Modern şiirin ne olduğu ve kim tarafından başlatıldığı sorularına bir tek bizim edebiyatımız değil, dünya edebiyatı da kesin bir yanıt verebilmiş değil. Uçları her yana uzanan metinlerle dolu bir dönemin tanımlarla sınırlarını belirlemek elbette zor. Bir de bu konuyla ilgili düzeltilmesi ve bunun için ayrı bir emek harcanması gereken kanıksanmış yanlışlıklar var. Meselelere ideolojik bakan yanlı eleştirmenler, bu yanlışlıkların en büyük müsebbibidir. XX. yüzyıl Türk edebiyatıyla az buçuk ilgilenen herkes kimleri kast ettiğimizi hiç zorlanmadan anlar. Yahya Kemal gibi kudretli bir şair dahi görülmezden gelinmeye çalışılmıştı. Neyse ki bunu başaramadılar. Ahmet Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, Nihad Sâmi Banarlı gibi edebiyat adamları olmasa belki de Yahya Kemal’den hakkıyla bahsedemeyecektik. Yanlışlıklar o denli çoğaltılmıştır ki, edebiyatımızı gerçek mecrasında değerlendirebilmek için birkaç eleştirmenden çok daha fazlası gerekmekte. Bizde neredeyse her alanda bir ad, bir nam hırsızlığı var, dünyanın diğer milletleri böyle midir? Sanmıyorum. Bence gecikmiş de olsa adları, doğru kişilerin kulaklarına seslenmeliyiz; edebiyat tarihimizin, yetkin bir kurul gözetiminde hiçbir ayrıntısı atlanmadan doğrusu ve yanlışıyla tekrar elden geçirilerek çırpılıp tozunun alınması gerekmekte.
Hemen ilk elden söyleyecek olursak; poetik değil de politik nedenlerle Mehmet Âkif, Nâzım Hikmet ve 34 sonrası yönelimlerinden dolayı Necip Fazıl gibi hakiki şairler edebiyatın merkezinden ötelenmiş, Orhan Veli gibi kimi popülerliğe aday ve bununla birlikte siyasa için zararsız şairler öne çıkarılmıştır. Evet, edebiyat ile siyaset arasındaki çıkar ilişkisinin hiçbir zaman kopmadığını, günümüzde de devam ettiğini söyleyebiliriz.
Derdim, ilkleri ortaya çıkarmak değil. Bir yeniliğin, bir akımı başlatmanın o kadar da önemli olduğuna inanmıyorum. Kübizmin öncüsü olarak kaynaklarda Georges Braque gösterilirken biz biliyoruz ki, kübizmi doruğa taşıyan ve bu ismin önüne geçen kişi Picasso’dur. Divan şiirini Hoca Dehhani başlatmışsa da onu, bu şiirin daha sonraki temsilcileri kadar mühimsemeyiz. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Edebiyat tarihlerine girmek arzusu ve bu uğurda edebiyat için pek de faydalı olmayan ama kendilerinden bahsettirecek girişimlerde bulunmak genellikle sanatkârların ilk yıllarına rastlar, bu diri yıllar oraya buraya saldırmakla ve bol bol laflamakla geçer, böylesi bir süreçte sanatkârlar ciddi eserler koyamazlar ortaya; ancak ilerleyen yaşlarda dinginleşmeyi başarırsalar kuvvetli eserler verebilirler. Fütüristler, sürrealist ve Dadaistler gibi modern dönem akımları bu söylediklerimizi desteklemektedir.
Modern şiirin hem bizde hem de Batı’da birçok kişiyle kendini tamamladığı kanaatindeyim. Yüzyıldır süren modern şiiri tek bir isme parselleme çabası boşa çıkmıştır. Kimi içeriğe kimi ise biçime odaklanarak meseleyi çözümlemeye çalışıyor. Modern şiirin başlatıcısı Nerval diyenler de yanılıyor; Baudelaire, Rimbaud ve Mallarmé diyenler de. Bu şiirin poetikasını yazan Valéry ile birlikte bu şiire az çok katkıda bulunan bütün diğer isimler de sayılmalı; çünkü bir dönem birçok yeteneğin birlikteliğiyle oluşabilir. Modern Türk şiirinin öncüsü hususunda da tartışmalar bulunmakta. Kimine göre Yahya Kemal’dir, kimine göre Ahmet Haşim. İlk başlarda ben de bu iki isim arasında kalmıştım, derken Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet de meseleye dâhil oldu. Sonuç itibariyle bunlara eklenebilecek başka bir kısım şairin de bu işe önemli katkılarda bulunduklarını gördüm. Adeta bir imece vardı ortada.
