“DEPREM SENARYOSU
aletsel büyüklüğü kaç olursa olsun
şok irisi bir artçıda
bizim evin zemin kata kadar
ineceği kesin
kapıları bile çalmadan hem de
yüzümün şekli ne hale gelir o hengâmede
bilemem ama
en günahkâr ben olurum
yıllardır biriken 2-3 ton kitapla
kızım zaten ayrı alem
ikide bir kitapların sonunu düşünüyor:
‘bir de yağmur yağarsa… ‘
benim umurumda bile değil
o anda başıma ha tuğla gibi ‘Kitab-ı Mukaddes’
ha iki ciltlik ‘Suç ve Ceza’
ne çıkar
hep birlikte yuvarlanıp gideriz o hızla
ta en alt kata kadar
yine de etik bir sorun kurcalıyor kafamı
bana müstahak, tamam da
6 kat dolusu insanın ne günahı var
canları çıkacak kitap okumaktan
saatlerce enkaz altında” (T.D.S., 2014: 37-8).
[17 Ağustos depremi, her kesimden insanı etkilemiştir. Büyük yıkımların, kırılmaların etkisi hemen hissedilmez, maddi-manevi bilançosu bir süre sonra ortaya çıkar. Alınan yaranın sıcağı sıcağına fark edilmemesi gibi bir şeydir bu, soğuması gerekir. Depremden yaklaşık dört yıl sonra (Yasakmeyve/Sayı 1/Şubat Mart 2003) kaleme alınan ya da yayımlanan diyelim bu anlatımcı (narrative) şiirde depremle ironinin bir aradalığı size ne alaka dedirtmesin. İroni, ölüm gibi ciddi bir meseledir. Ağlarken çılgınca gülmenin gerilimi ironiyi tanımlayacak iyi bir görüntüdür. Şaire göre: “İroni meselesi de karmaşık bir konu; bende ironiyle humour iç içeymiş gibi gelir. Bıyıkaltı gülümsetmek daha çok hoşuma gider çünkü. Aslında her ikisi de sanılanın aksine, saldırı değil savunma biçimidir. Hayata, yaşananlara göğüs gerebilmek için.” (2014, 123; Söyleşi Yapan: Bahanur Garan). Bir şairin yaşayacağı deprem de bu şiirdekinden pek farklı olmaz bence. Yasakmeyve’de yayımlandığında okumuş, o gün de bu şiir için olumlu kanaatimi çevremle paylaşmıştım.]
Geçtiğimiz aylarda Yıldız Teknik Üniversitesi bünyesinde gerçekleştirilmiş sempozyum metinlerini içeren “Enver Ercan” kitabını okuduğumda şu sonuca vardım: Enver Ercan’ın ciddi bir hastalıkla mücadele etmesi şair ve eleştirmenleri duygusallaştırmış, şiiri üzerine birkaç kişi dışında ciddiyetle eğilen olmamış, yüceltici beylik sözler edilmiş, daha ziyade editörlüğü ve kişiliği etrafında dönüp durmuş yazılar, halbuki onu editör yapan da geleceğe kalmasını sağlayacak olan da şiiridir. Şiiri, sadece iyi yanlarıyla değil her yönüyle ele alınıp irdelenmeliydi.
Özellikle de editör olması hasebiyle Enver Ercan’ın hem düşmanları çoktur hem dalkavukları, bu yüzden bizim gibi uzağında edebiyat yapan kalemlerin eleştirileri daha nesnel olacaktır, çünkü yakın temaslar eleştirmenlerde görme bozukluğu yapabiliyor: Sorunlar yaşadığı için yakınındakileri görmeyene hipermetrop-eleştirmen, çevresindekilerden başkasını göremeyene ise miyop-eleştirmen diyorum.
