“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?
-Yaşama!
-Ya bileydim?
Yazar: Mıydım
Hiç: Şiir” (1999, 7).”
[İsmet Özel’in zihin işleyişine uygun bilmece gibi duran bir metin bu. Bütünün parçalanmasıyla yeni anlamlar elde edilmek istenmiş, ancak ilk okunuşta kelime oyunlarının içine düşülmüş izlenimi yaratıyor, gayriciddi. Modernist şiir ya da metinler ilk bakışta kendini ele vermez. Dolayısıyla bilmeceyi çözebilmemiz için didiklememiz-yapısöküme (deconstruction) uğratmamız gerekiyor. Neden böyle bir metni “Erbain”e epigraf yapmış olabilir Özel. Sanırım ilk cümledeki entelektüel arka plan ve genel anlamda şiirin makûs talihi bize aradığımız cevabı veriyor. Entelektüel arka planda Erich Fromm var sanki: “Yıkıcılığın derecesi, bireyin kapasitesini açığa çıkarmasının engellenmesiyle doğru orantılıdır. Burada kastettiğim şu ya da bu arzunun sıradan mahrumiyetleri değildir, kastettiğim; insanın duyusal, duygusal, fiziksel ve entelektüel yeteneklerinin kendiliğinden ifadesinin engellenmesi ve bireyin üretken potansiyellerinin azaltılmasıdır. Eğer hayatın ilerleme ve yaşanma eğilimine engel olunursa, set çekilen enerji, bir değişim sürecine girer ve hayatı yıkan bir enerjiye dönüşür. Yıkıcılık, yaşanmayan hayatın bir sonucudur.” (Alatlı, 2010: 1627). Bu bakış açısı bizi Özel’in yıkıcı-avangart yanıyla karşı karşıya getiriyor. Evet, “–Yaşama!” diye despotça bağıran, emir veren bir engelleyici “öteki” vardır alıntıladığımız şiirselde. Şiir kişisi yenilmiştir ve öfkelidir, acziyetinden ilk darbeyi harakiri yapar gibi şiire “hiçlik” atfederek vurur.]
İsmet Özel şiiri üzerine konuşmak zor, diyerek çalışmama önem atfetmiş olmak istemem. Bu zorluğun temel sebebi, meselenin derin ve çapraşık olması değil, İsmet Özel’in kim olduğu veya olmadığıyla ilgili kendi yarattığı spekülasyonlar ve şiirinin bu spekülasyonlar tarafından kuşatılmasıdır. Bunu belli bir plan ve program çerçevesinde yaptığını da düşünmeden edemiyoruz.
İsmet Özel’i sosyalist-İslamcı-Türkçü şeklinde dönemlere ayırarak anlama girişiminde bulunmayacağım. Böylesi bir tasnif, biyografik okumayı merkeze almayı gerektirir. Benim amacım, üslup ve yer yer tematik bir bütünlükle İsmet Özel şiirine kimi zaman biyografisinden de yararlanarak kuramsal bakışlarda bulunmaktır. Genelde şiir, şairinden bağımsız incelenir, modern eleştiri bize bunu telkin eder, fakat bu kuramsal bakışın dışında kalır İsmet Özel, şiirinin neredeyse tamamını hayatından, bazense hayatının kırılma anlarından devşirir. Meselâ babasının polis olması, “Kan Kalesi”, “Amentü” gibi birkaç şiirinde dile gelir: “Polis olan babamla tatil arasında uçuşup duruyordum durmadan” (2007,86). “Amentü” ise bilindiği üzere otobiyografik bir şiirdir. Kendisi de bu durumun poetik savunmasını yapar: “Modern şiir bir edebiyat türü olarak değil, bir yaşantı olarak doğmuştur. Varlığı dünyanın aldığı biçimle, insan kavrayışının niteliğiyle doğrudan bağlantılıdır.” (2006, 55). Doğrudur, ancak bu yaklaşım şairi, inançla mücadele eden modernistlerin safına çekme tehlikesi taşıyor. Dünyada bireyin yaşantısından daha önemli şeylerin vuku bulduğu muhakkak: savaşlar, göçler, soykırımlar, türlü tecavüzler, açlık ve yoksulluk… Bunları da şair yaşantısına dâhil ediyorsa başka.
60 kuşağı içerisinde İsmet Özel’e ayrıcalıklı bir yer verilmekte, daha ilk gençlik yıllarında övgüler-yergiler dizilmiş. Her ikisi de şairi kabul etmek ve edebiyat içerisine yerleştirmek adına önemli. Kimler var bu kuşakta? Hilmi Yavuz, Cahit Zarifoğlu, Ataol Behramoğlu, Erdem Bayazıt, Alaeddin Özdenören, Akif İnan… İşte böyle irili ufaklı birkaç şair, bir kuşak için çok bile. İsmet Özel denilince, evvela “Halkın Dostları” dergisi ve bir dönem yoldaşlıkları nedeniyle Ataol Behramoğlu akla geliyor.
İsmet Özel, şiirinde karakterler yerine tek tip yaratmak peşine düşmüştür. Daha ilginci, yaşantısından doğurmaktan çok bu tipi, yaşamaya çalışmıştır. Dostu Ataol Behramoğlu’na değil de 60 Kuşağı şairlerinden, yüksek ses tonuyla Erdem Bayazıt’a daha yakın durur. Meseleyi daha bir açacak olursak, şiirindeki ben, kendidir, empatik değildir. Her şeyi aşırı ciddiye alan, ironi bile yapamayan –bu onun en zayıf yanlarındandır- Özel, egosantrizmin ağına düşmüş, dolayısıyla şiirinin coğrafyasını genişletememiş, oldukça dar, çorak ve somut alanda kalakalmıştır –İroni, Tanrı’ya ya da Tanrısal varlığa yakışmaz-. Üstelik bunu belli bir poetik bilinçle yapar: “60 sonrası ozanlarının belirli bir ‘söz’ü olmadığını söyledik, bunu da kelimelerin özensiz, imgelerin soyut kaynaklı oluşundan çıkardık, ya da bunlara bağladık. Öyleyse çıkış’ımız şiirde açıklığa, somutluğa ve her şeyin gevelenmeden söylenmesine ilişkin olacaktır. Şiir yaşamın damıtık durumu olmalı, böylece bir ‘biçim’ kurulmalıdır. İmge de bu biçimin en önemli öğesi olduğuna göre, onu yaşamla temellendirmek gerekir. Altında bir yaşama serüveni yatmayan, yüzdeyüz bizim olmayan, insan tekinin sorunlarıyla bağı kopmuş imgeden şiiri uzak tutmalıyız.” (2006, 23). Bu söylediklerine bağlı kalmayacaktır. Hele de imge, şairin yaşantısından doğan şiirlerinde bile okuru ikircikli durumların içine itecek, gerçek anlamı açmak yerine perdeleyecektir. “Amentü” şiirine bu açıdan bakabiliriz. Baba imgesine odaklanalım. “İnsan/eşref-i mahlûkattır derdi babam” (1999, 177); “Meyan kökü kazarmış babam kırlarda” (1999, 179); “polistir babam/Cumhuriyetin bir kuludur” (1999, 181). Bilge-Tanrısal baba, çiftçi baba, iktidarın kulu baba. İnsanı eşref-i mahlûkat olarak gören bir babanın iktidara kulluk yapması ise metin içi tutarlılığı hırpalıyor. Şiirin diğer kısımlarını da bakacak olursak baba başka şekillerde de karşımızı çıkıyor: Onbeşlilerden biri baba -15 yaşında I. Dünya Savaşı’nda cepheye çağrılanlar-, mekkâre baba vb. “İnsan/eşref-i mahlûkattır derdi babam” mısraında “baba” geleneği, Tanrı’yı ve gerçek manada şairin kendi babasını imliyor gibi. Bize insanın eşref-i mahlûkat olduğunu bildiren Allah’tır: “Gerçek şu ki biz