Diri Bir Güzellik ve Gerçeklik: Kâmil Eşfak Berki Şiiri

“Çocuğun Miracı

İskelede bekleme salonunda

Her şey yepyeni, kusursuz

Çocuğun umudu balonunda

Sanırım acı çağında gülümsemeler de kusursuz





Ansızın geldi ve doğdu o düşünce, ürperdim

Bir çocuk dünyaya doğru gelirken

Dayanılmaz bir baba heyecanı içindedir

Bekler mevsimlerce anasüdü içinde

Sonra bir gün patlar baba kelimesi





Kıştı, herkesin içinde bir çorba duygusu

Yine de herkes tehlikelere koşuyordu

Arttıkça paranın gürültüleri

Çok eski mağarada çok eski sessizlik

Erdem un ufaktı Güzellik kaçardı…





Limanda dev yaratıklar: liman vinç içinde

Bir işsiz denizi sıyırıyordu

Yeni yürümüş bir çocuk sevinç içinde

Yeni yürümüş bir çocuk çığırıyordu

II

Yaratılmanın derin denizinde

Salınır memnunluğun yosunları

Deniz dibi rüzgârları

O buğudan

Bir çocuğun yanağındaki aldan…





Korkum şu: gün batımına tutulan kızlar

Denizin kumdan geri çekilirken bıraktığı hareyi bilmediler

Batıştaki mecazı mecazdaki doğuşu

Mecazdaki doğumu bilmeyen kızlar

Durdular karanlığın içinde





Biliyordu bekledi kavuştu

Şimdi yürüyor şimdi çınlatıyor ortalığı

Bütün içtenliği bütün suçsuzluğu ile

Babasına bakıyor

Ruhu gülümsemeler içinde

Allah’ın huzurunda

Ruhunda

Razılıklar” (2004, 28-31).

[Şairi, geleceğe taşıyabilecek nitelikte bir şiir, büyük bir şiir bu. II. Yeni’den günümüze modern şiirin kat ettiği mesafeyi, ustalıkla kullanılmış birçok teknik unsuru apaçık görüyoruz bu şiirde: İç içe geçmiş imgeler, ironi, metinlerarasılık, çağrışım, çarpıcılık, yer yer belirsizlik ve güçlü bir lirizm… Cevdet Karal, “Çoğun Miracı” kitabından yola çıkarak Eşfak Berki şiirinin krokisini çıkarır adeta: “Özellikle 1950’den sonra yerli duyarlılık içinde yeni ve modern bir yatağa kavuşan şiir ırmağımız, bu kitapta, metafiziğe gündelik yaşamın içinden ulaşıyor. Tabiat, aile, birey ve toplumla birlikte uygarlık sorunları da şiire derin bir samimiyetle giriyor; metafizik duyuş, kendini ifadedeki orijinallikle açığa çıkarıyor. Kendisi olmanın en uç noktalarını da yoklayabilen bu şiir, aynı zamanda, çağdaş hayat karşısında poetik vicdan’ın, gücünü sezgiden ve içtenlikten alan yetkin bir ses.” (Kitabın arka kapağından)] 

Nitelikli şair, kendini hep gizler ve kendi cinsinden kişiler tarafından keşfedilmek ister, bu istek onun en doğal hakkıdır bence; ölçüp tartar okuru, şiir topraklarına giriş için onlardan sadece birkaçı vize alabilir. Bu kural bütün şiir ülkeleri için geçerli. Modern dönemin Babil Kulesi şairleri hepten ayrı dil konuşmakta, bu bir lanet mi yoksa bir ayrıcalık mı, bilemiyorum. Üstelik bir de şair son derece bencil, yalnızca kendi vatandaşı kılmak istiyor okuru, fakat kişilikliyse okur kimseye yakasını kaptırmaz, yeşil pasaportuyla her ülkeye girip çıkabilir; elbette bazı iklimleri daha fazla beğenecek, fakat o iklimin ebedi sarhoşu olmayacaktır.    

