“Acının Köklerinde Sevincin Ağzı”: Abdülkadir Budak Şiiri / Zafer Acar / Makale

“ŞİİR YAZDIM

Birden yayıldı sevinç yazdığım dizelere

İlk uyak ilk yazın koynuna girdi

Sözcükler ceylandı ben mavi bir göl

O sırada karım çayı getirdi





Yakasında karanfili kokulu

Pabuçları pırıl pırıl kalemin

Fiyakası gösterişi yerinde

İnce imgelerle tavlayıvermiş

Şiirin memelerini okşuyor yine





Hiç hırçın yırtıcı görmedim onu

Yazarken otakta seken tay gibi

Yeni bir çiçeğin adını koyup

Kim bilir hangi dergide sergileyecek

Kalemim en yeni giysilerini





Kerem renkli ipekli örülmüş dantel

Masamın üstünde çiçek açarken

Bağırdım yandaki komşular duydu

-Mutluyum bir şiir daha yazdım ben!” (2007, 102).

Abdülkadir Budak şiirine en doğru girişi hece şiiriyle yapabiliriz gibi geliyor bana. Sırf biçimsel okuma olarak algılanmamalı bu, ama biçimin öze müdahalede bulunduğu gerçeğini de değiştirmez. Belli bir ölçüyle yazan şairler, her ne kadar, fikirden doğduklarını, özün biçimden önemli olduğunu bize dikte etmeye çalışsalar da onların bu yaklaşımı genellikle teoride kalır; pratikte ise biçimin özü kundakladığına şahit oluruz. Bir defa, aruz-hece gibi ölçü kullanıyorsanız, hecenin uzunluk-kısalığına, sayısına bakacaksınızdır; ayrıca kafiyeye prim vermek zorundasınızdır. İşte ilk elde belirttiğim bu unsurları sağlayabilmek için yer yer anlamı savsaklayacak, yer yer ise değiştirmek, biçime kulak vermek mecburiyetinde kalacaksınız. Buradan bakarsak, asıl serbest şiirin özden doğduğu sonucuna varmak işten bile değil. Serbest şiir; geleneksel biçimi yıkmış, doğum yeri fikir olan imgeye sırtını vermiş, çok anlamlılığı ararken anlamsızlıkla da deneysel buluşmalar gerçekleştirmiş, fakat geleneğin biçimsel kalıplarıyla girdiği mücadeleden galip çıktığı için biçimci sanılmıştır, halbuki biçimin tam karşısındadır. Öze, “Söz”e dönük bir girişimdi. Serbest şiirimizin aşamalarından sayılan Abdülhak Hamit, Cenap Şahabettin veya Ahmet Haşim gibi şairlerimiz geleneksel biçimin katı kurallarından kurtulamamışlar, serbest müstezatla kırılan aruz kalıplarından kaynaklanan ahenk boşluklarını kafiye ile doldurarak şiiri kanatlandırmaya çalışmışlarıdır. Daha evvel de belirttiğim gibi, biçimi değil de özü, sözü merkeze alan ilk şairimiz Nâzım Hikmet olacaktır. Garipçilerin biçim karşıtlıkları sözde kalmış, hem biçimsiz hem özsüz metinler bırakmışlardır geride. Nâzım Hikmet’in biçimsel unsurlardan biri olan kafiyeyi ciddiye almadan kullandığı ise su götürmez bir gerçek.