insanı en güzel şekilde yaratırız, ve sonra onu aşağıların en aşağısına indiririz, iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar hariç: onlar için kesintisiz bir ödül vardır!” (Tin Suresi, 4-6). Bilindiği üzere antik dünyadan dilimize sızmış bir Tanrı baba, Allah baba kullanımı bulunmakta. Özel, acaba bu baba figürünü mü ima ediyor, imge açık değil. Yine aynı şiirin ikinci bendinde “Dilce susulup/bedence konuşulan bir çağda/biliyorum kolay anlaşılmayacak” (1999, 178) mısraı ilk bakışta bir çelişki barındırıyor izlenimi uyandırır. Halbuki imgenin yalınlığını savunan şair, bir “dil” –gönül- oyunu peşindedir. Bilindiği üzere bedene göre dil çok daha kolay yalan uydurabilir, karşısındakini manipüle edebilir. Mimikleri, jestleri gizlemek ise kolay değildir, özel bir yetenek ister, kişinin gerçek niyetini hemen ele verir. O halde şair, bu detayları gözden kaçırmış mı diyeceğiz, hayır elbette, şair ne yaptığının son derece farkındadır. Farsça “dil”in yerine “gönül-kalp” göstergesini koyunca her şey yerli yerine oturuyor. Kalpçe susup bedence konuşulan bir çağ, yani konuştuğumuz “dil” de bedenle ilişkilendirilmiş oluyor. Kafa karışıklığının ardından gelen bu keşif bir işimize yarıyor mu peki. Hayır, ama yine de “dil” yerine kalp ya da gönül göstergesini kullanmayan şairin “çıkış’ımız şiirde açıklığa, somutluğa ve her şeyin gevelenmeden söylenmesine ilişkin olacaktır,” iddiasıyla çeliştiği sonucuna varıyoruz.
Meydanlarda şiirini savundu İsmet Özel; bu yüzden onun kaderinde şair ile şiir yer değiştirdi. İsmet Özel şiirinin sorunu, yine İsmet Özel’in kendisidir. İsmet Özel, art kelimesini anlamından uzaklaştırmak pahasına, artist gibi yaşamayı seçmiştir. Anlamlı, derin düşünceleriyle değil, aykırılıklarıyla gündem yaratmayı başarmış bir tiptir. Dolayısıyla şairin vardığı kritik eşik, siyasetten başka bir şey olmadı. Belki de meydanlara çıkmayı başaramayan şiirine inat, kendisi çıktı. Meselâ Necip Fazıl ve Nâzım Hikmet’in şiirleri hâlâ meydanları inletmekte. Sezai Karakoç’unkiler ise yükselişte. İsmet Özel biraz da Necip Fazıl’ın hayatına özendi. Ama olmadı. Çünkü çevresi daha çok genişlemesi gerekirken bir şekilde kendini terk etti. Belki de İsmet Özel onları terk etti, tutunamayan bir şair izlenimi uyandırmışsa da her dönemde tutunacak bir dal bulmuştur, çünkü bilmektedir, sanat bir dine ya da ideolojiye sığınmadan geleceğe kalmakta zorlanır. Asıl İsmet Özel okurları, onun sürekli kimlik değişikliğinde bulunması nedeniyle şiirine tutunmakta zorlanır. Bu değişimleri en başından öngörmek de mümkündü, çünkü onun şiirinde mistik havadan çok, şekilden şekle giren ideolojik temayüller göze çarpar, öyle ki İslam da inanç değil, İslamcılık şeklinde ideolojik yönüyle vardır.
İsmet Özel, poetik anlamda şiiri iyi bilmese de iyi hissetmiş ve biçimsel açıdan kusurlarıyla birlikte nitelikli bir bütünlük ortaya koymuştur. “Şiir Okuma Kılavuzu” ve “Çenebazlık” gibi poetik olmaktan çok sosyolojik tespitlerde bulunan kitapları ile “Sorulunca Söylenen”deki söyleşilerinde daha ziyade politik meselelere kafa yorar “Bence şiir bizatihi siyasî bir şeydir. Siyasi olmayan şiir yoktur… Siyaset bir anlamıyla idam cezası demektir. Şiir de insanın en hayatî yönüyle ilgilenen bir alandır.” (2014, 142). Kendinden önceki poetika ve kuramlara, bilhassa II. Yeni akımının öğretilerine bağlı kalmayı yeterli görmüştür. Sosyalist bilinç, onu şiirde yeni çıkışlar yapmak yerine enerjisini topluma faydalı olma yolunda kullanmaya yöneltmiştir. Halkçıdır ve kendinden önceki şairleri halk olarak görmüş ve onlardan yararlanmanın gereğine inanmıştır, diyebiliriz. Ayrıca işin psikolojik boyutu da var gibi: O, II. Yeni karşısında ezilmemenin yolunu halkçılıkta buldu; zaten II. Yeniciler aşırı bireysellikleri nedeniyle topa tutuluyorlardı. İsmet Özel bunun farkındaydı, bireyselliği savunmasına rağmen sosyal gerçekçilikten faydalanmayı iyi bildi; ama yine de varlığını II. Yeni’ye borçluydu: “60 sonrası ozanları önceki kuşak ozanlarının iyi birer bileşimi niteliğinde örnekler vermişlerdir. Yeni şiirin bütün olumlu olanaklarını sindirmiş olan bu kuşak iyi bir özetin dışında hiçbir şey getirmedi şiirimize.” (2006, 22). Özel’in samimi itirafıdır bu, ki zaten ilk şiirlerinde belirgin bir II. Yeni etkisi görülür: “Ekinler çocukların en rahat uykuları” (2007, 15); “Ne gümüş bir çocukluk ölümün mavi cinleri” (2007, 19); “Bir çocuğun ağrıyan gülüşü vardı mermilerden önce” (2007, 44); “Ağzım ağızla doluydu mermilerden önce” (2007, 44). Gümüş, mavi gibi sıfat kullanımı Servet-i Fünûn’dan sonraki kuşaklara miras kalmış teknik zafiyettir. Sosyalist İsmet Özel’in ilk şiirlerinde bu tarz pastoral, duygusal ve dolayısıyla fikirsiz mısralarına sıkça rastlarız. Ataol Behramoğlu da görmüştür bu açığı: “Bence sen okuyucu için değil, uzman için yazıyorsun. Şairler için. Benim şiirim ilk bakışta çetin bile görünse okurla bağını daha rahat kuruyor. Oysa ilk okuyuşta ne denilmek istendiği anlaşılırmış sanılan senin şiirlerinde anlam o anlamı gerektiren duyusal gerilime ulaşılmadan kavranılamıyor, sonuçta pek basit, ilkel sıfatlar rahatlıkla yamanıyor.” (1995, 141). Haklı mı, haklı. Ayrıca onda sarışınlık, esmerlik, kara, saçlar, altın ve gümüş gibi göstergelere sıklıkla rastlarız: “Kuş damdan düşünce/sarışın bir yürüyüşüdür artık ölümün” (2007, 25); “Kimlerdi durmadan sarışın olanlar” (2007. 29); “Altın haykırışlarla kuşlar uçup gelir üstümüze” (2007, 46); “Ellerimde madensi gürültüler taşıyorum” (2007, 47); “Ben ki otobüslerde sarışın sanmıştım kendimi uzun zaman” (2007, 46); “saçlarıma bin küsur yalnızlığı takıp girdiğim şehre” (2007, 87); “karaysam şimdi öfkenin payı vardır karalığımda” (2007, 154). Esmer-kara, zenciyi, fakiri; sarışın, beyaz tenli olanı, zengini karşılar şekilde kullanılmış gibi. Matrisleşme temayülündeki bu tarz kelime kadrosu –sıfatlar burada da karşımıza çıkıyor- şiirde bir bütünlük sağladığı gibi bir çağrışım daralmasına da neden olabiliyor.
