasak kalkması nedeniyle kitapları yayımlanan Nazım Hikmet, dönemin siyasi çekişmelerine uyan militarist şiiri ve efsaneleşen ismiyle de II. Yeni gibi evrensel boyuttaki bir yeniliği dahi kenarda bırakmayı başarmıştır. Geriye bir dönüş yaparak diyebilirim ki Nazım Hikmet’in kitaplarının yasaklanması en çok da zararlı yanları faydalı yanlarından daha çok olan bir akımın, Garipçilerin parlamasına neden olmuştur. Garip Akımı da hararetle tartışılmıştır. Orhan Veli’nin “Kitabe-i Seng-i Mezar”ının kahramanı Süleyman Efendi ve onun nasırlı ayakları edebiyat çevrelerince çok konuşulmuş, Ahmet Haşim’in “göllerde bu dem bir kamış olsam” mısraını zekice bir pastişle “rakı şişesinde balık olsam” şekline dönüştüren Orhan Veli’nin bu gibi mısraları karikatüristlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Bir taraftan saldırıya uğrarken Orhan Veli, diğer taraftan şiirindeki yeniliği borçlu olduğu –vezin yıkımı gibi- Nazım Hikmet’i kendine örnek alarak –Nazım Hikmet, bence Orhan Veli’nin gizli üstadıdır- etrafındaki değerli şairlere saldırmıştır. Orhan Veli’nin “Şairin İşi” adlı kitabını okuduğumuzda, dönemi etkisi altına alan üstat şair konumundaki Necip Fazıl’a mesnetsiz bir şekilde saldırdığını, şairin muhtelif dergilerde yayımlanan yazılarından alıntı yaparak onlarla dalga geçtiğini görmekteyiz. Necip Fazıl, bu saldırıları pek önemsememiştir. Bugün de var, saldırganlık soyundan gelen küçük adamlar, büyük ruhlara çamur atarak kendilerini temize çıkardıklarını sanan adamlar bugün de var.
Mustafa Şekip Tunç’un 1938’de Cumhuriyette yayımladığı “Tanrı Şair” (Yahya Kemal) başlıklı yazısı sonraki yıllarda tartışma konusu olacaktır. “Yahya Kemal, mümkün olduğunca iyi ilişkiler kurmaya çalıştığı Garipçilerin ve sosyalistlerin şiddetli saldırılarına maruz kalmıştır. Bu saldırıların özellikle 1950’lerde bir kampanyaya dönüştürüldüğü görülür. Özellikle Kaynak dergisince 1950 ortalarında düzenlenen ankete katılan elli bir şair ve yazarın çoğu, aslında cevabını kendi içinde taşıyan yönlendirici sorulara verdikleri cevaplarda Yahya Kemal’i son derece incitici lâflar etmişlerdir… Kaynak dergisinin anketine katılan şair yazarlardan çoğu ‘eser’sizlikleri yüzünden unutulup gitti; ama Yahya Kemal gündemden hiç düşmüyor ve sürekli tartışılıyor. Çünkü Yahya Kemal, doğru zamanda doğru sorular sormuş ve doğru –en azından- makul cevaplar vermiştir” (Beşir Ayvazoğlu, Türk Edebiyatı, 421,18) Yahya Kemal’e her dönemde saldıranlar olmuştur, gelecek zamanlarda da olacaktır. Bu durum, devleri kendine rakip alarak büyümek isteyen cücelerin girişimi biraz da.
