Milli Edebiyatçılar ile Beş Hececiler, halk şiirinden aldıkları hecenin içini dolduramamış, biçimini ise basitlikten kurtaramamışlardı. Sanki, basitliği yalınlık sanıyorlardı. Bir kayıp yoktu ortada, en azından heceyi Necip Fazıl’a hazırlamışlardı. Bilhassa öz bakımından modern aşı yapmıştı Necip Fazıl heceye, kendinden önceki şairlerin hazırlığı sayesinde biçimle vakit kaybetmemiş, erken yaşlarda nitelikli şiirler yazma imkânı bulmuştu. Ahmet Muhip Dıranas gibi daha genç kuşak şairler ise Necip Fazıl’ın heceyi getirdiği yerden almış, kullanmışlardı. Tabii Necip Fazıl kadar şanslı değillerdi, çünkü Necip Fazıl hecenin aşılması zor büyük şiirlerini yazmış bulunmaktaydı. Bence öteki bütün hececiler gibi Dıranas da Necip Fazıl’ın büyük şiirlerini aşamama bunalımını yaşamıştı. Nâzım, serbeste kaçmıştı bu bunalımdan, ama Dıranas hecede diretti, sonuçta Necip Fazıl akranı değildi, ustaları Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi Necip Fazıl’ı da örnek alabilirdi, aldı da. Mesela “Sokak” şiirinde, adeta Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar”ını şerh etmeye çalışmış gibidir Dıranas: “Sokakta gün, sokakta gece,/Ben sen o biz kuş ve karınca.//Sokaktan gelir vehimlerim,/Sokakta geçer bayramlarım.//Sokakta kibarlar, sakatlar,/Ataylar, düğünler, tabutlar.//Sokakta ağlanır, gülünür,/Hayal kurulur ve ölünür.//Memelerinde keder sütü,/Şairi sokak anne büyüttü.//Sokaktan işitti her gelin/Seferberlik haberlerinin//Gecede ayak seslerini…/Çiziyorken kavislerini//Ay, güneş, yıldızlar, koşarak,/Unutuş da sendedir, sokak!” (2004, 116). Necip Fazıl, “Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!” (2003, 157) demişti. Dıranas’ın yukarıdaki şiirinde “şairi” göstergesi yerine Necip Fazıl’ı koyabiliriz. Açıkçası Dıranas’ın şiiri sokağa çıkamadı. “Gök altında karıncadan/Ta Allah’acak hududum,” (2004, 127) dese de küçük bir dünyaya sıkışıp kaldı.
Dıranas, daha ziyade Saf Şiircilerden gördüğümüz “sonsuzluk, deniz, gök, ufuk, rüya, ayna, hatıra, hafıza, ruh, kalp, musiki, büyü, akşam, gölge, ışık, renk” gibi mistik hava (aura) oluşturacak, tabiat ve insan doğasıyla ilişkili göstergeler etrafında içe dönük bir şiir kurmaya çalışmıştı: “Mutluluğun doğa, insan, tanrı üçgeni içinde tutuklu olduğunu, gerçeğin bu sonsuz üçgen içindeki uyumda bulunacağı düşüncesini hiçbir zaman bırakmadığımı, bunla yıl sonra yeniden görüyorum. İnsanların doğadan uzaklaştıkça tükendiğini, insan sevgisinden koptukça acımasızlığını, anlıyorum.” (2000, 567). Yahya Kemal ve Tanpınar’ın aksine Dıranas, tarihe değil, Saf Şiir’e daha uygun düşen doğaya sığınıyor, panteist mi, belki biraz. Âdem ile Havva’nın yaratılışını, dünyaya gönderilişini ve diğer peygamberlerin başından geçenleri anlatan semavi dinler yasalarını tarih içre oluştururlar. Dıranas, bu mühim detayı atlasa da şiirinde hissettiği eksikliği insan ve Tanrı ile gidermeye çalışıyor. Spekülasyona müsait üçgen üzerine düşünmek lazım. Acaba Tanrı “baba”yı, insan “oğul”u, “doğa” ise “kutsal ruh”u temsil ediyor olabilir mi. Batıcı bir şaire teslis inancı rahatsızlık vermez diye düşünüyorum –böyle düşünmemin sebepleri var elbet-.
Dıranas, öyle her kelimeyi beğenmez, özellikle yücelik duygusu yaratacak görece derin anlamlar ve ahenk yüklü kelime ve kafiyeleri seçer şiirine: “Gençlik yıllarım gözlerimin önüne geliyor. Bazen bir kafiye peşinde bütün bir gün aç gezdiğim olurdu.” (2000, 345). Dile yönelik seçkinci bir tavırdır bu. Mesela, insan elinden çıkmış, ancak insan doğasına yabancı makineler-trum traklar onun şiirinde kendine yer bulamaz. Saf Şiir, makineye sanıldığı kadar uzak da değildir. Valéry, “Şiir gerçekte, sözcükler aracılığı ile şiirsel yaşantıyı meydana getirecek bir makinedir,” (2000, 112) der. Sonsuzluk peşindeki biçimci şiiri, ister istemez dar bir çerçeveye sıkışıp kalmıştır. Dıranas gibi poetik zorunluluk gereği az-öz yazan Saf Şiirciler, geride büyük şiir külliyatları bırakamamışlardır. Türk edebiyatındaki bütün Saf Şiircilerin şiir kitaplarını toplayın bir Nâzım’ın şiir külliyatı etmez. Elbette nicelik önemli değil, ancak nitelikli niceliğin gerekliliği de yadsınamaz. Saf Şiir’i serbest biçim içerisinde işleten şairler, nicelik sorununu çözmüşlerdir. Dıranas’ın Dağlarca hayranlığı biraz da bununla ilgilidir: Dağlarca için “zannediyorum neslimizin en velut şairi odur, en kuvvetlisi diyenler de var, mümkündür,” (2000, 450) ifadeleri, bir itirafın yanında kendi şiirine güvendiğini de gösterir -yerli yerinde her övgü bir özgüven gerektirir çünkü-. Eleştirmenlerce nitelikli bulunan şiirlerinden birine bakalım:
“KAR
Kardır yağan üstümüze geceden,
Yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
Ormanın uğultusuyla birlikte
Ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte
Kar yağıyor üstümüze, inceden.
Sesin nerde kaldı, her günkü sesin,
Unutulmuş güzel şarkılar için
Bu kar gecesinde uzaktan, yoldan
Rüzgâr gibi tâ eski Anadolu’dan
Sesin nerde kaldı? Kar içindesin!
Ne sabahtır bu mavilik, ne akşam!
Uyandırmayın beni, uyanamam.
Kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
Allah aşkına, gök, deniz aşkına
Yağsın kar üstümüze buram buram…
Buğulandıkça yüzü her aynanın
Beyaz dokusunda bu saf rüyanın
Göğe uzanır -tek, tenha- bir kamış
Sırf unutmak için, unutmak ey kış!
Büyük yalnızlığını dünyanın.” (2004, 57).
Saf Şiir –saf rüya- göstergeleriyle yazılmış mistik bir şiir bu. Savrularak yağsa da kar, soğukkanlıdır, gelenek gibi uzun süreli kalır düştüğü yerde. Yağmur daha tez canlıdır, daha modern, akıp gider. Bizce Dıranas, bu detayları düşünmüş, yağmur şairi Tevfik Fikret’tense birer kar şairi olan Cenap Şahabettin ile Yahya Kemal’in safına katılmıştır. Ne anlatıyor “Kar” şiiri? Hiç. Nasıl anlatıyor? Hoş. Saf Şiir, tam da budur. Hiçbir şeyi hoş anlatmak. Bu hoşa büyülü bir hava –aura- da eklenirse şiir bilinmeyen 1’e kanatlanır. “Bir şey”, hoş anlatılıyorsa Saf Şiir’den uzaklaşmış demektir. Dıranas, “Kar” şiirinin son beşliğinde az da olsa bir şeyler anlatmaya çalışmıştır –şiirin saflığına halel getirmeyecek kadar az-. Diğer beşliklerde izlenimcidir sadece, hissettirip geçer. Tek-tenha bir kamış, olduğu yere saplanıp kalmıştır –tutsak-, dolaşamaz bile, sonsuzluğa odaklanmıştır, bu yüzden eylemsizliğe yakın bir halde göğe doğru ufak ufak uzar. Kamış, “Kar” şiirindeki anlamını desteklercesine Dıranas’ın başka şiirlerinde de karşımıza çıkar: “Korkunç bir ezgide çatlayan bu kamış/Yitirdiğimiz bir cennet mi aramış,” (2004, 93). Aynı şiirde “Eser Mevlânâ’nın üflediği rüzgâr…/İşte, gam türküsü söyleyen kamışlar.” (2004, 94). İnsanlık maceramızı imleyen “kamış”, bizi Mevlana’nın “Mesnevi”sindeki ilk 18 beyte götürmekte.
Yahya Kemal gibi poetik bir bilinçle yazan hiçbir Saf Şiir sevdalısı, Divan edebiyatına düşmanlık yapmaz, tam aksine ondan beslenir. Dıranas, adeta Divan şiiri poetikasıyla yazdığı halde Divan edebiyatını lanetler: “Divan edebiyatı, ilk şairinden son mümessiline kadar, geçmiş bilmem şu kadar yüz yıllar içerisinde, çölde bir deve kervanı gibi, yeknesak bir bedevî türküsü halinde biteviye aynı nağmede, ‘az gitmiş, dere tepe düz gitmiş, bir de bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş’dir. O böyle ‘aheste beste’ yerinde sayadursun, dünya edebiyatı, dünya kadar değişiklik yapıyordu. Sayısız reaksiyonlarla tepelere doğru çıkıyor, tekâmülünü tamamlıyordu… Bu zaman içinde Avrupa edebiyatının geçirdiği mücadeleleri ve değişmeleri bir sürü ‘izm’li kelimelerle zannederim, bilmeyen pek yoktur. Ya kendi kıymeti içerisinde Divan edebiyatı nedir? Onun insansız bir edebiyat olduğunu söyledik… Bazı büyük mümessilleri de derinleşmeye, genişlemeye temayül etmiş bu edebiyatın, sayısı belli birkaç motif üzerinde bir ‘kelime oyunundan’ pek ötelere gitmemiş olduğunu çekinmeden söyleyebiliriz. O kadar ki, hakikatte hiçbir şair diğerinden ayrı ve başka bir şey söylemiş değildir… Fakat bu oyun, itiraf etmeli ki, çok zaman, dünyada eşi bulunmaz rafine ve ince bir hale de gelmiştir. Ama bu hal onu büsbütün faydasız ve manasız bir hale koymuştur… Ben bunları söylemekle insafsızlık etmiyorum. Fuzuli’yi, Bakî’yi, Nedim’i ve Şeyh Galip’i, onları müptezelce müdafaa edenler kadar ve belki de daha güzel ve isabetli seçerek okur ve zevk duyarım. Ama işte o kadar. Yoksa onları bir Goethe ile, bir Homer’le veya bir Şekspir’le mukayese etmek işime gelmez.” (2000, 20-1). Dıranas, develerden filan bahsediyor, biz de ona deve göstergesi üzerinden cevap verelim: “Deveye ‘boynun eğri’ demişler, deve ‘nerem’ doğru ki?’ diye cevap vermiş.” Bilindiği üzere Arap ve Fars edebiyatı etkisinde gelişen Divan edebiyatı, Batılılaşma sürecinde dışlanmaya başlanmıştı. Bilhassa “sanat, toplum içindir” anlayışına yakın duran muhalif I. kuşak Tanzimat edebiyatçıları, Divan şiirinin biçim özelliklerinden yararlanıp idealist özünü reddetme temayülündeydiler. Yahya Kemal’in talebesi, “sanat, sanat içindir”in yılmaz savunucusu Tanpınar bile gençlik yıllarında Batıcılık aşkına Divan şiirini olumsuzlayan açıklamalar yapmıştı. Dıranas ise Tanpınar’ın talebesiydi, etkisinde kalmış olmalıydı, ama hocası kadar birikimli değildi. Meselâ Tanpınar, Divan şairlerinin hep aynı “nağme”de yazdığını, “kelime oyunları”ndan fazla öteye gidemediklerini iddia etmezdi. Hecede üç beşken, aruzda onlarca kalıp var. Hece, aruza nazaran çok daha tekdüzedir. Bu yüzden Dıranas gibi hececiler, hece duraklarını değiştirip sayılarını artırmayı denemişlerdi. Kelime oyunu ise daha ziyade müzik peşindeki Saf Şiir’in özelliği. Divan şairi, anlamı hep önemsemiştir, kelime oyunu değil, daha ziyade anlamı çoğaltacak tevriye yapar. Divan şiirini insansızlıkla suçlayan Dıranas, kendi nesliyle ile ilgili büyük bir iddiada bulunur: “Sanatın insanla kaynaşması bizim nesille başlıyor.” (2000, 70). Mevlana’yı, Yunus’u unutuveriyor. “İnsanla kaynaşmak”tan küçük insanı kast ediyorsa o zaman ona “sizden evvel Âkif vardı,” der geçeriz. Ne imiş, Avrupa’da “izm”ler dönemi yaşanırken Divan şiiri yerinde sayıyormuş. Hatırlayalım, Divan edebiyatının son temsilcisi kabul edilen Şeyh Galip 1799’da vefat etmişti. Yani Divan edebiyatı XIX. yüzyılın ilk yarısında yerini Tanzimat edebiyatına bırakmış, Tanzimatçılar da Batı’nın klasisizm ve romantizminden yararlanmışlardı. Hümanizm ve klasisizm yüzyıllarca sürmüştür Batı’da –değişim Doğu’daki gibi yavaş gerçekleşmiştir yani-, asıl akımlar dönemi XIX. yüzyıl akımı olan romantizmle başlar. Zaten bizim edebiyatımız da bu yüzyılda yüzünü Batı’ya dönmüştü, o “izm”lerin hemen hepsini taklit etmişti. Dıranas, ciddi bir anakronizme düşmüştür. Semantiği azıcık kurcalayan biri, Divan şiiri için şu cümleyi asla kurmaz: “hakikatte hiçbir şair diğerinden ayrı ve başka bir şey söylemiş değildir.” Divan şiirini “faydasız ve manasız” olmakla eleştirir Dıranas, halbuki Saf Şiir “mana”, genel olarak ise modernist şiir “fayda” karşıtıdır. Öyleyse “dünya şiiri, yeni yeni Divan şiiri estetiğine ulaştı,” deme hakkı doğuyor bize. Bu söylediğimizde kesinlikle bir gerçeklik payı var. Dıranas’ın derdi gelecek nesilleri Divan şiirinden uzaklaştırmak: “Çocuğum ondan bir şeyler umarak, bir şeyler bulmak için, yarın, ömrünün bir kısmını harcarsa, bunu heba etmiş olacaktır. Alacağı verdiğine karşılık olmaz. Ve şayet ondan zevk alırsa, çocuğumu dejenere bileceğim. Çünkü yıkılan Osmanlı Sarayı ne idiyse, Divan edebiyatı da o idi.” (2000, 21). Kendi de Divan şiirinin seçkin örneklerini okuduğunda zevk duyabileceğini belirtiyor, o halde kendi de dejenere bir tip oluveriyor. “Osmanlı Sarayı ne idiyse, Divan edebiyatı da o idi,” ifadesi de bir cehaletin ürünü –entelektüelliği dışlayan Saf Şiir, cahil şairlere de sığınak olmuştur hep-, Divan şiirinin büyük şairlerinden Fuzuli, saray yüzü mü görmüştü. Divan şairlerinden pek azı sarayla irtibat kurabilmiştir. Bizim klasik Divan şiirimiz seçkinciydi de aynı yüzyıllarda varlık sürdüren Batı’nın klasik şiiri halkçı mıydı. Divan şairlerini “bir Goethe ile, bir Homer’le veya bir Şekspir’le mukayese etmek işime gelmez,” diyor. “İşime gelmez” ifadesi mühim. Mutlak hakikat olarak görülen Batı ile kimse mukayese edilmez çünkü. Bilmiyor Dıranas ya da kendinden bile gizliyor: Goethe, Doğu şiiri hayranıydı, Hafız, Mevlana gibi şairlere bayılıyordu ve bunu “Doğu-Batı Divanı”nı yazarak gösterdi. Shakespeare ise İslam medeniyetinden etkilenmişti: “9. yüzyılda Müslüman dünyada İran, Hint ve Arap kökenli bazı masallar… Binbir Gece Masalları adlı eserde bir araya getirildi. Bu eserde müstehcen bir mizah, sürpriz sonlar ve kendini gerçekleştiren kehanetlerle dolu aşk hikâyeleri, büyücü masalları ve fanteziler yer alıyordu. Bu derleme sonraki yüzyıllarda da sözlü ve yazılı çeşitlemelerle genişlemeye devam etti ve Shakespeare’in olay örgülerinde buradaki unsurlardan yararlanmasıyla, bu masallar Müslüman dünyasını aşarak İngiltere’ye kadar erişmiş oldu.” (2021, 175). Şiirinde “savaş” kelimesini geçirmemekle övünen şair, niçin kaleminden kan damlayan Homeros’a ilan-ı aşk’ta bulunur ki. Ha evet, Batı’nın adeta kutsal kitabını yazmıştır Homeros. Gerçi Dıranas da ölüme övgü dizmiştir yer yer: “Gölgeler uzanmış eşkıya hallı:/Ellisi ölü yüzlerce yaralı…/Sana da, bana da bunun vebalı/Bas kurşunu Binbaşı Osman Osman/Dağlar inlesin!” (2004, 98). Memleketimizdeki Divan şiiri düşmanlığı genelde Batıcılıkla, yarım-aydın olmakla alakalı. Bir tahmin değil bizimkisi, gerçekten Dıranas, sömürgeci Batı’yı tek hakikat ve kurtuluş yoluymuş gibi sunuyor: “İnkılabımızın bir tarafını daha hamdolsun, kemirdik. Bir Batı müziği davamız vardı. Biz Şarkın uyuşturucu yalellisinden kurtarıp Batının ruhlara neşe, zindelik, derinlik veren musikisine aşina edecek bir hamle planladık. Bunun için de bir vakitler, çok isabetli olarak radyoyu –ki devletin elinde, tekelindedir- en kestirme ve tesirli vasıta olarak seferber etmeye çalıştıktı… Fakat gelin görün ki, bir Şarktan Garba geçerken kulaklarımızı kesip attık. Garbın her şeyine hayranız, açız, ilmine, felsefesine, tekniğine, sanatına, her şeyine fakat, sesine, musikisine, o büyük merhaleyi, inatla huysuzlukla hatta istihkârla red ediyoruz, onu kulaklarımızdan uzaklaştırmak için devlet ve milletçe elimizden geleni yapıyoruz. Biliyoruz ki –nasıl bilmeliyiz- kulaklarımız Garbın sesine hasret ve hayranlık duyduğu gün ancak; Garplı olduk, Garp medeniyetinin seviyesine ulaştık, diyebiliriz.” (2000, 175). İnanılır gibi değil, ama gerçek. Bu bakışın soyu kesilmiş değil.
Dıranas, tuhaf akıl yürütmelerle dini küçümseme yoluna da girer: “Merhameti yeryüzüne iki insan örneği indirmiştir. Peygamberler ve sanatkârlar. Fakat her yeni dinin getirdiği merhamet kanla ödenmişken, sanatkârın getirdiği merhamet daima daha rahim, daha beşerî, her zaman daha üstün olmuştur. Gerçek merhameti sanat eserinde bulursunuz.” (2000, 70). Hiçbir şair-sanatkâr iktidara gelmemiştir çünkü, iktidarla sınanmamıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi övüp durduğu Homeros –Sofokles’i de ekleyelim- ya da Shakespeare’de kan gövdeyi götürür. Goethe, şeytanla anlaşma yapan “Faust”u yazmıştır.
Neden sonra 1951 tarihli “Oruç” yazısında dini açıdan bir bilinç patlaması yaşar (!): “Şu mübarek ay içinde oruçla yüzleri ilahileşmiş Müslümanları gördükçe dinimizin yüceliğine bir kere daha inanıyorum. İbadet şeklinin belki de en mükemmeli oruç tutmak. Oruç ne değil ki? Oruç sağlık, oruç nefis arıtmak, oruç bizi varlığın manasına yaklaştıran en saf riyazet, ruhu iyiliğe ve selamete davet eden murakabe, oruç yoksula, fakire doğru yaklaşma, oruç hatta milli bir tasarruf. Yarabbi, Müslüman kulların sana daha yaklaşmak, gösterdiğin iyilik, esenlik ve kulluk yolunda yorulmadan yürüyebilmek için; nefislerini tam bir ay kaba dünya nimetlerinden mahrum etmeyi bilirler.” (2000, 478). Adeta Diyanet İşleri Başkanı gibi konuşuyor, çünkü tek parti iktidarı son bulmuş, Demokrat Parti iktidara gelmiştir. Bu durumda, diyebiliriz ki siyasete pragmatik yaklaşan Dıranas, Atatürkçülük hususunda da pek samimi değildi. Hümanist kalbi, onu herkese sevgiyle yaklaştırmış olmalı (!). Yer yer Türkçülüğe de selam çakar: “Boşuna sarmaz şu belini kollarım,/Gebe kalırsın her tutup öpüşümde/Ve bir gün taze bir kanla iner kente/Bir boz kurt sürüsü gibi oğullarım.” (2004, 89). Türk edebiyatında yalnız değildir Dıranas, saça göre tarak vuran örnekleri hayli çok.
Tanrı inancıyla ilgili de kimi belirsizlikler görürüz Dıranas şiirinde. Bazen Tabiat aşkı, tapınca dönüşür. “Ağrı” şiirinde şiir kişisi, Ağrı için “vardım eteğine, secdeye kapandım;” der. (2004, 90). “Ağrı’ya eş bir dağ olsaydı içimde/İlkin şu gönlüme doğardın her sabah,/Daha her yer geceyken sarardım, gümrah/Sarı saçlarınla benim varlığımı,/Kendimde taşırdım kendi taptığımı.” (2004, 92). Şiiri sonuna doğru Ağrı’yı, Allah’a denk tutar: “Yolcusu olduğun nihayetsizliğin/Bir ucu Allah’ta ve sende bir ucu.” (2004, 94). Şüpheye de rastlarız onun şiirinde: “Uyandığı zaman gökte yıldızlar/İnsan düşünür: belki de Allah var!/Tanrısal bir öpüştür söken şafak.” (2004, 115). Çoktanrılı bakışlar da vardır: “Günah kapılarının aralandığı,/Tanrıların bile avaralandığı/Şaşkın, çaresiz bir insan kaderince.” (2004, 91). Dıranas gibi şairler Saf Şiir’e bir din gibi inanmışlardır adeta.
Batı hayranı olduğunu beyan eden Türk usulü modern şairimiz Dıranas, -Baudelaire üzerinden düşünerek söylüyorum- Batılı anlamda modern midir? Sanmam, çünkü çirkinliği dışlıyor. Ümmi Sinan’nın meşhur ilahisinden el alarak şunları söylüyor: “Güzellikler alır satarım, gelişim bu./Güzel tellalıyım ben; alan var mı? neşem bu./Güzel’le yüceltirim insanlığı, işim bu,/Çirkini, kabayı ve hamı kayıramam ki.” (2004, 146). Apaçık kadim dünyaya has, modernizm karşıtı bir estetik anlayışı bu. Farkında olsa böylesi mısralar yazar mıydı acaba. Sanmam.
KAYNAKÇA:
Dıranas, Ahmet Muhip; Şiirler, YKY, İstanbul 2004.
Dıranas, Ahmet Muhip; Yazılar, YKY, İstanbul 2000.
Merry E. Wiesner-Hanks; Kısa Dünya Tarihi, Çev: Serpil Çağlayan, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2021.
Moran, Berna; Edebiyat Kuramları ve Eleştiri, İletişim Yay., İstanbul 2000.
Necip Fazıl; Çile, Büyük Doğu Yay., İstanbul 2003.
Bir yanıt yazın