“Seni Olan Yenilgi” onun II. Yeni etkisinde kalarak dil bozmasına gittiği bir şiir başlığı. O, II. Yeni gibi kelime türetmeyi ve uydurma kelime kullanmayı da sever: “Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere” (2007, 131); “Ben halka bakınca terlenirim” (2007, 133); “Kömür kokusundan yüzlerim kararır”(2007, 136); “Ağlamadan/dillerim dolaşmadan” (2007, 133). Kimi anlarda II. Yeni’den Servet-i Fünûn’a varmış gibi: “Saçlarımda geceler morarırdı” (2007, 23); “sinsi gülüşlerimizdir şimdi pis bir suda yıkanan” (2007, 40); “Belki de yumuşak tüylerini öptü akşamın” (2007, 20). Bunlar su katılmamış Servet-i Fünûn mısralarıdır. Onun “Kar yürürdü gözlerime tüyden ayaklarıyla” (2007, 31) mısraında da Cenap Şahabettin çıkıyor karşımıza. Şair, ilk şiirlerinde görünen böylesine fikirden uzak sanatlı söyleyişlerle estetiği öncelediğini de gösterir. Dil işçiliği, somut bir örnek vermek gerekirse, uzak kafiyelenişleri, İlhan Berk ve Cemal Süreya’yı aklımıza getirmektedir. İslamiyet’e yönelimine dek yazdığı şiirlerinde öyle belirgin bir Marksist bilinç de yok, dünyaya meydan okumaya çalışan bir tiz ses var. Nâzım Hikmet’te karşımıza çıkan o samimi tok sesi onda göremeyiz. Şiir bütünlüğünde ise varoluşsal kaygılara pek rastlamayız.
Çok erken yaşlarda ustalığa kavuşmuş İsmet Özel, bence bu, onun en büyük açmazıdır. Çoğunlukla şairler, ustalaşmaya başladıklarında ya şiiri bırakırlar ya da şablonsu metinler üreterek şiirlerine zarar verirler. Sanatta gelen erken ustalık, içeriden değil dışarıdandır, yani başkasına aittir. İsmet Özel’deki bu başkası kimdir? Şairin kendisi de yukarıdaki alıntıda bunun cevabını apaçık vermiş: II. Yeni ve Sosyalist Gerçekçilik. Gerçi bunu, eleştirmenler en başından beri dile getiriyorlardı. Sadece o, iki düşman akımı da bünyesinde buluşturduğunu kabullenmiştir. Bu nedenle onun şiiri ne karadır ne ak, melezdir.
Şiirde kırılmalar ilk başta biçimsel olur ve sonra muhtevayı da etkiler. Orhan Veli’nin biçimi kırıp dökmesinden sonra sokaktaki kırık dökük hayatların şiire girmesi tesadüf değildir. İsmet Özel, kendinden iki kuşak evvelki Orhan Veli kadar bile serbest şiir yazmamış, “Erbain”de hece ölçüsü, aruz vezni sıkılığında serbest bir şiir biçimiyle okurun karşısına çıkmıştır. “Erbain”deki şiirlerin kolay ezberlenir olması, ondaki gizli geleneksel biçim unsurlarından kaynaklanır. İsmet Özel’in daha sonraki yıllarda hece ölçüsüyle şiirler yazmayı artırması da bize biçimsel kaynaklarını göstermesi açısından önemli. Eski, yöresel kelimeler kullanması da halkçılık döneminden kalma bir alışkanlığıdır. 90 Kuşağı’ndan hece ile yazan Süleyman Çobanoğlu’nu işaret etmesi de halkçılığıyla alakalı gibi gelmiştir bana hep. Hece ölçüsü kadar kafiyeyi de önemsediğine, öyle ki kafiye için sıfatı, ismin önünden alarak mısra sonuna koyduğuna şahit oluruz:
“Onları üçer beşer asacak urganlar hazırladım yağlı
Gaz odalarımı sıvayıp badanaladım
-Birkaçını canlı bırakabilir gaz kaçağı– ” (2006, 128).
İsmet Özel’in şiirinde bir kahramandan çok, bir zalimin sesi duyulur. Militandan değil, bir katil, militan kılıklı bir katil konuşur. Kahraman romantik-duygusal olur, bir yanıyla çok merhametlidir. Zalimlerde merhamete yer yok; çünkü Stalin gibi devrimcilerden beslenir İsmet Özel. Yukarıdaki üçlükte apaçık Nazileri görüyoruz. Ne yazık ki onun şiiri Muhammedi değildir. Kendisinin aksine şiirinin şahadet getirdiğini düşünmek zor. Zaten “Erbain”in yarıdan çoğu İslam öncesine aittir. Hatta İlhan Berk bu durumun hiç değişmediğin belirtir: “İsmet Özel’e gelince: İsmet Özel daha önce ne yazdıysa şiirlerinde, bugün de onu yazdığı kanısındayım. Onu Müslüman ve sağcı bir şair olarak göremiyorum. Dahası Müslümanlık üzerine, yeni Müslümanlık üzerine, Türk toplumu üzerine söyledikleriyle şiiri arasında hiçbir ilişki görmüyorum, yani söylediklerinin doğasına hiç uymadığını söylemek istiyorum. Doğasına ters laflar ettiğini düşünüyorum yazılarında, çünkü şiirini değiştirmediği açıktır. Şiir dışında yazdıkları, belki onu bir süre meşgul edecek, hakkında konuşulmasına neden olacaktır ama şiirini büyüteceğini sanmıyorum.” (2005, 115). Şair, şairi görür.
İsmet Özel şiirinin karakteristiklerinden biri de hüküm cümleleridir. Bunu da yine, sosyalistlerin halka seslenme arzusu ve biraz da şiirdeki baskın persona ile açıklayabiliriz. Bu tutum, şiiri tanımlamalarla sınırlar ve şiiri yeniden anlamlandıracak nitelikli okuru dışlar. Onun şiirinde “ey” gibi nidaların fazlalığı ve sert göstergelerle üst perdeden konuşan “ben”, okurda önemli ve büyük sözler ediyor izlenimi uyandırır. Bu bir vehimdir, çünkü küçük dertleri büyükmüş gibi sunmakta ustadır İsmet Özel.
“Dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar!
Falları grafiklerde bakılanlar, siz de işitin!
Külden martı doğuran odalıklar
ve kahyalar
kara pıhtıyla damgalanmış veznelerde dili
şehvetsiz çilingirler, yaltak çerçiler
celepler ki sıvışık, natırlar ki nadan
ey hayat rengini sazendelik sanan
yırtlaz kalabalık!” (2000, 19).
“Ey sökülmüş cep! Ey ıslak yorgan!
Ey bulduğu her bahaneyle çıngar çıkaran!” (2000, 41).
Retoriğin dik alası var burada. Anlam ötelenmiş, hakaretamiz ifadeler ve sayıp dökmelerle cırtlak bir ses öne çıkarılmış. Şiirin devamında, “kancıklık/sıçradı çevirdiğimiz sayfalara” gibi mısralarla karşılaşıyoruz. İsmet Özel, şiirinde argo kullanarak bir erkeksi hava estirir; epik değil under-grounddır bu, kelime ve mısra odaklıdır, epik şiirlerdeki gibi görkemli bir atmosfer yaratmaz. Bunda emir kipinin de etkisi var. Bir örnek daha verelim: “hayatın bana başat/bana avrat oluşunu öğrendim” Kaba bir dil, dolayısıyla kaba bir bilinç var burada. Bunun sebebini şöyle açıklar: “Biraz da şiir sövgü gibi bir şey olduğu için herkesin karşı çıkmaya muhtaç olduğu bir noktayı da vurgular.” (2014, 215). Acaba diyorum “Dinleyin ey vakti duymak doruğuna varanlar!/Falları grafiklerde bakılanlar, siz de işitin!/Külden martı doğuran odalıklar/ve kahyalar” diyen Özel, “Açlık” romanının yazarı Hamsun’un “Ah siz esmer hanımlar, odalıklar, sizler Türkiye’yi viran edeceksiniz. Sizler hayatınızı divanlarda ve çarşılarda geçirirken günün birinde ana olamayacağınızı anlayacaksınız,” (2016, 69) seslenişinden haberdar mıydı? Mümkündür, çünkü Hamsun’un seyahatnâmesi “Bir Yusuf Masalı”ndan çok evvel Türkçeye çevrilip yayımlanmıştı.
Ahlâkî sınırlamaları pek umursamaz İsmet Özel. “Bir Yusuf Masalı” gibi bir kitapta mistik olması beklenen aşk anlatısı –şairin tek bir coşkulu aşk şiiri yoktur-, beklenmedik bir şekilde erotik görüngülerle karşımıza çıkar. Evet, Kur’an’da da Yusuf kıssası, şiddetli beşeri aşka mesafe konularak anlatılmıştır, fakat erotik unsurlar sembol düzeyinde bile –akla doldurabileceği boşluklar bırakabilir çünkü- yer bulamamış, klişe cümlelerle geçilmiştir. Özel, Tevrat’ta geçen neşideler neşidesini kendine örnek almışa benziyor:
“Ah, bu hep zaten böyle oluyor
İnsanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor
Çünkü kuşlar ve böcekler gibi değil
Bulutlar ve ırmaklar gibi sevişiyor insanlar
Sevişerek çiseliyorlar dünyayı
Yalnız ilkbahar gecelerinde değil
Sevişiyorlar
Sonbaharın mağmum karanlığında” (2000, 54).
Aslında başından sonuna dek o, erotik söylemden uzak durmamıştır:
“sevmekle doğrulanmıyor madem kalbimiz
girelim yarimizin avlusuna tam tekmil
ve mürdüm erikleri
ve dopdolgun elmalarıyla o bahçede
o geniş kalçalı yarimizi dört kere.” (2007, 112).
“öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
sevgiyle hatırlansa bile hatta” (2007, 131).
“uç benim boynumun soytarısı
dölle ovalı yüreğimi akarsuyunnan” (2007, 57).
“belki saçlar taranırdı bir sevişmeden sonra” (2000, 12).
“Cinsî temas haline getirmiş beni
Olağan bile saymadığım dünyayla” (2000, 87).
“Neden koynuma göz koyan kıza hayır olmaz diyeyim” (2000, 79).
Bu mısraların modernist bir poetik arka planı yok değil: “şiir öğretir, ama kanıtlamaz; gösterir, ama sergilemez. Şairin ve şiir okurunun şiirde buldukları sadece kendi uçkunluklarıdır. Şiirde emsal getirilen şey olsa olsa söz konusu uçkunluğu onaylar, hiçbir doğruyu savunmaz. Böyle olduğu için de şiirleri izleklerine göre sınıflamak yararsızdır. Aşk şiirleri, savaş şiirleri, gecekondu şiirleri, metropol şiirleri olmadığı gibi devrimci şiir, İslâmî şiir de olmaz.” (1997, 77). Zaten İslam coğrafyasının derdini göremeyiz onun yabancı isimlerle sarmaş dolaş şiirlerinde.
“Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?
Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?
-Yaşama!
-Ya bileydim?
Yazar: Mıydım
Hiç: Şiir.” (2007, 7).
gibi çelişkinin diliyle söylenmiş, bir felsefi yanı da olduğu izlenimi uyandıran mısralar çocuksu kelime oyunlarıyla basitleşiyor. “Erbain”in böylesi bir girişle açılması bence talihsizlik. Öte yandan TİYO –yayın evi-, İsmet Özel’in “Erbain”ini yayımlamış; kapaktaki “40 Yılın Şiirleri” ifadesi –şairin 40 yaşına dek ki şiirleri-, kafama takıldı, bu yüzden üzerine azıcık düşünmek istedim. Kitap kapağındaki ifadeyi doğru kabul edecek olursak İsmet Özel’in doğduğu andan beri şiir yazıyor olduğu sonucuna varırız. Zaten 11 yaşında yazdığını iddia ettiği bir şiiri, kitabına almasından onun, “ben doğuştan şairim” –şair-i maderzat-, demek istediğini anlıyoruz. Bu şiir işinin noteri yok, şiir defterine yazdıysanız yazmışsınızdır. Okur, şaire inanmak zorundadır. O kadar. Yahya Kemal de şiiri dört yaşında hissettiğini söylemişti. İsmet Özel, yarışı abartmış gibi. Sanırım, bu yarışta İsmet Özel’i geçmek isteyen genç şairler, anne karnında şiir yazdıklarını iddia etmek zorunda kalacaklar. İş, ruhlar âlemine dek götürülebilir. İnsan nefsi işte, yarış bitmeyebilir.
İsmet Özel “Bir Yusuf Masalı”nı, 40 yıllık poetikasına rağmen yazmıştır, modernist bir şiirden Sezai Karakoç’un açtığı geleneksel şiire kaymıştır. Dini ve geleneği içselleştiremediği için “Bir Yusuf Masalı”nın felsefi temelli “Münacaat”, “Naat”, “Sebeb-i Telif” gibi başarılı ilk bölümlerinden sonraki kısımlarında tahkiyeye (narrative) düşmüş, şiirden uzaklaşmıştır. Bu kitap, 1999’da yayımlandığında, masal imasıyla beni rahatsız etmişti. Masal, literatürde yaşanması imkânsız olayları, abartılı bir dille anlatan tür olarak geçer; lakin Yusuf kıssası, biz kıssa diyoruz masal değil, kıssalar arasında belki de en abartısızı ve en olağanıdır; Kur’an’da da anlatılmıştır, Kur’an’a rağmen masal denilerek hayatın dışına itilemez. [Hurafa: Arapça hrf kökünden gelen hurāfa”boş inanç, masal” sözcüğünden alıntıdır. Arapça sözcük Arapça haraf “bunama, sayıklama” sözcüğünün ismi merresidir.] Esasında kendi şiiri de merdivenden düşen kişinin bir saralı gibi “sayıklama”sıdır –birazdan geleceğiz o konuya-. Sezai Karakoç kıssa ile masal arasındaki farka değinir: “Peygamberler, masal kahramanları değildir. Hayatları masal kahramanlarınkinden daha da zengin harikalarla dolu olmakla birlikte inananlar için onlar her an yanımızda ve başımızdadır.” (1979, 102). Dahası bu hususta Batılı düşünürler bile dikkatli. Adler, “İnsanı Tanıma Sanatı”nın bir yerinde “pek çok masal ve söylence, Tevrat ve İncil’de anlatılan pek çok kıssa” (‘2012, 179) şeklinde masal ile kıssayı kırmızı çizgiyle birbirinden ayırıyor. Bunların farkında İsmet Özel, bakın ne diyor: “İnsanın yaratıcısıyla olan anlaşmasına uygun bir tazeliği yakalaması lâzım. Bu her an yeniden yaratılıyor olmanın coşkusunu yaşamaktır. Ama biz masallarla örteriz bu tazeliği. Kabalaştırır, kötüleştirir ve aslında kendimizi eskitiriz.” (2014, 280). Kur’an’ı kıssalar üzerinden masal diyerek küçümseyen müşrikler bile olmuştur: “Onlar arasında öyleleri var ki [ey Peygamber] seni dinler [görünür]ler: Ama kalplerinin üstüne, onları hakikati kavramaktan alıkoyan perdeler yerleştirdik, kulaklarına da sağırlık. Ve [hakikatin] bütün işaretleri[ni] görselerdi yine de ona inanmazlardı; o kadar ki, onlar tartışmak için sana geldiklerinde, hakikati inkâra şartlanmış olanlar, ‘bu, eski zamanların masallarından başka bir şey değil,’ derler.” (En’âm Suresi, 25). Hatta benzerini yazabileceklerini iddia ederler: “Ve kendilerine her ne zaman ayetlerimiz ulaştırılsa, ‘biz [bütün bunları] önceden de işitmiştik,’ derlerdi, ‘istesek, şüphesiz, biz [kendimiz] de bu tür sözler düzebiliriz: eski zamanlara dair masallardan başka bir şey değil, bunlar!’” (Enfâl Suresi, 31).
İsmet Özel, neden “Bir Yusuf Masalı” yazdı? Hoş, gelenekle hesaplaşıyor-bağlantılar kuruyor deyip susabiliriz; ancak okumamızı diğer kitaplarla da ilişkilendirmek zorundayız. “Of Not Being A Jew” de ne demek oluyor? “Yahudi olmamak” hakkında bir kitap bütünlüğü niçin? İsmet Özel’in Yahudilik üzerine uzun uzadıya düşündüğü sonucuna varıyoruz. “Of Not Being A Jew” (Yahudi Olmamak) ve ardından Yahudilere gönderilen Yusuf peygamber anlatısı geliyor. İsa olsa kafamdaki denklem hemencecik bozulacaktı, şimdi İsmet Özel’in Yahudilik hakkındaki konuşmalarına kulak verelim, önemli: “Bir insanın Yahudi olduğunu öğrendikleri zaman artık ona ‘Yahudi’ diyorlar. Bu da bütün Yahudileri ‘biz Yahudiyiz.’ duygusuna hapsediyor. Bazen de –benim zaten burada bazen gıpta ederek vurguladığım şey- evet, bazen de ‘Ne iyi biz Yahudiyiz!’ duygusu veriyor. İşte bu duyguya biz sahip olamıyoruz… Sanıyorum Yahudilerle bizim, tabiî bir ruhsal bağlantımız var… her Yahudiyle çok kolay diyalog kurabiliyorum… Bir çeşit yakınma olarak var Yahudi olmamak. Yahudi olmayı istemek şeklinde değil. Eğer Yahudi olsaydım, bu kadar zor durumda olmazdım, şeklinde.” (2014, 308-310-312-315). Şimdi hepimiz biliyoruz ki Yahudilik, bir ırk dinidir, yani Yahudi bir anneden doğmazsanız Yahudi olamazsınız, bu konuda farklı yaklaşımlar da var, ancak genel yaklaşım bu yönde. Şimdi İsmet Özel’in son 15 yıldır kurmaya çalıştığı Türk eşittir Müslüman denklemi, Yahudilik temayülü olarak okunamaz mı? Neden okunmasın; çünkü İsmet Özel bize bunu apaçık söylüyor: “Dünyada Müslüman bir ırk vardır. Müslüman bir ırk. Evet, yani itikadî mânâda yani kendini İslâm içinde sayan ve hayatını da İslâmî mânâda, elden geldiğince düzenleyen insanlar ayrı bir millet değil, ayrı bir ırk olmuşlardır yüzyıllardan beri.” (2014, 340). Bu sözleri de hiç şüphesiz Kur’an’a rağmen dile getirmiştir. Aynı zamanda Özel’in “Erbain”i ile Yahudilik arasında bir ilgi bulunmakta: Yahudiler, 40 yıl boyunca çölde dolaşıp durmuştur. Özel, kendi iniş çıkışlarını, bunalımlarını bu döneme benzetmiş olmalı. Tasavvufta, Musa’nın kırk günlük orucu, erbain olarak adlandırılır ve sufinin insan-ı kâmile ulaşma yolundaki kır günlük (erbain) inziva-çilenin temelini oluşturur. İbnü’l-Cevzî ve İbn Teymiyye gibi âlimler bu uygulamanın Hıristiyanlıkta ve Hint dinlerinde bulunduğunu belirterek erbaine girmenin bid’at olduğunu ileri sürmüşlerdir. Tebrîzî ile Mevlana da erbaini bidat saymışlardır. Çağdaş iki şairimizi karşılaştıracak olursak güç istenci İsmet Özel’i Musa’ya (Yahudilik), diriliş düşüncesi ise Sezai Karakoç’u İsa’ya (Hıristiyanlık) yaklaştırmıştır. Esasında bu iki peygamberin karakter özellikleri şairlerimizin üsluplarıyla örtüşür. Genel olarak İsmet Özel şiiri Musa gibi öfkeli, Sezai Karakoç şiiri İsa gibi merhametlidir. Bu durumda öfke ile merhameti dengeleyen itidal dini peygamberi Muhammet ise Arif Nihat Asya’ya kalıyor.
