Hüseyin Atlansoy şiirini, taşra-merkez sorunu üzerinden değerlendiren birçok yazı ve söyleşi ile karşılaştım. Atlansoy’un taşrada (?) olması nedeniyle yufka yürekli sözde edebiyat iktidarları tarafından üzüntüyle karşılanıp kollanmaya çalışıldığını fark etmemek mümkün değil. Evet, taşra diye bir şey var, ama bu şekilde bir şey değil taşra. Merkezde olup da edebiyat dışında kalan yazar ve şairler nasıl varsa, taşrada yaşamasına rağmen edebiyatın merkezinde olanlar da bulunmakta.
Bilişim ve iletişim çağında yaşıyoruz, yadırganmamalı söylediklerim. Üstelik Hüseyin Atlansoy, Eskişehir’de doğmuş, hâlâ edebiyat üzerindeki etkileri süren isimlerin rehberliğiyle en azından kendini zihnen merkezileştirmiştir: “İlk şiirim ‘Batıda Kan Var’ ilk okuyucusu olan Nabi Avcı ağabeyden ‘-vay be’ tepkisini aldığımda yüzümde beliren gülümseme ilk kitaba takılan karanfil gibiydi.” Nabi Avcı, bugün itibariyle (2013) Milli Eğitim Bakanı. “Ben güzel bir çocukluk geçirdim. İlk dokuz yılım Mihalıççık’ta geçti. Daha sonra Eskişehir’e geldiğimde çok canlı bir edebiyat ortamı vardı. Altıncı sınıftan itibaren yaklaşık bir altı-yedi sene çok yoğun ve sıkı okudum. Ahmet Kot’un kütüphanesi emrimdeydi. Burada bir kütüphane devirdiğimi hatırlıyorum. Alberto Moravia’dan Kemal Tahir’e, Şeyh Galip’ten Sezai Karakoç’a kadar çok ciddi bir beslenme içindeydim. Hem Doğu hem Batı klasiklerini bu dönemde okudum. Eskişehir’deki çevre benim için büyük bir avantaj oldu. Bu dönemde Atasoy Müftüoğlu’nu, Sezai Karakoç’u, İsmet Özel’i, Ebubekir Eroğlu’nu keşfettim.” Ahmet Kot ise birçok ulusal veya uluslararası edebiyat etkinliklerinin başında bulunan isim. “Önce 1979’da geldim. Bu dönemde çevrem edebiyatın içindeydi. 82’de gelişim, Yönelişler dergisine denk düştü. Yazdığım ilk şiir ‘Batıda Kan Var’ yayınlandı. İlk üç şiir çıktıktan sonra ‘Tamam artık ben artık yazmayayım, yazmadan da daha iyi bir şekilde yaşayabilirim’ dedim. Fakat ilk üç şiirden sonra şiirden kaçamadım.” Bilindiği üzere Ebubekir Eroğlu’nun çıkardığı “Yönelişler” dönemi içerisinde etkili olmuş ve İhsan Deniz, Necat Çavuş, Osman Konuk, Mehmet Ocaktan, Adnan Özer, Oktay Taftalı, Orhan Alkaya gibi şairlerin imzasının daha bir belirginleşmesini sağlamıştır. Daha sonraki yıllarda Hüseyin Atlansoy, camiamızın “Hece”, “Yedi İklim”, “Kaşgar” gibi önemli dergilerinde bulunmuştur. Hiçbir zaman merkez tarafından dışlanmamıştır. Bu somut verilerle bakıldığında Atlansoy’un taşradan yazıp da buna rağmen var olabilmesini şaşkınlıkla karşılayanların meseleyi etraflı düşünmedikleri sonucuna varmak hiç de zor değil. Bir de hatırlatmalıyım ki 12. sınıf Türk edebiyatı ders kitabına giren 80 Kuşağı’nın iki şairinden biridir o. Diğeri, Haydar Ergülen. Sözün özü, sıkı bağlantılarıyla gayet merkezden bir şairdir Atlansoy, ancak hakkında yazılanlar taşra düzeyde ve kes başka bir şaire yapıştır türünden kolaycı. Ömer Erdem’in Atlansoy hakkındaki bir yazısına bakalım: “Eleştirel duyuş, ideolojik olmayan sessiz bir ironi halinde kendisini inşa ediyor bu şiirde bir yandan. Erözçelik, Bayrıl, Ergülen, Deniz ve Özer şiiri çizgisine özel bir ustanın özel taşı olarak yerleşiyor kendiliğinden. Çatışmacı ve çatışmalı değil, özgüvenli ve bir o kadar naif. ‘Yarın Bekleyebilir’in en belirgin vasfı bu, ses içindeki sessizliği. İğnesiz arı hali. Kursiyerlere atılan ateşten ilmek.” Alın bu süslü cümleleri İhsan Deniz’e, Vural Bahadır Bayrıl’a veya herhangi bir 80 Kuşağı şairine kullanın, hiçbir sıkıntı yaşamazsınız; hatta hemen her imgeci şaire yakıştırabilirsiniz. Niçin “süslü” dedim, çünkü metninde derin boşluklar bulunan yazarlar, okurun gözünü boyamaya çalışırlar. Hem nedir, şu “iğnesiz arı hali” sinek mi demek istiyor Erdem; çatışmacı olmak özgüven eksikliği anlamına mı geliyor, yani Nâzım Hikmet, Necip Fazıl veya kurşuna dizilen, idam sehpasına çıkarılan, hücrelere kapatılan, sürgüne gönderilen, kim vurduya giden onca dünya şairini zulme karşı çıktığı, çatıştığı için biz de mi yargılayalım. İronik dilindeki iğnelemeleriyle at sineği lakabını alan Sokrates’e baldıran zehri verip ironi ustamız Nefi’mizi bir de biz mi boğduralım. Değil elbette, bunları biliyor Ömer Erdem, sanki günü kurtarmaya çalışırcasına yazmış, Atlansoy ile olan arkadaşlığı adına kendi yazıları arasındaki iç bütünlüğü önemsememiş. Peki, yalnızca Ömer Erdem mi, hayır meselâ yine Atlansoy üzerine kaleme aldığı yazısında Ömer Erdem’i referans gösteren Ali Emre de cümleleri hemen her imgeci şaire çekilebilecek elastiki bir dille yazmış: “…sezgi merkezli bir şiir yazıyor Atlansoy. Sükûnet ve suhuletle yazıyor. Bilgelere özgü bir eda ile, olgun bir şair tavrı içinde dile getiriyor duygu ve düşüncelerini. Daha bir ölçüp tartarak konuşuyor, aceleye getirmeden ve kendi iç dünyasından sızana asla bigâne kalmadan anlatıyor meramını. İlk kitaplarındaki o biraz daha heyecanlı, biraz daha konuşkan, alaycı ve şaşırtıcı tutum iyice gerilere çekilmiş, zaman zaman aşırı heyecan ve hüzünle hatta serkeşlikle bütünleşen o şairane uçarılık ise varmak istediği menzilleri yoklamış, doğal sınırlarını bulmuş gibi görünüyor. Hamle sırası; rıza ve tevvekkülde, hepimizi bir gün çevreleyip silkeleyen, durduran, düşünmeye sevk eden bir kabullenmişlikte sanki.” Bu cümleler sadece şairlere değil, bir öykücü ya da romancıya da uygulanabilir. Gerçekten metinde geçen şiiri, öykü; şairi, öykücü yapın ve metni Cemal Şakar hakkında yazdığınız bir incelemeye yerleştirin okur, hatta iyi okur bana mısın demeden yutar. Ali Emre’nin “son yıllarda bireysel yönü eskisine göre daha ağır basan, sezgi merkezli bir şiir yazıyor Atlansoy. Sükûnet ve suhuletle yazıyor.” yaklaşımını ise yanlış bir okuma olarak görüyorum. Beni Abdullah İlhan da destekliyor: “‘Yarın Bekleyebilir’, Atlansoy şiirinde bir dönemeç bana göre. Bunu omurgasını imgeselliğin belirlediği şiirini, sese yaklaştırmasından çıkarıyorum… Zira çok sesli bir şiirle değil de dış sesin başat olduğu tek bir ses karşılıyor şiirde bizi.” Ömer Lekesiz’in Atlansoy hakkındaki müthiş bulanık –süs işlevi görür- denemesi de ötekilerden farklı değil: “Hüseyin’in şiiri, ‘nazar’ın perdelenme çabasıyla, bunda aciz kalınması an’ının ‘ara’sına denk düşer; eylemekle, eyleyememenin, söylemekle söyleyememenin ‘ara’sında ol-an bir oluştur. Ara’da olmak arada-kalmak değildir. Ara’da olmak, eylemekle eyleyememenin çatında durmak, ikisine birden dokunmak, iki halde bir’likte var olmaktır. Susmanın pişmanlığını duyuracak söylemenin, söylemenin pişmanlığını duyuracak susmanın mevcudiyetini eş-zamanlı olarak idrak etmektir. Kimi Batılıların ‘anlamla ses arasındaki ulvi tereddüt’ dediği şeydir ara. Borges’e göre çeşmenin ‘çöl özleminin uzantısı’ olmasıdır ve yine onun kelimeleriyle şu an’ı duyuracak öteki an’ın özlemidir ara.” Lekesiz, tek cümleyle ifade edilebilecek tespitini, okurun zekâsına güvenmediği için kendi etrafında dönüp duran değirmen taşı gibi anlamı un ufak etmiş, birbirine karıştırmış. Aslında onun anlatmak istediği, o da doğru anladıysam: Tereddüt. Bu ise, her sanatkârda var olan bir özelliktir ve ayırt edici değildir. Ömer Lekesiz, öykü eleştirmenidir, onun için öyküden örnek vereyim: Bilge Karasu’da, Adnan Özyalçıner’de, Rasim Özdenören, Ali Haydar Haksal veya Cemal Şakar’da tereddüdün babası yok mudur. Ya da Ömer Lekesiz, her neyi kast ediyorsa, o, yok mudur. Bu suçun ortaklarındandır Atlansoy, çünkü sırça kulesindeki şiirine giriş yapmayı sağlayacak poetik pencereler açmaktan ve açılması gereken bu pencerelerden ipuçları sarkıtmaktan uzak duruyor. Şiir üzerine yok denecek kadar az yazıyor, söyleşilerde ise şiir dışı konuları merkezine alıyor, havadan sudan konuşuyor. Hatırlayalım: Sezai Karakoç, Cemal Süreya ya da Hilmi Yavuz üzerine yapılan incelemelerin Edip Cansever, Ece Ayhan gibi şairlerinkinden daha derin ve okunur olması onların sağlam şiirlerin yanında poetik metinlere de imza atmalarıyla ilgilidir. Gerçi bu ikisi birbiriyle ilintilidir, sağlam poetikası olmayanın sağlam şiiri olmuyor.
Hüseyin Atlansoy’u konu alan bu yazıda, benim de bir takım sıkıntılar yaşayacağım ortada. Atlansoy şiiri, sessizlik, sükunet ile açıklanmaya çalışılıyor, övülesi bir şey midir bu? Yersiz konuşmayı elbette savunacak değilim, ama şairleri susan toplumlardan bir hayır beklemeyelim. Sessizliğin dilini ise kaçımız anlarız, kandırmayalım kendimizi. Cenk meydanındayız ve silahlar patlamak zorundadır. Kılıç şangırtılarına alışkın kulaklarımız bunu arzular. 80 Kuşağı, susan şairlerle dolu, bu yıllarda daha ziyade estetik konuştu, insan sustu. Böylesi bir poetik tutum, inanan bir şair için katlanılır bir şey olmasa gerek. Şiirin maddi tarafıdır estetik, materyalist değilsek estetik denilen bu plastik madde-nesne bizi soyut düşünmelere ulaştırmalı, aksi halde maddeci şair olarak anılırız. Sanırım 80 Kuşağı’nın Marksist sanatçıları bu bakımdan tutarlı bir yol izlemekte, bu kuşağın maddeci zihin etrafında oluşan ortak poetikasına kendini dâhil eden Müslüman şair, durumun vahametinden haberdar değil midir? Değilse, durum daha vahim demektir. Tekrarlayayım: Modern şiirimizde Müslüman şairin poetikasını yıllar evvelinden Sezai Karakoç yazmış ve bu şiirin örneklerini vermiştir. Buradan beslenenler estetiği yontup putlaştırmamış, yer yer sığınak, yer yer ise zulmü taşlamak için kullanmışlardır, estetiği hiçbir zaman nihai hedef yapmamışlardır.
Tek başına biçim kekeme, hatta dilsizdir. Biçime takılıp kalmak, iletişim çağında ağzımıza bant yapıştırıp el kol hareketleriyle anlaşmaya çalışmaya benzer. Tek başına bir kitabın, hatta toplu şiirlerin büyük bir imaja dönüştüğüne, insanı temize çekerek yenilediğine büyük şairlerde defalarca şahit olduk. Bu tarz kitaplar, duygu, düşünce ve hayret anının bir araya gelişinden müteşekkildir. Atlansoy şiirinin, bu sacayaklarından (duygu, düşünce, hayret anı) düşünceye uzak durduğunu görüyoruz. Bu nedenle bütün şiirlerinin dert top olmuş bir imaja dönüşmediğini söylemek zorundayım. Atlansoy’un tek tek şiirlerine ve mısralarına da tümden-gelerek benzeri şeyleri söyleyebilirim. Genel anlamda 80 Kuşağı’nın düşünceden yoksunluğu, onların imgeden de ödün vermelerine neden olmuştur; şiiri susturma üzerine kurulu poetikalarını kazdığımızda altından kendinden önceki militarist Sosyalist Gerçekçilere tepki psikolojisi çıkar. Onların bu tepkilerini anlayabiliyor, fakat yanlış sonuçlara vardıklarını da görebiliyorum. Sosyalist Gerçekçiler, imgeden neredeyse kopmuş, şiirlerini nesir mantığıyla kuruyorlardı, söze abandıkları için şiirsizliğe vardılar. Bu hatayı fark eden 80 Kuşağı, sözsüz şiirlerle yeni bir yanlışın ortaya çıkmasına neden oldu.
Birkaç şairi dışında 80 Kuşağı, genlerinde kültürel unsurlar bulunan kelimelerden uzak durarak, hatta kelimeleri anlamlarından ederek bir “edatlar-bağlaçlar şiiri” ortaya koydu. Bunlara ilaveten İslami camianın baskı dönemi şairleri, şiirde dinin alttan alta işlemesi, hissedilmesi, bir telkine dönüşmemesi gerekliliğini poetik düstur haline getirmişlerdir. Din, duygu halinde var olmalıydı onlara göre, modern şiir bunu gerektiriyordu. Aslında romantiklere has kaçış psikolojisinden başka bir şey değildir bu. Üstelik Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç’ta gördüğümüz inanç merkezli bir düşünce de modern şiirde kendine yer bulamaz hale gelmiştir ne yazık ki. İmgenin düşünce ayağı kırılmıştır, topallamaktadır imge. Cahit Zarifoğlu gibi bir şair bile bu tuzağa düşmüş, ömrünün sonlarına doğru bu tuzaktan kurtulmaya çalışmış, fakat buna ömrü elvermemiştir, belirsizliğin şiirini yazan Zarifoğlu’nun bu yıllarda Yunus Emre şiirini yalınlığı, açıklığı yönüyle övmesi, yalın bir şiir yazma arzusu, imge problemini çözdüğünü gösterir. Yunus Emre, Moğol zulmüne rağmen İslam’dan doğan kuşatıcı fikirlerin yılmaz savunuculuğunu yapmıştır. Onun başarısı, duygu lirizminde değil düşünce lirizminde aranmalıdır. Bence Cahit Zarifoğlu bütün bunları hissetmişti.
80 Kuşağı diyoruz, fakat kimlerden oluştuğu konusunda kuşağın şairleri bile mutabık kalmış değil. Liste her şaire ve şairin kimliğine, daha doğrusu kliğine göre değişiyor. Atlansoy’un kendi kuşağına bakışı ise şöyle: “Kuşağı oluşturan şairlerin kimler olduğu konusunda 80 şiirinin şiirimizde iyi bir damarı temsil ettiğine inanıyorum. Şiirimize bir açılım imkânı sağladı. O dönemden sıkı ve iyi şairler çıktı diyebiliriz; Necat Çavuş, İhsan Deniz, Mehmet Ocaktan, Haydar Ergülen, Seyhan Erözçelik, Adnan Özer, Osman Konuk, Osman Hakan. Bu kötü bir fotoğraf değildir. Bu dönemselleştirmeler ne kadar doğru bilmiyorum; ama 80 şiiri, şiirin kendi ölçütleri içinde değerlendirilebilmesinin, tekrar edebiyatın ve sanatın ölçütleriyle ele alınmasının önemli bir durağıdır.” Vural B. Bayrıl, Tuğrul Tanyol’suz bir 80 Kuşağı düşünülemez, Necat Çavuşsuz düşünülemeyeceği gibi; çünkü açık bir İslami duyarlıkla yazdığı için 80 Kuşağı’nın solcu şairleri, Necat Çavuş’u her defasında atlamaktadır.
Tabii ki yer yer düşünmeye kapılar aralıyor Atlansoy, ilk kitabı “İntihar İlâcı”nın daha ilk mısraları ile bize, epik şiirler vadeden bir yüksek perdeden sesleniyor, aforizmalarla konuşuyor adeta. 23 yaşın verimi olan bu ilk kitaptaki kuşatıcı bilinç şaşırtıcı: “bu kızılderilileri andıran zenci kimliğimle/bir bilsen ben ne yaman bir esmerim” (2005, 25). Dünyayı tahakkümü altına alan Amerika’ya bir gönderme niteliği taşıyor bu iki mısra, bir matrise dönüşen kızılderili-zenci ise genel anlamda ezilen dünya halklarını, özel anlamda ise Müslümanları imliyor, diyebiliriz. Genç Atlansoy’un ilk kitabındaki duruşunu, ortamla ilişkilendirmek yanlış olmaz. Daha sonraki süreçte Anadolu’ya dönen şair, uzun bir müddet kendi içine kapanıyor, arada bir Filistin vb. konulara girse de dış dünya ile bağlarını koparmışçasına yazıyor, ama bu münzevi durumdan bir mistik, metafizik şiir de doğmuyor. Öyleyse ister istemez “şairin kendi içine kapandığı” iddiam da tuz buz oluyor; şair, belki de şehrine, ilçesine, evine kapanıyor; çünkü iç âlemin sınır tanımazlığını onun şiirinde göremiyoruz, içselleştirilmiş fikirlerden kaynaklanan sertlik zayıflıyor, sanırım bunun nedeni her ne kadar merkezle somut bağlantıları olsa da şairin organik ilişkiler kurmaması, bilinç bakımından bir taşralaşma yaşamasına neden olmuştur: “Bir dönem yaklaşık 5 yıl dergi ve gazete takip etmedim. Bana çok anlamlı gözükmedi. Fakat yedi sekiz yıldır epey bir ümitliyim. Türk şiiri, Türk edebiyatı iyi bir noktaya gidebilir. Ama bir metal yorgunluğu göstermezse. Bu metal yorgunluğu şudur: Uçaklar uçuşa çıkarmış, dışarıdan bakıldığında bir arıza yok; ama uçuştan kısa bir süre sonra düşermiş. Uçmaktan dolayı gelen bir yorgunluk oluşurmuş. Böyle bir yorgunluğa girme tehlikesi olabilir. Türk şiirinin bu tehlikeyi de atlatabileceğini düşünüyorum.” Mental yorgunluğu, şair ciddi ciddi metal yorgunlukla anlatıyor. Yabancı kelimeyi Türkçeleştirme bu olsa gerek. Evet, taşra, tehlikelidir, şehirlileşmiş Anadolu insanının genlerinde pusuya yatmış, en zayıf anını kollamaktadır.
Atlansoy şiirinin kökleri çoğunlukla modern zamanlarda kalıyor, tarihsel olarak diplere inemiyor, kadim edebiyatımızdan yeterince beslenememiş; bu yüzden verili bir dille, yani şiir ortamının diliyle yazıyor, şiirimizi yenileme girişiminde bulunmuyor. Kuşağının Ali Günvar, İhsan Deniz, Vural Bahadır Bayrıl gibi şairleri Osmanlı şiirinden beslenmiş –eski kelimeleri kast etmiyorum- ve böylece etkilenme kaynaklarını artırarak üsluplarını daha bir özgünleştirmişlerdir.
Belki de yaşla birlikte şairler bilgiyi dışlayan bir bilgeliğe doğru kayıyor ve bu yeni durumun dilini aramaya başlıyorlar, işte Atlansoy’un “Kaçak Yolcu”yla yalınlaşmaya yönelmesi dikkat çekici, son iki kitabında ise bu daha bir belirginlik kazanmış. Konuşma diline ve çağrışımlara güvenmesi sürpriz mısralar yakalamasını sağlamış: “Yok çaresiz çarparım –çarparım sizi/Çarpım tablosu olur yüzünüzde sözlerim/Ben yalnız olana nispetle kimsesiz/Çayı birlikte derdi gizleyerek içerim” (2013, 42). Atlansoy ironiden de hoşlanıyor, ondan çarpıcı mısralar doğuyor: “Yoksa yoksa/Bir hayatı hiç olmamıştır da/Ancak intikam almaktadır/Çocukken çektiği şutun direkten dönemsinden/Ya da/Yüzü örtük bir kader dilenişidir yaptığı/Tekmeleriyle savrulan/İskemlenin üzerindeki son gülümseyişten” (2011, 19). Acı bir ironinin sonucu bu mısralar, muhatabını gülümsetmiyor, trajikle karşı karşıya getirip hırpalıyor: İdam sehpasındaki tabureye şut çeker gibi vurmak, düşünün, hissedin. Yine: “-Yağmur yağarken yayılan toprak kokusu çok güzel değil mi/-Elbet…Herkes kendi kokusunu sever” (2011, 43). Ölümü güzelleştiren bu mısraları duyup da içi titremez mi insanın. Ama bazen de ironi zannıyla şair, ciddiyetten uzaklaşarak esprilerin ağına düşüyor: “Rüya görebilirsin üstelik rüya görmez hiç seni” (2013, 12); “Çocukken kaçırmıştım dersi daha yakalayamadım” (2013, 31); “Bu einstein nereden bizim eniştemiz oluyor” (2011, 23). Benzerlerini Osman Konuk’da da gördüğümüz gülümseten mısralara gerek yok diyor içimiz, daha iyisini yapabilme yeteneğine sahip çünkü şair.
Atlansoy’un “Satrancı bilmezdin bundan ki/Bütün sevda oyunlarının galibi sendin” mısralarıyla açılan ve ilerleyen sayfalarında satranç göstergelerine rastladığımız “Yarın Bekleyebilir” kitabı, İlhami Çiçek’in “Satranç Dersleri” ile eşzamanlı okunması, meraklısına yeni bir tecrübe kazandırabilir. Bütüncül bir şiir kurmaktansa mısra yakalamayı önemseyen Atlansoy, şiirindeki dağınıklığı simgeleştirerek kullandığı –satranç, köşk- kimi göstergelerle gidermeye çalışsa da beklenen sonuca varamıyor; zayıf, doğal olarak da fazlalık mısralar ise göze batacak düzeyde, öte yandan iyi mısraların üzerini örtüyor. Bütünlük, bentlerden şiire, şiirden kitaba, kitaptan toplu şiirlere doğru olmalıdır. Hangi işte veya konuda olursa olsun aşamalardan birini atladığınız zaman başarısızlıkla karşılaşırsınız.
Atlansoy, 80 Kuşağı’nın katı poetik tutumunu hırpalayan Necat Çavuş gibi eski şairlerimizden el alarak “Yarın Bekleyebilir” şiir kitabını dua ile bitiriyor. Onun son kitabı “Gösteri Uçuşu”nun son şiirinde geçen “Seyr bendim an’ı seyran eyledim” gibi tasavvufi mısraı ise sürpriz niteliğinde. Gecikmiş bir farkındalıkla o, şiirinin bünyesine yeni besinlerle vitamin takviye etmeye çalışıyor, üstelik toplu şiirleri basıldığında samimi bir itirafta bulunuyor: “Kitap yayımlandıktan sonra baştan sona okudum ve ‘Aslında ben çok şiir yazmamışım’ dedim, ‘tek bir şiir yazmışım’. Yazdığım bütün şiirler tek bir şiir olabilecek özellikte. Bu noktada ben şairlerin çok fazla şiirleri olduğuna inanmıyorum. Bir insanın hep aynı kızı sevmesi gibi şairlerin de sanıyorum tek bir şiirleri var.” Şairin “tek bir şiir yazmışım” ifadesine bütünlük anlamı da içkindir, ama bu anlam, kurduğu şiirle örtüşmez. Bazen şair, farkında olmadan kendisi etrafında dönüp durur, gösteren değişse de gösterilen aynıdır, bu durum, doğurganlığıyla nam salmış şiirin kısırlaşmasına neden olur. Temaya dönüşecek konular şiirde kolaylıkla çeşni yaratabilir. Şair, empatiden yararlanarak bireysellik kabuğunu kırıp ben’i başka benlerle zenginleştirebilir, asıl biriciklik budur. Aksi takdirde toplum öncülüğü, sözcülüğü yapamaz. Buna gerek var mı? Müslümansa şair ya da bir davaya inanmışsa buna gerek var diyeceğim. Yol açık. Medeniyetini şiir üzerinden kurmuş bir milletin çocukları modernistlere kanıp da boş boş ileriye bakmamalı, daha ilerisi için geriye dönüp kendini aramalı. Ölümsüz besin kaynakları, altın damarları gizli orada.
Her Müslümanda olması gereken ehl-i beyt aşkı Atlansoy’da da var:
“İsmime bağışla beni
Beni ismime bağışla
Aradaki muazzam farka
Bağışla beni beni bağışla” (2011, 75).
Kendi ismi üzerinden Hz. Hüseyin ile zekice, tevriye sanatını kullanarak sıkı bir bağ kuruyor Hüseyin Atlansoy. Onun 2011’de yayımlanan “Yarın Bekleyebilir”deki iki şiirine “Ali” damgasını vurmuştu. “Hepten fransız kalmışlara yükselir bir Ali/Dağıtıverir içimizin kabaran öfkesini…/Kuş kanadında Ali ali noktaydı hani/Gökkargalar uçar mahzun kalır gamzede inci…/Şehir düşse de düşmez içimizdeki Ali/Boş veririz… geçeriz azizim muavinleri” (Şehir Düşerse Birden Ali, 51). Burada dikkat çeken ve metine aydınlanmak isteyeneler için gizli pencere açan gösterge “muavinler”dir, sanırım –öylesine bir sanırım- bu göstergeyle Muaviye’yi kast etmekte şair, peki direkt değil neden dolaylı; çünkü Molla Kasımlardan çekinmektedir. Atlansoy’un içlerden gelen diğer lirik şiiri ile yazıma son vermek isterim:
“ALİ
Öylesine Alilerdik
Hepimizin yüreği çatal
Kılıçlarımız her daim Zülfikâr
Her birimizin yanında bir Fatma
Koşuyor koşuyorduk
Hızlı kanatlı saçlarımız hep kardeş rüzgâra
Ya usul meltem
Ya poyraza omuz atan kasırga
Öylesine Alilerdik
Kalbimiz yalın kılıcımız çatal
Değildi henüz Eskişehir kırmızı şimşek
Doktor Fahrettin Seyyid Battal
Uçuyor uçuyorduk
Tahta at tahta kılıçlarla
Çocukluğun sarsılmaz tahtında” (2011, 63).
KAYNAKÇA:
Atlansoy, Hüseyin; Yarın Bekleyebilir, Hece Yayınları, Ankara 2011.
Atlansoy, Hüseyin; Gösteri Uçuşu, Hece Yayınları, Ankara 2013.
Atlansoy, Hüseyin; Su Burcu, Hece Yayınları, Ankara 2005.
Bir yanıt yazın