Büyük şiir, sadece şair yetiştirmez; sembol ve imge mürebbiyeleriyle eleştirmen de yetiştirir. Bir şiir okulundan doğan şair ve eleştirmen sayısı, o şiirin büyüklüğü için somut birer veridir. Bu, matematiksel bir çıkarımdır ve bence doğrudur da. Bugüne dek büyük oranda el yordamıyla yürüyen şiirimizin, eleştiri noktasında katı kurallara ihtiyacı var artık. Batılılar, yıllar öncesinden titizlikle ortaya koydukları bu kuramsal büyüteçlerle metinleri incelemekteler. Biz, böylesi bir nesnel ölçüt olmadığından, hâlâ ahbap-çavuş ilişkileriyle edebiyata onarılması zor zararlar vermekteyiz. Tanımsız bir varlığın (şiir) elma-armut alır gibi terazi kefesiyle ölçülmesi mümkün değil, biliyorum, fakat eleştirmen, yanlışı en aza indiren bir terazi olmayı başarmak zorunda. Meselâ, Nurullah Ataç-terazisi, fazla bozuk olduğundan eleştirmen değil, denemeci diye anılmakta. Bugünün eleştirmeni, Nurullah Ataç’ı aşabildi mi? Ne yazık ki, bazı iyimser gelişmelere rağmen olumlu bir cevap veremeyeceğim. Eskiden sınırları belli birkaç fikir (sağcı-solcu-İslamcı) etrafında derinleşip genişliyordu edebiyat, bugün neredeyse dergi adetince hastalıklı, postmodern yanlarıyla fikirsiz ve tutarsız. Üstelik dergiler kendi dışındaki dergilere de uzanarak yaşam verip onlardan yaşam almak yerine, kendi içine kapanıp geride bir tek şair-yazar bırakamadan kısa zaman içerisinde yokluğa karışıyor. 

Evet, bence, bugüne dek nitelikli bir şiir yazan Eşfak Berki, edebiyat çevrelerince görülemedi, yukarıda değindiğim nedenlerden dolayı bu başarısızlık edebiyat çevrelerine ait. Ahmet Oktay, bu meseleyle ilgili bir itirafta bulunur: “Resmi İdeoloji Tarafından Dışlanan, Yazınsal İktidarı Dışlayan Şair: Sezai Karakoç” başlıklı incelemesinde Sezai Karakoç’u işaret ederek, ister bireyci ister toplumcu görüşleri savunuyor olsunlar egemen yazın ideolojisinin bağlamında üreten o bağlam çerçevesinde örgütlenen yazınsal aygıt içinde yer alan şairlerin, yazarların hepsi, gerici ön kabulüne dayanarak bu şiirseli [Sezai Karakoç] görmezden gelmeyi seçmişlerdir.” (2008, 529). Bence bugün Eşfak Berki gibi bu silsileye eklemlenen sonrası kuşağın şairlerine de aynı tavır sergilenmekte. Peki, onca yıldan sonra hiç mi iyimser gelişme olmadı? Bu sorunun yanıtı bugünün edebiyat iktidarlarını üzeceğini düşünüyorum; çünkü yobaz ya da faşist diyebileceğimiz edebiyat iktidarının yerini iyi niyetli, ılımlı kalemlerin almakta olduğunu görmekteyiz. Bu olumlu gelişmelerin öncesine, katı duyarsızlıklar zamanına dönelim, şair yine de her olumsuz koşula rağmen kendi farkındalığını yaşamalıdır, diyerek Eşfak Berki’ye şu eleştirileri getirebilirim: Uzun yıllar şiirle münasebeti olmasına rağmen kendine ve okura haksızlık ederek az şiir üretmiştir. Belki Cumhuriyetin ilk dönem kurucu şairleri gibi az-“öz” şiirle kalıcı olunabileceği fikrinden hareket etti; ama modern şiir artık bu tarz bir durumu kabullenmiyor; çünkü yüzlerce şiir –ki bunların çoğu belli bir niteliğin üzerindei- yazan şairlerimiz geldi ve bu şairlerin gerek nitelik gerekse de nicelik bakımından aşılması gerekir. Değişen dil –kelime kadrosu bakımından- ve alfabe nedeniyle geçmişi okumakta zorlanan şairlerin beslenme alanı da artık genişledi, çünkü bugün “yeni alfabenin şiir geleneği” oluşmuştur, diyebiliriz.  

Eşfak Berki, 21 yaşında ilk şiirini yayımlamış olmasına rağmen, az sayıda fakat nitelikli şiirlerini içeren ilk kitabını ancak 39 yaşında okura ulaştırabilmiş. Halbuki heceyle yazdığı ilk şiirlerindeki gür ses, nitelikli bir şairi haber vermekte: Kaç yıldır ruhumlayım;/Dev gibi ruhum hep aç” (1989, 14); “Ölümle iki yabancı gibiyiz/Doruktan doruğa yankı kollayan” (1989, 15). “Çocuğun Miracı” adlı İkinci kitabını da yine uzun bir süre bekledikten sonra -2004- yayımlayacaktır. Bu kadar zaman şiirle içli-dışlı olmuş bir şairin ve aynı zamanda hep yepyeni tespitlerle karşımıza çıkan bir şair eleştirmenin büyük bir ihtimalle doğmamış, yani karnında kalmış kitapları vardır. Onları vakit geçirmeden ortaya çıkarmalıdır şair. Gerçi, “Yedi İklim”in son sayılarında bunun örneklerini görmeye başladık. Şairin hâlâ dipdiri ve genç olduğunu bu şiirleri okuyanlar muhakkak fark etmişlerdir. Bunlardan özellikle de “Şekspirin” adlı şiir, son derece zengin bir yapıya sahip. Yahya Kemal ve İngiliz şair W.B. Yeats’te olduğu gibi kimi şairler büyük şiirlerini ilerleyen yaşlarında vermişlerdir. Bu kader niçin Eşfak Berki için de tekerrür etmesin.

Eşfak Berki, ilk şiirlerinden şu günlerde yayımladığı -2009- son şiirlerine kadar muhatabını sarsan ve saran, ritmi ve fikri içselleştirmiş bir sesle ilerlediğini; bazı şair ve şair adaylarının muhtemelen bilmeden, ona ait bu sese özendiklerini görüyorum. Aslında böyle bir durum şu anlama gelir: şair, truva atı ile fark ettirmeden etki altında kalan şiir kalelerini fethetmektedir. Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi şairlerin bu kudrete sahip oldukları bilinmekte. Böylesi gür edalı şairlerden etkilenip de kendi seslerini bulamayan şair adayları geleceğe kalamaz elbet. Yani “ses hırsızlığı”, imge hırsızlığından daha tehlikeli, çünkü çalınan imge şiirde iğreti dursa da şiiri tamamen ele geçiremez. Ama şurası da var ki, paradoksal bir şekilde, okur ve eleştirmen tarafından imge hırsızlığı ses hırsızlığından daha kolay fark edilir.

Bence iyi şiir, gür bir ses için kendini sessizliğe bırakır, yığınlar karşısında sesli okunmaya müsait değildir, utangaçtır, sadece bir kişiyle aşka benzer bir ilişki kurabilir. Şiiri, sesli okumak o şiire, okuyucunun ağzını (dil-diş-damak-dudak-ses telleri), jest ve mimiklerini katması demektir. Eşfak Berki’nin şiirleri yapısındaki sıkılıkla kendi içine doğru derinleşir, popülist değildir, tek kişilik bir masa sunar okuyucuya, okundukça genişleyen. Aslında bütün lirik şairlerin genel özelliğidir bu. Ayrıca günümüzdeki genel gidişatın aksine Eşfak Berki’nin şiirleri ne depresiftir ne de şizofren, tek ve sağlam bir kişinin organik olarak bütünleştirici, sentetik haldeki modern bireyi iyileştirici sesinden doğmuştur.   

Şair, şiirleri yanında kendi poetik tutumunu da ortaya koymalı. Modern şiirde şairlerin, bir tek şiirleriyle yaşayamayacağı artık anlaşılmış bulunmakta. Şairler müstakil poetikalar yazmak zorunda değiller elbette, başka şairler üzerinde de düşünmelerde bulunurken kendi şiirlerini anlatabilirler. Ya da Mayakovski’nin “Şiir Nasıl Yazılır?” adlı kitabında yaptığı gibi şair, kendi şiirini deşip ilk halinden son haline kadar değişen şifreleriyle ele vererek poetikasının kapılarını aralayabilir. Tabii böylesi bir durumda şair, kendi şiirinin de eleştirmeni olmuş demektir, ki bu görülmezden gelinen şiir için bir pratik öneridir de aslında: şairin, şiirini zayıflatmadan nesirle açması. Şair, eski dönemlerdeki gibi nesre yaklaşmamazlık edemez, şiirinin geleceği için nesirden destek almak zorunda. Bugün, Yahya Kemal’in Ahmet Haşim’den daha çok gündemde olmasının nedeni bence daha çok “Edebiyata Dair” adlı şiir hazinesidir. Haşim’in yıllar öncesinden “Edebiyat Hakkında Bazı Mülahazalar” adlı poetik metni talan edilerek tüketilmişti; ama Yahya Kemal, daha birkaç yüzyıl tüketilemeyecek gibi; Sezai Karakoç ve Cemal Süreya’nın edebiyat üzerine yazıları da Yahya Kemal ile birlikte anılmalı. Diğer taraftan, önümüzdeki on yıllarda poetik düşünmelerde bulunmayıp sadece şiir yazanların ne düzeyde başarılı olursa olsunlar, şair diye kabul görülmeyeceklerinin ve hatta geçmiş şairlerin de bu bakışla değerlendireceklerinin öngörüsünde bulunmak isterim. Poetik yazılar, her geçen gün artan modern karmaşa içerisinde şiirin sahihlik kazanmasını sağlayacaktır. Eşfak Berki, daha kitaplaşmamış birçok değerli deneme ve makale yayımladı, biliyorum, edebiyat tarihleri için çok önemli bunlar. Ama bu yazılardan Eşfak Berki’nin poetikasına ulaşmak pek kolay değil.  

Ben burada, özellikle Eşfak Berki’nin doğal akışlı imgelerle ilerleyen –bu bütün şiirlerinin genel özelliğidir- ilk şiir kitabı olan “Ay Işığı ve Kervan”a değinerek kimi yerde bütün şiirlerine atıfta bulunacağım.

Bu kitapta şair, olaylardan çok durumlarla ilgilenmiş. Durumların uzantıları bazen bir boşlukta eriyip kayboluyor. Büyük buluşları dahi şair, çığırtkan göstergelerle değil, utangaç, kendini ele vermeden, tevazu içerisinde sunuyor; ya da bu buluşlar şaire sıradanmış gibi görünüyor. Bizim edebiyatımızda bu eda hangi şairde var diye düşünüyorum, dingin ve ufuklu şiirleriyle aklıma ilk Yahya Kemal geliyor. Eşfak Berki şiirinin de geniş bir çağrışım alanı var, günün olaylarına gelecekten bakan biri gibi yaklaşıyor o, yaşanan ân’ı bir tarih gibi algılıyor, ama bir nostalji ile değil, bir bilinçle sunuyor. Sanki şair, hem geleceğin hem geçmişin bir bilge insanı gibi yaşamaya çalışıyor, zaman mefhumunu bir kenara itiyor. Bu yönelimin altında bir tarih sempatisi var elbette:

          “ÖĞLE TATİLİ

Aman postahaneyi modernleştirmeyin

Aman sakın ha

Memurlar memureler hep

Dostoyevski tipleri” (1989, 55).

Dünya çapında meydana gelen kaçınılması zor başıboş bir modernleşmeye karşıdır aslında şair, “Dostoyevski tipleri” ifadesinden bu çıkarılabilir, Rusya’daki o sindirilmiş eski hayat, modern ile bozulmuştur. Şairin, hâlâ iki şekliyle kullanılan postahane-postane’den ilkini seçmesinin altında aslında bir geçmişe özlem ve diğer tarafıyla da modernizme, yenilenmeye naif bir tepki yatmakta. İster bu durum şairin bilinçaltından gelen bir tepki olsun ister olmasın. Şiir kişisinin seçimi ortadadır. Ama şu yanlışa da düşmüyor o: Hilmi Yavuz ve ondan etkilenen bazı şairler, sırf aşırı bir Osmanlı şiiri severlikten kaynaklanan çağrışım ve kimi zaman da ritim için hayatın en diri yanı olan şiiri bir mezarlığa dönüştürecek ölü kelimelerden yararlanmaktalar. Doğrusu böylesi kelimeleri Hilmi Yavuz abartmadan dozunda kullanır. Kendinden sonraki şairlerden dahi etkilenmeye açık bir şiir yazan İsmet Özel’in son dönem şiirlerinde de rastlıyoruz eski kelimelere. Eşfak Berki’nin tutumu, bu tarz şairlerin aksine, dile girmiş ve hâlâ yaşayan her kelimeyi gerektiğinde bir imaj çerçevesinde daha da diriltmektir. Geçmişi o, kullanımdan kalkmış kelimelerle yaşatmıyor, ama çok modern kelimelere dahi geleneği kodlayabiliyor. Bir “şair-hüner” kolaycılığa kaçmadan bunu başarabilmelidir bence.    

Eşfak Berki, politik göndermeleri olan şiirler de yazmıştır. Esasında bu tarz şiirlerin ilk örneklerine Osmanlı şiirinde –özellikle terkib-i bent- bile rastlarız. Mehmet Akif ve Tevfik Fikret yakın dönemde ilk politik şiir yazan şairlerimiz, sonra büyük bir hışımla Nâzım Hikmet geliyor. II. Yeni şiirine anti-politik denilebilir mi? Elbette hayır. II. Yeni asıl hücumlarını dile yönelik yapmışsa da politik şiirden tamamen uzak durmamıştır. Meselâ Cemal Süreya, yer yer ironiden güç alarak protest tavır sergiler:

 “KISA TÜRKİYE TARİHİ

                    Şelaleye

                Düşmüştür

          Zeytinin dali;

                       Celaliyim

                              Celalisin

                                   Celali.” (2000, 186).

Edip Cansever’de dingin bir trajediyle, Sezai Karakoç’ta ise bir medeniyet bilinciyle politik denilebilecek olgun şiirler kendine yer bulmuştur. Politik şiirler II. Yeni’de sanatlarla daha inceltilip sivrileştirilerek etkili ve kalıcı hale getirilmiştir. 60 kuşağı olarak bilinen şairler: Özellikle Erdem Bayazıt, İsmet Özel ve Ataol Behramoğlu büyük oranda bu tarzın örneklerini çoğaltmışlardır. Dönelim Berki’ye:

“Şehirde kökü kurumuş

 Ağaçlar vardır koca koca,

 Yeşil hasretiyle çocuklar…” (1989, 13).

Realist bir bakışla çağa haklı eleştiri yöneltiyor şair, “ağaç” imgesiyle sanki günümüzün köksüzleşen insanını kast ediyor. Çocuklar ise babalarında manevi değerler bulamamaktadırlar.

“Anne ve babalarımız

 Uykularında şendiler

 Acımadan Tevfik Fikret’e

 Bizi terkettiler” (1989, 48).

“Anne ve baba” Batılılaşan Türkiye’dir. Bu uyku burjuvaziye adapte olmuş aileleri işaret etmektedir. Tevfik Fikret’e terk edilmiş olmak bir yenilgi duygusu da içermekte, yani, modern hayat manevi değerlere karşı ilk aşamada galip gelmiştir. Şair, bunun şiire sinen hüznünü yer yer yaşatmaktadır bize. Bununla beraber şiirin finalinde şairin kıvanç duyacağı, başka bir modern hayat özlemi de sezilmektedir.

Eşfak Berki’nin edebiyat bilincinin uçları Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’tan doğarak dünya şiirinin birçok önemli ismine ulaşır; imge kuruş şekli özellikle Ezra Pound’un işaret ettiği doğrultuda oluşmuşa benziyor. “Ezra Pound, ‘imge’yi resimsel bir betimleme olarak değil, ‘bir anlık zamanda, zihinsel ve duygusal şeylerin karışımını gösteren bir şey’, ‘apayrı fikirlerin bütünleştirilmesi’ olarak tanımlar.” (1982, 251). Tanım somutlansın için Berki’den müthiş bir örnek verelim: “Oksijen karbondioksidi yenecektir” (1989, 45). Bu mısraın ne denli kuvvetli bir imaj yarattığını, hissetmemek mümkün değil. Dünyaya karşı sağlam bir duruşu olan şairler söyleyebilir böylesi mısraları ancak. Günümüzde adı şair diye anılan Florinalı Nâzımlar’ın insana dokunan bir mısraına bile rastlamıyoruz; artık iyi şair az çıkıyor, bu nedenle bizim için Eşfak Berki kumaşından şairlerin önemi birkaç kat daha artıyor.      

Normal şartlarda klasik bir roman ya da hikâyede bulunan mekân-zaman-kişi ve olay gibi unsurlar, şiirde birbirine geçerek erir ve teknik durumdan duyuşa dönüşür, ortada salt şiir kalır; ama kimi zaman şiirde bu unsurların bazıları belirginleşerek şiir tahkiyeye (narrative) yaklaşabilir. Eşfak Berki’nin ilk şiir kitabında böylesi bir durum yok denilecek kadar az; fakat ikinci kitabında, şiiri zayıflatmadan kimi yerde Yahya Kemal’deki gibi bilinen bir mekân –Üsküdar, Mostar Köprüsü- ve bunlara bağlı olaylar öne çıkar. Bence hakiki şiir kendinden doğmalı ve güç almalıdır: kendi kendisinin olayı-mekânı-zamanı ve kişisi olmayı başarabilmelidir. Şair, diğer sanatlardan bilinçaltı bağlantısıyla yararlanırsa şiirine katkıda bulunabilir. Yahya Kemal’de dahi bir mekân veya tarihi olay-şahsiyet etrafında gelişen şiirlerin yer yer zayıfladığına şahit oluruz. Eşfak Berki, bahsettiğimiz şiirlerinde bir zayıflama ile değil, şaşırtıcı bir şekilde güçlü bir söyleyişle karşımıza çıkıyor. Nereye ulanırsa ulansın, şiir, şiir olarak kalabilmeyi başarabiliyorsa sorun yok demektir ve hatta bu durum şiire yeni deneyimler kazandırır.

Eşfak Berki’nin şiirleri tek düze ilerlemez, alışılmış bağdaştırmaları kırar; uzak çağrışımlarla, yani anlamların uzak akrabalarıyla sıra dışı bir yapı oluşturarak okura hep sürprizler yapar. Edebiyatımızda yeni kuşaktan ve eski kuşaktan kar temalı birçok güzel şiir yazılmıştır. Eşfak Berki’ninki de onlardan biri bence, bu şiir oldukça özgür ve bucaksız:

          “KAR KÖPRÜLERİ

 Beyaz bir amaçtır kar ve yağar

 Gözlerim sürekli bulutlar ülkesi

 İçimse doludizgin bir kısrak

 Beyaz bir amaçtır kar ve yağar





 İki sokak kedisinin utanca dalışını seyrediyor

 Amacını unutmuş bir güvercin





 Bir doğarsa gün bir anadan

 Güçlü ve yorgun ve mağrur bir anadan

 Ve doğmak bilmez bir iç babadan doğarsa

 Bir tülün önemli bir öteye düşüşü gibi

 Kar geçiyor köprüden





Bu sokak kaç derece sessiz” (1989, 21).

Eğer şiirde sürprizler olmamalıdır, bir mısraı diğer bir mısraın önüne geçirmek doğru değildir, bu bir mısraa popülerite kazandırmak olur ki doğru değildir diyenler varsa bence yanılıyorlar. Bunu söyleyen şairler dahi, bir şairi okurken beğendikleri mısraların altını çiziyor ve biri hakkında eleştiri yazarken de ondan belli mısraları örnek olarak alıyordur. Şair veya okur olsun, kim hoşlanmaz ki sürprizlerden. Eşfak Berki, birçok mısraın altını çizdiriyor.

Şair, bizi sıradan yaşama karşı yabancılaştırmaya çalışıyor, olgulara ve nesnelere yeniden taptaze bakmamızı sağlıyor. Kişinin kendini aynada bir sürpriz gibi görmesi, sanatçı bunu başarabiliyorsa sanatçıdır; bazense suyun su, taşınsa taş olmadığına da ikna edebilmeli; nesneleri insandan uzaklaştırarak yakınlıktan dolayı görülemeyen yeni bütüncül görüntüler oluşturabilmeli; gerekirse Kübist bir ressam gibi nesneyi aynı şiirinde farklı perspektiflerle çoğaltabilmelidir. Bence bunların her biri ayrı ayrı sürpriz olur okura.    

“Sevdiceğim

 Neden böyle oluyor

 Rüzgâr birden duruyor

 Bir koyun meler oluyor

 Kimbilir neler oluyor” (1989, 60).

“Bir koyun meler oluyor” mısraı beklenmedik bir anda karşımıza çıkmakta ve birden bire şiiri genişleterek güzelleştirmektedir. Güzelleşmesi önemli mi? Tabii ki önemli. Keats, adeta Kant gibi “Güzellik Gerçektir, Gerçek de Güzellik,” der. Modernizm, mutlak anlamda güzellik-çirkinlik karşıtlığını ortadan kaldırmıştır. Estetiğin ilkelerini artık Tanrı değil, insan belirlemektedir ve bu durum ise kişiden kişiye değişim göstermektedir. Keats, meseleye kadim dünyadan bakmış. 

Diğer yandan şair, gelecek olan ilhama hazırlık yapmalı ve donanımlı olmalıdır. İlham, kendinin hakkını verecek şairi seçer ve ona gider. Şairler bunun yarışını vermelidir; sanki Eşfak Berki, ilham ile şairin karşılıklı birbirini aradığına inanır:

“Bu şiirin ilk anı beni

 Tıklım tıklım bir süpermarkette buldu” (2004, 25).

“Arkadaş! Bir doğmak hakkı var Cebrailin

 Benim de ağzımı aradı haberiniz yok bile” (1989, 44).

“Kıpranır durur bir şey

 Direnir daim kahreden bir ses

 Kaçak bir mısra önümüzde hep

 Bir vodvildir.” (1989, 25).

Ayrıca Eşfak Berki şiir için “bir bakıma fizik dışı, enfüsi gerçekliği hedef alan, hizmeti o bağlamda olan, şairin içindeki latant oluşumdur,” der. (Recep Garip’in yaptığı söyleşiden, Ay Vakti’nde).  

Eşfak Berki’nin II. Yeni’nin ve de dünya şiirinin imkânlarından doğru bir şekilde beslendiğini söyleyebilirim. Kendisi de bahsini ettiğimiz söyleşisinde bu durumu onaylar: “Şiir mantığı ifadesine ilk kez Sezai Karakoç’un ‘Şiirde Mantık’ başlıklı yazısında rastlamıştım. Beni düşündürmüştü. Vardığım sonuç; mantık olmadan bir şiir dili pek mümkün olamaz gibi bir düşünüştü. 1974 ve izleyen birkaç yıl içinde, Necip Fazıl’ı, Rilke’yi, Pound’u, Dylan Thomas’ı, e.e.cummings’i, Eliot’u, Robert Graves’i bu gözle de görmeye başladım. Aslında bu anahtar bir poetiktir Sezai Karakoç’un şiire bakışında. Divan şiirinin kapısını da açar.” II. Yeni’nin en temel özelliği olan neo-realist (yeni gerçekçi) ifadeler olgun şekliyle Eşfak Berki’de de kendine yer bulur. Aşağıdaki benttin arka planında Cemal Süreya ile Sezai Karakoç var gibi. 

“Yağmuru köpekli adam getirdi dediniz

 Bilseniz köpekli yağmuru adam getirdi bilseniz

 Köpek ısırsın ısırmaz nolur ısırsa

 Adam yemez adam içmez adam susar

 Bembeyaz gururlar verir köpeğine bembeyaz” (1989, 20).