Yine serbest şiirle yazılmış, geleneksel bir konu olan “Bir Yusuf Masalı” biçimsel açıdan imgeyi öteleyen Sosyalist Gerçekçi bir kitap. İsmet Özel, yukarıda belirttiğimiz gibi bir yandan masal diyerek kıssayı gerçeklikten uzaklaştırıyor, öte yandan masalın o beklenen abartılı, sihirli anlatımına yaklaşmayarak olayları çok gerçekçi anlatıyor. Yani şair de bunun bir masal değil bir kıssa olduğunun farkında. “Bir Yusuf Masalı” masal değil de kıssa şeklinde anlatılsa ve kitap değil de biraz kısalıp uzunca bir şiir olsaydı Türk şiirine daha fazla katkıda bulunmuş olurdu. İsmet Özel, “Bir Yusuf Masalı”nın sonlarına doğru, soyut kavramları kolaya kaçarak “Kutadgu Bilig”i anımsatan alegorik bir dille anlatmaya çalışmış, şiiri daha bir zayıflatmıştır.
İsmet Özel, “Üç Mesele”de (1978) teknoloji üzerine de düşünüp yazdı ve bizim olmayan bir teknolojinin üreticisine ait kültürü de taşıyacağını iddia etti. Tartışma, yüz yıldan fazladır yapılmakta. Bu fikirlerin savunucusu İsmet Özel’den Batı’ya ait serbest şiirden vazgeçip hece ölçüsüne uygun şiirler yazması beklenirdi. Bunu yapmayarak kendisiyle çelişti Özel. Hece şiiri onda deneysel olmaktan öteye geçemedi. Bizim gibi geleneğine sıkı sıkıya bağlı toplumlara ölçülü olmak yakışır, diye çıkıp haykırabilir biri. Serbest yaşam biçimi Batılılara mahsustur, bizim Tanrı’mız ölmemiştir, hâlâ diridir, kitabımız ilk günkü halini muhafaza etmektedir, diye haykırabilir. Kendi iddiamızdan vurulmuş oluruz. Sezai Karakoç’un heceden vazgeçip serbest şiiri İslami camiaya soktuğu için muhafazakârlar tarafından eleştirilmesi, biraz da tekniğin kendi ahlâkını da beraberinde getirdiği hissedişinden kaynaklanır.
İsmet Özel’in 20 yaşındaki soluklu şiir denemesi olan “Bakmaklar” –Edip Cansever’in “Bakmalar Denizi”ni hatırlayalım-, bir kolaj şiirden ötesi değildir. Soluklu şiir, imgenin yayılması, mısraların gizli dikişlerle birbirine bağlanmasıyla mümkün olur. Asıl soluklu şiir örneklerini vermeye o, 30’larında başlar. “Diriliş”te (1974) yayımlanan ve biçimini Sezai Karakoç’a borçlu olduğunu düşündüğüm “Amentü” bu bağlamda ele alınmalı. İsmet Özel, bu yıllarda İslam’a intisap etmiş ve yeni ortamın diline belki de bir tek “Amentü” şiirinde yaklaşmıştır. Bu şiir, onun külliyatında farklı bir yerde durur. O, en başından bugüne şiirinde ve daha birçok yönüyle düşünce hayatında mayasını aldığı sosyalizmin kelime ve kavramlarına ayrıcalıklı yer vermiş, bundan vazgeçememiştir. Cemal Süreya’ya kulak verelim: “İsmet Özel, daha evvel de belirttiğim gibi, hep aynı şiiri yazmaya koyuldu… her seferinde, aynı şiirin aynı kopyasını, (bütün çarpıcı kelimeleri özenle seçmek için büyük çaba göstermesine rağmen) biraz daha silik ‘suret’ini çıkarıyordu. Dipteki ana-şiir ise bunu haklılaştıracak bir kaynak değildi, tükenmez bir güneş pervanesi hiç değildi. Bu onu bir duygu ve düşünce tekrarına götürdü. Toplumcu şiir adına özsüz, insansız, son derece biçimci bir takım söz kalıplarını sevindirmeye başladı.” (1991, 337). Süreya’nın 1975’teki belirlemeleri de mühim: “İsmet Özel’in Cinayetler Kitabındaki bazı şiirler onun birkaç yıl önceki militan Marksçı döneminin ürünleri.” (1991, 352). İsmet Özel’in biçimsel yenilikler peşine düşmesi bu tarz eleştirilerle de ilgili olabilir. Gürson, sanki Cemal Süreya’ya da İsmet Özel şiiri hususunda öncülük etmiş: “Teknik yönüyle zayıf bir şair, Özel. Şiirin incelikleri üzerinde uzun boylu düşünmeden, psikolojik ham yapının imgesel kazançlarıyla yetinir görünüyor çoğu zaman… imgelerin ve imge dışı unsurların birbirleri karşısındaki inceliğine, teknik örgülenişine, genel olarak şiirin işçiliğine yeterince önem vermez.” (2001, 27-8). Öte yandan Eser Gürson 1966’da İsmet Özel hakkında çok erken hükümler vermiş, öngörülerde bulunmuş. Bunların kimisini bir müneccim gibi ilginç bir şekilde tutturmuş, meselâ: “Ya Rimbaud gibi yirmi birinde kopacak şiirden, ya Necip Fazıl gibi İslamiyet yoluyla bir dinginlik kaynağı bulacak.” (2001, 24). Yaklaşık yedi sekiz sene sonra İsmet Özel, ciddi manada İslam’a yönelmiştir –dinginleşmemişti ama-. Acaba İsmet Özel’in aklına Necip Fazıl’ı örnek alma fikrini Gürson mu düşürdü, bilemiyorum. Esasında Necip Fazıl, hayat boyu İsmet Özel’e rol model olmuşa benziyor. Necip Fazıl’ın milli söylemlere kayması, Necmettin Erbakan’a karşı tutumuyla İsmet Özel’in Türkçü yönelimleri ve Ak Parti’ye karşı sert eleştirileri arasında kimi açılardan paralellik bulunmakta. Benzerlikler detaya indikçe artmakta. Mesela İsmet Özel de Necip Fazıl gibi -hatta daha fazla- saygınlığına zarar verecek kimi kinik tavırlarla gündemde kalmanın yollarını aramıştır. “Kinikler tarafından kullanılan üç temel parrhesia ilkesi şunlardır: (1) Eleştirel vaazlar; (2) skandala yol açacak davranışlar ve (3) benim ‘kışkırtıcı diyalog’ adını verdiğim şey.” (Foucault, 2016: 101). Ömür boyu bu ilkelere bağlı kalmıştır İsmet Özel, ama konforu reddeden kinik yaşam tarzını benimsememiştir. Necip Fazıl gibi pragmatiktir bazı hususlarda.
İsmet Özel, ne çok kısa ne çok uzun şiirde başarılı olmuştur. 80-100 mısralık şiirlerin iyi şairidir, diyebiliriz ancak. “Bir Yusuf Masalı” ve “Of Not Being A Jew”in başarısızlığı bunun ispatı. Bu kitaplarda iyi şiir örnekleri var; ancak zayıf örnekleri ve bölümleri daha çok. O, “Bir Yusuf Masalı”ndaki geleneksel bütünlüğü, “Of Not Being A Jew”de paramparça etmiştir. Özü itibariyle deneysel bir kitap olan “Of Not Being A Jew”de imgesiz, imgeli ve Dadaist şiirleri bir araya getirmiş. Bu yaptığım pragmatik bir tasniften öte bir şey değil elbette. İmgesiz şiir için “İki Kanat”, Dadaist şiir için “Mıchauxnunkımı”ya bakılabilir. Bu kadar deneysel yeküne gerek var mıydı? Bence İsmet Özel, Dadaist dediğim bu deneysel şiirleriyle geriye, II. Yeni’den de geriye gitmiş, Oktay Rifat’ın “Perçemli Sokak”ına, yani şiir olmayana varmıştır. İsmet Özel’in beslenme kaynaklarından Hölderlin için de Batılı eleştirmenler benzeri şeyler söylemiş: “Hölderlin’in geç övgü-şiirlerinde de gördüğümüz böylesi başına buyruk ve alışılmadık biçimde sunulan mit, insancıl-Hıristiyan mitolojisine alışmış olan kendi çağdaşlarınca ve hatta herkese yeni, estetik mitolojilerini ilan eden romantik şairler arasında kendi arkadaşlarınca bile ‘anlaşılmaz deli doğum’ olarak kabul edilmesi bunlardan biridir.” (2002, 28). İsmet Özel, son şiirlerinde Hölderlin olmayı seçmiş olabilir. Bir metnin, bağlamsız-deli saçması-anlaşılmaz olduğunu fark etmek, o metni mistisizmle süslemeden dosdoğru anlamak demektir. Bakın yanılgısını nasıl bir poetik zemine oturtmaya çalışıyor: “Modernist şiir şöyle bir şey olsa gerek: İki kişi yan yana yürüyorlar, bir merdivenden çıkıyorlar ya da bir merdivenden iniyorlar. Bir tanesinin ayağı kayıyor, paldır küldür merdivenlerden yuvarlanıyor. Düştüğü yerde yarı baygın halde. Arkadaşı –yandaki- omuzlarından sarsarak, ‘Bir şeyler söyle’, diyor. O, travmaya maruz kalmış olan, gözlerini aralıyor, bir şeyler söylüyor; işte o söylediği şiirdir.” (2006, 81). Bu bakışın temelinde ilhama ayrıcalıklı yer veren idealizm bulunmakta –peygamberimize vahyin gelme anını düşünelim bir de-. Pathosu unutmuyoruz tabii. “Zenon’a göre pathos ‘aklın doğru yolundan sapan ve doğaya aykırı bir ruh hareketidir.’” (Dillerin Kökeni Üstüne Deneme –Önsöz’den-, 2022: XIII). Bu anlamda Özel’in beyanına bakalım: “Akif Paşa, Tanzimat öncesinde ve Tanzimat sırasında Sadullah Paşa, Logos yoluyla bir yeni şiir üretme çabası gösterdi. Namık Kemal, Ziya Paşa gibiler Ethos yoluyla yeni bir şiir kurma çabası gösterdiler. Recaizade, Abdülhak Hamid gibiler de Pathos yoluyla yeni bir şiir kurma çabası gösterdiler… çok kısa zamanda bu dil, bu lisan dünya ölçüsünde bir şiir kurmanın imkânını gösterdi. Böylece Türk şiirinin modernleşmesine doğru giderken bir Ethos kanalı kullanıldı. İşte bu, Tevfik Fikret, Mehmet Akif, Nazım Hikmet kanalıdır; bir de Pathos kanalı kullanıldı. O da Cenap Şahabettin, Ahmet Haşim, Yahya Kemal kanalıdır.” (1997; 209-210). Özel’in modernist yanı ağır basan şiirlerini pathosa dâhil etmek gerek, çünkü kimi zaman şiiri büyü gibi kullanmaya çalışan Müslüman üç kâhinden biridir Özel –çelişki-, diğer ikisi Sezai Karakoç ile Cahit Zarifoğludur. Bu açıdan merdiven Ahmet Haşim’in “Merdiven”i de olabilir. Meseleyi çizgisellik içerisinde inceleyelim. Eflatun “Ion”da şairi adeta bir papağana –taklitçi- dönüştürür: “Tanrı kâhinlere yaptığı gibi şairlerin de akıllarını başlarından alıyor ve onları dinleyen bizlere bütün değerli şeyleri –akılları olmadığına göre –onların ağzıyla Tanrıların söylediğini göstermeye çalışıyor… Şairler de Tanrıların çevirmenleridir… İlham gelmeden ya da kendilerinden geçmeden bir şey yaratamaz.” (2010, 43-42). Alman idealistleri de Eflatun’la aynı safta durur: “Kant’a göre melankolik insan, düşlediklerinin düşten ibaret olduğunun farkındadır. ‘Deliden’ bu yönüyle ayrılır. ‘Kendi kontrolünde khimairalar olan’, yarı uyanık yarı rüyada bir insan gibidir adeta.” (2018, 206-7); “Akıl, sersemlik ve şaşkınlık içerisinde (neredeyse afallamış bir biçimde, Schelling) düşündüğü saf Varlığı düşünmeden çıplak hayatı düşünemezdi.” (2013, 2015). Saf Şiir savunucusu Valéry, yaratma eylemini “gayri şuurda olma” durumu ile açıklamaya çalışır. Bu meselede Sezai Karakoç’un ise Alman idealistlerinden yola çıktığı besbelli: “Şair, düşünceyi, ya olağan dışı bir zekâyla donatarak, ya aptallaştırarak kullanır. Yani, anlam, yeni şiirde kendi öz fonksiyonunu yitirmiştir. Bir uyurgezerdir, Hâfızasını kaybetmiştir belki.” (1997, 73). Yani bir tek İsmet Özel’in değil, şiirin kaynağı hususunda koca koca isimlerin de kafası karışıktır. İsmet Özel, yepyeni bir şey söylememiş, gelenekten doğmuştur; ancak ilhamı göksel bir Tanrı’dan değil, yerçekimi kaynaklı travmatik bir durumdan bekler. Edebiyat literatürden haberdar olmayan okur, bu tarz şiirleri saçma sapan bulup elinin tersiyle itmekte; bunda haksız da sayılmaz, çünkü şairin safsataya başvurarak büyülü şeyler söylüyor numarası çekme ihtimali de kuvvetle ihtimaldir. Yeni-modern sanılan bu taktiklerin Aristo zamanında kavram düzeyinde kullanıldığını biliyoruz: “Deyimler arasında bir kısmına ‘bir bağlantıya göre’ bir kısmına da ‘bağlantısız’ denir. Bir kısmı bir bağlantıya göredir: Söz gelimi, insan koşuyor, insan galiptir, gibi. Ötekiler de bağlantısızdır: Söz gelimi, insan, öküz, koşuyor, galiptir, gibi.” (1947, 4). Mallarme gibi modernist şairlerin “insan, öküz, koşuyor, galiptir,” gibi bir safsatadan doğduğunu iddia etmek bile mümkün. Sanatla yaşamı iç içe gören Özel, kendi ekonomisini düzelttikçe sosyal gerçekçi içeriği azaltmış, modernist-burjuva biçimi artırmıştır. Onlarca değil de birkaç deneysel şiir yazsa, bence daha isabetli bir iş yapmış olur ve en yakınından en uzağına, bu kadar fazla eleştiri almazdı. Kuşaktaşı olan Cahit Zarifoğlu ilk başlarda ne kadar kapalıysa İsmet Özel tuhaf imgelerine rağmen o kadar yalındır, tersten bir Cahit Zarifoğlu bunalımı yaşar. Cahit Zarifoğlu, Yunus Emre kadar yalın-anlaşılır yazamamaktan mustariptir ve bu yüzden ömrünün son yıllarında, belirsizlikten şiirini uzaklaştırmış, daha yalın hale getirmiştir; İsmet Özel ise tek seferde anlaşılıp tüketilmekten ürkmüş, “Bir Yusuf Masalı” sonrası şiirlerinde, belirsizliğin aldatıcı atmosferine sığınmıştır. Sığınmak, İsmet Özel’de bir leitmotiftir adeta.
Peki, etki alanı nedir İsmet Özel’in? “Dergâh” dergisinde toplanan 90 Kuşağı dışındaki şairleri öyle belirgin bir şekilde etkilediğini söyleyemeyiz. İslami camianın yayın organlarından –gazete, tv, vs.- yararlanarak genç şairler üzerinde bir tahakküm kurmuştu o –bu taktiği kullanan şairlere rastlıyoruz hâlâ-. Bu durum, onun şiirinin kuvvetinden ziyade, somut varlığıyla da ortamda bulunmasıyla ilgili. Yayın organlarından ötelenince, gençler onu bir bir terk etti, bir zamanlar onu övgüde ölçü tanımayan en yakınındaki gençler bile, kendilerini temize çıkarmak için yergilerle dolu İsmet Özel yazıları kaleme almak, dosyaları yapmak zorunda kaldılar. Aşırı övgü de yergi de yanlıştı, İsmet Özel diye bir şair vardır, dün ile bugünü arasında öyle sanıldığı kadar uçurum boyutunda bir fark yoktur. Öte yandan 80 Kuşağı şiiriyle İsmet Özel’in şiiri pek anlaşamaz. 70 Kuşağı ise o yıllarda yayınına izin verilen Nâzım Hikmet şiirine kendini kaptırmıştır, İsmet Özel daha kendini inşa ile meşguldür. Esasında 50 sonrası yazılan neredeyse bütün şiir, arada çıkan güçlü, özel seslere rağmen genele yayılmış olan II. Yeni hanesine yazılıyor. İsmet Özel de bu kaderi yaşayan şairlerden, ne yaparsa yapsın onun şiire katkıları II. Yeni ya da Sosyalist Gerçekçiler tarafından sahiplenilecektir. Buna rağmen olumsuzluk her zaman sahibinindir. 2000 sonrası şiirde ise adı hâlâ tam konmamış yepyeni bir atmosfer var. II. Yeni’den izlere rastlansa da daha başka bir şey bu. 90 ve 2000 sonrası şairlerin bazılarında, Özel’in son zamanlarda yazdığı başarısız sayılabilecek deneysel şiirlerinin öldürücü etkisi olmuştur; şiir mevtalarla ilgilenmez.
Özel, ilk gençlik yıllarındaki çarpıcı ancak yüzeysel şiirleriyle dikkat çekmişti. İlerleyen yaşlarında yüzeysellik derinlik kazanmalıydı, kazanmadı. Bu yüzden onun şiiri ebedi toyluğa mahkûm oldu. Kötü bir şey mi bu? Bilemiyorum, diyerek bu soru üzerine düşünmeyi okura bırakıyorum.
KAYNAKÇA:
Alatlı, Alev (Derleyen); Batı’ya Yön Veren Metinler, K.M.Y.O., İstanbul 2010.
Alfred Adler; İnsanı Tanıma Sanatı, Çev: Kâmuran Şipal, Say Yay., İstanbul 2012.
Aristo; Organon, Çev: Hasan Eron, M.E.B. Yay., Ankara 1947.
Ataol Behramoğlu-İsmet Özel; Genç Bir Şairden Genç Bir Şaire Mektuplar, Oğlak Yay., İstanbul 1995.
Berk, İlhan; Kanatlı At, YKY, İstanbul 2005.
Cemal Süreya; Toplu Yazılar I, YKY, İstanbul 1991.
H. G. Gadamer-Helmut Kuhn-Nietzsche; Edebiyat Nedir?, Babil Yay., Erzurum 2002.
Giorgio Agamben; Kutsal İnsan, Çev: İsmail Türkmen, Ayrıntı Yay., İstanbul 2013.
Gürson, Eser; Edebiyattan Yana, YKY, İstanbul 2001.
J. J. Rousseau; Dillerin Kökeni Üzerine Deneme, Çev: Ömer Albayrak, Türkiye İş Bankası Yay., İstanbul 2022.
Karakoç, Sezai; Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yay., İstanbul 1997.
Karakoç, Sezai; Kıyamet Aşısı, Diriliş Yay., İstanbul 1979.
K. Hamsun-H.C. Andersem; İstanbul’da İki İskandinav Seyyah, YKY, İstanbul 2016.
Michel Foucault; Doğruyu Söylemek, Çev: Kerem Eksen, Ayrıntı Yay., İstanbul 2016.
Özel, İsmet; Bir Yusuf Masalı, Şûle Yay., İstanbul 2000.
Özel, İsmet; Çenebazlık, Şûle Yay., İstanbul 2006.
Özel, İsmet; Erbain, Şûle Yay., İstanbul 2007.
Özel, İsmet; Of Not Being A Jew, Şûle Yay., İstanbul 2006.
Özel, İsmet; Sorulunca Söylenen, TİYO, İstanbul 2014.
Özel, İsmet; Şiir Okuma Kılavuzu, Şûle Yay., İstanbul 1997.
Platon; Ion, Çev: Furkan Akderin, Say Yay., İstanbul 2010.
Richard Kearney; Yabancılar, Tanrılar ve Canavarlar-Ötekiliği Yorumlamak-, Metis Yay., İstanbul 2018.
Bir yanıt yazın