Daha evvelki yazılarımda heceyle ilgili düşünmelerime yer vermiştim, Abdülkadir Budak vesilesiyle birkaç eklemede bulanmak istiyorum. Hece ölçüsü; Mehmet Emin, Ziya Gökalp, Rıza Tevfik veya Beş Hececiler gibi öncülerden sonra Necip Fazıl’la gerçek olgunluğuna erişmiş ve kendini, aruzun son temsilcilerinden Yahya Kemal’in veya serbest şiirin yanına koyabilmiştir. Nasıl ki, serbest şiir Nâzım Hikmet üzerinden yayılmışsa; hece şiiri de Necip Fazıl üzerinden yayılmıştır. Bu vesile ile heceden el alarak belirginleşen bütün modern dönem hece şairleri varlıklarını Necip Fazıl’a borçludur. Kimler mi? Birkaçını sayalım: Cahit Sıtkı, Ziya Osman, Fazıl Hüsnü Dağlarca. Hecenin ses unsurlarından yararlanan Behçet Necatigil, Hilmi Yavuz ve yazımızın konusu olan Abdülkadir Budak da bu listeye eklenmeli. Peki, sonrası yok mu? Elbette var: Bilhassa İslami camiada dergilerinde yazan 90 Kuşağı şairleri üzerinde Necip Fazıl’ın hakkı bulunmaktadır. İslami camianın ve sosyalist kesimin aksine muhafazakârlar ise milli bir mesele gibi sahip çıktıkları heceye, Necip Fazıl şiirinin biçimsel özelliklerini kavrayamadıkları için modern tat katamamışlardır. Onların elinde hece, köylü vezni olarak kalmıştır. Halk ozanlarının ise bu işi onlardan daha iyi yapmaktadırlar.    

Şair doğmuşlardan Abdülkadir Budak, hayatını ciddi anlamda şiire vermiş, büyük bir emek ve alın terinin sonucu ortaya güçlü eserler koymuş. Fazlalıklardan arınmış –bunu biraz da heceye borçlu-, arı-duru bir şiir külliyatıyla selamlıyor bizi. Şiiri, daha en başından, -onun 26 yaşında yayımladığı ilk kitabına bakarak söylüyorum- hissedip kavramış, bunda yine halk şiirinin öğretileri etkili olmuş. İlk kitaplarıyla, yepyeni bir ses getirdiğini düşündüğümüz şairleri dikkatle incelediğimizde, o şiirin diplerinde mutlaka başka şairlere rastlarız. Bu kaçınılmazdır: “Evimize kolay beri kitap, gazete girmiyordu. Sivas’tan gelirken getirdiğimiz birkaç kitap vardı ‘babamın bavulunda’. Kerem ile Aslı’nın, Leylâ ile Mecnun’un, Tahir ile Zühre’nin, Ferhat ile Şirin’in yer yer masalsı öğeler taşıyan hikâyeleri. Hazreti Ali’nin cenkleri, Battal Gazi destanları küçücük kitaplığımızın varı yoğuydu. Karacaoğlan şiirleri bir de. Ellinin biraz üstündeydi, ama çok da yaşlı görünüyordu. Unutkanlık da başlamıştı babamda. Aynı kitapları bana defalarca okutuyor, ilk kez dinliyormuş gibi heyecanlanıyordu.” (2010, 19). Bu birikime modern şiir bilgisini de eklediğini görüyoruz. Budak’ın ilk kitabı “Geçti İlkyaz Denemesi”nin (1978) dip akıntısında Dağlarca’nın “Çocuk ve Allah”taki sesini duyduğumu belirtmek isterim. Budak da bu tespitimi destekliyor, 70’li yıllarda kurmayı düşündükleri derginin adını Dağlarca koymak isteyip de siyasi nedenlerle bu addan vaz geçmek zorunda kalmalarının sebebini anlattığı bir yazısında şunları söylüyor: “O zamanlar çok sevdiğim, etkilendiğim bir büyük şairin adı bizim dergimizde ne güzel dururdu değil mi? DAĞLARCA.” (2010, 24). Dağlarca’nın o kendine has sesini, Budak, büyük ölçüde dönüştürmeyi başarmış. Aslında zordur herkesin malumu bir yüksek sesi bastırabilmek. Çoğu şair, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’ın arkasında koro olabilmiştir ancak.

