Ölmeden birkaç ay önce “Her ölüm erken ölümdür” diyen Cemal Süreya, kendi ölümünü sezmiş ve bunun üzerine ironik bir sitemde bulunmuştu. Yaşıyor olsaydı şairimiz, 94 yaşında vefat eden dostu Dağlarca için acaba aynı mısraı söyler miydi? Sanmıyorum. Dağlarca adeta bu mısraı çürütürcesine, niceliksel olarak da kendi şiirine benzer bir ömür sürdü. Akranı Orhan Veli 1950’de 36 yaşında, Cahit Sıtkı ile Ziya Osman Saba ise 40’lı yaşların sonlarında vefat etmişlerdi. Bu şairlerimize göre Dağlarca, birkaç şair hayatı yaşamıştır.
Şairlerin yaşlarıyla şiirleri arasında ne ilgi var, şeklinde bir soru akla gelebilir. Modern eleştiri şiir ile şair hayatlarını birbirlerinden ayrı türler olarak düşünüyor ve bunları birbirine karıştırmıyor; bu yaklaşımlara katılmıyor değiliz, fakat gördük ki, uzayan bir ömür, ister istemez, zamanı geldiği halde sanatı bırakamayan sanatkârın eseri üzerinde etkilerde bulunuyor. Orhan Veli’nin şiirine göre, aynı akımın kurucularından Melih Cevdet ve Oktay Rıfat’ın şiirlerinin çeşitliliğini –onlar için faydalı olmuştur bu- yaşla açıklayabiliriz. Ne var ki Dağlarca’nın uzayan ömrü, şiiri açısından pek faydalı olmayacaktır.
Dağlarca, ilk kitabı “Havaya Çizilen Dünya” ile zayıf da olsa edebiyat ortamına girmiş, fakat asıl atak şiirini “Çocuk ve Allah” ile yazmıştı –bu metinde, nesnellikten uzaklaşmamak adına şairin çocuk göstergesine yüklediği biyografik okumalara müsait kimi gayriinsani anlamları dışarıda tutmayı yeğliyoruz, metin, şairinden daha masum olabiliyor-. “Çocuk ve Allah” onun şiir genlerini büyük ölçüde taşımakta; yani gelecekte yazacağı toplumcu (Bu Ülke), destansı (Sultan) ve de çocuk (Allah ve Bize Dair vb.) şiirleri bu kitapta kendilerini gizlemektedir. Dağlarca, erken bir dönemde yazdığı, lirik ve de kozmik kitaba daha sonraki yıllarda “Asu” (1955) ve “Uzaklarla Giyinmek/Sığmazlık Gerçeği” (1990) gibi kuvvetli eserleriyle de ulaşamayacaktır. “Çocuk ve Allah” hayatının sonuna kadar şairin sarp ve tehlikeli dağı olacak, sanki o, başka şairleri değil de sırf bu kitabı aşmak için uğraşacaktır.
“Çocuk ve Allah”daki estetik yüksekliğe, 26 yaşındaki genç bir şairin kendi kendine ulaştığını söylemek hem onu besleyen şairlere hem de köksüzleştirilen şiire haksızlık olur. Bu kitaptaki olgunluk iyi bir arka plan (back-ground) gerektiriyordu. Dağlarca’nın ve de dönemin diğer genç şairlerinin etkilendiği güçlü bir merkez vardır: Necip Fazıl. Cemal Süreya da bu kanaattedir: “Cahit Sıtkı Tarancı gibi, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın da ilk şiirlerinde Necip Fazıl etkisini görüyoruz.” (2000, 59). Diğerleri değilse de Orhan Veli ve arkadaşları bu etkiden kendilerini serbest şiire kaçarak kurtaracaktır. Dönemin genç şairleri Necip Fazıl’ın büyüklüğünü gizlemiyor; gerek yazılarla gerekse Cahit Sıtkı gibi ona şiirler ithaf ederek bunu açıkça ortaya koyuyorlardı. Necip Fazıl gibi bir büyük yeteneğin çekim alanına girmekten çekinmeyecektir Dağlarca; ki belki de bu cesaret sayesinde ve de Necip Fazıl’ı doğru algılayıp üreterek “Çocuk ve Allah” gibi sezgiyle dolu bir kitabın sahibi olmuş, böylelikle iyi şiiri çoğaltmıştır. Bazı dönemlerde bir şairden doğan güçlü bir ilham damarı birçok şaire yetebilmekte: Fransız edebiyatından Baudelaire, bizim edebiyatımızdan ise Necip Fazıl bunun iki iyi örneğidir. Cumhuriyet Döneminde birçok iyi şairin ortaya çıkması ve yeni akımların başlaması bu durumla ve de derinlerden bir Yahya Kemal, kısmen de Haşim etkisiyle açıklanabilir.