Modern şiirin olmazsa olmazlarından birisi de poetikadır. Poetika modern şiire has bir şey değil elbette, oldukça eskiye dayanır. Klasik dönem şairleri, şiir üzerine sıkı düşünmelerde bulunmuş, bunu nesir yokluğundan çoğunluk kuramsal bir bağlama oturtamamışlarsa da şiir pratiklerine yansıtmış ve poetikalarını şiir biçiminde söylemişlerdir. Biraz da bu tarz metinlerle hakiki şairi sahtesinden ayırt edebiliriz. Şair, müstakil poetika yazmak zorunda değil, ancak söyleşi ve denemelerinde şiiri üzerine konuşabilecek kadar bir birikime sahip olmalıdır, böylece şiirini taklidin ellerine-tesadüfe bırakmadığını gösterir. Poetika da oradan buradan araklanmış olmamalı tabii. Hatırlayalım, dünya edebiyatında poetikanın ilk modern örneğini E. A. Poe, Türk edebiyatında ise Ahmet Haşim vermişti. Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” (1921) adlı poetik metninde taklide varan Saf Şiir –namıdiğer sahte yücelik- etkileri açıkça görülür. O, kendinden doğmayı başaramamıştır yani. Ama Yahya Kemal, bütün bir Tanzimatçılara ve Servet-i Fünûnculara rağmen Fransız şiiriyle hesaplaşarak Türk şiirinin bünyesine uygun bir dil arayışına çıkar. Bilhassa Mehmet Emin ve Gökalp ile başlayan bu arayış mühimdir.
En ilginci ise şu: Biricikliğin öne çıktığı iddia edilen modern dönemde tek başına varoluş sınavından geçemeyen ve grup psikolojisiyle hareket eden akımlar ortaya çıkmıştır. Bir çeteleşme furyasından bahsediyorum, biraz da gösteriş budalalığından. Mesela “Yedi Meş’ale” geleneğine uyup üç şairin birlikte çıkardığı “Garip” kitabındaki şiirler bir imzadan doğmuş gibidir, son derece tektip. Eleştirmenlerin edebi gruplaşmalardan ziyade tek başına varlık gösterebilen şairlere yönelmeleri daha doğru olacaktır –modernist iddia, tutarlılık adına bunu zorunlu kılıyor-. Orhan Veli gibi akım kılıklı çıkışları –Batı’da da bolca örneği vardır- safça kabullenmeyip farklı açılardan irdelemek gerekir. Tek tek şairlerin plansız programsız katkısıyla ortaya çıkan ve prensipleri zaman içerisinde peyderpey kaleme alınan II. Yeni’yi birçok açıdan eleştirdiğim halde Garip’e nazaran daha samimi buluyorum –poetika ya da manifesto özünde kişiseldir, toplumsal olan akıma pek uymaz-. II. Yeni, bütün gerçek akımlar gibi kimseyi ötekileştirmemiş, tam aksine ötekileştirilmiştir. Garip’e bile II. Yeni’nin birçok şairi sempatiyle bakmıştır. Genelde derli toplu bir aklın-dehanın ürünü olan edebi akımları, sırf tepkisellikle ilişkilendirerek okumak yerine bakış açısı-zevk değişimi üzerinden okumak bana daha doğru geliyor. Ayrıca modernizmle sadece şairler değil, şiirler de biricikleşti: Şiire gazel, kaside, mesnevi denilirken