80 kuşağı içerisinde bir yere koymak pek kolay değil Enver Ercan’ı, ki bu kuşağın şairleri de benimsemekte zorlandı, zorlanıyor. Kendine has bir şiir yazdığı için mi, değil elbette. Sanki onun ironisi, espri; yalınlığı ise basitlik olarak değerlendirildi. 80 kuşağı şairlerinin çoğu biçimciydi, şiiri yapılan bir şey olarak görüyorlardı. İronik şiirler ise birdenbire öz-yapısıyla gelir, kendisiyle fazla oynanmasına müsaade etmez. Yahya Kemal, Hilmi Yavuz gibi şiiri biçim olarak gören şairlerin şiirleri mermer gibidir, ironiyi merkezine koyanlara, bu iki şair mermer kadar sert ve soğuk gelir, ironinin şairleri ise onlara ciddiyetsiz görünür. Kişilik-zevk meselesi bu. Ama ilginç bir şekilde Enver Ercan, poetikasını Yahya Kemal titizliğine yaklaştırıyor: “…şiirin içinde imgelerle yürümek benim meşrebimde var. Düzayak şiirleri okuyamam bile. Az şiir yazmam bu yüzden aslında. İç dökmek, dert anlatmak benim harcım değil. Yoksa inan her gece beş şiir yazarım rahatlıkla. Şiir demek bir yapı kurmak demek benim için. O yapıyı da beklenmedik sözcüklerle, imgelerle inşa etmek. … Şiir tercihin bir yapı inşa etmek olunca iş zorlaşıyor ister istemez.” (2014, 127; Söyleşi Yapan: Öner Ciravoğlu). Enver Ercan kendi sözlerini yine kendi feshedercesine çelişik konuşuyor: “Hep tembel olduğumu düşünmüşümdür. Belki de içdisiplinimi yeterince geliştiremedim.” (Söyleşi Yapan: Murat Tuncer), “Evet, uzun aralıklarla kitap yayımlayan az yazan biriyim. Ama son üç ayda 14 şiir yazmış olmamı nasıl açıklayacağız o zaman. 10 yılda yazdıklarımdan fazla.” (2014, 122; Söyleşi Yapan: Bahanur Garan). Bence bu son söyledikleri onun şiiriyle daha fazla örtüşüyor.
Popülerliğe adayken beklenilen bilinirliği kazanamadı Enver Ercan, belki de okur, ona senden çok var, bize yeni bir tarzla gel dedi, kimlerdi on “sen”ler: Garipçiler, Cemal Süreya, Can Yücel vb. Bu mevzuya Yücel Kayıran da girmiş: “Yeni Yaprak, bu yıllarda Ramazan Üren’in çıkardığı bir dergi idi. Üren, ‘Yeni Garip’ şiir anlayışından söz ederek, Garip şiirini yeniden gündeme getiriyor ve bu doğrultuda yazıyordu kendi şiirini. Cemal Süreya coşkulu bir destek veriyordu bu poetik girişime. Enver Ercan, poetik bakımdan Cemal Süreya’nın çocuğudur derken, kastettiğim tam olarak bu dönemin Cemal Süreya’sıdır.” (2014, 90). Garip’i çok defa diriltmeye çalışan oldu, sonuç fiyasko. 2000’lerde de bazı dergi çevrelerinde toplanan gençler Garip deyip durdu, bazı 80 kuşağı şairi desteklese de onları, “Varlık” ve “Yasakmeyve”nin başında bulunan Enver Ercan dergide ağırlamadı, hatta kendi ironik-alaycı üslubuna rağmen yayıma aldığı şiirlerle yüksek edebiyatın yanında yer aldı.
Enver Ercan, tema bakımından son derece dar bir şiir dairesi çiziyor, hayatın birkaç alanını bile kuşatamıyor, eskilerin yaptığı gibi onun şiirini kategorize etmek istesek herhangi bir temanın –aşk, ölüm, hüzün vs.- şairi de diyemeyiz, yazdığı şiir hacim bakımından da buna müsait değil zaten. Daha evvel de belirttiğim gibi Orhan Veli ile çağrışım değeri yüksek olmasına rağmen Asaf Halet’in şiiri de teme bakımdan fakirdir. Önemli mi bu, hayır, ama hakkında yazılanları okuduğumda karşımıza hayatı komple kuşatan büyük bir şair dikilmek istendiğini gördüm, edebiyatımız bu tür manipülasyonlara prim vermiyor artık, bilinmeli. Ha, Enver Ercan için büyük editör diyebilirler, bu tartışılabilir. “Varlık”a 25 yılını vermiş, “Yasakmeyve”yi edebiyatımıza kazandırmış bir şiir işçisi o.
Enver Ercan, şair ataları önemsiyor, onlardan beslendiğini son kitabında rüya şiirleriyle apaçık dile getiriyor: Dağlarca, Oktay Rifat, Sabahattin Kudret, Attila İlhan, Metin Eloğlu, Can Yücel, Cemal Süreya, Metin Altıok, Ece Ayhan. Söyleşisinde bu şiirlerin yazılış amaçlarına da değiniyor: “Hepsiyle dostluğum vardı. Şairliklerinin yanı sıra kimlikleriyle de etkilediler beni. Bölüme ‘İnsan rüyalarında büyür’ adını niye verdim sanıyorsunuz? Onların sevecenlikleri, kızgınlıkları, diğer şairlere ve şiire yaklaşımları, zaafları, doğruları-yanlışlarıyla büyüdüm biraz da.” (2014, 122; Söyleşi Yapan: Bahanur Garan). Ama asıl kokteyli Cemal Süreya ve Orhan Veli şiiriyle yapıyor. Bu son kitabı Doğan Hızlan adeta özetlemiş: “İlk kitabı Eski Yaşam’la kuşağı içinde, eskilere meydan okumayan, yenilere de şiiriyle yaklaşan bir kimlik göstermiştir. Antoloji ve biyografi kitaplarıyla da gene birçok edebiyatçının yaşamını ve sanatını farklı kuşaklara tanıttı. Yeni kitabı, Türkçenin Dudaklarısın Sen insan odaklı bir çalışma. Bölümlerden önceki alıntılar, bunu en iyi şekilde gösteriyor: ‘İnsan nedir ki?’ (Max Frisch)/ ‘İnsan rüyalarında büyür’ (William Shakespeare) /İnsan her durumda başka biridir.’ (Cemal Süreya)/‘Herkes nasılsa insan öyledir.’ (Karl Marx)” (Hürriyet, 29 Mart 2014).