Her gün onlarca gencin öldürüldüğü 70’li yıllarda Budak’ın, bulunduğu çevreden dolayı Marksist propaganda ile yüklü şiir yazması beklenirken o, dışlanmak pahasına kendi iç dünyasına dönük ve son derece lirik olmayı seçmiş:

“KAZI

Koklanmayan gül üşür

Ayak sesi duyulmayan oda dar

Sevgisizliği dene

Kar kar





İn derinlere korkma

Sürsün kazı

Bir zaman sonra göreceksin

Acının köklerinde sevincin ağzı” (2007, 17).

Ve diyor: “Politik denilecek bir şiirim yoktur benim. Birkaç örnek var gibidir de, onlar bile bir hayli dolaylı şeyler söyler.” (2010, 188); “Dönemin sular seller gibi akan uzun toplumsal içerikli şiirlerinin aksine kısacık ve bireye daha dönük duran şiirler. Üç dizelik olanı bile var aralarında. Sekiz yıldır yayımladığım onca şiiri dergilerde bırakmış. Son yazdıklarımı koymuştum bu ilk kitaba. Biraz da bundan dolayıdır ki, ilk kitabın acemiliklerini taşımadıkları ileri sürülmüştür.” (2010, 30). Fakat Budak’ın poetik bilinci, Marksist çevreden aldığını, daha doğrusu mantığının eleğinden geçirerek aldığını söylemeliyim, Sosyalist Gerçekçilerin öz-anlamı önemsemeleri, Budak’ın şiirinde açıkça kendini gösterir, şairin net olmasından yanadır: “‘Şiir toplum için mi olmalı?’ sorusunun yanıtı bende direkt ‘evet’ olmasa da, ‘Şiir bir manayı taşımalıdır, vermelidir; çünkü bunun için şiir yazıyorum’ diyenlere rahatlıkla eklerim kendimi. Öyle ya, bir derdim, meselem var ki şiir yoluyla ortaya sürmek, paylaşmak istiyorum. Elbette birinci amaç şiir olacaktır, yani yazdığımın şiir değeri taşıması. Estetik bir ifade biçimiyle okuru bir manaya taşıma çabası ama. Farklı yorum hakkını tanımakla birlikte, onu ‘çekirdek anlam’a çekebilme çabası. Ben özden (içerikten) hareketle yazdım hep. Özdür şiirimin biçimini belirleyen. Ağırlıklı olarak hep böyle olmuştur. Biçimini bulamayan öz’ün kıymet-i harbiyesi yoktur.” (2010, 59) “Şiirin bir düşünsel arka planı olmalıdır elbette; ama, bu suyun üstünde değil, derinlerinde olmalıdır. Bakınca değil de, dalınca görebileceğimiz bir arka plan ya da birikim. Biraz daha ileri gitmeyi göze alabilir, şöyle de diyebilirim: Şiir, alıntılarla değil kalıntılarla yazılır.” (2010, 85).  Geleneğin biçimsel unsurlarıyla birlikte, heceye ve göstergelere sinmiş inancın sesini de taşıyor Budak ister istemez şiirine, temiz bir nefes üflemiş oluyor böylece, sekülerizmden uzak kalmayı başarıyor. Ekliyor: “Değil bir şiirin içindeki dizelerin kendi içindeki tutarlılığı, bütün kitaplarım arasında bile bir kan bağını gözetmeye çalıştım ben.” (2007, 108); “Her şiirde değişen, her kitapta bir başkası olan şaire güvenmedim hiç. Köksüz buldum onları.” (2010, 134); “Ayakkabı numarası değişmesin şairin; ayakkabıları değişsin ama. Bastığı yerler değişsin en azından.” (2010, 151).