Wordsworth, şiirle çocukluk yılları arasındaki bir benzerlikten bahseder: “Şiir, etkili bir duygunun kendiliğinden çağlamasıdır. O, yalnızken anımsanan heyecan içinde kendi kaynağını bulur… Anımsadığımız bu heyecan, bir çocukluk heyecanıdır… Çocukluğun çılgınca deliliklerle dolu anısı ile şiirsel duygu arasındaki ilişki, açık bir biçimde kanıtlanmıştır.” (1995, 36). Dağlarca, daha ziyade, çocukluğun ilk görme ve hissetme anındaki hayretini şiirine taşımıştır. “Çocuk ve Allah” aksayan bir dile rağmen -sanki şair, bunu çocuk imgesine uygun olarak bilinçli yapmış, çocuksu bir aksan yaratmaya çalışmıştı- dönemin şairleri tarafından oldukça önemsenmişti. Mesela Cahit Sıtkı, beğenmediği bir şairle anılmaktan rahatsız olmuş ve şöyle demiştir: “Mademki üç kişiden bir arada bahsetmek zarureti hasıl olmuş, seni [Ziya Osman Saba], beni, Fâzıl Hüsnü’yü bir araya getiremezler miydi? Nasılsa aramızda birçok hususlarda yakınlıklar vardır.” (2007, 231). “Çocuk ve Allah”ın yayım tarihinden sonra, 1943 yılında yazılan bu mektupta o gün için Cahit Sıtkı’nın Dağlarca şiiriyle kendi ve de Z. O. Saba şiirleri arasında benzerlik kurması ilginçtir. Bu üç şiirin de kısa ve lirik olması şairi yanıltmış olabilir mi, bilemiyorum ama, bir şair âlimin –Cahit Sıtkı- kuvvetli hislerden doğan sözlerine kulak vermekte de fayda var. Bu üç benzerlik, Necip Fazıl etkisiyle de olabilir. Diğer taraftan, Cahit Sıtkı, Abdülhak Şinasi hakkında konuşurken onu Dağlarca’yla karşılaştırır, kanaati olumsuzdur: “Fâzıl Hüsnü’nün ‘ki’lerine benzer bir yeknesaklık da göze çarpıyor. Herhalde condensation [yoğunluk] yok. Gevşek, rahavetli bir sanat.” (2007, 215). Orhan Veli’nin Dağlarca şiiri için kanaatleri de Cahit Sıtkı’nınkilerine benzerlik göstermekte: “Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı biliriz. Onun kimsenin erişemediği yerlere erişen, kimsenin dokunmadığı tellere dokunan bir hassasiyeti vardır. Bu hassasiyeti bize duyuran birçok pürüzlerine rağmen çok hoşumuza giden bir de dili vardır. Son zamanlarda bu dili biraz anlamaz olduk.[1946]” (2006, 81).
Necip Fazıl’daki sert ifadelerin yerini Dağlarca’da daha soft imgeler alır. “Oysa gerçek şiir şairin yumuşak yerini bulur.” (2005, 8). Necip Fazıl’ın beton ile makinelerle sertleşen şehirli ve de mistik şiirine karşın Dağlarca, ağaçlarla kuşlarla yumuşayan bir köylü kozmik şiir yazar. Aslında köye mistisizm, şehre kozmik uygundur. Dağlarca dünyanın dışına çıkar, ondan biraz uzaklaşır, fakat daha fazlasına cesaret edemez; Necip Fazıl ise korkusuzca evrenin ötesine geçer ve oradan gür bir edayla konuşur. Fakat Dağlarca, Necip Fazıl etkisinden kaçmak isteyecektir, ileriki yıllarda Allah’ı da şiirinin dışında bırakarak neredeyse tamamen Necip Fazıl-gelenek etkisinden kurtulacak ama diğer taraftan ise şiirini zayıflatacaktır. Bu kaçış ne sadece Dağlarca hakkında yapılan eleştirilerden ne de politik bir durumdan kaynaklanır. Bu kaçış daha ziyade psikolojik nedenlerle ilgili gibi: Duygu yüklü düşünmelerin insan ruhunu-zihnini presleyen şiddetine uzun süre dayanmak öyle kolay değildir. Bir şairden birkaç tane “Çocuk ve Allah” beklemek haksızlık olur. Bu kitaptan sonra şair, kendi isteği ile mistik olandan uzaklaşıp bedende gezinmeye başlar, şiirini adeta materyalizmin kucağına bırakır. Dağlarca’nın sonraki şiirleri toplumcu olanları dahi kendinden kaçış şiirleridir; çünkü kendine her dönüşü bir Tanrı’ya dönüş şiddetinde şairi sarsacaktır.
Asıl, Dağlarca’nın şiiri üzerinde kara bulutlar gibi dolaşıp onu kirli bir sisle boğan ve birçok şair tarafından yanlış algılanan Ahmet Haşim’in müphemiyet fikriydi. Dağlarca, belirsizlik ile sezgi menşe’li bir imajı birlikte kullanarak görece etkili bir şiir ortaya koyuyordu. Onun şiiri sezgiden uzaklaştıkça karanlık bir belirsizliğin ağına düşecektir. Aslında Dağlarca “Çocuk ve Allah”ta da gördüğümüz belirsizlikleri azaltarak imajlara daha fazla söz hakkı tanısaydı belki okuruna çok daha güçlü bir şiir bırakacaktı. Onun şiirindeki aşırı bir belirsizlikten kaynaklanan kusurlar, Ahmet Haşim’in şu dörtlüğünü hatırlattı bize:
“Nasıl istersen öyle dinle, bakın:
Dalların zirvesindeyiz ancak,
Yarı yoldan ziyada yerden uzak,
Yarı yoldan ziyade mâha yakın.” (1996, 87).
Bu belirsiz mısralarda bile zayıf bir imajdan söz edebiliriz. Haşim’in en kapalı şiirlerinde bile anlama uzanan bir resimsellik vardır; cümlenin unsurları yerli yerindedir. Dağlarca, benzeri bir etkiyi yaratabilmek için, tehlikeli bir hileyle, özellikle de nesneleri bir fiile bağlamayarak kimi zamansa öznesizlik ve yüklemsizlikle şiiri bulanıklaştırır:
“AHMAK
Mağaralarda ateş yakan çirkin hayvanlar,
Senin ki gölgen uzanmış yerlere.
Tarihten evvelki müddet,
Senin, karanlıklar, ormanlar içinde.
Senin ki bütün günlerim duyar
Azap ve beden olur hâtıralar.
Heykellerden havada kalan netice.
Senin, aşkımdaki ömrüne ait
Her taraf biterken başlayan ülke.
Senin, bitmez tükenmez çiçeklerine!” (1994, 150).
Mısralar sadece kafiye ile birbirine bağlanabiliyor, şairin zihni çağlar ötesiyle şimdi arasında geliş gidişler yaşıyor ve şiir farklı olay ve duyuşların üst üste yığılmasıyla oluşturulmuşa benziyor. İlk mısrada mağaradan ve bir hayvandan bahseden şair, bu anlamı açmadan yeni bir mısraya atlıyor ve nokta koyuyor. Zihinde etkisiz ve belirsiz bir görüntü oluşuyor. “Tarihten evvelki müddet, karanlıklar ve ormanlar içerisinde senindir” diyor ve bir egzistansiyalist gibi şair, iyi veya kötü her şeyi insana ait kılmak istiyor. “Senin ki bütün günlerim duyar/Azap ve beden olur hâtıralar.” Bütün günlerim neyi duyar? Nesne yoktur. Senin ki, senin olan ne? Burada ise tamlanana yer verilmemiş. Boşluklar bırakır şair, bu boşluklar konuşan cinsten değil, dilsizdir, bize hiçbir şey söylemez. Normal şartlarda, gerçek bir boşluktan doğan sessizlik, sesten daha iyi konuşabilir. “Heykellerden havada kalan netice” mısraı da benzer sorunlarla karşımıza çıkıyor, çoğalan bir mısra değildir bu, tek anlama bile ulaşamıyor. “Senin, aşkımdaki ömrüne ait/Her taraf biterken başlayan ülke” şiirin en güçlü mısraları bunlar, ama zayıf mısraların içerisinde kayboluyorlar. Kişinin âşık olma anının, kendine değil de sevgiliye ait olması düşüncesi ve ümitsizlik anında karşısına çıkan sevgili (ülke) hoş bir imaj. Son mısra da yine eksiltili bitiyor. Sonuçta mısralar bir tema ile birbirinde eriyerek güçlü bir şiir vücuda getiremiyor. Dağlarca’nın özellikle böyle şiirleri, konmak için bir dal arayan ama bir türlü konamayan kuş gibidir.
Dağlarca, şair arkadaşlarının –özellikle de Orhan Veli- eleştirilerine pek kulak asmayarak şiirindeki problemleri çözmeye yeltenmemiştir, bu nedenle benzeri sorunlar onun diğer kitaplarında da karşımıza çıkar. “Taş Devri”ne bakalım, tarih 1945: “Taşların suda yıkandığı yerden,/Ki bizim değil./Güzel insanlar civarında,/İnen fiil.//Kör yüzüyle nereye,/Karanlığın sevgisi, gizlinin aşkı?/Geceler arzusuyla hür,/Bir hayvan gibi tıpkı.//Alnımızda bir uyku serinliğiyle kalır,/Daha hafif, daha sıcak./Ve gelir ağaçlardan,/Yakın, uzak.” (2006, 33). Dağlarca, 50’li yıllarla başlayan ve 70’li yıllara kadar devam eden onun şiiri için uç bir nokta sayılabilecek toplumcu şiirlerinde yalın söyleyişe yaklaşır, sanki bu radikal çıkışla şiirindeki Haşim izlerini silikleştirmeye çalışır, fakat bunu tam anlamıyla başaramaz. Ömrünün son yıllarında yayımladığı kitaplarında bile Haşim etkileri gözükmekte; özellikle şunu eklemekte fayda var: Ahmet Haşim’in şiirinden ziyade “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”daki Saf Şiirci fikirlerinden etkilenmiştir Dağlarca.
Günümüzün bazı şair ve eleştirmenleri Dağlarca’nın kusursuz bir dil kullandığını iddia etmekte; her seferinde hiç çekinmeden deneyselliğe başvuran “sezgici, toplumcu-epik ve de çocuk şiirleri” yazan bir şairin ilk kitabından son kitabına kadar aynı dili kullanması bir ustalık değil bir kolaycılıktır. Dağlarca, her deneysel yönelişinin dilini arayıp bulması gerekirken “Çocuk ve Allah”ta yakaladığı sezgisel dile bağlanıp kaldı, bu dil ne toplumcu ne de destansı şiirlerine uygunluk gösterdi. Dilin sadece kelime uyumu ve ritimden oluştuğunu sananlara, tema ile dil arasında eriyik bir birlikteliğin olması gerektiğini hatırlatırız. Evet, Dağlarca, üslûplaşan değil, tektipleşen bu dille 130’un üzerinde, her konuda ve temada şiir yazdı. Dağlarca’da yenilenen ve deneysellikle çoğalan konu ile temadır: E. A. Poe’daki nesne fobisi; her şeyle birleşebilmesini, empati kurabilmesini sağlayan hobiye dönüşür onda; anlaşılması zor bir edebiyat kuramı bile rahatlıkla şiirleşebilir. Dağlarca, bu denli çok yazmak yerine, mesaisini muhtevaya uygun form bulmaya ayırmalıydı. Onun şiiri için böylesi bir tutum daha isabetli olurdu.
Ne kadar inkâr edilirse edilsin “sen ey dirseklerimin saadeti” gibi mısraların şairi Dağlarca’nın; II. Yeni dâhil, kendinden önceki, kendi ve kendinden sonraki kuşakları etkilememiş ve onlardan etkilenmemiş olması düşünülemez. Bir kısmını şimdiden gördüğümüz bu etkilenmeler ağı, ancak uzun süreli bir çalışmayla ortaya çıkarılabilir.
Her şeyden öte, asıl merak edilen, Dağlarca şiirinin uzun yıllar yaşayıp yaşayamayacağıdır. Ölümünün gücü, son 40 yıldır unutulmaya yüz tutmuş şiirini diriltmeye yetecek midir? Biz burada, ne denli kafa yorarsak yoralım, doğru cevabı en tarafsız eleştirmen olan zamanın kendisi verecektir.
KAYNAKÇA:
Ahmet Haşim; Bütün Şiirleri, Dergah Yay., İst. 1996.
Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Çocuk ve Allah, Tümzamanlar Yay., İst., 1994.
Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Taş Devri, Norgunk Yay., İst. 2006.
Ercan, Enver; F. H. Dağlarca İle Söyleşi, Yasak Meyve Der., Ocak-Şubat 2005.
Orhan Veli; Şairin İşi, YKY., İst. 2006.
Süreya, Cemal; Toplu Yazılar, YKY., İst. 2000.
Tarancı, Cahit Sıtkı; Ziya’ya Mektuplar, Can Yay., İst. 2007.
Weber, Jean-Paul; Sanat Psikolojisi, Türkçe:İ.C. Erseven, Ürün Yay., Ankara 1995.
Bir yanıt yazın