“BİR AKŞAMÜSTÜNÜN
Bir halkın oğlu olmak, ona ilişkin ne varsa bilmek değil midir?
Anlatabilmek değil midir, ne varsa yaşadığı, düşlediği?
Dolaştım bir akşamüstü böylece üzgün kırık
Kurcalayarak içimde zavallı, paramparça bir şiiri
Yağda cızırdayan balığı ve sarhoşu gördüm
‘Ay yok ki… nasıl görürüm onu…’ diye mırıldanıyordu
Caminin avlusunda Kadir gecesi hutbesini dinledim
‘Okeye biri iki’ diye bağırıyordu kahvede biri
Kırık dökük izlenimleri bir akşamüstünün
Kirli bir deniz, televizyon, yukarı katta bağıranlar
Beş gerilla kurşuna dizildi İspanya’da
Türkiye’de beş on gün sonra seçim var
Bense umudumu yitirmeden, şiire ve arkadaşlığa özlemle
Yitirmeden umudumu bir gün gerçekten oğlu olmayı halkımın
Her an yeniden kavramak çabasındayım yaşamayı
Ve şiirini yazma çabasında; çarpıntılar içinde yeniden doğma çabasındaki insanın” (BGM, 2019, 162).
Yazıya niçin böyle bir başlık attım. Bir nedeni var elbet. Behramoğlu, İsmet Özel’e gönderdiği bir mektupta şöyle diyor: “Yine sana babanın (Nâzım Hikmet) kitaplarını göndermek istiyorum.” (1995, 120). Evet,Nâzım Hikmet’in ölümünün ardından (1963), o güne dek yasaklı olup el altından dolaşıma giren kitaplarının yayımlanması rüzgârı esmiştir Türk edebiyatında, kısa bir süre içerisinde bu rüzgâr fırtınaya dönüşmüştür. Şu teknoloji çağında bile hiçbir makine, sanatın dönüştürme gücüyle yarışamaz. Soğuk, sopsoğuk makineyi, makine gibi yaşayan insanı ancak sanat dönüştürüp sevimli hale getirebilir. Nâzım Hikmet deyince ister istemez zihnim beni makine mevzuuna çekti. Yaklaşık 30 yıllık ölüm uykusundan Nâzım Hikmet ölerek daha bir karizmayla, romantik-mistik bir karizmayla uyanmıştır. Sol için kahraman, sağ için anti-kahramandır; her iki durumda da bir karizmadan söz edilebilir. Nâzım Hikmet ölmüştür, tehlikesi kalmamıştır. Kalmamış mıdır gerçekten. 60’lı ve 70’li yıllardaki Sosyalist Gerçekçi şiir atakları ve Marksizm’in yükselişi bu sorunun cevabını verir bize. Nâzım Hikmet romantik olmakla eleştirilirken Ahmet Arif, bilhassa Ataol Behramoğlu bu eleştirenlerin kuru Sosyalist Gerçekçi şiirini Nâzım Hikmet’ten öğrendikleri romantiklikle aşmayı başarmışlardır.
Bir tek Nâzım Hikmet değil elbette, Türk şiirinde yeni denemeler olmuştur. Ataol Behramoğlu kendi kuşağının kaynaklarını şu cümlelerle belirlemeye çalışır: “1960’lı yıllar toplumcu şiiri bir sentezdir. Bu sentezin bileşenlerinin eksiksiz saptanışı olanaklı değilse de ana kaynaklar bellidir. Kısaca, Nâzım Hikmet şiiri, toplumcu şiirimizin başkaca kaynakları (kırk toplumcuları, A. İlhan) ve İkinci Yeni şiiri diye özetlenebilir.” (ŞHN, 2015, 129). 60 Kuşağı’nın şiire yeni bir şey getirmediğini iddia eden İsmet Özel de sentez hususunda Behramoğlu’yla hemfikirdir. Zaten bu iki şair –Ataol Behramoğlu, İsmet Özel-, kimi açılardan farklılıklar arz etse de poetikalarını birlikte oluşturmuş gibidirler. Onların ilk gençlik yıllarından başlayan yakın arkadaşlıkları, mektuplaşmaları ve “Halkın Dostları” dergisini kurmaları bakış açısı yakınlığıyla mümkün olabilmiştir. İki şair de Marksist’tir en nihayetinde; sanata Marksist pencereden bakmak zorundadırlar. Attila İlhan’a gelecek olursak, Attila İlhan etkileri Behramoğlu’nda görülse de kuşağın diğer şairlerinde pek hissedilmez; Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt gibi İslamcı şairlerde neredeyse hiç görülmez. Behramoğlu, şöyle bir tespitte bulunur: “‘İşaret Çocukları’nın, sonraki yıllarda İsmet Özel’i etkilemiş olduğunu gözlemlemek (bk. ‘Esenlik Bildirisi’, ‘Amentü’ vb.) ilginç.” (ŞHN, 2015,104). Ben, İsmet Özel’in bahsi geçen dönem şiirleri üzerinde Cahit Zarifoğlu’ndan ziyade Sezai Karakoç’un bilhassa yalın bir dille konuşan şiirlerinin etkisi olduğunu düşüyorum. Zaten “İşaret Çocukları”nda da Sezai Karakoç etkileri görülür. Cahit Zarifoğlu ile İsmet Özel; Erdem Bayazıt ile Ataol Behramoğlu şiirleri, farklı camiaların yakın tarz ve duyarlılıklarını taşıyan ikilileri olarak değerlendirilebilir. İkililer demişken dostluklar da hatırlanmalı. Erdem Bayazıt-Cahit Zarifoğlu dostluğu -Özdenören kardeşler, Akif İnan gibi diğer isimleri unutmuyoruz- “Mavera” dergisinin; Ataol Behramoğlu-İsmet Özel dostluğu “Halkın Dostları” dergisinin doğumunu sağlamıştır. Dergicilik ekip işidir. Tek başına yola çıkan şairler, hikâyeciler, eleştirmenler yok mudur. Var elbette, ama bunlar bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda, yüksek potansiyele sahip isimlerdir: Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Cemal Süreya gibi. Behramoğlu’nun Avrupa’ya gidişi “Halkın Dostları”nı yavaşlatmış; dergi, ancak 17 sayı çıkabilmiştir. 17 sayı dergicilik için az bir emek değil. “Halkın Dostları”, Ataol Behramoğlu ve İsmet Özel’in yol açma çabasında iddialı şairler olduklarını edebiyat kamuoyuna göstermiştir.