II. Yeni’yi iyi kavramış olan Eşfak Berki, aynı şiirin kimi yerinde direkt Cemal Süreya’nın “Dalga” şiirini, benzeşen bir sentaksla selâmlıyor.

“Bu adam geldi

 Iraklardan ve belkisiz

 Bu adam geldi





 Hayhay bu adam hayhay

 Dumanınızda yaşadı hayhay

 Köpek ince felsefe dedi

 Köpeğini de getirdi” (1989, 20).  

Usta şairlerde görülebilecek çok rahat ve umursamaz görünen bir dil, aslında şairin, ta ilk şiirlerinden soluklu ve de lirik şiirler yazabileceğinin habercisi gibi. Nitelikli şairlerin gelecekteki şiirlerinin tohumlarını, ilk kitaplarındaki şiirlerine ektiklerini düşünürüm. İlk kitaplardaki şiirler, bir evin balkonundaki saksılar gibi durur ve zamanla saksıları kırıp dünyaya açılırlar. Meselâ, Eşfak Berki’nin “Çocuk yürek memnunluğu içinde” (1989, 45); “İçimde keman duygusu” (1989, 54)  mısraları ileride yazacağı “Çocuğun Miracı” adlı şiirinin tohumları gibi geldi bana.

Kimi zaman şairler, bir metni, bilinçaltından yeni duyarlılıklarla besleyerek orijinal şekillerde güncellerler. Edebiyat için bu çok faydalı işten şairin kendisinin de haberi olmayabilir. Ama çoğunlukla bunu gelenekselleşen bir bilinçle yaparlar: usta şair, üzerinde çalıştığı bir şiirin tıkanması halinde başka büyük şairleri okuyarak, bazense İlhan Berk’in yaptığı gibi bir ressamın –Klée- tablosuna dalıp ondan etkilenerek şiirine yeni kanallar açar; etkilenmekten korkmaz, çünkü onun bütün etkileri dönüştürebilecek soluğu vardır. Bu açıdan: Eşfak Berki’nin “Sığınış” adlı şiiri ile Sezai Karakoç’un “Balkon”u; yine, şairin “Evet Madam Anladınız Zaten Biliyodunuz” adlı İstanbul –bir medeniyet merkezi- duyarlılığıyla yazılmış şiiri ile Sezai Karakoç’un “Ötesini Söylemeyeceğim”i arasında ve hatta bazı mısralarda Cemal Süreya’nın da el verdiği uzak akrabalık sezilmekte.     

Son not: Şuan okuduğunuz metni oluştururken çok daha iyi fark ettim ki, Eşfak Berki’nin şiiri, birçok ciddi edebiyat yazısı yazdırma kudretine sahip. Bu söylediğimi nitelikli eleştirmenler önemseyeceklerdir; çünkü dâhiyane bir kalem bile, zayıf şiirden kuvvetli bir eleştiri yazısı çıkaramaz. Ayrıca Eşfak Berki’nin şiirinde tatlı, insani kusurlar da var –modernitenin tapındığı kusurdan bahsetmiyorum-. Biliyoruz ki, kusursuz görünen bir eser insanı kendisine çekmez –ortada bir hile vardır mutlaka-, heykel soğukluğundadır, hakkında sıcacık bir eleştiri yazdırmaz. Sırf övgü, hele de abartılı ise ele aldığı eseri yüceltmek yerine küçültür. Haksız eleştiri-yergi ise daha tehlikelidir, eleştirmeni yok eder.       

Benden söylemesi, Eşfak Berki’nin şiiri güzel ve trajedi gerçekliğinde diri.  

KAYNAKÇA:

Berki, Kâmil Eşfak; Ay Işığı ve Kervan, Yazı Yayıncılık, İstanbul 1989.

Berki, Kâmil Eşfak; Çocuğun Miracı, İz Yay., İstanbul 2004.

Süreya, Cemal; Sevda Sözleri, YKY., İstanbul 2000.

Oktay, Ahmet; İmkânsız Poetika, İthaki Yay., İstanbul 2008.

R. Wellek-A. Warren; Yazın Kuramı, Türkçe: Yurdanur Salman-Suat Karantay, Altın Kitaplar Yay., İstanbul 1982. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir