Çalıştığım konu veya kişi hakkında gerekli dokümanlara ulaşıp sıkı okumalar yaparak içsel bir sonuca varmadan yazı masasına oturmuyorum. Bunun için de yılların birikimi ve son kertede yoğunlaşmayı sağlayacak en az bir hafta-on gün gerekiyor. Aksi halde yabancılık duygusu yaşar, okura da yansıtırım. Bunun sonucunda ise okur ile aramızdaki güven ortamı zedelenir. Üstelik üzerinde çalıştığım kişi ya da meselenin hakkını verememiş olur, vebal altında kalırım. İnanıyorsak, yaptığımız işin ötesini de düşünmek zorundayız.
Son günlerde 70 Kuşağı üzerine kapsamlı sayılabilecek yazılar kaleme aldım. Bu vesileyle, 70 Kuşağı hakkında ne söyleyeceğini bilememe tedirginliği yavaş yavaş azaldı bende., bir bir şairlerden yola çıkarak meselenin daha bir özüne inmeye başladım -genel olarak Türk şiiri bütününe hâkimdim zaten-. Gördüm ki, 70 Kuşağı’na eleştirmenlerimiz önyargıyla yaklaşmış, hatta kör kalmış. Bu körlük, daha ziyade İslami camia şairlerine yönelikti; çünkü onlar Batı ve içimizdeki Batılı güç odakları karşında durmuş ve kesinlikle herhangi bir komplekse girmemişlerdi.
İşte Turan Koç, “Diriliş” ve “Edebiyat” dergisi” tedrisinden geçmiş, “Mavera”da bulunmuş, İslami camianın 70 Kuşağı içerisinde anılan önemli şairlerinden: “Ankara yıllarıydı. Bu arada ben artık Yahya Kemal’den, Mehmet Kaplan’dan okuyorum dergilerden falan, Sezai Ağabeyin şiirlerini okuyordum yine aynı şekilde. Cahit Zarifoğlu ile tanıştım. Şiirin başka bir boyutuyla tanışmış oldum. Tabii Ankara’da öyle güzel bir ortamda bulundum ki, bu ortam sevgili Nuri Pakdil Ağabeyimin çevresinde onunla hemhal olan, onunla sohbeti olan değerli insanlardan oluşuyordu. ‘Sohbet’i ‘söyleşi’ anlamında kullanmıyorum, ‘sohbette mülâzemet’ vardır derler, yani arkadaşlıkta ayrılmazlık, sürekli birliktelik vardır. Bu birlikteliği mecazla ifade etmek gerekirse, rahmetli ve sevgili Cahit Zarifoğlu’nun ‘Yedi Güzel Adam’ benzetmesini söyleyebiliriz. İşte o güzel adamların semtine düştük, orası benim için ayrıca bir fakülte oldu. Şiirin, edebiyatın, yazının ne anlama geldiğini cidden üst düzeyde derinlemesine kavrama, bilincine erme, hatta vâkıf olma seviyesini elde ettim. Böyle bir ortam benim için büyük bir şans oldu. Nuri Ağabeyden önce ilk olarak alabildiğine sıcak dostlukların olduğu, muhabbetin kaynadığı o çevre ile tanışıyorsunuz. Bunların içerisinde İsmail Kıllıoğlu, Osman Sarı, Osman Nalbant, Şükrü Karatepe, özellikle Akif Ağabey (İnan), Alaeddin Özdenören ilk akla gelen isimlerden. Rasim Ağabey biraz sonradan katıldı. Cahit Zarifoğlu’yu da daha sonraları tanıdım. Onlarla tanışmadan önce Nuri Ağabey’i de bir şekilde tanıdım, hatta kendisini hiç görmeden birkaç defa evine gittik. Tabii bundan sonra Edebiyat Dergisi’ne gidip gelmeye başladım. Katlama, pullama, yapıştırma gibi mutfak işleriyle uğraşıyorsunuz tabii önce ki bu da sizi o çevreye alıştırıyor. Sonra ‘Ne duruyorsunuz?’ diyorlar, yani sen eşiği geçtin artık, yaz anlamına geliyor bu. Çok korkunç bir an, yaz dedikleri zaman. Yaz demek, uçurumdan atla demek gibi bir şeydir. Bir şeyler öğreniyorsun ama bilinçli bir yazma işi gerçekten zordur. İşte biz de böylece başladık. Benim ilk şiirlerim yayımlanırken, rahmetli Akif Ağabey’in beni öptüğünü, tebrik ettiğini hatırlıyorum. Hoş hatıralar tabii bunlar, bu dönem şiirlerim ise daha çok aruzla serbest arasında bir yerlerdeydi.” (Kırk İkindi, Söyleşi Yapan: A. Ömer Yavuz-M. Derviş Dereli).