Behramoğlu’nun “Sevgilimsin” adlı şiir kitabı Attila İlhan’ınkiler gibi satışa yönelik bir isim imaı yaratmıştır bende. Attila İlhan, bu işin piridir. Onun bazı kitap isimleri tek gecelik ilişkilere-tüketime yönelik kurulmuş gibi: “Yasak Sevişmek”, “Böyle Bir Sevmek”, “Ayrılık Sevdaya Dâhil”, “Kimi Sevsem Sensin”. Behramoğlu’nun çok önemsediği Neruda’nın da “Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı” adlı meşhur bir kitabı vardır. Kitap kapaklarındaki sevgi-aşk-sevda-kalp gibi göstergeler romantik okurun ilgisini çekmiştir hep. Bu yolun yolcusu olmasa da Cemal Süreya böylesi ortalama okurun dikkatini çekmek için toplu şiirlerinin ismini “Sevda Sözleri” koymuştur. Tüketim odaklı davranışlar iyi şairlere pek yakışmadığını söylemeden edemeyeceğim.
Behramoğlu, her daim Karacaoğlan gibi aşkın içinden yazmış. Yıllar ilerledikçe varoluşçuluğa varan bunalım dolu bireysel şiirler, kozmikle buluşan aşk şiirleri çoğalıyor onda: “Bir uçuruma/Hazır olmalı diye düşünüyorum./Ölmeye, soğukta ve tek/Kalmaya./-Kafka bunu/Yaşamıştı./Ama bence/Olumsuz bir tarzda-/Birini bekliyorum alacakaranlıkta./Birini bekliyorum./Paris, hayatımda/Düşüncesi/Kendinden fazla yer tutan.” (BGM, 2019, 86-7-8). “Paristi, hüzünlerden hüzün beğen/Orada ölmek istiyordum/Yazılmamış şiirlerimi/Ardım sıra sürüklüyordum” (AİK, 2019, 19). Bir Frankofon gibi konuşuyor şair. Solcu flanör-bohem bir yaşam: Paradoks. “Serseriliğim benim, seni çocuğummuşsun gibi seviyorum” (BGM, 2019, 160), daha evvel ise “Sosyalizmin, yiğitliğin, omuz omuza dövüşmenin/Coşkusunu birlikte keşfettiğimiz dost” (BGM, 2019, 93), demiştir. Bir gelgitin içindedir şair. “SES//Şu arı/Bir ses olamaz mı/Havaya asılı” (OİK, 2015, 45). “Düşünceler kopuk parmaklar gibiydi” (BGM, 2019, 27). Sosyalist-Gerçekçi şiir anlayışına bağlılığı Behramoğlu’nun bu tarz üst düzey mısraları yazmasını engelleyememiştir. Bireyselliğe yönelişinin nedeni, sanki zorluklarla geçen hayat hikâyesinde gizli: “12 Eylül sonrasında ‘Ne Yağmur… Ne Şiirler’ adlı şiir kitabının toplatılıp imhasına karar verilmesi üzerine bir süre Selimiye Kışlası’nda gözaltında tutuldu. 1982’de Barış Derneği Davası nedeniyle tutuklandı. Cezaevinde bulunduğu sırada ‘Asya Afrika Yazarlar birliği LOTUS Edebiyat Büyük Ödülü’nü kazandı. Yaklaşık bir yıllık tutukluluğunun ardından serbest kaldıktan sonra ağır hapis cezasına çarptırılması nedeniyle 1984 sonunda ülkeden ayrıldı. Tüm suçlama ve mahkûmiyetlerin aklanması ile sona ereceği 1989’a kadar Paris’te ‘Anka’ adlı Türkçe-Fransızca edebiyat dergisini çıkardı.” (ŞHN, 2015, 5). Meşakkatli zamanlardan geçen şair, biraz da zorunluluk gereği tehlikeli alandan (toplum), güvenilir alana (bireyci) demir atmış. İsmet Özel ise bunu Marksizm’den İslamcılık’a geçerek sağlamıştır. Yürüyüşün başka mecralara doğru devam edeceğini –Türkçülük- İsmet Özel daha 25 yaşındayken şu cümlesiyle dile getirir: “Türk olduğumuz için genç bile olsak aşırılık, hafiflik bize yasak. Üstelik artık genç de sayılmayız.” (GBŞGBŞM, 1995, 63). Ve bir yerde de İsmet Özel şöyle soruyor Behramoğlu’na: “Şu bizi heyecanlandıran şeylere bak! Nelerle meşgul hep kafamız! Biz sosyalist falan olduğumuzu söylüyoruz ama, yoksa sadece milliyetçi miyiz?” Behramoğlu cevap veriyor: “Evet, gidip Vietnam’da çarpışmadığımıza göre…” (GBŞGBŞM, 1995, 24). Sosyalist birinin birdenbire faşist olması zordur. İslamcılıktan sosyalizme veya faşizme geçmek daha kolay. Sonuçta Behramoğlu üslup –biçim, öz ayrımı yapmadan söylüyorum-, Özel ise ideoloji değişikliğine başvurmuştur.
Behramoğlu’nun Nâzım Hikmet’e yönelik haklı bir eleştirisi vardır: “Bu şiir Nâzım’ın cesur haykırışlarından, büyük insancılığından yararlanacak. Ama kuru bir hikâyeciliğe düşmeden. Şiirin asıl amacının önceden tasarlanmış bir şeyi anlatmak değil, aklın çılgınca bir yükselişi, arayışı olduğunu unutmadan.” (GBŞGBŞM, 1995,58). Şiirdeki kuru hikâyecilik, Nâzım Hikmet’ten evvel de vardır: Mensur-düzyazı şiir. Tevfik Fikret, Mehmet Akif bu tarzla şiirler yazmış, şiiriyetten uzaklaştıkları için eleştirilmişlerdir. Gerçekte düzyazı şiir, Türk edebiyatında ideolojiyi merkezine alan Sosyalist Gerçekçi şairlerin işine yaramıştır en çok. Sosyalist Gerçekçilerde gördüğümüz hikâye etme tekniği daha ziyade Nâzım Hikmet kaynaklıdır. Bu etkileşim ağında Ahmet Arif nerede durur? Açıkçası Ahmet Arif’e gereğinden fazla değer atfedildiğini düşünüyorum; her ideolojinin içine sızmış romantiklikle ilgili bence bu abartılı değer. Tek atışlık barutun kitabını yazıp geçmiştir Ahmet Arif. Ahmet Arif’e gösterilen bu abartılı ilgiye örnek olarak Cemal Süreya’nın bir hayli duygusal ve ideolojik yazıları ile İsmet Özel’in, işi Nâzım’la Ahmet Arif’i aynı kefeye koymaya varacak kadar problemli metinlerini gösterebiliriz. Fakat 60’larda Nâzım Hikmet fırtınası koparken II. Yeni rüzgârı da edebiyatın elit mahallelerinde esmektedir. “Diriliş”, “Papirüs”, “Yeni Dergi” gibi mahfiller bunlardan birkaçı. Çok sert tartışmalardan yara alarak çıkan II. Yeni, biraz da bu dergilerde ölü taklidi yapar, ancak iyileşip güçlenmektedir. 80 kuşağının ve sonrasının II. Yeni ilgisi bunu ispatlar. Ayrıca Behramoğlu, beğendiği, etkilendiği şairlere de değinir düzyazılarında -beğenmek, etkilenmek anlamına gelmez-: “Şairleri önce şiirlerinde sevdim. Okuduğumu anımsadığım ilk şiir Necip Fazıl.” (ŞHN, 2015, 208); “Fazıl Hüsnü dağlarca şiirde ilk ustalarımdandır ve her zaman da öyle kalmıştır.” (ŞHN, 2015, 48); “Orhan Veli, Attila İlhan, özellikle ergenlik ve ilk gençlik yıllarımın en sevdiğim şairleridir.” (ŞHN, 2015, 50); “Kendimden kısaca söz etmem gerekirse, benim şiirlerimin (sadece toplumcu bakımdan) kaynakları arasında, yukarıda anılanların dışında, başta Tevfik Fikret şiiri olmak üzere, Namık Kemal’i, Mehmet Emin Yurdakul’u dışarıda bırakmaksızın, Ahmet Arif’e kadar uzanan sesler ve şiir dünyaları vardır. Yabancı toplumcu şiir dünyalarının ön sıralarında ise Lermontov devrimci romantizmini, Walt Whitman’ın özgür sesini, Ginsberg-Ferlingetti kuşağının şiirini ve Neruda’yı sayabilirim… (Bunları sadece ‘toplumcu’ kaynaklar ve 60’lı yıllar kapsamında sıralıyorum.” (ŞHN, 2015, 129).
Onca poetik eleştirisine rağmen İsmet Özel, II. Yeni etkisinden kurtulamamış; Behramoğlu ise saydığı bunca isme rağmen nerdeyse tek başına Nâzım Hikmet’ten beslenmiştir, diğer şairler Nâzım Hikmet’in yanında dipnot hüviyetindedir. Bazen şairler, kendilerine vazgeçemeyecekleri akım ve ustalar belirlerler, asıl sorun işte bu vazgeçememekte gizlidir. Büyük şairler, gençlik yıllarında kaleme aldıkları poetik metinlere, manifestolara rağmen şiir yazmayı başarabilenlerden çıkar. Özel, II. Yeni etkisini; Behramoğlu ise Nâzım Hikmet etkisini şiirlerinde azaltmalı, başka kaynaklardan daha fazla beslenmeliydiler. Güçlü bir şairin etkisi başka şairlerle, bir manifestonun etkisi ise başka manifestolarla örtük hale getirilebilir ancak. Etkiyi yok etmek mümkün değildir, buna gerek de yoktur, önemli olan etkiyi azaltmak, dönüştürmek, eserin müellifine yaşam hakkı tanımaktır.
Bu söylediklerimin farkındadır Behramoğlu, etkiye kapalı durmaz, şiirinin kaynaklarını artırmaya çalışır. Meselâ onun “Okyanusla İlk Karşılaşma” şiiri, Yahya Kemal’in “Açık Deniz” şiirinden imgesel izler taşır: “Şu anda bile etkisi sürüyor/Okyanusla karşılaşmamın/Onun yanında bizim Akdeniz/Bir küçük kız gibi kalıyor…//İlk kez çok uzun süre sonunda/İçimde kıpırdadı şiir/Anladım ki şiirim/Bu vahşi yüceliği özlemektedir” (OİK, 2015, 10). “Yahya Kemal’in her zaman çok sevdiğim, etkilendiğim bir şair olduğunu hemen söylemeliyim. Bu sevgi ortaokul-lise yıllarında ders kitaplarından okuduğum ‘Açık Deniz’, ‘Akşam Musikisi’ gibi şiirlerle başlar.” (ŞHN, 2015, 31). “‘Bin mağara ağzı açmış gibi ulurken uzun uzun…’ Bu bence zamanı bakımından büyük bir buluştur. Yahya Kemal’in tanımladığı hangi denizdir bilmiyorum… Bana kalırsa ancak okyanus olabilir… Benim ‘Okyanusla İlk Karşılaşma’mda Yahya Kemal’in bu şiirinin gizli bir etkisi olmuş mudur, bilmiyorum. Fakat olmuşsa da sakıncası yok.” (ŞHN, 2015, 33). Sonuçta Behramoğlu, oldukça yeni ve gayet güçlü bir şiir yazmıştır. Etki, doğadan olmak zorunda değildir; üstelik hayaller, düşünceler ve kitaplar da doğanın birer doğrudan veya dolaylı uzantısıdır.
Behramoğlu, 23 yaşında yazdığı “Bir Gün Mutlaka” şiirini de etkiyle açıklar: “‘Bir Gün Mutlaka’da, Nâzım Hikmet’in ‘Saman Sarısı’, Attila İlhan’ın ‘Kaptan’ı, belki Cemal Süreya’nın ‘Üvercinka’sının yanı sıra, Cendrars’ın sözünü ettiğim bu şiirinin arka planlardaki etkileri kuşkusuzdur.” (ŞHN, 2015, 260). “Bu gün seviştim, yürüyüşe katıldım sonra” mısraıyla başlayan şiirini, George Orwell’ın “1984” romanı da etkilemişe benziyor, o romanda “sevişmek, politik bir eylemdir” cümlesi geçer ve bir takım Freudyan yorumlar yapılır: “Seviştiğinde enerji harcarsın ve sonrasında mutlu olur, hiçbir şeyi önemsemezsin. Böyle hissetmene katlanamazlar. Sürekli enerjiyle dolup taşmanı isterler. Bu tören yürüyüşleri, tezahüratlar ve bayrak sallamalar cinselliğin bozulup kokuşmuş hallerinden ibaret.” (2021, 139). Bence daha sonraki yıllarda “Bir Gün Mutlaka” şiirini aşamamıştır. Bunun değişik sebepleri olabilir. Şiir ortam işidir, ama şair Avrupa’ya gitmiş, şiirden uzak kalmıştır. 60’lı yıllarla başlayan, 68 Kuşağı’nı da doğuran siyasi gerilim, şiir yazmaya çok da müsait değildi, denilebilir. Başka başka birçok neden sıralanabilir. Bunların hiçbiri ikna edici olamaz. Şiir, dış etkilerden çok, iç enerjiyle var olur. Bohem yanlarıyla modernliği, birey-toplum geçişkenliğini, coşku ve dinginliği bir arada bulduğumuz “Bir Gün Mutlaka”daki iç enerjiyi daha sonraki yıllarda kaybetmiş olabilir Behramoğlu. Sanki bu kaybedilenin peşine pek de düşmemiş.
Şair, şiirlerinde entelektüel yönünü konuşturmuyor, fazla yerel kalıyor bu yüzden, kültürü çok yönlü kucaklamıyor. Bazı şiirlerini ise zorlama, basit duyuşlarla yazmış. Böyle olsa da beklenmedik anlarda çok iyi bir şiirle karşımıza çıkabiliyor Behramoğlu, sürprizler yapabiliyor. Onun hemen her şiirinde en az birkaç mısra, “ben iyi bir şairden doğdum,” der. Çok sayıda yabancı dil bilen ve bu dillerden saygın çevirileri bulunan Behramoğlu’nun, hem şiirlerinde hem de eleştiri yazılarında bu birikimini yansıtamamış olması; üzerinde durulması gereken bir meseledir.
Ataol Behramoğlu’nun ilk gençlik yılları şiirlerine baktığımızda apaçık bir yetenek görülür; İsmet Özel’de bir potansiyel olarak sezeriz bunu ancak. İsmet Özel, sentetik de olsa Behramoğlu’na göre daha sıkı, sağlam bir dil kurmuştur. Bu dil Özel’in çıkmazıdır aynı zamanda. Elle yapılmamış, yer yer yalpalayan, biraz da insan ağzının ürünü sayılabilecek bir dil, yeniliğe daha bir açıktır. Her sentetik işte az çok fazlalıklar muhakkak olur, bunu ancak dikkatli okurlar görebilir. Ataol Behramoğlu bu meseleye değinir: “Şiirleri üstüne düşüncelerimi söylerken, kimi dizelerin altını çizmemden, onları özellikle sevdiğimi söylememden pek hoşlanmazdı. Şiirini bütün olarak değerlendirmemi isterdi. İsmet’le anlaşmazlığım da bu noktadaydı. Şiirlerinde, olağanüstü güzel dizeler (imgeler) yanında, doldurma, sıradan sözcükler ve dizeler de bulunduğunu görüyordum.” (1995, 14). Behramoğlu, az yazmaktan mustarip olan İsmet Özel’e mektubunda daha anlatımcı olması yönünde önerilerde bulunur, bir konu-hikâye bulup şiir diliyle anlatmayı deneyebileceğini vurgular. Yıllar sonra “Bir Yusuf Masalı” bu öneriden mi doğdu acaba. Bilemiyorum. Behramoğlu, şiirinde de şöyle der: “Ey bir kalbin/Yarattığı/Yeni ve alışılmadık bir şey…/Ey acemiliğin/Utangaç ve gitgide/Kararlı omuz vuruşlarıyla bir yer açması kendine” (BGM, 2019, 146). Turgut Uyar’ın “Efendimiz Acemilik” yazısının etkisinde kalmış Behramoğlu. Ayrıca Behçet Necatigil ve Hilmi Yavuz’da da gördüğümüz Cenap Şehabettin’e ait şiir formunu hatırlatıyor bu mısralar. Poetikaya şiirinde de girer: “Biçim ustalıkları aramayın şiirimde, içimin acıları ya da sevinçleri onu oluştursun istiyorum/Hayatımı anlatırken sesimi dizginlemek, onu ölçüleyip biçilemek niye/Meczup bir şair sayın beni, tanık olmuş ve gördüklerini anlatıyor, sayıklamalar, boğuk, tutkulu, ağlayan seslerle/Bir şiir nasıl biter, ya da biter mi, hayat sürüp giderken/Duygularım birbirine ulanarak, bütün, yekpare bir şiir oluştursunlar… Yazacağım her şeyin hayatta bir karşılığı olsun istiyorum/Berber çıraklarının, kahvedeki garsonun, boyacıların duygularını anlatmak istiyorum/Halkımın yaşadığı yoğun duyguları, renkleri, karmaşıklığı ve parıltısıyla… Bir akşamüstüne doğrunun melankolisini sonsuzlaştırmak istiyorum, yaşadığıma tanık olsun… Hiçbir şairi kıskanmıyorum ve hiçbir şaire özenmiyorum, istiyorum ki kendi çırpınışları, kendi savruk aranışları içinde bir disiplin yaratsın şiirim” (BGM, 2019, 153-4-5). Akif gibi, şiiriyeti çok umursamadığını itiraf ediyor, ediyor mu, ediyor gibi yapıyor sanki. “Sayıklamalar” göstergesiyle –bu gösterge İsmet Özel poetikasının da kaygan zeminini oluşturur- modern şiirin içine düşüyor. Duyguyu-romantizmi merkezine alıyor- bu konuya özellikle gireceğiz-. “Anımsayışların, salt anlatmanın kaldığı yerden başlayacak şiir…” (BGM, 2019, 157). Yine bu da, modern Fransız şiirinin, bizde de Ahmet Haşim ve II. Yeni şairlerinin savunduğu bir fikir. “Hiç kimseye seslenmeyen, kendi kendine yeten sadece…/Kendi mantığı, kendi güzelliği içerinde tutarlı…/Ama halkın yaşantısı girecektir oraya, çünkü yaşayan, büyük bir şeydir halk…” (BGM, 2019, 157). Bir araya gelme ihtimali zor olan bireyci ve toplumcu şiiri bir araya getiriyor Behramoğlu, eklektik izlenimi yaşatmıyor, çelişmiyor kendisiyle, biliyor: “Nâzım Hikmet’in şiirinde de kişisel olanla toplumsal olanı birbirinden ayıramazsınız.” (ŞHN, 2015, 108). Çünkü inandığı davayı Nâzım Hikmet içselleştirmişti.
Behramoğlu şiirinin belirgin üç biçimi var: Nâzım Hikmet’teki gibi mısraların merdiven şeklinde aşağı doğru inişi; alt alta kısa mısralar; sayfanın sınırlarını zorlayan II. Yeni tarzı uzun mısralar. Bazen kısa ve üstelik konuşma diliyle oldukça açık yazmak şiirde bir zayıflık duygusu yaratabiliyor. Bence uzun mısralarda diretmeliydi Behramoğlu. Kolaya kaçmışa benziyor: “Biçim meselesi bizim kuşağı pek uğraştırmayacak. Yani o iş kendiliğinden olacak gibi. Mesele bir ahlâk, bir dünya görüşü meselesi olarak ağır basıyor. Bu da hayatlarımızla çok ilgili bir şiir yazacağız demektir. İçtenlikle, açıklıkla kendimizi.” (GBŞGBŞM, 1995, 35), şeklinde bir sonuca varsa da bir süre sonra İsmet Özel’in kimi açılardan haklı şu cümlelerine maruz kalacaktır: “Müthiş bir atılım yapmak zorundasın şiirinde yani benim gibi. Devrimci şair çarpa çarpıla büyür, hesaplar, gönül almalar bize göre değil. Bir de şu yaştan sonra tezgâh’a oturup şiir işçiliğine, kuyumculuğuna başlamak zorundasın. Bu özellikle sana gerekli.” (GBŞGBŞM, 1995, 103). 26 yaşındaki İsmet Özel’in şiirde biçim meselesinin önemini kavradığı belli oluyor. Gerçekten de Behramoğlu, şiirin biçimiyle fazla uğraşmamış, kendinden önceki verimden faydalanma yolunu tutmuştur: “Kendi halkımızın kültürel köklerine inmek isteriz. Hem halk, hem divan edebiyatı geleneklerinden yararlanırız. Ama daha çok halk edebiyatı, halkın konuştuğu dil, halkın esprisi bize kaynaklık eder. Edebiyatla yakın ilgisi olmayan halk yığınlarına bile şiirlerimiz okunduğunda o şiirlerde kendilerini okşayan öz ve biçim ögeleri bulabilmeliler. Açık, sade bir şiirden yanayız.” (GBŞGBŞM, 1995, 67). Bu anlattığı şiir tarzı zaten halihazırda vardır. Behramoğlu, biçimde de geleneksel olana yönelmiş, heceyle şiirler yazmıştır. Şiirin ritmini, ahengini kavraması adına önemli bir ilk adım bu, fazlası değil: “Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim/Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver/Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim/Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider.” (BGM, 2019, 55). 23 yaşında kaleme alınan oldukça başarılı mısralar. “Aslında kocaman bir taşradır Türkiye’nin kendisi de… Ve o taşrayı yaşamayan, duyamayan, sezemeyen kişi Türkiye’de şair olamaz.” (ŞHN, 2015, 127). Haklı mıdır şair, olabilir. Modern zamanlarda şair, sokaktan –hatta getto- gelen kişiye deniyor. İsmet Özel’in alabildiğine seçkinci tavrına, kendi ifadeleriyle “tevarüs edilmemiş asalet”ine karşılık Behramoğlu hep daha yerli kalmayı başarmıştır.
Yeni bir üslup arayışına gerek duymasa da Behramoğlu, dünya şiirindeki yenilikler yakın takibe alır. Yer yer deneysel işlere de girişir. Neruda’yı anlattığı “Kudurukluk” şiirine şöyle bir dip not düşmüş: “Bu şiir, 24 Eylül 1973 tarihli “Humanite” gazetesinde yayımlanan AFP kaynaklı haberin aynen, sadece dizeler biçiminde alt alta dizilerek yapılan çevirisidir.” (BGM, 2019, 148). “Desaparecidos” şiirindeki tırnak içerisine alınan parçaların da gazeteden aktarma olduğunu belirtir. Bir nevi kolajdır bunlar. Yine “Bir Mektuptan Alıntılar” şiirine de şöyle bir dipnot düşmüş: “Nihat Behram’ın bir mektubundan.” “Çağrışımlar” şiirinde de “Karımın cezaevine bir mektubundan” dipnotu göze çarpıyor. Hapis yatan Nâzım Hikmet de karısı Piraye’den gelen bazı mektupları şiirleştirmiştir. Bazen deneysellik, daha doğrusu aşırı deneysellik şiirin raydan çıkmasına neden olabiliyor. Şiir; farklılaşma yaşasa da en azından kendi doğal sınırları içerisinde kalmalı, doğasını kaybetmemeli, hangi türe-cinse dönüştüyse o türün-cinsin adıyla anılmalı: Hikâyeyse hikâye, grafikse grafik vs. Behramoğlu bazen düzyazıyı mısralarla yazıyor, gezi rehberine dönüşüyor böylece kimi yerde şiir: “Çöle benzeyen bir ovayı/Yaklaşık iki saatte geçerek/Mağusa’ya vardık/İkiz Kiliseler’den birinde/şiir okudum” (AİK, 2019, 32). Şiir bunun neresinde. Bu alıntıyı, bir şiirden değil de günlük ya da gezi yazısından yaptık desek okur daha kolay ikna olur. Behramoğlu’nun “Annem Yok Artık” gibi bazı şiirleri, deneme şeklinde de yazılabilirdi. Rasim Özdenören köşe yazılarını-denemelerini öykü diye yayımlamıştı. Öykü-anı-deneme birbirine gittikçe yaklaşan türlerdir artık. Özdenören’in yaptığı anlaşılabilir bir şey. Şiir, tahkiyeden yararlansın; ama hikâyeye dönüşmesin.
Anti-lirik deneyselliklerine rağmen genel olarak liriktir Behramoğlu, hatta romantik; dolayısıyla psikolojiye şiirinin kapılarını aralar: “Gidip şarap almalı beş kuruşluk da fülüt/İçip içip sonra da bir güzel ağlamalı” (BGM, 2019, 54). Behramoğlu’nun ilk gençlik kitaplarında sıklıkla karşılaştığımız bu tarz mısraları; duyarlılıktan doğan Nâzım Hikmet romantikliğini değil, Servet-i Fünûn’da rastladığımız hastalıklı bir ruh halini yansıtıyor. Behramoğlu intihar duygusunu da işliyor: “İşte yine can sıkıntısı/bana bir şiir yazdıracak./Tırnaklarım uzamış,/İçimde yaralı bir aşk.//İçimde yaralı bir aşk/ve birkaç piyes ölüsü,/birkaç gözyaşı kırıntısı,/intihar gelgiti birkaç.” (BGM, 2019, 59); “Nicedir özlemişim/Bir dosta sarılıp/Ağlamayı” (YÖBŞV, 2019, 11). Umutlarla yola çıkmış Marksist bir şaire pek uymayan melankoli var burada da. “Ömer Reis Ağıdı” diye epik damarı olan bir ağıt bile yazmıştır Behramoğlu, gelenekle irtibat kurmuştur. Modern hayat “ağıt” geleneğini dahi unutturdu bizlere. Şair, hatırlatıcı olma görevini devam ettirmeli günümüzde de. Her şair gibi gelenek de biraz romantiktir. Behramoğlu’nun kitaplarındaki anne şiirlerinin çokluğu; baba, çocuk, kardeş üzerine yazması duygusal bir şair olduğunu gösterir bize. Öte yandan her romantik şair gibi ermişçesine konuşur kimi zaman, meşhur kitaplarından birinin başlığı da onun bu yanını ele verir: Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var.
İnanç meselelerine de kafa yormuştur şair: “Demek bu göğü, doğayı, yıldızları/Kişinin alın yazısını o yarattı/Peki İsa’yı çarmıha geren kim/ Yusuf’u kuyuya kim attı” (BGM, 2019, 27). 18 yaşındaki şair, adli ilahi (teodise) üzerinden şüphelerini gündeme getiriyor. Yine aynı yaşta “Kendimi yepyeni bir gemici yapardım Allah olsam” (BGM, 2019, 31). Sonraki yıllarda Tanrı’yı reddetmeyi başarmış bir şair gururuyla konuşuyor, kendinden emin: “Biliyorum var olmaz bir daha yok olan şeyler, umurumda değil biçim değiştirişi maddenin, ruh diye bir şey yok” (YÖBŞV, 2019, 30); “Saçma olduğunu bildiğimiz halde gelişimizin/hiçbirimiz bir başka dünyaya inanmadığımız halde/Durduk mezarı önünde annemin” (YÖBŞV, 2019,35); “ŞİİR//Şiir ne için yazılır/Ve neye karşı:/Esirgeyen, bağışlayan aşk adına/Esirgemeyen, bağışlamayan ölüme karşı” (OİK, 2015, 56). Burada ise Tanrı’nın yerine aşkı koyan bir şair çıkıyor karşımızda. “Her hangi bir Tanrıya/Minnet ya da/Gereksinim duymaksızın/Kendim olmayı/Başarabildim” (OİK, 2015, 18).
Behramoğlu şiiri, Sosyalist Gerçekçi kodlarına rağmen, değişken bir duygu yoğunluğu ile zenginleşir. Vasat izlenimi uyandıran Sosyalist Gerçekçi şiirlerinden birkaç mısra okuyalım: “Parkta rastladığım adamın/Bir kolu kesikti bileğinden/Çiftçiymiş Tekirdağ’ın köylerinden” (YÖBŞV, 2019, 18); “İşçi ve makinistin/vergi adaletsizliği/ücretler/fazla mesai/yorgunluk/bedenen harcanma/konularında/hâlâ sesleri geliyordu” (YÖBŞV, 2019, 23). Sosyalist Gerçekçi şiirlerin çoğunda işçi-köylü dolayısıyla yoksulluk var, fakat işsizler yok. Asıl acı durum işsizliktir, bu atlanmış sanki. Dünyada olup bitenlere duyarsız kalmamıştır şair, gür bir sesle acıyı haykırmıştır: “İspanya’yı bir kere daha öldürdüler/Ve öldürmekteler ve öldürmekteler ve öldürmekteler/Lorca kurşuna dizildi bir kere daha” (BGM, 2019, 112); “Aşklar kelepçeli/Güney Amerika’da.” (BGM, 2019, 119). Toplumdan bireye geçelim birdenbire: “Odalar ve sofralar kuşatmış beni/Sandalyeler masalar tabaklar/Gökyüzü kuşatmış beni içim daralıyor/Gelenekler korkular kuşkular/Kuşatmış beni/Rotatifler silahlar yasalar” (BGM, 2019, 65). Oldukça renklidir şair, maddenin tahakkümünü çok iyi vermiştir.
“Sanki Bayrampaşa Cezaevi’nde değil de/Bir Gazanfer Bilge yolcu otobüsündeyim/Sırt üstü uzanmışım da yatağıma/Yolculuk etmedeyim…/Bütün bunlar iyi güzel de/Dokuzuncu ayından tutukluluğun/Hâlâ belli değil yolculuk nereye…” (YÖBŞV, 2019, 122). 1982 tarihli bir şiir. Nâzım Hikmet’i hatırlatan bir duyarlılık ve ironi var burada. “ADA VAPURUNDA//Dörtnala giden bir eşek gibi Ada vapuru/-Kıçına oturduğunda anlarsın bunu/Denizin tozunu dumana katarak/Çifteler atarak/İlerliyor Büyükada’ya doğru./Burgaz üstünde gencecik bir ay/Yar kirpiği gibi kıvrık, ince/Uyuyor gecenin kadife bağrında./Hey gidi insanoğlu hey/Bir yanda şu masal güzelliğinde dünya/Bir yanda kötülük, kahpelik, işkence…” (YÖBŞV, 2019, 144). Nâzım Hikmet’ten etkilenmiş bir Orhan Veli’yi anımsatıyor bu şiir. “Bir kadeh cin bir duble cin vermut/Sizin en güzel yerlerinizi düşündüm/En güzel yerlerinizi en çirkin yerde düşündüm/Unutmak ve ölmek o kadar kolaydı” (BGM, 2019, 38). Bu mısralarda Orhan Veli ve Cemal Süreya etkileri var gibi. Gözden kaçması mümkün olmayan bir etkileşimden daha bahsetmeliyim: Behramoğlu: “SENİ DÜŞÜNDÜĞÜM ZAMAN//Seni düşündüğüm zaman/İçimde bir çocuk bahçesinin kapıları açılıyor/Dünyanın bütün çocukları doluyor içeri//Seni düşündüğüm zaman/İlkbahar gibi bir şey oluyor/Anlatılmaz bir sevinç kaplıyor her şeyi//Elimdeki kalem/Parmaklarımda şakıyan/Bir kuşa dönüşüyor/Masam bir güneş denizinde yüzüyor//Seni düşündüğüm zaman/Yalnızlık çeken sözcükler/Kol kola giriyor birden/Seni düşündüğüm zaman/Bir bulut oluyorum/Uçmaktan başka bir şey bilmiyorum” (OİK, 2015, 9). Bir nazire mi bu, etkilenme mi? İlhan Berk’in şiirini aşan bir nazire gibi duruyor –bunun nedenleri başka bir yazı konusu-. Bu dediğimi duysa İlhan Berk, “hey evlat ağır ol, benden doğan bana dâhildir,” derdi. Bu arada İlhan Berk’in o meşhur şiirini de hatırlayalım: “NE BÖYLE SEVDALAR GÖRDÜM NE BÖYLE AYRILIKLAR//Ne zaman seni düşünsem/Bir ceylan su içmeye iner/Çayırları büyürken görürüm.//Her akşam seninle/Yeşil bir zeytin tanesi/Bir parça mavi deniz/Alır beni.//Seni düşündükçe/Gül dikiyorum elimin değdiği yere/Atlara su veriyorum/Daha bir seviyorum dağları.”
Behramoğlu şiirinde pastorale de yer açar: “Gece sessizce başlıyor ve ırmağın-/Öte yakasına geçiyor atlılar./Bir papatyanın açışını dinliyorum./Gökyüzü gitgide genişliyor./Islak yaprakların derin yeşilliği/Islak dağların uyandırdığı keder/Kendime bir demet çiçek topluyorum” (BGM, 2019, 82). Pastoral bölümler onu, -o reddetse de- metafizik, kozmik olana yaklaştırıyor. “Benimse çağrıştırmak istediğim başka dünyalar özlemidir. Metafizik olarak değil ama insanı başka yere (neresi olursa değil) çağırmak. Burada olduğu yerde durmamasını öğütlemek istiyorum.” (GBŞGBŞM, 1995, 28). “Bir mısra bir aşkınlık değilse yer almıyor şiirimde.” (GBŞGBŞM, 1995, 181). Behramoğlu, “Şiir nedir ki/Sezilir geçer” (AİK, 2019, 21) derken de metafiziğe ait kavramlarla –sezgi- konuşuyor. “Türk şiirinin en has özelliklerinden biri, lirizm… Lirizm, duyguların kanatlanışıdır. Romantizmin onsuz olmaz özelliğidir. İnsanın sonsuzluğa özlemidir.” (ŞHN, 2015, 94). Şiir lirik-aşktır diyen Yahya Kemal’le buluşuyor burada şair, romantik vurgusuyla da Sosyalist Gerçekçiliğin gerçekçiliğinden uzaklaşıyor.
Doğayla fazla haşir neşir olan kimi şair ve düşünür kendilerini panteist olmaktan alamamışlardır. Behramoğlu’nda durum böyle değil, doğa artıyor, şair gezdiği yerleri yazıyor zaman zaman, kendi psikolojisini işletiyor. İnsanı dışlayan bir metinde doğa, Tanrı ile özdeş hale gelmiyorsa –bu, fantastik bir görünüm, anlamsız da olsa bir renklilik yaratır- mecburen tekdüzeleşme başlar. İnsansız sokaklarda ya da bir ormanda dolaştırılıp duran bir kameranın sanat yaptığını kim iddia edebilir. Realizmi bir üst aşamaya taşımaya çalışan natüralistler ölüp gitti. Behramoğlu’nun realizmin gerisine, romantizme yönelmesi bence doğru bir seçim olmuş. İnsan sorununu ele alıp işlemeyen şiirler soluk alıp vermiyor. İnsansız resim, fotoğraf bile kocaman bir eksiklik içeriyor.
Şiirin ilkel toplumlarda büyü törenlerinden doğduğunu iddia eden ve bu temeller üzerine poetikalarını kuran modern şairler olduğunu biliyoruz. Behramoğlu da şiirlerinde büyü yaratma gayretinde sanki: “Çiçeklerin derin rüyasını/Bozamaz bir arının konuşu bile/Tıpkı öyle, bir yaz gününün/Büyüsündeyiz seninle” (YAG, 2016, 11). Behramoğlu burada büyü derken anlıyorum, bir atmosferden (aura) bahsediyor. Ancak büyü, en ilkel haliyle hayat-sanat alanında kendine yer açmış durumda, halbuki birçok din tarafından yasaklanmış, büyük günahlardan sayılmıştır. İyiyi kötü, kötüyü iyi yapma gücüne sahip büyü, dinlerin dışlayıcı tavrından kurtulmak için öncelikle kendini büyülü-iyi hale getirmiş görünüyor. Reklamı en etkili silah olarak kullanan kapitalizm ya da modern hayat, döngüsel bir büyü üretimi ve tüketimi midir. Bir soru değil bu. Fantastik anlatılarla Batı’dan, kimi Uzak Doğu ülkelerinden toplumumuza büyü aktarımı yapılmakta. Halkların geri kalmasına neden olan hurafeler de bu büyülenme sonucu doğmuştur. Günümüzün büyücüleri görsel-işitsel her türlü retoriği ustalıkla kullanan reklamcılar mıdır sadece. Değil. Her alanın farklı büyücüsü bulunmakta. Büyücülerin yılanlarına karşı tek mucize, gerçekliktir (Musa’nın asası) bence.
Behramoğlu gençlik yıllarında, bizim de çok hoşumuza giden oldukça devrimci laflar etmiş: “Yıkılmak zorunda olan ve yıkılacağına yüzde yüz inandığım Amerika-Avrupa kapitalizminin ve emperyalizminin ölüm debelenmelerinin geniş ölçüde sonuçları olan bazı dadaist, sürrealist etkilerden sanatımızı kesin olarak korumalı, açık seçik ulusal-insansal bir bilince varmaya çalışmalıyız.” (GBŞGBŞM, 1995, 39). Ancak bu söylediklerini tashih etmiş sonraki yıllarda ya da hapis sonrası düşünceleri değişmiş, öyleyse üzücü: “Kendi payıma, simgecilik değil, fakat gerçeküstücülük hep ilgimi çekmiştir.” (ŞHN, 2015, 213).
Şaire sorumluklarını, asıl ev ödevini de hatırlatıyor Behramoğlu: “Günümüzde şiir hayatın dışına itilmiş gibi görünmekteyse, bundan, yaratmaya değil tüketmeye dönük egemen sistemler kadar; şiire yitirdiği değerleri yeniden kazandırmanın sorumluluğunu duymayan, onu dille ve hayatla barıştırmanın varoluşsal önemini duyumsamayan şairler de sorumludur.” (ŞHN, 2015, 11).
KAYNAKÇA:
Ataol Behramoğlu-İsmet Özel; Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire Mektuplar, Oğlak Yay., İstanbul 1995.
Behramoğlu, Ataol; Bir Gün Mutlaka, Tekin Yayınevi, İstanbul 2019.
Behramoğlu, Ataol; Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var, Tekin Yayınevi, İstanbul 2019.
Behramoğlu, Ataol; Aşk İki Kişiliktir, Tekin Yayınevi, İstanbul 2019.
Behramoğlu, Ataol; Yeni Aşka Gazel, Tekin Yayınevi, İstanbul 2016.
Behramoğlu, Ataol; Okyanusla İlk Karşılaşma, Tekin Yayınevi, İstanbul 2015.
Behramoğlu, Ataol; Şiir Hayatın Neresinde, Tekin Yayınevi, İstanbul 2015.
George Orwell; 1984, Çev: Bülent O. Doğan, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2021.
Bir yanıt yazın