Mukallitlere dâhil edeceğimi sanmayın Enver Ercan’ı, etkilere açık olmasına rağmen şiir yazarken kendisiyle baş başa buluyoruz, eşyayı yeniden adlandırmaya, şiir geleneğine yaslanıp insanı modern kuramlarla yorumlamaya çalışıyor o: Erotizm bunların başında geliyor. Pornografiye yaklaşmıyor, örtük imgeler sayesinde cinsel içerikli görüngüler erotikleşiyor. Somut manada da erotizmin pornografiden farkı, çıplaklığa rağmen sevişenlerin birbirinin mahrem yerlerini bedenleriyle örtmesidir. Zaten imge, bir kumaş görevi görür erotik şairlerde. Modern şiirimizin daha gerilerine gitmek istiyorum: Yahya Kemal. Vuslat, Nazar (“Gece Leyla’yı ayın ondördü,/koyda tenha yıkanırken gördü/‘Kız vücudun ne güzel böyle açık!/Kız yakından göreyim sahile çık”), Endülüs’te Raks (“Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli…/Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre öpmeli…”), onu da Nedim’e iliştirmek hiç de zor değil. Kökleri bilmek, bugünü anlamlandırmak açısından önemli. Kesinlikle Orhan Veli’deki erotik göstergelerin kaynağı Yahya Kemal’dir. Yıkıcı bir poetikayla gelen Orhan Veli’ye Yahya Kemal’in iltifatlarda bulunması, topun ağzında kendisinin de olmasına rağmen sempatiyle yaklaşması bu yakınlıkla ilgili gibi gelmiştir bana hep. Kadın konusunda bahtsız Ahmet Haşim, erotik şiirler şöyle dursun aşk şiiri bile yazamamıştır, utangaçtır, öyle ki onun için uzak bir beldedir kadın: “Denizlerden/Esen bu ince havâ saçlarınla eğlensin./Bilsen/Melâl-i hasret ü gurbetle ufk-i şâma bakan/Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin! (O Belde). Bu bahislerden sonra diyeceğim şudur: Enver Ercan’ın erotik şiirleri, bakış acısı bakımından Orhan Veli, imgelem bakımından ise Cemal Süreya kaynaklı.
Enver Ercan şiirine yayılmış dikkat çekici nicelikte pata-fizik unsurlar bulunmakta, şair bu anlarda nesneleşirken nesneler ise özne değeri kazanıyor, bu tekniğin prototipini görmek için pata-fizik öncüsü Alfred Jarry’den bir yüzyıl daha gerilere Edger Allen Poe’ya kadar gitmek lazım, öte yandan mesele materyalizmle de ilgili sanki: “adımlarımıza uyardı bütün sokaklar/evler kenara çekilirdi/birden yağmur…/düşerdi peşimize” (G.H.Ö.Z., 2014: 9); “acıyı andıran bir anı artık/odamın şaşkınlığı bundan/düş tutan akşam saatlerine/usul usul damlıyor zaman//gökyüzünde tuhaf bir baş dönmesi” (G.H.Ö.Z., 2014: 35); “vapurdan iniyorsun/yokuş mu seni yürüyor/sen mi yokuşu” (S.Z., 2014: 12); “bir ilkokul önü çıkıyor yoluna” (S.Z., 2014: 13). Şunu da belirtmek isterim ki, eski bir teknik olan pata-fizikle sanat yapmak son derece kolaydır.