Şair, geleneği arkasına aldığı için güvenle yazıyor, halk şiirinin ve modern şiirin imkânlarından yararlanıyor: “Her şairde olduğu gibi şiirimi besleyen kültürel coğrafyayı, kulağıma fısıldanan masallardan tutun da, okuduğum şairler, kitaplar, konuya ilişkin birikimlerim belirlemiştir. Ben Karacaoğlan’ı, Dadaloğlu’yu, Köroğlu destanını, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Tahir ile Zühre ve Şahmaran masallarını doğal olarak çağdaş şairlerimizi tanımadan okudum. Kültürel altyapımı ilkin halk masalları, onların olağanüstü atmosferi, kahramanlarının gizemli dünyaları oluşturmuştur… Lise sıralarında Zeki Ömer Defne sevgisi ve bende derin bir etki bırakan ‘Kıyıdaki Tekne’ adlı şiiri. Bende şiir yazma heyecanı uyandıran bir kırgınlık şiiri ve her dönem “kıyıdaki tekne” olmayı yeğleyiş. Daha sonra Cahit Külebi, hele hele Behçet Necatigil hayranlığı. Bize en yakın kuşaktan Ataol Behramoğlu, İsmet Özel, Refik Durbaş tutkunluğu. Daha sonra kazı çalışmaları. Geriye doğru çıkılan yolculuklar. Ülkü Tamer, Hilmi Yavuz, Gülten Akın, Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ceyhun Atıf Kansu, Dağlarca, Melih Cevdet Anday, Ziya Osman Saba, Yahya Kemal ve divan şairlerine rastlayış serüveni. Elbette yabancı şairler ama benim şiirimi etkileyenin daha çok Türk şairleri olduğunu vurgulamalıyım. “ (Söyleşi: Gülden A. Pınarcı). Bununla da kalmayıp birçok yerde adlarını gururla andığı ata şairlerinin kıymetini biliyor, kendisini nasıl etkilediklerini detaylı anlatıyor, onları yok sayma girişiminde bulunmuyor Budak: “Kayseri’deyken çıkardığımız dergiyi kast ederek ‘denizsiz taşra kentinde giyilen can yeleği’ dizesini yazmıştım. Ankara’ya yerleşince bu dize Cahit Külebi’de karşılığını bulmuştur sanki. O dizeye verilen can suyu olmuştu. Bana dibini gösteren derinliği o öğretmişti çünkü.” (2010, 91); “Ziya Osman Saba gerçekten sevdiğim şairlerden biridir de, neler söylemeliyim onun şiiri için. Mizacıma uygun bulurum bu şairi. Necatigil’i de etkilemiş bir şair.” (2010, 112); “Behçet Necatigil hocam olsun da, asıl ustam Cemal Süreya galiba. Galiba değil öyle.” (2010, 182). Beslenme kaynakları dışında humor üzerinden de Budak ile Cemal Süreya arasında bir bağ kurulabilir. Budak, ironiyi seviyor, onun kara-mizaha yatkın bir kalemi var: “Oturduğu evlere kötü şiirler/Yazıp da bencileyin/Sonra da evlerde oturanların/Cezasını yine şiirler versin/Okunmaz olsunlar bir tek dizesi/Kalmasın yaralı hafızalarda” (2007, 306). Bu mısralar anlaşılsın için konuyu açalım: Necatigil’de gördüğümüz anne sıcaklığındaki “ev” imgesini, Budak, tam tersi yünde imgeleştirmiş: “Yaşayıp gidiyorum, adına ev diyorlar/Maskeli balkonunda çay içmek keyfi(!)/Maskeli bir saksıdan habersiz çiçek/Açmaya devam ediyor bu çiçek deli… /Maske siparişleri vermek zorundayız/Yürümez evlilik yürümez çocuklar… /Maskeli dolaşmak onur kırıcı ama/ne zaman çıkardıysam yüzüm üşüdü” (2007, 318-19); “Sivilce gibi durursun bir ağacın yüzünde/Budak sık kendini patlat evinde!” (2007, 329). Bence kimi gerçekleri dile getirse de çok sert bir kitap, çığlık “Ev Zamanı”. Kitap şu son iki mısra ile kapanıyor: “Metal çağın ellerinde ben ahşap/Anahtardım dönüşmeden kilide” (2007, 330). Modern dünyayla çatışan duyuş eşiği yüksek bireyin durumunu anlatıyor burada şair: “Ev Zamanı, dikkatle okunduğunda görülecektir ki, lanetlenen de, maskeli olan da, yetersiz ve çaresiz olan da şiirin öznesi şairdir aslında,” (2010, 129) dediği için “ev” birden bire şairin hayatına da dâhil oluyor. Evet, eve olumsuzlayan bakışlar atsa da büyük laflar etmek yerine, küçük insanın dünyasına eğilmiş bir aile şairidir Budak, son derece içten.