II. Yeni, özellikle de toplumcu-gerçekçiler tarafından “anlamsız-meselesiz şiir” yakıştırması-yapıştırması nedeniyle uzun yıllar eleştirilmiştir. Dönemin az sayıdaki eleştirmeni de ilk başlarda bu kampanyaya katılmıştır. II. Yeni şairlerinin nesirlerini okuduğumuzda nasıl kendilerini savunmaya çalıştıklarını görürüz ve kendilerini haklı çıkarmakta da zorlanırlar; çünkü şiir bu, somut gerçekliklerle meseleyi anlatamazsınız, tabii bir de karşınızda anlamak isteyen birileri olmalı. Diğer yandan, II. Yeni döneminde (1958) Sezai Karakoç, Edip Cansever’in “Yerçekimli Karanfil”i (1957) üzerine eleştirel bir deneme yayımlamış ve bu yazı polemiğe neden olmuş, Edip Cansever’in yakın arkadaşları Sezai Karakoç’a saldırıya geçmiş ve cephede Sezai Karakoç yalnız kalmıştır. Sezai Karakoç, işin bir yere varmayacağını fark edince saldırılara yanıt vermeyerek polemiğe nokta koymuştur, ki zaten görevi nedeniyle de Anadolu’dadır. Eğer körler sağırlar birbirini ağırlar, şeklinde sürmeseydi belki de bu polemik, şiirimiz adına çok daha faydalı yerlere gidecekti.
Bunları niye anlatıyorum, niye yer yer edebiyat tarihçiliği yapıyorum, çünkü edebiyat ortamında karşılaştığım birçok kişi bunların farkında değil, anılar, otobiyografi veya biyografiler gelecekteki adımlarımız için önemli; bugün birçok yetenek, yenilik adına geçmişteki yanılgıları ve başarısızlıkları tekrar ettiğinin farkında bile değil. Damarlarımızda gelenek hüviyetine bürünmüş kirli kan dolaşmakta, bugünkü yeni yetmelerin kütüğünü çıkarmak için bunları yazıyorum. Edebiyatımızın mesafe kat etmesi için olması gereken şu, dergi veya gazete ortamında gerçek sanatkârlar ve entelektüeller gibi kavga etmeden tartışmak ve kin duymamak; dışarıda ise karşılaşıldığında sohbet edip kişilerin birbirine çay ısmarlayabilmesi gerekir. Bunu başarmak kolay mı? Elbette hayır. Halbuki hiçbir fikir evrile çevrile çırpılmadan tozundan arınamaz, tartışmanın güneşine tutulmalı fikirler, bütün yenilikler; eğer kendine inanıyorsa biri, kimseye saldırmaz, ağır başlılıkla işini yapmaya bakar, oraya buraya saldırmayı boş verin dünya umurunda olmaz.
Polemik; girdiği her yeri yeniler, duvarları badana eder, evi şenlendirir, bir dergiyi diri tutar, siz boş verin o etliye sütlüye karışmayan papyonlu dergileri, edebiyata kan gerek. Eğer elini eteğini dünyadan çekmiş, işi bitmiş ruhlarla haşir neşir olmak isteyen varsa otursun ansiklopediler okusun. Orada kimse kimseye karışmaz, bir dinginlik-miskinlik vardır, yaprak bile kımıldamaz. Bir derginin yaşayıp yaşamadığını gençleriyle ortama müdahale edip edemediğinden anlarız. Kendi adıma, edebiyat meselelerinde hiç kimseyi Allah’a havale etmedim, etmeyeceğim de; birçoklarının hesabını bu dünyada göreceğime inanmaktayım. Hırçın değil, aksine çok sakinim; merhameti ise kime, nerede ve ne zaman kullanmam gerektiğini iyi öğrendim.
Bana, herhangi bir polemik sonunda kimin kazanıp kimin kaybettiğini nasıl anlayabileceğinizi mi soruyorsunuz? Yanıtlayayım. Sonucu öğrenmek öyle zannedildiği kadar zor değil, işte size pratik bir yöntem: Polemik esnasında ilk kabalaşan kişi tartışmayı kaybediyor demektir. Eğer tartışma düzeyli ilerliyorsa kimsenin kaybetmediğini, herkesin ve genel anlamıyla edebiyatın kazandığını göreceksiniz, işte bunun özlemini gelin hep birlikte çekelim ve bunun için mücadele edelim.
Bir yanıt yazın