özel adlar konulmaya başlandı. Şiirin bile özgün ve özgür bir bedene kavuştuğu bir dönemde akım etrafında gelişen gruplaşmalar modernizmin bir diğer paradoksal durumudur. Bize “siz parçalanın, biz birleşelim,” diyorlar, misal ABD, AB, Birleşmiş Krallık vs. Bu paradokstan ancak tarihi doğru okuyup kendimiz olmayı başararak kurtulabiliriz. II. Yeni içerisinde anılan kimi şair, II. Yeni’yi bir akım olarak kabul etmemişti, bu tavır daha önceki şairlerimizde de vardır: Haşim Fecr-i Âtî’nin toplantısına bir defa yarım yamalak katılmış, hemencecik bu ortamdan uzaklaşmış, hatta bu topluluğu küçümseyici ironik açıklamalarda bile bulunmuştur; Yahya Kemal ise gençlik yıllarında Nev-Yunanîlik gibi bir akım yaratma fikrine yanaşmış, ama bunda ısrar etmemiştir. Garip gibi grup-çete psikolojisinde, gerekirse kendi içerisindeki zayıf kişileri bile yüceltmek, kendi dışındaki iyiyi ise görmezden gelmek ya da kötülemek vardır. Karakterli şairlere göre değildir böylesi ortamlar. Fildişi kule methiyesi yaptığımız sanılmasın, bu, kendimizle çelişmek anlamına gelir, yıkılmalı her türlü bencil kule, hatta inziva süsü verilen mağara. Tefrikadan yana değiliz elbette, Osmanlı Devleti’ndeki gibi herkesin kendi olabildiği, kimsenin ötekileştirilmediği birlikten yanayız. Şair de sosyal bir varlıktır, biricikliğine ruh akrabalarıyla birlikte, bir cemiyet içerisinde kavuşabilir ancak. ABD, AB ve Birleşmiş Krallıklar gibi çete mantığıyla hareket eden Batılı ahlâka bürünmüş Makyavelist akımlara karşıyız.
Modern şiir deneyseldir. Evet, modern şiir, gelenek karşısında hırçın ve yıkıcı bir deneyselin üzerine kurulmuştur desek yanlış olmaz. Bu yüzden “modern gelenek” ifadesinde sakıncalı taraflar var. Modern şiir bir belirsizliğin içinde yaşamını sürdürmek, göstergelere bürünmek ve hepsinden önemlisi anlamı kelimelerin dışına itmek istiyor. İşin detayı için bazı isimlere dönüş yaparsak: Yahya Kemal, deneyselliğin tehlikeli ve de devingen cazibesine kapılmadan Batı’yı eleştirel okumalardan geçirerek bizim yeni şiirimizin temellerini attı. Onun poetik fikirleriyle gelişen şiirindeki sağlam yapı, Türk şiiri için önemli bir verimdir. Yahya Kemal Batı’yı görüp tanıdığından Batı kompleksini üzerinden atmış ve bizim şiirimizi söylemeyi başarmıştır. Haşim için aynı şeyleri söyleyemeyeceğiz. Haşim’in “müphemiyet” fikri ise bence edebiyat tarihimizin en yanlış anlaşılan konusu olmuş –gerçi doğru anlaşılsa da yanlış- ve buradan bir imaja dönüşemeyen görüngülerden sayrılı bir “süs edebiyatı” doğmuştur. Dadaist ve sürrealistlerin anarşist yanlarından huy kapan Orhan Veli’nin kafası ise Haşim’inkinden çok daha karışıktır.
Son kertede, şiirin içeriği bence Necip Fazıl ile, biçimi ise Nâzım Hikmet’le modern hale gelecektir. Burada biçim ile içeriğin kesin sınırlarla birbirinden ayrılamayacağını ve kimi yerde birbirine destek olacağını da belirtmeliyim. Haşim’in genç Nâzım’a iltifat etmesinin sebebi, arzulayıp da bir türlü başaramadığı serbest şiiri –kendisine de mâl etmek istemiştir tabii- Nâzım’ın başarmasıdır; fakat unutulmamalıdır ki bir şair, biçimi başka milletlerin şairlerinden görüp de kendi şiirine kolaylıkla uygulayabilir, biçimsel etkilenmeler daha kolaydır ve bir anda olmadık yerlere yayılabilir. İçeriği (öz) yaşamak gerekir, taklidi mümkün değildir. Necip Fazıl’ın heceye yönelişinin altında bile yeni olmak fikri yatar. O gün için aruza değil de heceye yönelim bir yenilik olarak düşünülmektedir. Necip Fazıl, heceyi serbest şiir rahatlığında ve tadında kullanmış, dış dünyanın darlığını görmüş ve hayallerle zenginleşen iç evrenine yönelmiştir. Nâzım Hikmet, Amerika’dan dünya şiirine yayılan serbestin sınırsızlığını elinde silah gibi taşısa da liberal-modernle hiç uyuşmayacak bir ideolojiye kapılacak –Marksizm bir imkândan çok saplantıdır onda- şiiri Necip Fazıl kadar bucaksızlaştıramayacaktır. Şairin birikcikliği ve kentli insanın bohem yaşamı Baudelaire’dekine benzer bir şekilde ilk Necip Fazıl’da ortaya çıkar. Öyle ki Necip Fazıl, bunalımı da ekleyiverir boheme. Baudelaire, yaşamak ve izlenimlerini yazmakla yetinir. Kimi zaman memnundur halinden. Yeter ki, kadın-şarap ve esrara erişebilsin.
Bir ara sözle bazı eleştirmenlere şunu söylemek isterim: Modern-Saf Şiir, daha ziyade modernisttir, ister kendi dönemine ait ister geçmiş orijinli olsun bütün fikirleri reddeder. Şair, hiçbir dini öğretiden veya felsefi doktrinden değil kendinden doğmalı, kendi duyuş derinliklerinde hiçliğe –bir anlamda kaos Tanrı’sıdır bu- varmalıdır. Bu, ne Nâzım’a ne Necip Fazıl’a uyar. Her türlü özgünlüğüne rağmen İslamcı fikirlerinden dolayı Necip Fazıl’ı modern kabul etmeyenler, Marksizm’i şiirinin odağına yerleştiren Nâzım’ı ve toplumcu gerçekçi şairleri modern göstermeye çalışmamalıdırlar. Üstelik Nâzım’da bireyden ziyade, toplum var. Necip Fazıl’ın ise ne derece “ben” şairi olduğunu bilmeyenimiz yok.
Modern şiire katkıları açısından biraz gerilere, Mehmet Âkif’e gidelim: Âkif’in şiiri önemsemez tavrı, -buna rağmen büyük şiir kurması- modern şiire bir hareket rahatlığı getirmiştir; serbest şiire geçişin altında yatan psikoloji, biraz da bu şiiriyeti önemsememekte yatar. Tevfik Fikret ise, özellikle de biçimde klasik şairleri aratmayacak kadar mükemmel bir sesin peşindedir ve bu yüzden fazlasıyla titizdir. Onun son yıllardaki sosyal-eleştirel şiirlerini saymazsak, diyebilirim ki Divan şairlerindeki gibi şiirinin ritmi diğer her şeyin önündedir, anlamı dışladığı ise söylenemez. Öte yandan Âkif ile Nâzım arasında bir yakınlık kurulabilir. Âkif, Nâzım’a serbest şiirin öncül düşünmelerini sunmuştur adeta. Bizdeki serbest şiir; Mallarmé gibi anlamı boşlukta bırakan biçimsel yeniliklerin peşindeki bir şairden değil –Haşim bunu başarsaydı Batı’daki şiirle bir paralellikten söz edilebilirdi- aksine, ilginç bir şekilde biçimden çok, söze dayalı bir anlayıştan doğmuştur. Yani bizim edebiyatımızda, şiir kalıplarındaki radikal kırılmalar daha ziyade sosyal içerikli şiirler yazmak amacından kaynaklanır.
Modern, daha doğrusu modernist şiirin “yek-vücut” haline gelmesi, Garip’le değil, II. Yeni ile mümkün olmuştur denilebilir.
Bir yanıt yazın