İlk eleştirimi yapayım: Az yazıyor Turan Koç. Son yıllarını daha çok akademik yayınlarla geçirdi. Yalnızca üç kitabı var: “Kan Gibi Vakte Düşen”, “Fetret Zamanları”, “Ara Dönem”. Bunları da daha ziyade gençlik dönemlerinde yazmış. Akademik çalışmalar yapan şairler, şiire pek zaman ayıramıyorlar. Turan Koç da din felsefesi profesörü. Bu minvalde, çok dil bilmesinin de bir getirisi sayılabilecek son derece kıymetli eserler verdi. Şairin dil üzerine düşünmemesi mümkün değildi, bu ilgisi “Din Dili” üzerine çalışmasını sağladı, sanata yakınlığı “İslam Sanatı”nı doğurdu. Evet, birçok insana göre evreni farklı algılayan şairin, şiirinden ödün vererek akademiye özgün katkılarda bulunması takdire şayan bir çabadır. Akademi dünyasının klişelerden kurtulabilmek için sistem dışı zihin işleyişine ihtiyacı var. Üniversiteler ne çekiyorsa malumat-füruş ortalama zekâlardan çekiyor. Turan Koç, sadece ilahiyatçılar değil birçok entelektüel için de özel bir besin kaynağı. Geleneği yıkıp geçmeden yeni meseleleri irdeliyor, dilimize kazandırılamamış Doğu’dan ve Batı’dan referans değeri yüksek eserlerle irtibatlar kurarak dünya ölçeğinde çalışmaların altına imza atıyor. Bilindiği gibi çok az düşünürümüz, hem Doğu hem Batı dillerine hkim, bu açıdan onu bilhassa son Osmanlı aydınlarına benzetiyorum.
Onun az şiir yazmasının sebebi, Arapçadan çeviri şiirler yapması olabilir mi? Çeviri yapan şairler, çevirdikleri şiirlere imge kaptırırlar, böylece yaratma ihtiyaçlarını azımsanamayacak derecede karşılamış olurlar. Tabii bütün şairleri bu genellemeye dâhil edemeyiz, nice büyük şair, yoğun çeviriler yapmıştır, bu bağlamda Baudelaire’in Poe’dan çevirilerini hatırlatmak yeterli.
Turan Koç, ilk kitabı “Kan Gibi Vakte Düşen”de birçok genç şair gibi üslup arayışına çıkmış, edebiyat ortamında var gücüyle at koşturan Sosyalist Gerçekçilere değil, II. Yeni’ye, özellikle de Sezai Karakoç ekseninde dönen bir şiire yakın durmuştur. Onun yazmaya başladığı 70’li yıllarda II. Yeni var ile yok arası bir ping-pong masası durumundadır; sadece poetik birikimi yüksek, şiir sanatını önemseyen bir azınlık II. Yeni’yi imkân olarak görmeyi başarmış. Turan Koç da ilk kitabında II. Yeni üzerinden şiir dili meselesini çözmeye çalışmış.
“dağda
yitik bir yıldızın uğultusu altında
kurtların ve suyun yüreğine çakılan
ve bizim uykulardan
alınmamıza yardım eden büyüde
gözlerimize tutunma çizgisinde eşyanın
anne karnında yuvarlanan koşudan
bir adam sokaklara gerilmenin direnci
kuşların bile oyulduğu seslerden
büyük camlar ve otomobiller önünde
arıyorsa gölgesini bir adam
bir sevda bu camlara karşı nedir ki” (2014, 25).
Bir takım görüngüler, imge kırıntıları üst üste yığılmış durumda, bu ilk şiirlerinde Turan Koç, daha tam anlaşılamamış II. Yeni’ye yaklaşmayı denemiş fakat başarılı olamamış. Daha eskilere gidelim, II. Yeni’nin sorunlu ilk yılları ve sonrasından gelen birçok genç şair, bilindik kelimelerle yazılmış bir Servet-i Fünûn’u ya da “sanat şahsi ve muhteremdir” diyen Fecr-i Âtî’yi diriltmeye çalışmıştır adeta. Edip Cansever ve Turgut Uyar’da gördüğümüz şekliyle şiirleşemeyen bir özel hayatı büyük gizlilikle anlatmaya çalışmış gibi Turan Koç, halbuki gizlemeden topluma etik ve estetik sınırlar içerisinde bir prototip olarak sunabilirdi. Ama meseleye iyi tarafından bakmayı da denemeliyiz: Genç şair, okuru önemsemeden dil arayışına çıkmakla her sanatkârda bulunması gereken cesarete sahip olduğunu göstermiştir, ya oturduğu yerde çekirdek çitleyerek yazacak ya da düşe kalka yaralar içinde şiirini bulacaktır. Turan Koç, bunlardan ikincisine dâhil olmayı zorlanmadan başarmış, çünkü özel bir duyuşa sahip. Nesneler onun zihninde ötekileşiyor, adeta yabancılık duygusuyla örseleniyor, şairle empati kuruyor, çünkü Müslüman, o yıllar için sadece edebiyat ortamında değil, siyaset alanında da tam bir ötekidir. Eğer, uç noktalarda dolaşmasaydı, ne aşağıdaki çarpıcı imajlara ne de ikinci kitabında iyice belirginleşen yalınlığa ulaşabilirdi:
“öpülünce türkü olan atlar” (2014, 23).
“yıkanır bir gökgürültüsü yuvarlağı” (2014, 34).
“şimdi yağmurla aynı anda
seviyorum toprağı
yüzünün ıslaklığını
tanını
şimdi kahvelerin buğulu sıcaklığı
içimizdedir
çay bardağı kendi sınırları içindedir” (2014, 38).
“sana açılmak varken bir yorum gibi sıcak” (2014, 41).
“lehimli bir rüzgardı; kelimeler konuşuldu” (2014, 48).
“işte yabancı bir sestim; anlamamıştınız” (2014, 49).
“yitirdik şimdi gürültüsünü bakışlarının” (2014, 66).
“unutkanlıktan yapılmıştık” (2014, 87).
“gençtik/tüm duygular ayakta karşıladı bizi” (2014, 89).
Yukarıdaki mısraların II. Yeni öğretisinden geçmiş bir şaire ait olduğu apaçık ortada. 50 sonrası iyi şairlerin hemen hepsi II. Yeni’nin imkânlarından yararlanmış; hatta 50 öncesinin yazmaya devam eden Melih Cevdet Anday gibi kimi şairi de bu imkânlara uzak durmamıştır. Sonuçta şiir, tek başına yazılsa da birçok yeteneğin katkılarıyla oluşturulmuş bir estetiğin ürünüdür. Buna, kestirmeden çağın zevki deniyor. II. Yeni şairleri gibi kelime türetmekten geri durmuyor şair: “beni an, sıkıntılan” (2014, 75).
Şiir dili ile din dili arasında yakınlık kurmuştur Turan Koç: “Tabii sanat bir dildir ama önemli olan bu dilin hakikatle buluşan bir dil olması, mükemmeli ve hakikati ifşa eden, ona tercüman olan ve bizim duyarlılığımızı da hakikatle buluşturmayı amaç edinmiş bir dil olması son derece önemlidir. Bu açıdan baktığımız zaman başta İslam olmak üzere, büyük dinlerin kendilerine özgü hakikat algılarını, doğru bildikleri hususları veya nasıl bir hayat yaşanması gerektiğine ilişkin kanaatlerini dile getiren sanatları vardır. O sanat, o dinin yaşanır kılınmasında, hayata geçirilmesinde veya dinin ilkelerinin doğrudan doğruya hayatla buluşmasında son derece önemli ve öncelikli bir rol icra etmektedir. Bu bakımdan bazı düşünürlerin; eğer bir dinin sanatı yoksa o din büyük bir din değildir, demeye gelen ifadeleriyle karşılaşıyorsunuz. Yani din dediğimiz zaman ister istemez sanatla insanı çepeçevre kuşatan bir dille karşılaşıyorsunuz.” (Söyleşi Yapan: Elif Gönültaş). Turan Koç, din dilini Yunus Emre ile somutluyor: “Müslüman olduktan sonra din-dil ile yani Türkçe ile özdeşleşiyor. İşte bu arada bizim eski kültürde dine aykırı gelecek şeylerin ayıklanması söz konusu. Nerede bu netleşiyor? Yunus Emre’nin dilinde… Yunus Emre’nin dili nereden bakarsanız bakın dînî bir dildir.” (Kırk İkindi, Söyleşi Yapan: A. Ömer Yavuz-M. Derviş Dereli).
Bunları söyleyen şairden somut dini göndermelerle dolu şiirler yazması beklenir, fakat öyle olmamış. Dönemin, laik istibdadı, sadece din ile devlet işlerini birbirinden ayırmamış, bilhassa “Varlık” dergisi üzerinden sanata da el atmıştır. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi gözü pek, pek az şahsiyet dışındaki Müslüman şairler, dini ve mesajlarını alt-metin olarak vermek zorunda kalmış. İlahiyatçı kimliğine rağmen Turan Koç da dini göstergelere neredeyse hiç yaklaşmamış. Bu bakımdan şiirlerini, çağrışım değeri yüksek somut İslami imajlarla buluşturursa kesinlikle daha bir büyütecektir. Ne yazık ki, son yıllara dek İslami camianın çoğu şairi laik-şiir yazmıştır. Bunu estetik bir gereklilik olarak görmekten vazgeçmeli, dinimizi ve dilimizi daha açık ve rahat yaşamalıyız. Büyük bir kültürel birikime sırtımızı dönmek en çok bize zarar verir. O birikimi, kimse yok edemez, bir gün birileri gelip değerlendirir elbet.
Fakat o, poetik metinlerinde şiirine nazaran kesinlikle daha açık konuşuyor. Bilindiği üzere, günümüzün bir takım sözde entelektüeli ve Müslüman şairi, pozitivistlerden etkilendikleri için tasavvufa küçümseyici gözle bakmakta, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’u da bu açıdan eleştirmektedirler. Turan Koç, tasavvufla sıkı bağlar kurmakta, halk kültürüne daha ziyade tasavvuf aracılığıyla ulanmakta: “Tasavvuf, çok iyi bilindiği gibi, üst düzeyde bir biliş, kavrayış ve seziş tarzı olduğu kadar, aynı zamanda bir buluş, bulunuş, eriş ve oluş tarzını ifade eder. Bu oluş tarzının toplumla ilgili ve topluma bakan yönü ortak varoluş bilincini talep ettiği gibi, maverâya bakan ya da fizikötesine açılan yönü de bizim mutlak anlamda bağımlı olduğumuz Varlıkla birlikte bulunduğumuz bilincine bir kanal olarak işler. Kısaca, tasavvufun telkin ettiği şuur alanı, kulluk bilincinin uzandığı her şeyi içine alır. Dolayısıyla, böyle bir oluş tarzında insan hem yapayalnızdır, yani fert ve kuldur; hem de çoğuldur, yani ümmetle ve daha ileride bütün var olanlarla bağlantılı ve nihaî anlamda Hakk’a bağımlı bir varlıktır.” (Haber Kültür, Söyleşi Yapan: Hamza Toprak). İslami camiadaki birtakım Marksist doktrinlerin etkisinde kalmış sanatkârların aksine, ilhama tamamen geleneksel öğretiler ışığında bakıyor Turan Koç: “ilham vahyin hemen altında, vahyin geldiği yola ayarlı, geleneğimizde çok ayrı bir yeri olan kavramdır. İlhamımızı biz yine Allah’ın bahşettiği önemli bir kavrama ve bir şeye ulaşma yolu, yordamı, hatta aracı olarak kabul edelim.” (Kırk İkindi, Söyleşi Yapan: A. Ömer Yavuz-M. Derviş Dereli).
Turan Koç, Garipçilik yapanlara hoş bir yanıt veriyor, kibarca yol gösteriyor: “İşte edebiyat aslında odur. O bakımdan edebiyat ciddi bir bilgi kuramıdır, ama mantığı belki çift değerli bir mantıktır. Yani ya – ya da mantığı değil, bir şey ya a’dır, ya b’dir değil, hem a’dır hem b’dir. İşte onu yakaladığınız yerde belki üçüncü bir adım olarak, bizim kendimizi, hayatı, varlığı, varoluşu keşfetme, o anlamda hakîkatin ne olduğuna ilişkin bir yönelişi başlatma durumu oluşacaktır ki edebiyatın işi bu. Eğer bu durursa ne olur, bir ara Avrupa’da öyle bir akım çıktı, mantıkçı pozitivizm. Bizim medeniyetimizde ‘el-mecâz kantaratü’l-hakîka’ vardır, yani mecaz hakîkate giden bir köprüdür, mecaz bilgiye ulaştırıyor. Burada şiir ve sanat anlatılıyor diye düşünebiliriz. Ama salt/düz mantık açısından baktığımız zaman, mecaz bir süstür, kaldırıp atarsanız her şeyi doğal dil, bilimin dili ve rasyonalizmin dili çözer. Öyle bir yerde de insan çözülür ve bölünür gibi geliyor. Yani insanın bütünlüğünü koruması için, genel anlamda sanatın, sözlü sanat olarak da edebiyatın -edebî sanatların- mutlaka söyleyeceği bir şeyler olacaktır.” (Kırk İkindi, Söyleşi Yapan: A. Ömer Yavuz-M. Derviş Dereli).
Öte yandan bu poetik bakışını, halk kültürünün-tasavvuf felsefesinin nasıl da içimize işlediğini belirterek destekliyor, modern şair görünmek adına gizlemiyor:
“her şarkıya biraz Leylâ karışır bu ülkede
her gün bir yerimizi gömeriz
ölüm çiçek açar
zaman var ya zaman
anlarız ki içindeyiz ölümün de doğumun da
anlarız ki eski bir mührün yazılarını
biz yeni yeni okumaktayız daha” (2014, 93).
Yer yer şiirde sesi önemsediğinin açık örneklerini veriyor, halk ve Osmanlı şiiriyle ünsiyet kurmuş bir şairin ahenkten uzak durması düşünülemez. Ninni, tekerleme, mani gibi türlerde sesin, anlamın önüne geçtiğini bilmekteyiz:
“çın çın
yüzün maçinden gelir
bir aydınlık sıçraması gözlerinde
çın çın
içim, dışım ışık
bir yelpaze kadar ancak kapanan gözlerinde
ince parmakların kadar bir gün, ince duyarlığın
çın çın acı çın acı
çın çın
delikanlılığımız” (2014, 46).
Ancak ses, modern bir görünüm ve çağrışım değeri kazanmıştır. Geleneği saplantı haline getirmeyip yenilemeyi başarmıştır Turan Koç, Fuzuli’nin meşhur “Su Kasidesi”ndeki su redifini nasıl da yepyeni bir sese dönüştürüyor:
“artık gel ve çevir uykularımı su
çatlayan dudaklarımız ucunda
en yalnız bir karaltı su
ya da atlıların önündeki beyaz iplik kümeleri
yıkılan bir dünya su” (2014, 52).
Kerbela’da, çölün ortasında Hz. Hüseyin’in türbedarlığını yapan Fuzuli’yi “Su Kasidesi”ni yazmaya iten ehl-i beytin katledilmesi olmalı. Bence Hüseyin ve hane halkıyla empati kurarak yazmıştır Fuzuli bu şiiri. Suyun değerini susuzluktan ölenler bilir. Düz bakışla, su üzerine böylesine büyük bir şiiri sulak bölgelerin şairlerinin yazması beklenirdi. İşte, Turan Koç da metinlerarasılık yöntemiyle bizlere Kerbela faciasını anımsatmak istemiş gibi: “bir karaltı su, atlılar, yıkılan dünya” ifadeleri yaklaşımımızı destekliyor.
Turan Koç, büyük şairlerle şiir üzerinden selamlaşmaktan geri durmuyor. Bu, onun birilerinden bilinçli olarak etkilendiğini, metinlerarasılığı bir imkâna çevirdiğini gösteriyor:
Sezai Karakoç’un “Köpük”üne bir göndermede bulunur:
“oysa toprak ve su çeker bizi
ölüm çeker” (2014, 112).
Yine Sezai Karakoç’un “Hızır’la Kırk Saat”ini metne davet ediyor:
“ey ulu hocalar
ah ulu hocalar
sokaklarda korkulacak ne vardı ki
yokluk muydu
yoksulluk mu
bir çığla mı çatırdardı kaburgalarımız
bu kuşluk vakti
bir urgan mı oturdu
boynun kabaran damarına sürekli
ey ulu hocalar
ah ulu hocalar” (2014, 116).
Yine Sezai Karakoç’un “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine”sinden direk alıntı bir mısra: “-AH ESKİ KEMİK, AH ESKİ DERİ” (2014, 132).
Onun bu göndermelerinden yola çıkarak diyebiliriz ki, Turan Koç’un en fazla gönül bağı kurduğu şair Sezai Karakoç’tur. Yeri gelmişken belirtelim: Metinlerarasılık, bilhassa 80 kuşağı ile yaygınlık kazanmıştır. Modern şiirimizde bu tekniğin öncüsü bence Hilmi Yavuz’dur. Modern dedim, bilerekten dedim, çünkü halk ve Osmanlı şiirinde de bu teknik geleneksel yapısıyla vardır ve telmih olarak bilinmektedir. Özgünlük adına kendi içine kapanarak şiir yazan şairler daha hayattayken ölmüşlerdir. Kalıcılık, biraz da çevresindeki şairleri etkileyerek onların şiirlerine de yerleşmek, hatta onlardan kendi şiirine ölümsüzlük aşısı yapmakla mümkün oluyor. İyiyi fark edemeyen kişiler etkilenemez; gönül gözü körelenler estet olamaz. Biyolojik gözün pek önemi yok, işte Homeros ve Âşık Veysel. Etkilenmeyen etkileyemez.
Turan Koç’un Doğu’yu ve Batı’yı iyi okuduğuna, şiir bakımından ise Sezai Karakoç’u kavradığına bir defa daha şahit oluyoruz: “Bizim büyük metafizikçilerimiz, meselâ İbn-i Sinâ, Mevlânâ, İbn-i Arabî. Bu zâtların metafiziksel konuları anlatırken şiire başvurduklarını görmekteyiz. Yani düşünce varlıkla buluştuğu yerde biraz şiirleşiyor gibi geliyor. Düşüncenin, tefekkürün varlığa açıldığı yerde, ister istemez şiirle karşılaşılıyor. Veya düşünce ile şiir bir noktada birleşiyorlar… Geleneksel şiirimizin merkezi var, yönü var, kıblesi var, hakîkatle olan ilişkisi belli, ahlâkla olan ilişkisi belli, yine başka değerlerle olan ilişkisi belli. Arapça bir kelimeden yola çıkarsak, “vücûd” vicdanla kavranıyor, vicdan bir bilgi yetisi, vecd de orada doğuyor zaten. Varlıkla temas kurduğumuz yerde vecde gelmemek mümkün değil.” (Kırk İkindi, Söyleşi Yapan: A. Ömer Yavuz-M. Derviş Dereli).
“/yalnız biri kâfiyesiz biridir/” (2014, 164) diyen şair, kendiliğinden gelen bir kafiye ile yazmıştır şiirlerini, yani özel bir çaba sarf etmemiş, halk şiiri saz ozanları gibi, doğal akışlı yarım kafiye ile yetinmiştir: “Bizim edebiyatımız biliyorsunuz biraz âşık edebiyatıdır. Milletimiz de âşık bir millet desem, biraz beylik bir söz gibi gelir. Ancak ninnilerimizde, manilerimizde, özellikle saz şairleri denilen kimselerde böyle olduğumuz görülür. İşte ‘Aşk imiş her ne varsa âlemde’ anlayışı halkımızın damarlarına girdi, bir şekilde annelerimizin babalarımızın götürdükleri mevlit merasimlerinde bizi şiirle tanıştırdıklarına inanıyorum. Diğer taraftan nasıl bilinçli başladınız derseniz, geriye döndüğüm zaman yakın akrabalarımdan birisi çobanlık ederdi, Karacaoğlan’ın şiirlerini ihtivâ eden kitabı okurdu, eskidiği zaman yenisini alırdı, yanından hiç eksik etmezdi. Yanına vardığımız zaman da ondan çok tatlı şiirler okurdu. İkincisi ben ilkokulu bitirdiğimde, eski yazı ile -eskimiş yazı demiyorum- mevlit okurdum, hâlâ ezberimdedir. Köyde makamlı olarak falan değil tabii de, makamı andıran, ona benzeyen bir mevlit okuma tarzı vardı büyüklerimden duyduğum, ben de o şekilde okurdum. Onun şiirsel duyarlılığımın gelişmesinde bir yerlerde etkisinin olabileceğini herhalde kabul etmek gerekir. Daha sonra şehre geldiğimde, destanlar satın alırdım. Ayrıca o zamanın meşhur türkülerinin yazılı olduğu çeşit çeşit renklerdeki kâğıtlardan alır, cebime koyup onları dağlarda okurdum.” (Kırk İkindi, Söyleşi Yapan: A. Ömer Yavuz-M. Derviş Dereli). Yarım kafiyeden yararlanarak ahenk yaratmada ismin “-e, -a; -de, -da” hal ekleri, halk şairlerine de kolaylık sağlamıştır. Doğaçlama şiir yazıp da kafiyeden kaçmak mümkün değil. Bilinçaltımız kafiyelerle doludur.
Turan Koç’un ilk kitabında gördüğümüz bireysel acılarla yüklü şiirler, yerini ikinci kitabında örtük de olsa topluma açılan soluklu şiirlere bırakıyor. Keşke diyorum: Yeni soluklu şiirler söylese, çünkü üst düzey bir kültürel donanıma ve şiir bilgisine sahip Turan Koç. Kim bilir, bilinçaltında neler gizliyor, şairin kendisi de bunları merak ediyordur.
KAYNAKÇA:
Koç, Turan; Kan Gibi Vakte Düşen, İz Yay., İstanbul 2014.
Bir yanıt yazın