Siyasi gerilimlerden uzak durmasına rağmen kaos ortamından rahatsızlığını dile getirmeden de yapamıyor: “Kuşanmışsın silahını/Namluya kurşun sürülü/Kimden buyruk alıyorsun/Bir liste çirkin elinde/Sıra hangisinde şimdi/Diye soruşturdukların/Çokluk daha yirmisinde” (2007, 37). Direkt olarak halk şiiri sesini de taşır bünyesinde Budak şiiri: “Evin saçağını kuşlar/Dalın her yanını çiçek/Sarmayınca, sarmayınca/Yolunu yitiren yolcu/Kurda kuşa sormayınca” (2007, 54); “Geçtin deneyimlerin/Azdı yok denecek denli/Yüreğine umut koy/Demedim mi demedim mi” (2007, 56). Böylesi bir zamana tahammülü kalmayan şair geçmişin hoş anılarına kaçıp sığınıyor adeta: “O köprünün altından/Bulanık sular aktı/Küllerini Kerem’in/Saçıyla süpürmüyor/Nasıl da değişti Aslı” (2007, 42); “Sis kapattı daha da/Bolu şehrinin üstünü/Köroğlu’ya söyle Ayvaz/Acılar tuttu yükünü” (2007, 43); “Kaftanından gül deseni/Eksilmemiştir daha/Teline düzen veren/Sözünden bal damıtan/Sevdasıyla rüzgar gibi/Çıksa gelse zamanıdır/-Nerede kaldı Pir Sultan” (2007, 57).

Şiiri şansa bırakmıyor, dil işçisi bir şair olarak karşımıza çıkıyor Budak, kafiyeyi sanki doğaçlama kullanıyor, ilk şiirlerini hecenin 7’li, 8’li kısa kalıplarıyla yazarken ilerleyen yaşlarında arttan söz ihtiyacını hecenin 14’lü uzun kalıbıyla gidermeye çalışıyor. Aynı şiir içerisinde tekdüzeliğini kırmak için hecenin farklı kalıplarını kullanmış, bazense serbest mısralar yazmıştır. Heceye uygulanmış bir çeşit serbest müstezattır bu, Hamitlerin, Cenap Şahabettin ve Haşimlerin aruzda yaptığının bir benzeri olarak okunmalı. Bazen şair, yine hece sayısını tutturmak ya da mısra uzunluğunu diğerleriyle dengeleyebilmek için fazlalık kelime kullanmaktan kaçınmıyor. Bazen ahenk, kelime tasarrufundan daha önemli olabiliyor çünkü.

 Halk kültürüne yaslanan hemen her şairde rastladığımız şiiri daraltan pastoral görüngüler Budak’ta da yok değil. Bu görüngüler, zekâ kıvılcımlarıyla buluşsa hiç zorlanmadan imgeye dönüşecektir. Şair, bazen beslendiği halk şiirinin hipnozu altına girerek kendi zamanını ıskalayabiliyor. Sonuçta halk şiiri, taşrada gelişmiş, şehirlerde ise varlığını varoşlarda sürdürebilmiş, merkeze yaklaşamamıştır. Hele de son iki yüzyıllık Batılılaşma sürecinde, unutulmaya mahkûm edilmiştir. Milli edebiyatçılardan sonra, 40 kuşağının Marksist şairleri yüzünden uğradığı ağır saldırılara rağmen hâlâ varlığını sürdürmektedir. Bu bağlamda, Cemal Süreya’nın o meşhur “Folklor Şiire Düşmandır” yazısını hatırlamamak mümkün değil.           

“Gömleğim Leylâ Desenli”de, Leylâ-Mecnun, Kerem-Aslı, gül gibi mazmunları kullandığı için Budak, ilerici (!) şairler tarafından tiye alınmaya çalışıldı. Halbuki onlar, mazmunlar etrafında gelişen imgeleri görmeyi deneselerdi halk kültürüne yönelik ön yargılarından kurtulabilirlerdi. Budak ise, zaman zaman muhataplarına şiirle cevap verir: “Gül demezsem yağmalanır bir çarşı/Gül yazmazsam adım çıkmaz ozana” (2007, 106); “Arasa bulur belki tavan arasında/Halk adlı bir yazarın ince masallarını” (2007, 174). Aslında Budak’a eleştiri oklarını yönetenlerin kavrayamadığı bir şey vardır: Budak; metni organik bütünlüğe kavuşturan merkezi konuma sahip simge oluşturmayı, kendisi gibi heceden doğan Sezai Karakoç ve Hilmi Yavuz’dan öğrenmiş, artık onlar gibi ustalaştığını düşünerek farklı göstergelerle simge yaratabileceğini düşünmüştü. Poetik bir zeminde işlediği baba, ev, kadın ve şehir, gül gibi imgeleri simgeleştirerek kendine ait kılmıştı. Meselâ gül imgesi üzerine yoğunlaşmasa şu kışkırtıcı mısraı yazabilir miydi: “Bahçıvan yaraladım gül kavgasında” (2007, 158). Bütüncü şair, çarpıcı mısradan da vaz geçmiyor: “Bir kuş biçiminde sormaya geldim/Uzun susan gülün içeriğini” (2007, 135); “Ankara’ydı giyinince/Soyununca İstanbul’du” (2007, 356); “Ah ben çocuk aklımla önce şunu fark ettim/Büyük sevişmeler mümkün küçük odalarda” (2007, 248); “İki elim var benim/Biri fidan dikiyorken/Ağaç söker öteki” (2013, 14). Öte yandan belirtmeliyiz ki Budak, ortamı var eden değil, ortamın var ettiği şair; yeni ve kurucu bir enerjiyle gelmiyor, kendini var etmeye çalışıyor. Bunda da başarılı oluyor.

Budak, “Aşk Beni Geçer” (1997) kitabıyla zihin işleyişi bakımından II. Yeni’ye doğru kaydığını görüyoruz. Bu yönelim, onun şiirine bir açılım sağlıyor: “Sesin gömlek yerine asılı balkonumda//Yeni serüvenler yolculuk ister/Otel midir sesin yorgunluğuma/Bir sabun kokusu sıcak bir banyo/Sesin ütülenmiş bir gömlek bana” (2007, 203). II. Yeni’nin en temel niteliklerinden biri olup Kant’tan Sartre’a tevarüs eden “Yeni Gerçekçi”lik, evrene tersten bakış anlamına da gelir. Gerçeğin absürt algılanışı:

“ROL DEĞİŞİMİ

Tırpancı biç de görelim gökyüzünün hasadını

Duvarcı kerpiç yerine koy kendini duvara

Tüfekle yer değiştirdiği doğrudur bir avcının

Görelim avcı kendini ceylan yerine koysun da





Benden öğrensin uçurum kendine düşmesini

Bir an için koysun tren kendisini ray yerine

Üvey kızın saçlarını kökünden kesmesi kolay

Gecenin uzun saçını kes görelim üvey anne!” (2007, 202).

Nedense heceyle yazan şairler deneysel girişimlere pek sıcak bakmazlar, Budak bunu açıkça söylüyor: “Biçimde, yapıda, bakışta ve bunun sonucu olarak da biçemde bir bütünsellik kaygısı beni bazı girişimlerden alıkoyuyor şimdilik. Yoklayışlar, arayışlar konusundaki ürkekliğimi tam olarak atabilmiş değilim. Bir şair, neleri yazması gerektiğini de bilmek durumunda olduğu kadar, neleri yazmaması gerektiğini de bilmek durumundadır.” (2010, 107). “Genç Ozan” adlı otobiyografik şiirinde çok da yeni olduğu söylenemeyecek, ama kendi şiiri için gayet modern sayılabilecek deneysele imza atmıştır Budak:

“O’nun için şöyle dendi:

‘İlk ürünleri 1970’den sonra gün yüzüne çıkan kuşağın kişiliği belirmiş şairlerden biri olarak göründü. Dönemin acılarından kaynaklanan şiirlerinde, kendine özgü sesi, ince, özgün buluşlarıyla dikkati çekti. Kendisinden önceki şiir değerlerini özümsediği sezilen sözcük seçimi ve denge özeniyle başarılı bir düzeye ulaştı.’

Okuyunca

Kanat yenilemiş kuşlar kadar sevindi

Şiirleri elinde tutmasa düşecekti” (2007, 191).

Yukarıdaki paragrafın kaynağını, T.S. Eliot gibi dipnotla veriyor Budak: “Şükran Kurdakul, Şair ve Yazarlar Sözlüğü, 1981.” Bu deneysellik, bilindiği üzere Eliot’tan Turgut Uyar’a da geçmiş, kim bilir belki de Budak’a asıl kaynaktan değil de Turgut Uyar’dan yansımıştır. Daha ziyade Hilmi Yavuz etkisiyle 80 kuşağında gördüğümüz metinlerarasılık, bir 70 Kuşağı şairi olan Abdülkadir Budak’ta da kendine yer açmış. Onun “Şiir uyanıkken yazılan rüya imiş” (2007, 269) mısraı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın rüya üzerine kurulu Alman romantiklerinden ve Freud’dan beslenen poetikasıyla metinlerarasılık kuruyor ve Budak, bu bağlamda şu hoş mısraı da söylüyor: “Uyku gidip rüya dönsen” (2007, 335). “Dağlarca”nın “Varlık” şiirini sitayişle ele aldığı bir denemesinde Nermi Uygur, bu şiirdeki mantık hatasını görememekle beni şaşırtmıştı. Budak “Münir Öldü” şiirinin bir mısraını bu hatalı bakış üzerine kurmuş: “Toprağı ısıtacak bir beden yıkanırken “ (2007, 325). Dağlarca’nın “Varlık”ına bakalım:

“VARLIK

Biz dert bulduk kendimize

Daldan düşen yaprak için.

Allahımız kıyar bize

Bir avuçluk toprak için.





Rüzgâr, gökte bir gezinti;

Üşürüz her akşam vakti.

Ne sıcak vücutlar gitti

Toprağı ısıtmak için.” (1966, 241).

Ölü, soğuk olur, hatta topraktan bile soğuk, yani vücut ısısını kaybetmiştir. Dağlarca, bu detayı gözden kaçırmış. Dağlarca kurbanı Budak da bu yanılgıya düşmüş. Bir tecahül-i ariften de söz açamayız, bilip de bilmemekten gelme sanatıdır tecahül-i arif; lakin yukarıdaki iki örnekte de bilip’in izine rastlayamıyoruz, bilmemek ise apaçık ortada. “Ölünce balkona gömelim onu” (2007, 364) mısraıyla Budak, Sezai Karakoç’un “Balkon” şiirine açık göndermede bulunuyor: “Gelecek zamanlarda/Ölüleri balkonlara gömecekler/İnsan rahat etmeyecek/Öldükten sonra da” (1996, 116). Budak sadece kendinden evvelki şairlerle metinlerarasılık kurmuyor, gençleri de görüyor. Onun “Gözleri başlarından büyük olan çocuklar” (2007, 152) Zarifoğlu’na değil de küçük İskender’in ilk şiir kitabı “Gözlerim Sığmıyor Yüzüme”ye göndermede bulunuyor dersek, buradaki “çocuk” küçük İskender’i imliyor sonucuna varabiliriz. Bu örnekleri ben, metinlerarasılık bağlamında değerlendiriyorum, çünkü şair ne yaptığının farkında. Bu alıntılara rağmen Budak’ın etkilenmelere kapalı bir şiir yazdığın da belirtmek gerek, hece gibi kalıplarla yazan biçimci şairler, şiir üzerine sıkı çalıştıkları için etkilenmeleri dönüştürürler, karda yürür iz bırakmazlar yani.

