“Karamela
Yanık şekerim sert, hayatsa daha berbat,
ikisinin de aynı kağıttan çıktığını unuturdum
unutmasına da, ben tuttum birini sevdim,
hayatı nasıl sevdiysem onu da öyle sevdim:
Tarçın Kokulu Kız, Carmen, Ay Carmela…
O nane likörüne bayılırdı ama, ben onu
sıcacık bir kahvenin dumanına benzettim,
o da beni birine benzetmiş olmalı ki, tuttu
aşk derdine düştü, şimdiyse terk etme sevdasında!
Aşk dünyaya bizden önce gelmiş de erkenden
açmış gibi dükkânını, onun kokusuyla tanıdım
aktarları, acı sözlerini aşkın tuzu biberi saydım,
onun huylarıyla karşılaştım eski tuhafiyelerde:
Aynalı Pasaj, Bonmarşe ve Altın Düğme…
Biri birine uymayan binbir huy, binbir çeşit,
bir dükkâna rastladım duvar taş, kapı kilit,
ne tatlı sözlerim açabildi ne iyi huylu şiirim,
karamela dükkânı olduğunu en sonunda öğrendim!
Şimdi yanık şekerim sert, hayat ondan da dert,
ben zaten tiryakiyim, ayrılık aşktan da berbat!
Ah karamela, şekerim, aşk tatlı da insanlar berbat!” (1997,11).
Haydar Ergülen’i ilk gençlik yıllarımdan beri takip ediyorum. Onun kitaplarına ulaşmak -90’ların sonları- birçok şaire göre daha kolaydı, iyi dağıtım yapan yayınevlerinden çıkıyordu kitapları. Neden sonra şiir yayıncılığı atağa geçti, başka başka şairleri de tanıma fırsatı buldum. Karşılaştırmalı okumalar, incelemeler yaptım. Bu şairlerin bazıları elendi, bazıları bende kaldı. Lise, üniversite ya da hayata atıldığınız yıllarda durmaksızın değişen, dönemlik başucu kitaplarınız olmuştur. Haydar Ergülen onlardan değil, en azından benim için hep önemini korudu.
Haydar Ergülen’in biçimsel kaygıları-takıntıları yok, şiirin dönemlik tecrübelerinden değil, yüzlerce yıllık teknik hususiyetlerinden yararlanıyor. Ayrıksı bir 60 veya 70 Kuşağı’nın var olmasını engelleyen II. Yeni gibi güçlü bir akıma veya bu tarz kurulu bir poetikaya onu bağlamak mümkün değil. O, II. Yeni’nin sorunlu yanlarını iyi görmüş ve bu akımın çekici tuzağına düşmemiştir. Genel olarak 80 Kuşağı; o güne dek şiirin taşrasında kalan II. Yeni’ye önemli açılımlar kazandırmış, bu akımın sivri –dilde bozmalar vs.- ve sakıncalı –sorunlu imge, anlam karmaşası ve belirsizlik- yanlarını yontmuş, böylece Türk şiirinin kılcal damarlarına dek yayılmasını sağlamıştır. Yani 80 Kuşağı şairleri sayesinde II. Yeni rahat bir nefes alabilmiştir. Yine de akımın bazı şairleri hâlâ taşra kalmış, merkezileşememişti, şiirleri üzerindeki ölü toprağını 80 Kuşağı bile temizleyememişti. Bu şairlerin bir bir ölümü geçici de olsa şiirlerini diriltti, sonra yeniden mezarlarına döndüklerini gördük ve üzüldük, yaşasın isteriz her emek. Sözün özü, Garip akımının hâlâ bir çete oluşumu gibi algılanmasının nedeni, kendilerinden sonraki kuşak tarafından sahiplenilmemesiyle ilgilidir. II. Yeni bu açıdan da 80 Kuşağı’na çok şey borçludur.
Öte yandan 90’lı ve 2000’li yıllardaki ürünsüz-hatalı poetika ve akım arayışı biraz da 80 Kuşağı’nın II. Yeni’yi akım olmaktan çıkarıp Türk şiirinin kendisine dönüştürmeleriyle ilgilidir. Nihayetinde, gereksiz yere heyecana kapılıp da akım peşine düşmeyen, sabırla ürün ortaya koyan şairler daha bir öne çıkmışlardır. Yapak akımlar, şairleri ya ötekileştirir ya da karikatürize tiplere dönüştürür. Doğal olmayan ya korkunçtur ya da komiktir çünkü.
Haydar Ergülen, kendinden önceki kuşakta entelektüel şairlerin olması nedeniyle şanslıydı, açıkçası bir mirasın üzerine konmuştu. Meselâ İlhan Berk’in modern şiiri, Ahmet Haşim’den tutun da bugüne dek gelen birçok şairden daha iyi algılayıp içselleştirdiğini gerek poetik kitaplarından gerekse şiirlerinden biliyoruz. Neden İlhan Berk ismini vurguluyorum, çünkü İlhan Berk çok dönemli bir şair, tektip bir şiir yazmamıştır, bence doğru da yapmıştır. Cemal Süreya’da erotik bir ilkbaharı, Turgut Uyar’da mevsimsizliği, Ece Ayhan’da kara kışı, Edip Cansever’de içe kapanıklığı telkin eden sonbaharı, ama İlhan Berk’te uzun bir yaşın getirisi olan bütün mevsimleri buluruz. Zamanın genç ve diri şiirinden etkilenmeyi bir gereklilik olarak gören Haydar Ergülen’in şiiri de İlhan Berk karakteristiğinde ilerliyor gibi gelmekte bana. Her ne kadar bizden önceki şair-eleştirmenler Haydar Ergülen’i, imgesel erotizmden ve biraz da duygusal ironiden dolayı Cemal Süreya’ya yakın bulmuşlarsa da yeni zamanda bu tespitlerin pek geçerliliğinin kalmadığını düşünmekteyim. Doğru okuma ve tahlillerle doğru poetik sonuçlara –şiir- varmış görünüyor Haydar Ergülen.
Unutulmaması gereken bir nokta da şu: 80 Kuşağı Hilmi Yavuz’suz irdelenemez. 80 Kuşağı şairleri ilk gençlik yıllarını yaşarken Hilmi Yavuz poetik mantığın sıkı şiirlerini yazmaktaydı. Ali Günvar, Vural Bahadır Bayrıl, İhsan Deniz, Hüseyin Atlansoy gibi kuşağın önemli şairleri Hilmi Yavuz’dan çok şey almışlardır. Bu anlamda şiirimizin 80’li yılları Hilmi Yavuz’suz okunamaz.
80 Kuşağı’ndan özellikle de Birhan Keskin ile küçük İskender, Haydar Ergülen’in lirik dil akrabaları gibi gelmiştir bana, Haydar Ergülen’den şiir-yaşı bakımından küçük olmaları nedeniyle onun bir nevi takipçileridirler, diyebiliriz, fakat bu şairler sonuçta kendi kişiliklerinin şiirlerini yazmaktadırlar. Öte taraftan Haydar Ergülen ile bahsi geçen diğer iki şairin rahat dili ve kübist imgeleri Sezai Karakoç’u anımsatmakta. Haydar Ergülen’in, zaman içerisinde Sezai Karakoç gibi mistisizme ulanan ve Karakoç’tan farklı olarak güncelden de beslenen kültürel bir şiir yazdığını görmekteyiz. Ancak mistik esintileri hissetsek de metafizik gerilime pek rastlayamayız onda, bir ermişlik, yer yer kaderi kabullenmişlik vardır. Mensubu olduğu Alevi-Bektaşi geleneğinin Haydar Ergülen vasıtasıyla modern şiirimize önemli katkılarda bulunduğunu belirtmek gerek.
Cemal Süreya’da Alevilik değil, sosyalist bakış önde, sanki İslami kodları nedeniyle Aleviliği bilinçli olarak o, dışlamıştır dünyasından; ama Haydar Ergülen Alevi halk ozanlarının yakıcı sesini-nefesini şiirine sokmayı başarmıştır. Cemal Süreya, tam bir duruş sergileyememiştir şiirde, bence kişiliğini ve kişiliğinin bir parçası olan inancını tam olarak şiirinde yeşertememiştir, bu nedenle onun şiirini eksik bir şiir diye adlandırabiliriz. İstibdadın olduğu her dönemde, sanat eksik kalmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında hiçbir şair tam-şiir yazamamıştır. Yahya Kemal, 70’li yaşlara kadar yaşamasaydı, “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” gibi hacimli-büyük şiirlerini yazamayacaktı belki de; bu mistik ve mimari-tarihi göndermelerle dolu şiirini ilahi olanın baskı altına alınması nedeniyle CHP döneminde değil de Adnan Menderes döneminde, bilinçaltının korkuyla örülmüş beton zeminini kırması sonucunda yazabilmiştir. 80 sonrası, iyiden iyiye liberalleşen Türkiye’de şairin Yahya Kemal gibi korkular yaşadığı söylenemez. Görece özgür bir ortam oluşmuştur. II. Yeni sayesinde imgeyi daha iyi tanıyan ve lirik-politik vs. yönleriyle kullanmayı öğrenen geç şair verevine yazmaktadır. Çoğu kez mahpuslukla sonuçlanan Sosyalist Gerçekçi şiirin aksine imge, adeta mutlak özgürlük sağlamıştır şaire. Kapalılık demek değildir imge, şapşal güç odaklarının anlam evine girmesini engellemektir.
Bir yönüyle imgeci şair Haydar Ergülen, daha 20’li yaşlarının başlarında yazdığı şiirlerde bile iyi bir şair olacağını hissettirir:
“Anne
sahi senden mi doğdum anne
yollar nehirler kuşluk vakitleri dururken
bir insandan mı doğar bir çocuk
anne senin yüreğin taş olsa dayanır mı
kuş olsa çiçek olsa gündüz olsa
kırılmaz mı acıdan bir sap menekşenin boynu
bu kez dağlar doğursun beni anne
sen de ılık yağmur ol
durmadan yağ kanayan yerlerime” (1998,7).
Liriğin iyi işletildiği bütünlüklü bir şiir, oldukça taze. Aslında, metnin yayımlandığı tarihten yola çıkarak “dağ, kan, kırılmak” gibi göstergeleri de kendimize referans aldığımızda 80 darbesinin psikolojik etkilerini bu şiirde bulabiliriz. Böylesi bir okumaya gerek yok aslında; çünkü mümkün mertebe kirli, çirkin göstergelerden uzak durmaya çalışıyor şair, daha ziyade “çocuk, anne” gibi masumiyet yüklü göstergelerden yola çıkıyor, yeri geldiğinde erotizmi bile oldukça temiz bir dille anlatıyor.
Zaten gençleri çok yakından takip etmesiyle bilinen İlhan Berk, Ece Ayhan, Cemal Süreya –biraz gecikmiştir Haydar Ergülen konusunda- gibi ustalar birer cümleyle de olsa onu işaret etmişlerdir. Özellikle sol kesim tarafından gösterilen “gençleri işaret etmek” duyarlılığı, gelmekte olan şairin edebiyat ortamında veya toplum tarafından gecikmesiz tanınmasına vesile olmakta, gençler hakkındaki ilk hükmü vermekten çekinen eleştirmenlere ise yol açmaktadır. Klasik duyarlılığı ve ahlâkı kendine örnek alan sağın şairleri tutuktur bu hususta, meselâ Necip Fazıl, yanı başında gövermekte olan Sezai Karakoç hakkında uzun yıllar yazmamıştır. Sezai Karakoç da bu geleneği sürdürmüştür. İsmet Özel ise son derece ketumdur –kendinden sonrasını pek takip etmez-. Bu durumu, şairin büyüklenmesine bağlayabileceğimiz gibi, gençlerin şımartılmak istenmemesi şeklinde de okuyabiliriz. Her iki yaklaşım da çok sağlıklı görünmüyor bize. Genç şiir hakkında konuşmalıdır usta-üstat şair, inandığı gençleri çekinmeden ve abartısız cümleler kurarak okurlarına müjdelemelidir. Soyu kesilmekte olan iyi şairler için çekici olabilir bu naif tavır. Bence Haydar Ergülen’in sayfalarını özveriyle gençlere açması modern bilinçle ilgilidir. Bu durumun, aslında tam anlamıyla modern olmadığını kendi tespitimi çürütürcesine ispatlamak isterim. Peygamberimizin, Hz. Ali’den başlamak üzere birçok sahabe hakkında övücü sözleri bulunmakta. Meselâ; Hz. Ali ilmin kapısıdır, aslandır, kılıçtır. Halit Bin Velit Allah’ın kılıcıdır, vb. Peygamberler bile yanındakilere iltifat etmiştir. Bize de bu tavırdan ders almak düşer. Amacım bu konu hakkında usta şairleri azıcık düşündürmek.
Haydar Ergülen, büyük şiirler yazabildi mi? -büyüklükten kastım nitelikli niceliktir- Bugün bunun kesin cevabı yok bende. Büyük şair olmak için ortaya büyük bir yaşamın ürünü eserler koymak lazım. Diğer yandan kısa şiirlerin de büyük olabileceği ihtimalini gözden kaçırmamalıyız. Sezai Karakoç’un “Balkon” adlı minicik şiirine milletimizin 200 yıllık Batılılaşma gerilimini ve kocaman bir coğrafyayı sığdırması olağan üstü bir başarıdır. Yine de Haydar Ergülen’in de büyük şiirler yazdığını söyleyebilirim. Meselâ “40 şiir ve Bir” bana büyük bir şiir (kitap) gibi gelmiştir hep. Bu hususta vehmim yok değil; çünkü insan, ister istemez hayatın bütününe dokunmaya çalışan şiirlerden yer yer protest tavırlar bekliyor. Gerçi “Mesnevi”nin ilk 18 beyti ya da “Su Kasidesi” protest yanları olmamasına rağmen büyük şiirlerdir. Öyleyse “40 şiir ve Bir” de büyük şiirdir.
Yerin gelmişken soralım: Büyük şiir nedir? Bence bir şiir iki şekilde nitelikli olabilir: 1) Daha çok akli –zekâ- olanın yarattığı ihtişamla, ya da 2) Sıcak ve samimi, yani kalbî, lirik kucaklayıcılıkla. Haydar Ergülen’in romantizmden izler taşıyan şiirleri bunlardan ikincisine yakın duruyor. Aklın-şiiri statikken duygunun-şiiri daha çok ataktır. İsmet Özel’de olduğu gibi aklın, mantığın şiiri zamanla değişen değerlere yenik düşer, değerini kaybeder. Duygu (tema) ise değişmeyen özle ilgilidir. Öte yandan akıl, okur ile metin arasına bir mesafe korken sıcak şiirler okuru metne daha çabuk dâhil eder. Sıcak, lirik şiirler okuru metne dâhil etmesi sayesinde çoklu okumalara daha müsaittir. Kolay yazan bir şair izlenimi yaratır Haydar Ergülen, şiirde Yahya Kemal tarzı bir kelime tasarrufuna ihtiyaç duymaz; çünkü hakiki duygu yoğunluğuyla hiç zorlanmadan göstergeleri imgeye dönüştürebilmektedir. Kimi şair, ağırlıklı olarak zekâyla kimisi ise duyguyla imge üretir. Haydar Ergülen, bütün has şairler gibi duyguya yakın durur, tabii zekâyı tamamen ötelemez. Bir karşılaştırma yapacak olursak: İsmet Özel’in taş gibi sıkı bir şiir yazdığı söylenir. Doğrudur da bu, çünkü İsmet Özel, zekânın protest şiirini yazmıştır. Bir anlamda Edip Cansever’in hayalini kurup da tam başaramadığı materyalist şiirdir bu, bir yanıyla pragmatik, yaratmaya değil de yapmaya göre işler, fazlalık kelimelerden korkar, çünkü organik bütünlük sağlayan duygu (tema) kadar göstergeleri imgeleştirme gücüne sahip değildir zekâ. Sanırım sorunun cevabını hâlâ vermedim, kolay bir soru değil çünkü: Büyük şiir tanımlanamaz. Söz’dür o, yazıyla sınırlanamaz, şeklinde Wittgenstein gibi konuşabilirim, afili de olur hani, ama tanımlamaya çalışırsam sıradan bir yargı çıkar ortaya, şöyle: Büyük şiirin en belirgin özelliği; zekâ ve duyguyu dengeli bir şekilde kendi bünyesinde birleştirmesidir. Saf haliyle zekâsız duygudan bönlük, duygusuz zekâdan zalimlik doğar. İkisi de şiir dışıdır.
Haydar Ergülen’e verelim sazı, çünkü bir yanıyla da halk ozandır o:
“-bir tek şiir kaldı içimde, son nefesim,
onun ağzından güzel çıkmasıdır son dileğim.” (2008, 137).
KAYNAKÇA:
Ergülen, Haydar; Hafız İle Semender II, Turkuaz Yay., İstanbul 2008.
Ergülen, Haydar; 40 Şiir ve Bir…, Varlık Yay., İstanbul 1997.
Ergülen, Haydar; Seçme Şiirler, İnsan Şiir Defteri Yay., Antalya 1998.
Bir yanıt yazın