“Ses” ve “sözcük” göstergeleri, Enver Ercan’ın matrislerine dönüşmüştür, bu açıdan kulağın-işitmenin şiirini yazıyor diyebiliriz, üstelik ahenk için kafiyeden de destek alması bu yargımı destekliyor: “en sevdiğim pencerem yitti/onunla birlikte/cumartesiler, pazarlar, sokaklar yitti/bense günlerdir/yerini yadırgayan sözcük gibi” (G.H.Ö.Z., 2014: 21); “soruları rahatlatan bir yanıttı belki/şimdi evde olacak/en güzel/yatıp uyumazdık derdi/ev Türkçesi ışırdı sesinde/dilime dolaştıkça sözcükleri” (G.H.Ö.Z., 2014: 34); “gök yüzünü çevir bana/gezinsin tutkunun alevden dili/uçarken çıkardığın o ses var ya/bütün sözcüklerin özeti gibi//tanrı bu geceyi korusun” (G.H.Ö.Z., 37); “/elim sana değse/diniyor gece/saçlarından başlıyorum/günü çözmeye//yüzüm sana değse sürçüyor zaman/daracık odalarda/ben kâfir, sen Müslüman//dilim sana değse/uyanıyor sözcükler” (G.H.Ö.Z., 2014: 39); “sesi kalıyor durakta, bir de saçları/günüme yayılan saçları/ bir de sesleniyorum ardından okşar gibi zamanı/yâr saçların lüle lüle” (G.H.Ö.Z., 2014: 41). Yıllar sonra “sesiniz kaldı durakta” mısraı ile metinlerarasılık kuruyor: “dün sesiniz kalmıştı durakta/arkanızdan yetişemedim/” (T.D.S., 2014: 31). İki şiirin yazılışı arasında geçen onca yılı “dün” diye yorumluyor, burada şair, gerçek zaman ile şiir zamanı arasında bilinçli bir anakronizm yaratıyor. “Sezai Karakoç Kuşağı –İkinci Yeni-” kitabımda ve birkaç başka yerde de mecburiyetten dile getirdiğim gibi üstteki son iki alıntının da zihin işleyişinde Cemal Süreya ve ötesinde Lorca bulunmakta: Lorca “Ne çabuk gidiyorsun sevgilim,/gözlerin de gidiyor mu?”; Cemal Süreya “Şimdi sen kalkıp gidiyorsun ya. Git./Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar./Gitsinler.”
Kimi yerde Enver Ercan’ın şiir-kişisi (persona), tasavvufi yönleri olan, ham softalara rahatsızlık verecek kadar kalender meşrep, şathiye söyleyecek kadar kendini Tanrı’ya yakın bulan inançlı biri: “tanrım diyorum sağol/ruh ikizimi sonunda karşıma çıkardın/ama hâlâ yoksun ortada/gerçi sen de haklısın/böyle bir dünya yaratmış olsam/ben de saklanırdım” (T.D.S., 2014: 33). Yücel Kayıran meseleyi farklı açıdan ve bence yanlış ele alıyor: “Enver Ercan, öyle sanıyorum ki Alevi-Bektaşi kültüründen geliyor; ‘Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman’da , Melulî Baba’nın, ‘Muhammet miraca gidermiş gece / Bizim miracımız yâr kucağıdır’ dizelerinin epigraf edilmesi, bir veri…” (2014, 90). Modern eleştiriden birdenbire kopuyor Yücel Kayıran, aslında bir edebi metinden şairin biyografisine, kimliğine ulaşamayacağımızı biliyordur elbet. Kayıran sözlerine devam ediyor: “Enver Ercan’ın şiirinde, dinsel kavram ve figürlere yapılan atıf, hatırı sayılır biçimdedir… İkinci örnek yeni kitaptan: ‘serum bu, şişede durduğu gibi durmuyor / tam 6 gün / tam 12 saat şıp şıp / su yürüdü damarlarıma / tümör akciğerlere sıçramış / ayaklarım artık sapasağlam ama / sırat köprüsünden / tekerlekli sandalyeyle geçecek değildik ya’. Bu terimlerde dile gelen dinsellik, Sünni teolojisine bir gönderme içermez ve Ercan’ın şiirinde dile gelen ‘tanrı’ ifadesi, Âdem’in, İbrahim’in, Muhammet’in tanrısından çok, örneğin Melulî Baba’nın tanrısına yakın bir tanrı kavramına işaret eder.” (2014, 91). Yücel Kayıran, Melul’i Baba’nın Ehl-i Beyt aşığı bir Müslüman olduğunu bilmeden hüküm veriyor, sanki dinimizin nüanslarından da pek haberdar değil.
Yazımı, Enver Ercan’ın şu çarpıcı, lirik-ironik mısralarıyla sonlandırmak isterim:
“kızımsa zaten büyüyünce
oyuncak bebek olmak istiyor” (T.D.S., 2014: 47).
KAYNAKÇA:
Ercan, Enver; Enver Ercan, Yıldız Teknik Üniversitesi Sempozyum Kitabı, Yasakmeyve Yay., İstanbul 2014.
Ercan, Enver; Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman, Varlık Yay., İstanbul 2014.
Ercan, Enver; Sürçüyor Zaman, Varlık Yay., İstanbul 2014.
Ercan, Enver; Türkçenin Dudaklarısın Sen, Varlık Yay., İstanbul 2014.
Bir yanıt yazın