Abdulkadir Budak, şiirimize yönelik gençler açısından ufuk açıcı öngörülerde bulunuyor: “Şiirimiz bugün büyük etkilerin (örneğin Nâzım Hikmet) dışında oluşuyor. Aşılması gereken bir büyük engel daha kaldı, o da İkinci Yeni: Bir sentez dönemi başlayacak gibi görünüyor en azından. Başlamalı. Türk şiirinin gelişmesi bunlara bağlı biraz da; şiirsel babalarla ve dönemlerle ciddi hesaplaşmalara.” (2010, 137). Gelişme demeyelim de değişme diyelim. Budak, şiirin her daim tazelenmesinden yana, evet ayakkabı numarası hep aynı olmamalı, şair değilse de şiir ayak değiştirmeli –evet leylekler gibi-, fakat şiire yönelik yeni operasyonlardan pek memnun kalmamış ki aşağıdaki ironik mısralarla girişimci gençlere adeta şamar atıyor, haklı mıdır, buna siz karar verin:  

“DALGAKIRAN

Kuşların da kalbi vardır, olmasa uçamazlar

Zemin katta oturanın içindedir balkonu

Ben ne güzel kirpiyim, bastırsana göğsüne

Ben ne güzel molayım, biraz bana benze ve

Sonra güzel yolcu yap, uğurla ellerinle





Yarayı tanımadan sargıdan konuşmalar

Susuz dere yatağına köprü kurmak gibidir

Atın yelelerini okşamaya ne var ki

Bir kirpi sokulacak o yumuşak göğsüne

Göstersin parmakların varsa hünerlerini





Şimdi ben örneğin Bilgisayar yerine

İlgisayar demiş olsam, kelimeden kelime

Türetmiş olur muyum? Bu işin kolay olanı

Yaşadım, zoru gördüm, ömrüm olursa daha

Yenilgiyi peşin alan yitirmez savaşları





İstersem bu çağın ruhunu yakalardım

Ama içimden gelmedi, o kadar karanlık ki

Atımın nalları asfalt kokuyor dedim

Daha ne diyecektim, bir dize yeterliydi





Ellerini unutmadım, bırakmadım orada

Özellikle göğsünü, oraya yaslanmayı

Önce molan olayım, sonra da yolcun

Çağın ağrısına uyup çekip gideyim





Şair boş zamanda değil, dolu zamanda yazar

O kadar doluyum ki, o halde şairim ben

Dikenleri içine kıvrılmış kirpiler bilir

Bir de kır yerine şehirde koşan atlar

Acıdan acı yerine, kelimden kelime

Türeten yeni yetme nerden bilecek bunu

Neo Epik / Yeni Hece / Yeni Zoom!

Başlamadan küstüm ben, oynamıyorum!” (2013, 68-9).

KAYNAKÇA:

Budak, Abdülkadir; Dalgın Rüzgar, YKY, İstanbul 2007.

Budak, Abdülkadir; Okyanus Görmüş Gemi, Yazılı Kağıt Yay., Ankara 2013.

Budak, Abdülkadir; Ya Şiir Olmasaydı, YKY, İstanbul 2010.

Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Çocuk ve Allah, Kitap Yay., İstanbul 1966.

Karakoç, Sezai; Körfez / Şahdamar / Sesler, Diriliş Yayınları, İstanbul 1996.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir