“Yağmurlar da diner moruk
Gökyüzüne bakmayıveririz bir gün
Zaten üç damla suyun bir avuç toprakla çarpımından doğdum ben
Bunun için çamura kestim son günlerde
Sen hiç Bob Dylan dinledin mi
Hiç dün gece dinledin mi
Şarabı rakıyla karıştırıp
Saatler moruk saatler… ne olmuş saatlere kurmayıveririz bir gün
Ben parmak hesabıyla bir ömür yaşadım
Yükseklik korkusundan başım hiç dik durmadı
İğreniyorum kendimden bile bazan
Dünyadan her zaman
Kaldırıp yakamı inerim gecenin ayıp yerlerine
Eve geç gelen adamların hüznüyle
Biz ne kötü yaşadık be moruk
Bir kuş kanatlarını dürünce rüzgârsız kalmak gibi
O kadar yalnız, o kadar umutsuzduk
-Geçmiş zaman kipi gitmedi burda ama neyse
Moruk diyorum artık benimle büyüyenlere…” (2014, 412).
[80 Kuşağı’nın diğer şairlerinde pek görmediğimiz türden –onlar müstehzidir daha ziyada- acı bir ironi ile karşımıza çıkıyor şair, yer yer romantik, ama son derece lirik, konuşur gibi şiir söylüyor, yazmıyor sanki. Bunlarla yetinmiyor, II. Yeni gibi dil mantığını bozuyor meselâ: “Sen hiç Bob Dylan dinledin mi/Hiç dün gece dinledin mi.” Öte yandan post-modern bir tavırla şiirde araya giriyor: “-Geçmiş zaman kipi gitmedi burda ama neyse.” Sözün özü: Tam bir modern şiir var karşımızda, diyebilirim.]
Tanzimat’tan beri edebiyatımızda sanatın toplumsal ve bireysel işlevi üzerine tartışıldığını biliyoruz. XX. yüzyılın başlarında Marksizm’in etkileriyle kendisine daha ciddi bir tartışma zemini buldu bu romantizm kaynaklı mesele; Rus Biçimcileri, Frankurt Okulu gibi güçlü ekoller tarafından enine boyuna ele alındı. Sonuçlar, nitelikli kitaplar halinde kayda geçti. Yani bu tartışmada kaybeden olmadı, ama kazanan tekti: sanat. Karşılık bulsun bulmasın her estetik çıkış, her akım sanata dirim verir. Toplumcu veya bireysel eserlerle dünya edebiyatının ne denli canlandığına hepimiz şahit olduk. Birinin yerini diğeri dolduramaz.
Sanatın bireysel olana daha yakın durduğunu inkâr edecek değiliz. Bilinir, son birkaç yüzyıla dek hemen her şeyin merkezinde soylu elitler vardı, insan denildiğinde onlar akla gelirdi. İstisnaları dışarıda tutarsak sanatla düşünmek de onların tekelindeydi. Kas gücüne dayanan zanaat ve çiftçilik sıradan vatandaşların işiydi. Üstelik toprak ya da atölye gibi üretim araçları da çoğunlukla üretim yapana ait değildi. Tarlada, fabrikada karın tokluğuna çalışan, sömürülen bir topluluğun sanatla düşünmek gibi bir üstün insan uğraşına yaklaşmaya vakti yoktu, soyut düşünmek aklına bile gelmezdi; çünkü bütün organlar gibi kafa da mideyle çalışır.
Hiçbir şey, kendi haline bırakılmamıştır. Bugün için de durum aşağı yukarı aynı. İktidar; imparatorluk gibi yayılmadan yapamayan bir güçtür, sadece somut şeyler üzerine kurulmaz, soyut alanlara da yönelir: Din ve sanat. Şiirin de başıboş bırakılması düşünülemez, çünkü ürkütücü bir gücü vardır, dolayısıyla kontrol altına alınması şarttır. Belki de sırf bu amaçla en eski çağlarda şiir sanatının mutlak kuralları oluşturuldu. Bu kuralları bilmeyenlerin söyledikleri, şiir dışı kaldı. Homeros’ta hemen bütün söz sanatlarını görmek mümkün. Belli ölçülere uyarak şiir söylemek ya da yazmak için iyi bir eğitimden geçmek gerek. Hece veznine “parmak hesabı” denmesinin sebebi, aruza nazaran bu veznin çok kolay öğrenilmesidir. Yeni düzen denilen barbar uygarlıktan habersiz saftirik halk ozanının şeytana pabucunu ters giydiren çok ama çok eğitimli dil cambazlarıyla baş etmesi düşünülemez.
Eğitimde durum nedir? İlk aşaması okuyup yazmak olan eğitim, hayatın belli bir düzen içerisinde sürmesi için herkese sunulmaya çalışılıyor. Kaliteli eğitim ise hâlâ işçi sınıfından, köylüden uzakta, seçkinlerin elinde. Sadece edebiyatın değil, resimden müziğe sanatın çevresini sarmış kural adında yüksek duvarlar var. Halkların özgürlüğü için bu duvarlar bir bir yıkılmalıydı. Yıkıldı da. Halk mı, halk; hak, hukuk gibi modern zamanların icadıydı. Olsun, kulağa hoş geliyordu. Halk eline baltasını almıştı çoktan. Şiire ait elitist prensiplerin de yok sayılıp şiirin serbestleşmesinin Walt Whitman gibi bir çiftçi çocuğunun eliyle olması tesadüf değildi. Serbest şiir Nâzım Hikmet’in gayretleriyle edebiyatımıza girmiş, kabul görmüştür. Çoğunluğu varoşlardan gelen toplumcu şairler, muhalif düşüncelerinin aktarılmasında serbest şiiri daha uygun buldu. 80 Kuşağı şairlerinden Ahmet Erhan da onlardan biriydi.
-Marksist eleştiri kuramıyla konuşmaya devam edelim biraz daha, bakalım nereye varacağız.- Sosyal ya da Sosyalist Gerçekçi Şiir, dünyada siyasi iktidarların durumuna göre alevlenip sönüyor. Şiir, amaç için araca dönüşüyor; bu durum şiirin kutsiyetine inananların kulağına hoş gelmeyecektir doğal olarak, fakat şiir de birçok şey gibi ihtiyaçtan doğmuştur ve bazı açılardan hâlâ bu işlevini korumaktadır. En saf örneği vereyim: Sevgiliye okunan şiir, verilen bir gül gibi sevgiliyi etkilemek amacı taşır. Meydanlarda siyasi liderlerin halkı coşturmak için okuduğu şiirlere kadar gitmeye gerek yok. Şiirin retorik yönü onu kullanışlı nesneye dönüştürecektir her daim; insan düşünen, düşündüğünü de en kolay ve pratik, sözle ifade eden bir varlıktır çünkü. Şiiri; söz sanatlarından, ritim özelliklerinden olabildiğince uzaklaştırmanın bile propaganda aracı olmaktan kurtaramadığını görüyoruz. Fransız şairlerinin araçsallıktan kurtarmak için anlamdan soyutlama girişimi ise şiiri dünya çapında bir çıkmaza soktu. Turgut Uyar, bölgesel olarak bu hastalığı teşhis ettiyse de hastalığın ilacını bulamadı, hatta bütün II. Yeniciler gibi Fransız şiirine daha bir abandı. Ahmet Erhan, yüzeysel etkilenmeler dışında acaba II. Yeni’den bunun için mi uzak durmuştu. Kim bilir. Kim bilir diyorum, çünkü Ahmet Erhan bu meseleler üzerine öyle çok boyutlu düşünmüşe benzemiyor, zaten yazısı veya konuşması da yoktur. Söyleşilerinde ise şiirinin poetik yanlarına pek girmiyor, sanki bu işi eleştirmene bırakmanın daha doğru olduğunu düşünüyor ya da toplumcu sanatkârların çoğu gibi sanatın estetik tarafını önemsemiyor. Adeta ben şair-i maderzadım, diyor ve geleneğe şiirini yaslayarak verevine yazıyor. Yeni biçimsel arayışlara girmeyen şairler, mecburen gelenekçidir, o güne dek gelmiş formları kullanmayı yeterli görürler, davadan üslup arayışına zaman kalmaz çünkü. Bu tarz şairlerin şiirleri biraz da konvansiyonel ve romantizmle yumuşatılmış siyasi içeriği nedeniyle –konformist olup kültür ortamında köşe kapmış eski militan abilerin hoşuna gider bu- ödülleri bir bir kapar. Ahmet Erhan; 1981 Behçet Necatigil Şiir Ödülü’ne, 1992 Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne, 1998 Cemal Süreya Şiir Ödülü’ne, 1999 Halil Kocagöz Şiir Ödülü’ne, 2004 Yunus Nadi Şiir Ödülü’ne, 2005 Behçet Aysan Şiir Ödülü’ne –saymakla bitmiyor-, 2008 Melih Cevdet Anday Şiir Ödülü’ne, 2005 yılında bütün eserleri için Dyonisos Onur Ödülü’ne layık görüldü. Yenilikle gelen, yol açıcı avangart şairler ödülden pek nasiplenemezler. Bir de birilerine üstat diyenler, genelde jüriyi oluşturan o üstatlar tarafından erken yaşlarda küçük ödüllerle bağlılıkları takdir edilir; üstat demeyi beceremeyen hakiki sanatkârlar ise üstat olup büyük ödülleri ya umursamazlıkla kabul eder, çünkü ihtiyarladıkları için sağlıktan başka hiçbir şeye ihtiyaçları kalmamıştır ya da daha sert bir tavırla ellerinin tersiyle reddederler. Bazı cins sanatkârlar ise ömür boyu ödül mekanizmalarıyla hiç barışamazlar.
Ahmet Erhan, sanki Nâzım Hikmet’in rahat söyleyişini almaya çalışmış fakat yeterince dil üzerine çalışmamış. Nâzım’ın şiir üzerine düşündüğünü, çalışmalarda bulunduğunu anlamak için YKY’den çıkan “Nâzım’ın Cep Defterlerinde – Kavga, Aşk ve Şiir Notları”na bakmak yeterli. Mektuplarında da bunun izini sürebiliyoruz. Ahmet Erhan, 70 Kuşağı Sosyalist Gerçekçilerinin bıraktığı yerden devralmışa benziyor şiiri. 22 yaşında yayımlanan ve Behçet Necatigil Şiir Ödülü’ne layık görülen –en genç şair- ilk şiir kitabı “Alacakaranlıktaki Ülke”de genç bir şairden beklenmeyecek ataklıkla destansı şiire soyunmuş. Onun bu ilk kitabında bazı benzetmeler, çarpıcı mısralar dışında ne biçim ne içerik özgündür. II. Yeni çok az defa yoklamış onu. Sanki II. Yeni deneyimi hiç yaşanmamış gibi. II. Yeni’den sonra hiçbir şair, II. Yeni’yle hesaplaşmadan gerçek manada var olamaz; ister kabul edelim ister etmeyelim artık şiirimizde böyle bir diyalektik şart var. Ahmet Erhan II. Yeni deneyiminden geçse poetik meselelere kafa yorar ve daha erken kendi şiirini keşfedebilirdi; fakat 1993’teki şu sözleri onun kaçak güreştiğini gösteriyor: “Nerden nereye geldiğim değil, bir şair olarak kişiliğimin değişik katmanlarının kimi dönemlerde belirginleşmesi önemli bence. Bir yerden başka bir yere geldiğimi de sanmıyorum açıkçası. Bir şairin hayatı boyunca aslında ‘tek bir şiiri’ yazdığına inananlardanım.” (II. Cilt, 2014, 7). Yedi yıl sonra da bir benzetmeden yardım umarak tekrarlıyor bu sözlerini: “Hep tek bir şiir yazdığıma inandım. Öğretmenin verdiği tek ayak üzerinde durma cezasını, ayak değiştirerek kötüye kullanmadım. Ama benim de o tek ayağımın eni enine, boyu boyuna uymayan beş tane parmağı vardı. Birilerinin kendini tekrar ediyor dedikleri şey, aslında o beş parmağın bir birine sürtünmesi, o ilişki. Hayat boyu tek bir şiiri yazdığını söylemek, aslında büyük bir iddiadır. Bunu ilk defa söylüyorum.” (Öküz, Mayıs 2000.) Hoş bir benzetme, fakat analojik düşünmelerle kolay kolay doğrulara varamayız, sadece karşımızdakini bir anlığına ikna ederiz. Şiirde ayak değiştirmek şart, halk şiirinde de ayak (uyak) değiştirme mevzuu vardır. Ahmet Erhan, anlaşılan şiirini yenileyememenin sıkıntılarını kafaya takmış, çünkü bu bağlamda birçok eleştiri almıştır, 10 yıl sonra da benzeri şeyleri farklı biçimde üçüncü defa tekrarlıyor –Ahmet Erhan’ın düzyazıda yaptığı gibi, keşke şiirde bunu yapsa, farklı formlarda benzeri duygu ve düşünceleri dile getirseydi-, kendini savunmaya çalışıyor: “Şiir olarak, tek bir şiiri yazdığımı düşünüyorum. Bunun kendini tekrar etmekle bir ilgisi yok. Kişiliğim nasıl değişmediyse, ters oranda şiirimin geliştiğini, yeni kanallara taşındığını düşünüyorum.” (Karayazı, 2010). Bana öyle geliyor ki birçokları gibi Ahmet Erhan’ın da üslup konusunda kafası karışık. Kendini yenileyemeyen birçok şairden ömür boyu tek bir şiir yazmanın üslupla ilgili bir erdem olduğunu duyduk. Bu harcıâlem laflara artık Türk şiirinin karnı tok. Üslup, yıllar süren bir arayışın sonunda elde edilir, çünkü kökleri karanlık çağlara uzanan Tanrısal bir canlılığa sahip çok katmanlı, kimi açılardan oldukça vahşi bir dille yazıyoruz, üslup bu dili evcilleştirip kendimize özgü hale getirme işidir, bu ise birdenbire olamayacak bir şey –bence hayat boyu devam eder-, dehalar bunu birdenbire gerçekleştirebilir mi diyeceksiniz, hayır, deha olmak da bir süreç işi kardeşlerim –meseleye varoluşçuluktan değil, insan-ı kâmilden bakıyorum, bilinsin isterim-, “daha ilk şiiriyle üslubunu buldu,” safsataları miadını çoktan doldurdu. Ahmet Erhan, yine de ara ara şiirini kendi dairesi içerisinde çeşitlemeye çalışmıyor değil. 2001 yılında yayımlanan “Resimli ‘Ahmetler’ Tarihi” şiir kitabına kimi fotoğraflar, şairin kimlik kartının ön yüzünün fotokopisi giriyor. Yine bu kitapta Ahmet Erhan’ın kimlikteki adı olan Ahmet Bozkurt ile halk ozanı gibi atışmasına şahit oluyoruz. Son derece deneysel girişimler bunlar.
Gerçek şairi sahtesinden ayıran lirizm-coşku Ahmet Erhan’da fazlasıyla var. Öyle ki bu coşku, şiirini de dağıtıyor, zapt edip bir biçime sokulabilseydi coşkuyu Ahmet Erhan, tartışmasız büyük bir şair olarak anılırdı. İlk gençlik yıllarında Sosyalist Gerçekçilere kapıldığı için –kapılmak, ötekindeki iyiye kör kalmaktır biraz- şiirin estetik yanına mesai ayıramamış, dolayısıyla özel bir biçime varamamış, devrimci içeriği ise kendi zihin süzgecinden geçirmeden gençliğin verdiği coşkuyla şiire dâhil edivermiştir. Ne hazindir ki bu durum, onun 30 yaş şiir kitabı “Ölüm Nedeni: Bilinmiyor”a dek sürmüş. Bu kitabıyla Ahmet Erhan, üzerindeki 70 Kuşağı formasını çıkarıp 80 Kuşağı formasını giyiniyor, şiirin bir biçim işi olduğunu kabulleniyor sanki. Mısralar daha estetik hale geliyor, uzuyor-kısalıyor, şiir gövde kazanıyor, devrimci söylemin şiirden geri çekilmesiyle şiirde fiiller azalıyor, nesneler çoğalıyor, dolayısıyla imgeler var olma şansı buluyor. Dil özgünlük kazanıyor. Bunların tümü, “Ölüm Nedeni: Bilinmiyor”un ilk şiiri olan “Otobiyografi” için de söylenebilir. Bu kitapla birlikte Ahmet Erhan şiirine Beat Kuşağı şairi Allen Ginsberg üzerinden –İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?/Al şu atom bombasını da kıçına sok (1976,11)- protest-argo giriyor. Bu argo, alışkanlıklardan kaynaklanan içi boşaltılmış küfürden farklı olarak politik bir bilinç içeriyor: “Sizin canınız sıkılmıyor mu orospu çocukları!” (I. Cilt, 410). Metinlerarasılıkla Ahmet Erhan, şiirinin coğrafyasını genişletiyor. Nâzım’ın “Makinalaşmak” şiirine zayıf da olsa bir nazire yazıyor meselâ. Şair akrabalarına selim gönderiyor ara sıra. İroniye el veriyor. Yine de eski alışkanlıklarından yakasını sıyıramıyor, bol bol konuşuyor, şiiri boşluyor bazı zamanlar. İzlenimcilikten neredeyse hiç ödün vermiyor, denk gelirse iyi mısra veya imgeyi “eyvallah” deyip şiirine alıveriyor, yoksa bir pastoral şair gibi doğanın kendisine sunduklarıyla yetiniyor. Bu durumlarda Marksist düşüncenin devrimci yanlarıyla da bezense şiir çekiciliğini kaybediyor.
Ahmet Erhan, “Bütün imgelerden nefret ediyorum” (II. Cilt, 2014, 451) dese de imge yaratmada oldukça başarılı: “KÖPRÜ//Köprü/bir kolye/duruyor üstünde/ırmağın./Irmak/azgın bir köpek/köprü/tasması onun…/Eşeğine binmiş bir köylü/geçiyor köprüden/salına salına./Bütün benzetmelerin/canına/okurcasına. (I. Cilt, 2014, 189). İmgenin duygusal değişimi çok iyi verilmiş. Aynı nesne farklı imaja dönüşüyor burada. Köprü, ırmağın psikolojik durumuna göre kolye ve tasma olarak iki farklı şekle giriyor. Siz isterseniz ırmak yerine “insan”ı yerleştirebilirsiniz. Şair, imaja varan çok iyi bir benzetme yapmış olmanın özgüveniyle “benzetme” sanatına çatıyor, “umurumda değil sanat, istediğim an sanatın en alasını yaparım,” demeye getiriyor. Yine özgün, şiirsel duygu doğuyor bu anda, ironi göz kırpıyor. Ahmet Erhan’ın şu mısralarında da benzeri ustalığı görüyoruz: “Geceyarısı, karanlık bir bozkırda/Işıklar içinde akan bir tren kadar yalnızım/İçinde onca insan, içinde dünya…//Soluk soluğa, demirden bir ırmağa mahkûm/Ve bilmeyen sonsuzluk nedir./Haklı olan kim bu kargaşada?/Ateş ve su, yaşam ve ölüm, irin ve şiir/Ucu bucağı olmayan bu çığlığın/Ortasında nasıl barışabilir?/Anlamak isterim, hangi yasa/Bir beşikle, bir darağacını/Aynı ağaçtan, ne adına varedebilir?” (I. Cilt, 2014, 29). Nesnel karşılıklığın -Schelling “özdeşlik ilkesi” der buna- çok iyi örneklerini görüyoruz Ahmet Erhan’da; o, ilk şiirlerinden itibaren bu tekniği oldukça başarılı kullanmış, imgesel gücünü biraz da buradan alıyor: “Ürküyorum bir rüzgâr esince/Çürük bir dal çıtırdayınca dışarıda/Bir dal hiç bu kadar benzemedi/Pencereye uzanmış bir namluya” (I. Cilt, 2014, 45). Açıkça görüldüğü üzere Ahmet Erhan, hiç zorlanmadan imge yaratabiliyor, imge yaratma kudreti var onda. Hatta imge yaratmıyor, imgeyi görüyor ve doğadan çekip alıyor, işte tam da bu duruma yalınlık diyoruz. Yunus’ta gördüğümüz türden bir yalınlık; evet, kolay görünen bir zor. Ağaçtan beşik, darağacı, tabut vs. birçok şey yapılıyor, bunu görüp söylemek ise şaire düşüyor. Hayal dünyamızı canlı tutan şiir, bin yıllardır çok perspektifli durumunu korurken hayatımızı zapturapt altına alan objektifin ürettiği fotoğraf, video-sinema çoklu perspektifliliği öldürüyor, objektifin diktatörlüğüne teslim ediyor izleyiciyi. Resim de öyle. Ressamın ya da objektifin gösterdiği açıdan bakacaksın dünyaya. Bu yüzden şiir, özellikle de imge sayesinde hep en özgür olmaya devam edecek, muhatabının elinden perspektifi almayacaktır. Sosyalist Gerçekçi şiirin temel problemlerinden biri imgesel görme biçiminden uzak durması. Bunu da halk için yaptığını iddia etmesidir. Halk türkülerine bakıp da halkın imgeye bayıldığını görmemek körlük olur. İmge, çoklu perspektifler sunarken çok konuşmaktan da kurtarır şairi.
Ahmet Erhan daha ilk kitabıyla, şiir bütünlüğünün kabarık olacağını hissettirmiş. Öyle olmuş da. 1984’te üç şiir kitabı birden çıkarmış; bu, birçok şairin şiir bütünlüğüne denk. Kelimeleri titizlikle seçen, kuyumcu gibi çalışan saf-sembolist şairlere göre hep Sosyalist Gerçekçi şairler daha çok yazmıştır. Konuşur gibi yazmak, estetiği ikinci plana itmek şiirin kolay üretilmesine, çoğaltılmasına ve şiir olmaktan çıkmasına neden olmuş çoğu kez. Bu tuzağa Nâzım Hikmet de düşmüştür. Coşku metni köpürtür genellikle. Kimsenin püf deyince sönen şişme metinlere ihtiyacı yok. İşçi, köylü vs. derken doğal olarak Sosyalist Gerçekçi şiir dramatikleşiyor, kendini coşkuya kaptırıyor; bu yüzden adeta bir zorunlulukla toplumcu şairler romantik-realist olmak durumunda kalıyor, kontrol edilemeyen coşku yüzünden meselelere doğru yaklaşma yetisini kaybedebiliyor, gözyaşı olmadan acıları, yoksullukları yazamaz hale geliyor. Bu durumu eleştirmiyorum, biliyorum ki merhametsiz kimseler bir ideolojiyi dava edinemezler. Ahmet Erhan için şiir bir vasıta gibi; o, şair olmaktan önce bir dava adamı gibi yazmış: “SITMALI ÇOCUK//Gece, kulübecik/ayışığında./Titriyor çocuk./Sarınıyor iyice yorgana./Yel esmiyor./Dalı kıpırdamıyor bile/avludaki dut ağacının./Yaz gecesi. Sıcak./Titriyor çocuk./Başucunda ağlıyor ana./Baba fabrikada./İki damla/gözyaşı gibi/duruyorlar;/duvara asılı, camı kararmış/gaz lambasının/soluk/ışığında.” (I. Cilt, 2014, 168). Şair; anne ve babayı iki damla gözyaşına benzeterek tek boyutlu ilerleyen sıradan bir metne birdenbire yeni perspektifler eklemiş oluyor, soluk alınabilecek atmosfer kazandırıyor ve sıradan metni şiir katına yükseltiyor. Ahmet Erhan, bunu birçok şiirinde yapıyor, en az birkaç çarpıcı mısra ile şair olduğunu hatırlatıyor: “AKDENİZ YOLLARI//Dolu vurdu/en güzel çağlardaki/üzümlerimize./Sel aldı götürdü/tarlalarımızı, ekinlerimizi./Kirli bir deniz bıraktılar bize./Ölüsün, dediler/mezara koymadılar;/dirisin, dediler/hesaba vurmadılar bizi./Yıldızlara bakıp/bakıp ağladık./Bir gökyüzü/kaldı bize./Duaları ve ağıtları/ektik de ona;/bir ürün kaldıramadık.” (I. Cilt, 2014, 171). Duaları ve ağıtları gökyüzüne ekip ürün alamamak Yunusça bir söyleyiş bence, özel bir peyzaj.
70’li yıllarda sol devrimci hareketin içerisinde yer aldığı anlaşılan Ahmet Erhan, hemen her devrimci gibi zor zamanlar yaşamış; sağ-sol ve gizli hain ellerin arasında kalıp bedeller ödemiştir. Dört defa solcular, üç defa sağcılar tarafından kurşun yağmuruna tutulmuş. Örgütsel faaliyetlerde abi-kardeş dediğiniz birileri bile hain çıkabilir. Evet, solcuydu Ahmet Erhan, ama hangi fraksiyona bağlıydı bilemiyorum. Doğu Perinçek’e şiir ithaf etmiş, belki buradan bir yerlere varılabilir. Bunun şiir adına çok bir önemi yok tabii. Bir solcu şairin neden solcular tarafından kurşunlandığı sorusuna cevap vermek gerekiyor sanki. Solun da sağın da içinde birbirine düşman birçok fraksiyon var. Bu düşmanlık silahlı saldırı, suikast şeklinde de kendini gösterebiliyor. Ahmet Erhan, kimi zaman şiirini bir projektör gibi o günlerin sosyo-politik ortamına tutar: “Tabutunun başında bir arkadaşın/Oturduk seninle bir gece boyu/Kuşağımızın yaşadıklarını anımsatarak/Bir çocuk, içimizdeki bütün gülleri bir bir yoldu.” (I. Cilt, 2014, 53); “Kuşağım, deyince bir çiçek/Yoluyor, yoluyor yapraklarını.” (I. Cilt, 2014, 62); “Bir anda silah seslerine dönüşüyor/Ötede, bozuk bir musluktan damlayan suyun sesi.” (I. Cilt, 2014, 54). Son ikilikte dönemin psikolojik ortamını yansıtan paranoyak bir şiir kişisi yaratmış Ahmet Erhan. Bu kişi bazen romantikleşiyor: “Acı, bir ırmak gibi/Doluyor yüreğime/Bardaktan boşanırcasına ağlamak istiyorum” (I. Cilt, 2014, 287); “Gül, benim için bir kere ağlar mısın?” (II. Cilt, 2014, 545). Bazen ümitsizliğe kapılıyor, kaçmak istiyor ütopik bir ülkeye: “Yaz günü palto giyerim/Ceplerim dolu dolu şiir/Gören beni deli sanır/Adım kaçığa çıkar/Keşke kaçsam/Keşke kaçabilsem şu dünyadan.” (I. Cilt, 2014, 228). Osmanlı zamanında taşradaki şairler, İstanbul hayali kurarlarmış; Servet-i Fünûncularla bu durum tersine dönmüş, İstanbullu şairler kaçmak temalı şiirler yazmışlardır. Bu, başkentteki değişen atmosferle ilgili bir durumdur. Ülke, Batılılaşma sürecinde her geçen gün bir kaosun içine çekilmektedir. Romantik şair tedirgindir, kaçmaktan başka bir yol bulamaz. Böylesi durumlarda realizme ihtiyaç duyulur. Ahmet Erhan, oldukça dengeli gitmiş, katı yanları olan Sosyalist Gerçekçi şiiri romantik duyuş ve bireyciliğiyle yumuşatıp modernleştirmiştir, diyebiliriz. Kendisi de bizim bu tespitlerimize katılıyor: “Ben bireysellikle (aslında kişisellik demeliyim) toplumsallığın bileşke noktasında durdum hep.” (1993, 27).
Ahmet Erhan’ın bahsi geçen II. ciltlik kitabına Adnan Özer sunuş yazmış, oradaki şüpheli görünen şu cümleler üzerine düşünmek gereği duydum: “Ahmet Erhan Çağdaş Türk Şiiri’nde Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Osman Saba gibi örneklerle yükselen romantizm eğilimini sürdürmüş bir şairdir. Ama bir farkındalık da ortaya koymuştur. Bunu üç yönelimle yaptığını düşünüyorum: I) Aynı zamanda toplumcudur; II) Sezgi gücüyle nihilist açılımları vardır; III) (daha çok son zamanlarında) Söz’ü öne çıkarıcı protest ve doğrudan şiir eğilimi. Sezgi gücüyle romantizmi aşması onu soyut alana götürmüştür, bu soyut alan ‘duygusal ben’in eridiği varlık alandır.” (2014, 9). Adnan Özer’in “(daha çok son zamanlarında) Söz’ü öne çıkarıcı protest ve doğrudan şiir eğilimi” yaklaşımını tashih edebilmek için zaman birimini ters çevirmek lazım. Şöyle: (daha çok ilk zamanlarda). Ahmet Erhan’ı bir romantik şair olarak ele alıp şiirsel akrabalarını tespit edeceksek onları Cahit Sıtkı ve Ziya Osman’ın içerisinde yer aldığı laik-muhafazakâr şairler arasında değil -Acaba Ahmet Erhan’ın “ölüm” temaını şiirlerinde sıkça kullanması Adnan Özer’i yanıltıp aynı temayı sık kullanan Cahit Sıtkı’ya mı götürdü, mümkündür bu-, sosyalist şairler arasında aramak gerek. Kim mi onlar: Nâzım Hikmet -“Nâzım öldü, diyorum hâlâ mı anlamadın/Başka şair yok, diyor/Bir de Ferideddin-i Attar” (II. Cilt, 2014, 377), Ahmet Arif, Ataol Behramoğlu ve ilk dönem şiirleriyle İsmet Özel. Ahmet Erhan’da bu şairlerin parmak izlerini görmek mümkün. Belki Ahmet Erhan’ın temiz Türkçesi ile erken dönem Cumhuriyet şairleri arasında bir yakınlık kurabiliriz; fakat üstadı olarak gördüğü Nâzım Hikmet’in düzyazıya yaklaşan şiir dili bile çok temizdir. Öte yandan Adnan Özer’in “sezgi gücüyle romantizmi aşmak ve sezgi gücüyle nihilist açılımlar vardır” ifadesi çelişkili durumlar yaratıyor. Geleneksel anlamdaki sezgiyse (ilham) Adnan Özer’in kastı; böylesi bir sezgi gücüyle romantizmin daha bir içine yerleşilir, yok gerçekle buluşmaksa bunun için sezgi değil rasyonel anlamda –Descartes sonrası tercih edilmeli- bir akıl gereklidir. Ayrıca nihilizm, bilimsel aklı savunur. Bergson’un sezgiciliğine göre de akla dayanan bilgi tam ve kesin olamaz, varlıkları en doğru şekilde “kendi bilincine varmış içgüdüler” (sezgi) ile kavrayabiliriz ancak. Bergson’un sezgiciliğinden el alıp nihilizme varmak absürt bir son olur. Sanırım Ahmet Erhan’daki kimi varoluşsal acıları, şüpheleri, pesimist halleri Adnan Özer nihilizmle ilişkilendirmeyi tercih ediyor; Ahmet Erhan’ın öncelikle Müslüman Türk toplumunun bir ferdi olduğunu, sonradan Marksizm doktrinine gönül verdiğini sanki unutuyor, şüpheye düşmesi, gelgitler yaşaması doğal. Ahmet Erhan şiirinin birçok yerinde dini kodlara rastlıyoruz: “Ana, maltızın üstüne çaydanlığı koy/Sonra külle yıka avuçlarını/Seccaden uzansın sonsuzluğa doğru/Her eğilip kalkışında ninniler dökülsün eteğinden/Tohumlar dökülsün rahminden/Yeniden öğret onlara taşla balta yapmayı/Ağaç gövdelerinden tekerlek/Denizden korkmamayı
Ve aşkı bir karpuz gibi bölüşmeyi yan yana…/Dünyaya yeni oğullar gerek/Yeni adlar çiçeklere, kuşlara…” (I. Cilt, 2014, 349). Şair dine sığınıyor adeta, psikanalitik okuma yapacak olursak –hoşlanmıyorum bu yöntemden- onda din, anne ile özdeşleşmiş; alkol ise babayla –o konuya geleceğiz-. Kültürel Müslümanlık bu, deyip geçeceğimiz cinsten mısralar değil bunlar, basbayağı hissedilmiş. Bu topraklarda dini tamamen reddetmek, ateist olmak gerçekten çok zor, neredeyse herkesin bilinçaltı Müslüman. Yukarıdaki mısraları değme İslamcı şairlerde göremiyoruz. Yine Ahmet Erhan şunları söylüyor: “Ben şiiri çoktan bıraktım, bunu gölgem yazıyor/Evde bir Kur’an var annemden kalma/(Ne var, bence her annenin bir Kur’an’ı, seccadesi, tesbihi vs. olmalı)” (II. Cilt, 2014, 538). “Ne var” derken şair, bir itiraza cevap veriyor: Din, afyondur, önyargısına tam katılmadığını ima ediyor sanki. Şairin niyetini bilemeyiz tabii, ama şiirin öyle bir niyeti olduğu aşikâr. Şiir kişisi, bazen erenlere karışıyor: “Yaşamım sonsuz bir hac yolculuğuna dönüşüyor burada” (I. Cilt, 2014, 225). Bazense kendini yargılıyor: “Geceyarısı yasin okunan sokaklardan geçtin/Kur’an’dan alıntı yapılan masalardan/Senin dinin dinsizlik/Peygamberler içinde bir kendini seçtin/Ne Muhammed, ne Darwin/Seninkisi densizlik” (I. Cilt, 2014, 434). Ahmet Erhan, bu mısralarıyla “ben bu toprakların şairiyim,” diyor adeta. Duyuyoruz. “Hubbü’l-vatan mine’l-iman” (vatan sevgisi imandandır) hadis-i şerifinden yola çıkarak vatan sevgisini de dinle ilişkilendirebiliriz. Ahmet Erhan da Nâzım, Dağlarca gibi bu minvalde şiirler yazmış: “Yurdum, köylerinde şimdi/Erişte döküyor kızlar/Hamuru gözyaşlarıyla karıyorlar/Sıra sıra açıp kesiyorlar/Dilim dilim, küçük küçük/Evlerin duvarlarında/Kâbe-i Muazzama tasvirleri/Seccadelerin üzerinde/Namaz kılıyor yaşlı kadınlar/Yüzleri kıbleye değil,/Oğullarının gittiği yöne dönük/Oğullar sınır boylarında/Gözleri ufka yamalı/Yurdum, yüreğinde şimdi/Çatlamadık damar mı kaldı?/Hoşça kal bile diyemeden/Gittiler geceyarıları/Kur’ana el basarak/Konuşuyor analar:” (I. Cilt, 2014, 363); “Yurduma verilmiş bir sözüm var/Ne olduğunu bilmiyorum, ama/Bir şiir belki, belki de bir yaşam/Daha eklemek ay-yıldızlı bayrağına…” (I. Cilt, 2014, 358); “TÜRKİYE/Ayağa kalk!/Yurdumsun/Atılmaz ve/Satılmazımsın/Bağımsızlığımsın” (II. Cilt, 2014, 287).
Şair, arada kalmışlığını da dile getirir: “Nereye gideyim, Türkiye’yim, önüm karanlık/Durup durup körlerin alfabesine çalışıyorum…” (II. Cilt, 2014, 195); “İyi de, ben sağda da solda da yalnızım…” (II. Cilt, 2014, 185). Bu mısraları okuyan biri, Ahmet Erhan’ı milliyetçi, hatta faşist diye adlandırabilir. Olgunluk yaşlarında o, Marksizm’in retoriğinden uzaklaşıp çocukluk yıllarının –ilköğretimi kast ediyorum özellikle- burjuva retoriğine mi yöneldi acaba. Halbuki Ahmet Erhan, kimlikteki ismini bu nedenlerle şiirinde kullanmamıştı: “Evet, asıl adım Erhan Bozkurt; soyadımı neden kullanmadığım yeterince açık değil mi?… Adım da faul bence; hem Er-han (hem de Boz-kurt). (Karayazı, 2010).
“Mersin’le dünyanın çarpımından doğdum ben” (I. Cilt, 2014, 469) diyen Ahmet Erhan, şiirinde Akdeniz’in sosyal coğrafyasına özel bir yer veriyor, şiirinin hemen her yerinden narenciye kokusu yükseliyor -kitabın kapak renginin de turuncu (oranj) olması bununla ilgili olabilir-: “Önce Akdeniz vardı, demek geliyor içimden. Gerçekten benim için bu böyle. Doğaya, insana ve topluma bakışımda, şiirsel duyarlılığımı belirleyen tek şey Akdeniz bilincidir sanıyorum. Bu bilinç, dünyayı yorumlarken genel kategorilerin dışına çıkma, insanı tarihsel bir süreç olarak görmeyen, köklerini geçmişten alan çağdaş bir hümanizma ve yeni bir estetik arayışı belki.” (Varlık, Sayı 889, 1981). Ahmet Erhan, neredeyse bölge, toprak milliyetçiliği yapıyor. Bir yere-kişiye duyulan aşırı sevgi başka yere-kişiye nefretle sonuçlanabilir. Bu tehlikeyle karşılaşmak böylesi durumlarda hep mümkün. Erken Cumhuriyet döneminde özellikle de Sabahattin-Bedri Rahmi Eyüboğlu kardeşler ile Halikarnas Balıkçısı gibi yazarlar tarafından, bir çeşit Kemalist-Hümanist yönelimlerin neticesinde doğan Mavi Anadoluculuk düşüncesi, Ahmet Erhan’ı da etkilemiş görünüyor. Bu düşüncenin, uygarlıkların medeniyeti olarak Batı Anadolu-Akdeniz’i temel alışıyla Ahmet Erhan’ın “Önce Akdeniz vardı” düşüncesi birbirinin devamı gibi duruyor. Tabii bütün bunların temelinde de Kemalizm’in ilk millet olarak Türkleri, ilk dil olarak Türkçeyi vs. görme tezleri (Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi vs.) yatıyor. Her halükarda Türk tarzı sosyalizm ile Kemalizm dönüp dolaşıp aynı kapıya çıkıyor.
Şiirin biçimini pek önemsemeyen Ahmet Erhan, ilk şiirlerinden son şiirlerine dek ölüm ve aşk gibi iki ana temayı merkezine almış ve çok yönlü işlemiş. Hangisi daha güçlü aşk mı ölüm mü? Kişiye göre değişir bence. İnançlı biri için ölüm öte dünyaya açılan kapıdır, bir defaya mahsus olan ölüm tecrübesi son bulurken hayat-aşk devam eder. Ahmet Erhan’ın aşka nazaran ölümü sarsıcı bir şekilde hissettiğine şahit oluyoruz. Kitabının ölüm temalı son şiirine bakalım. Belki de yazdığı son şiir:
“BÜYÜK İLAN
Sahibinden satılık
Hasarlı
Bir Hayat
1958 model
Kaçıncı el olduğu bilinmiyor
Bana geldiğinde bundan beterdi
Yedirdim içirdim giydirdim
Alkolle çalışır- ÖTV hariç
Sırtında şişe taşımaktan beli büküldü
Ha, bir de egzoz niyetine cigara içer
Kanserli
Bir de ülser
Tekerleri laçka, benden söylemesi
Memleketin bütün yollarında
Bunun yazısı var
Sahibinden satılık
Markası silik, okunmuyor
Antika niyetine
Ama niye
İçi temiz olmasa dağlarda bırakırdım
Bir kötülüğünü görmedim, yalan olur
Ama bir hayrını da
İçi temiz dedim ya, has deri kaplama
Amerikalı değil, sanki dünya kırması
Uçurumdan atarım, üstüme kayıtlı
Devlet malına zarar vermekten filan
Korktum açıkçası
Üçe beşe bakmam
Hasarlı bir Hayat – 1958 model
Sahibinden satılık
Alacaksan
Al, artık…” (II. Cilt, 2014, 572).
Ahmet Erhan şiirinin neredeyse bütün özel yanlarını –daha ziyade bireysel yanlar-, bu şiirde görmek mümkün. Konuşma dilini son derece kıvrak kullanmış, temiz bir Türkçe ile yazmış, içerikle form oldukça uyumlu: Ömrün kısalığını; kesik ve kısa, minik ve ritmik mısralarla vermiş. Kendiliğindenmiş gibi görünen imgelerle ve bu imgeleri destekleyen çok kuvvetli bir ironiyle okuru sarsmayı başarıyor –açıkçası bir okur olarak bunu hissettim-. Ayrıca Ahmet Erhan’ın kısa sayılabilecek hayatını –şiir için 55 yaş yeterli bir süre, 50’sinden sonra yazmadığı anlaşılıyor, hayatının son yılları kanserle mücadeleyle geçmiş – somut anlamda özetleyen bir şiir bu. “Alkolle çalışır- ÖTV hariç/Sırtında şişe taşımaktan beli büküldü/Ha, bir de egzoz niyetine/cigara içer/Kanserli/Bir de ülser”. Bu mısralar tamamen şairin yaşantısından doğmuştur. Zaten kendisi de bir söyleşisinde, “hayata ilişkin her şey yazdıklarımı oluşturdu bana kalırsa,” (Karayazı, 2010) diyor. Ahmet Erhan’ın alkolle başı beladadır, tedavi görmüş birkaç kez, ancak o tekrar başlamıştır içmeye. Şiirlerinde de sık sık alkolle ilişkisi üzerine konuşur. Hatta alkole, “Kaybolmuş Bir Köpek İlanı” şiir kitabında “Alkol… Evet” diye bir bölüm ayırmış. O bölümden ritmiyle dikkat çeken bir şiir:
“ŞANTÖR YAKINMASI
Oooo… Ahmet Erhanlar da gelmişler
Sırtında depderin bir küfe
İçinde dipdalgası gibi acılar
Hasretler gurbetler sılalar
Oooo… Boş şişeler dolu şişeler
Kandiller ki fitili çoktan sönmüş
Oğlunun yüzünü üç yıldır görmemiş
Bedeninde bir iki-üç dokuz canlar
Rivayet ol ki, hâlâ sekizincideymiş
Ooo… Ahmet Erhanlar da gelmişler
Toprakta yer mi kalmadı birader…” (II. Cilt, 2014, 388).
Apollinaire’in “Alkoller” şiir kitabında bile Ahmet Erhan’ın şiir bütünlüğündeki kadar alkole rastlamayız. Bu hususta Bukowski’yi bile geride bırakabilir Ahmet Erhan: “Bir gün votkanıza limon oldum iyi ki…” (I. Cilt, 2014, 556), mısraıyla da ikinci dereceden Ahmet Haşim’e akraba çıkarken birinci dereceden Orhan Veli’ye de kafa tutar. Orhan Veli “Eskiler Alıyorum” şiirinin son mısraında “”Bir de rakı şişesinde balık olsam” (2007, 80), diyerek Ahmet Haşim’in “Bir Günün Sonunda Arzû” şiiriyle alay etmişti: “Akşam, yine akşam, yine akşam/Göllerde bu dem bir kamış olsam!” (1996, 92). Ahmet Erhan’ın alkolle münasebeti çok erken yaşlarda başlar, bunun sebebi de babasının ölümüdür: “Ben bu şiiri yazar mıydım hiç, azıcık drink alsam/Yetmişaltı yılında, bir haziran ayazında alkolden öldü babam/Bayrağı kaptığım gibi meyhaneye koştum.” (II. Cilt, 2014, 268). Şair, travmatik bir durum yaşamış: “Alkol bağımlısı olduğumu anlamam için uzun yıllar gerekti. Ben de çoğu bağımlı gibi inkâr ettim. Ama bir gün geldi ki alkolün benim gerçek anlamda karşılık gördüğüm tek aşkım olduğunu anladım. İki kez ciddi anlamda alkol tedavisi gördüm. Bundan gocunmuyorum; ancak tavsiye ediyorum anlamı da çıkarılmamalı. Yine de, belli bir dozda alınırsa şiiri beslediğine inanıyorum. Çok şey yazdım ve hakkımda çok şey yazılıp çizildi bu konuda. Yattığım iki hastanenin birinde panikatak, ikincisinde ise genetik bağımlılık teşhisi kondu. İkisi de olabilir ya da bu benim öznel seçimimdir. Açık olan bir şey varsa, dünyaya artık başka türlü dayanamadığımdır.” (Karayazı, 2010). Ahmet Erhan’da alkol kaçıp sığınılan ütopik bir ülke-şişe sanki. Anladığım kadarıyla alkol ve uyuşturucu maddelerin yaratıcı bilinci tetiklediğine inanıyor Ahmet Erhan. Bu, bohemliğin popüler olduğu zamanlardan kalma bir batıl inanç, yapay bir mistisizm arayışı. Tıp, bu fikri hiçbir şekilde desteklemiyor. Bilinç ile bilinçaltının birbirine girmesinden sağlıklı metinlerin doğacağını sanmıyorum, işi tesadüfe bırakmak olur ki bu, çoğunlukla fiyaskoyla sonuçlanır. Aslında şair, kendi durumundan da rahatsızdır: “Gönlüm açık denizler kadar ıssız ve fenersiz/Bana çekinmeden ‘alkolik’ diyebilirsiniz” (II. Cilt, 2014, 371). Kimi zaman Ömer Hayyam’a rastlarız onda: “Şu, yağmuru bardakta içenlerin kentinde/Kimse sana ezan sesine uyanmayı öğretmedi/Şarapla abdest alırdı baban/Çavuş üzümleriyle tesbih çekerdi” (I. Cilt, 2014, 429). Alkol, maliyeti yüksek bir alışkanlık. Belki de bu yüzden yoksulluk şairin kapısını çalmıştır: “Evet ki evet, merhaba Hayat/Rakın yok, karnın aç, ekmeğin küflü” (II. Cilt, 2014, 502).
Yukarıda da belirttiğim gibi çok açık bir şekilde ironi girmiş Ahmet Erhan şiirine. Bu ironinin kaynağı Cemal Süreya gibi görünüyor. Cemal Süreya’dan da Orhan Veli’ye varabiliriz, bu silsile geriye doğru gider. Ancak “Büyük İlan” şiirindeki ironi Cemal Süreya’nın elinde şekil alan bir ironi, ölümünden bir ay evvel yazdığı şiiri, Ahmet Erhan’ı etkilemişe benziyor: “ÜSTÜ KALSIN//Ölüyorum/tanrım/Bu da oldu işte.//Her ölüm erken ölümdür/Biliyorum tanrım.//Ama, ayrıca, aldığın şu hayat/Fena değildir…//Üstü kalsın…” (2000, 299). Ahmet Erhan ile Cemal Süreya arasında ironi üzerinden kurulan akrabalık ortada. Ahmet Erhan’ın “Gibi deli, gibi meczup, gibi şeyda” (I. Cilit, 2014, 391) mısraı bize Cemal Süreya’nın “Çekirge Bulutu” şiirinde geçen “bir gözü mavidir bir gözü bleu”yu (2000, 244) hatırlattı. Bleu, Fransızca mavi demek. Aynı anlama gelen üç farklı dilden kelime: şeyda, Farsça; meczup ise Arapça. İkisi de “deli” anlamına geliyor. Ahmet Erhan’ın aynı mantıkla ürettiği bir başka mısraı: “Kadere inanmam, benimkisi alınyazısı” (II. Cilt, 2014, 512). Alınyazısı göstergesinde daha somut ve daha acı bir durum var. Karayazı, yazgı gibi dramatik içerikli şekillere de girmiştir alınyazısı. Türkçedir. Şair, Arapça olan “kader” yerine Türkçe olanı tercih ediyor. Kadere inanmayıp benimkisi alınyazısı derken de inanç konusundaki arada kalmışlığını ima ediyor. Dilin nüanslarına şair nasıl da hâkim. Şairlik işte bu nüansları görme işidir biraz da. Ahmet Erhan’dan hayat ve ömür arasındaki ilişkiyi irdeleyen benzeri bir örnek daha: “Öyle bir ömür yaşadık ki oğlum, hayat değil, ömür/Nereden baksan uzun görünür…” (II. Cilt, 2014, 532). Cemal Süreya ve Ahmet Erhan’ın da yukarıda karşılaştırmalı okuduğumuz mısralarını 1988 tarihinde yayımlanan kitaplarından alıntıladık. Kimin kimden etkilendiğini ancak şiirlerin yayın tarihine ulaşabilirsek anlayabiliriz. Bu işi edebiyat tarihçisine bırakalım. Yine Ahmet Erhan’ın “Tutar derin kuyulara batırır –sizin hiç ülkeniz öldü mü” (II. Cilt, 2014, 151); “Siz hiç duygu ile asena’nın bir arada bulunduğu bir vaha gördünüz mü?/Ben gördüm de şaşırdım, dul oldum” (II. Cilt, 2014, 254), mısraları Cemal Süreya’nın “Sizin Hiç Babanız Öldü mü” şiirine göndermede bulunuyor. Ahmet Erhan, anladığım kadarıyla ironi üzerinden Cemal Süreya ile akrabalık kurmayı özellikle arzuluyor ve reklamcıları kışkırtacak birçok ironik mısraın altına imzasını atıyor: “Prometheus çakmak reklamına çıkıyor televizyonda.” (I. Cilt, 2014, 435). Prometheus, modern Türk edebiyatında olumlu imajlarla karşımıza çıkmakta. Modernistlerin Tanrı’yı reddetmesi ile Prometheus’un Tanrı’ya karşı çıkışı benzerlik gösterir. Hesiodos; Zeus’tan ateşi –akıl- çalan Prometheus’u, cennette Âdem ile Havva’ya “Bilgi Ağacı”ndan elmayı -akıl diyebiliriz buna da- yediren şeytana benzer bir şekilde anlatır. Kırmızı elma ile ateş en azından renk bakımından birbirini çağrıştırıyor: “Zeus Prometheus’a kızdığında, kendisini kandırmaya çalışan aptal yüzünden her şeyi sakladı insanlardan. O günden bu yana insanlar sıkıntılar içinde. Zeus saklamıştı insanlardan ateşi, fakat Iapetos’un güçlü oğlu Prometheus Zeus’un ateşini insanlar için çaldı, onu bir nartheks’in içine sakladı. Bulutları bile yöneten Zeus ona kızdı. Dedi ki ‘Seviniyorsun değil mi Iapetos’un aptal oğlu, beni kandırdığını sanıyorsun değil mi? Ama öyle bir belaya bulaştın ki evet, çaldığını ateşin karşılığı olarak bir bela. İnsanların başına öyle bir dert açacağım ki onu öpüp okşamadan edemeyecekler.’ Tanrıların babası bunları söyleyip kahkahalar attı. Ardından ünlü Hephaistios’u çağırdı. Ona dedi ki ‘Biraz toprakla suyu karıştır. İçinde insan sesi ve kuvveti olsun, öyle bir şey olsun ki yüzü tanrıçalara, vücudu genç kızlara benzesin.’ Sonra Athena’ya ‘Ona işlemeyi ve renkli kumaşlar dokumayı öğret.’ Aphrodite’ye ‘Onu büyülerinle sarmala. İçinde istekler ve arzular kalsın.’ Yüz gözlü devi öldürmüş olan Hermeias’a ‘içinde bir köpek kalbi ve tilki huyu olsun.’ Hepsi de Zeus’un söylediklerini yaptılar. Topal koca Hephaistios topraktan bir insan yarattı… Epimetheus Prometheus’un sözlerini unuttu. Prometheus Zeus’tan gelecek hediyeleri kabul etmemesini söylemişti. Çünkü hediyeyi kabul ederse evine bir dert alacaktı. Hediyeyi kabul ettiğinde başına geleni anladı. İnsanlar eskiden bu hayatta hiç sıkıntıları olmadan yaşardı. Ölüm getiren hastalıkların ne olduğunu bilmezlerdi. Pandora kutunun kapağını açınca insanlara acıları ve dertleri sundu. Zeus’un isteğine uygun şekilde bir tek umut kutudan çıkmadı. Çünkü Zeus böyle istemişti. Tam umut çıkacakken Pandora kapağı kapadı. O günden bu yana insanların başı dertten kurtulmuyor.” (2018, 16-18). Tevrat’tan mı etkilenmişti Hesiodos, öyle görünüyor. Prometheus, iblis gibi bilgedir de: “Çok akıllı Prometheus ise Zeus tarafından zincirlerle bağlanmıştı… Bulutları yönlendiren Zeus kızarak şöyle dedi: ‘Ah! Bilgin Prometheus! Nasıl da inat etmeye devam ediyorsun.” (2018, 82-83). Tevfik fikret “Promete” şiirinde Promete’ye övgüler yağdırır. Protest tavrın öncüsüdür adeta Promete. Fikret bu bakımdan da modernisttir. Ahmet Erhan’ın böyle bir tavrı yok, hatta Prometheus mitini tiye almıştır, bile diyebiliriz.
Sezai Karakoç’u iyi okuduğunu hissettiriyor Ahmet Erhan. Sezai Karakoç “Çatı” şiirinde “Kaç aç varsa hepsi ben/Kaç hasta varsa hepsi ben/Kaç liman önlerinden dönen/İşsiz hamal hepsi ben//Kaç aşktan ters yüz edilmiş/Aşık varsa hepsi ben/Bütün çiçeklerle donanıp/Bütün insanlarla ölen.” (1996, 79). Ahmet Erhan ise “Bütün uykularından uyanan benim bu dünyanın/Bütün ölümlerini ölen, bütün doğumlarını doğan/Sorularını bir muska gibi takıp da boynuna, yollara düşen benim…//Benim hayatımsa bütün milatların toplamı oldu/Bütün çarmıhları tüketti benim acılarım/Bütün İsalarımı gözyaşlarım boğdu.” (I. Cilt, 2014, 94). Sezai Karakoç’ta görmeye alışık olduğumuz yüce bir varlık konuşuyor burada, Ahmet Erhan’ın şiir bütününe uymayan bir persona, Sezai Karakoç’tan ödünç alınmış. Yine Sezai Karakoç’un “Fırtına” şiirinde şu lirik mısralar elmas gibi parlar: “Ben her taşı beş yüz yıl önce konmuş/Bir camiye tutunarak buluyordum kendimi/Bir yağmadan böyle kurtarıyordum kendimi.” (1996, 19). Ahmet Erhan ise şöyle der: “Çocuklara tutunarak yürüyorum/Issız koridor ormanlarında” (II. Cilt, 2014, 169). Sezai Karakoç’tan etkilenirken adeta onun üslubunu da taklit ediyor. İlk kitaplarında rastladığımız kimi etkileri şairin dönüştürmekte zorlandığını görüyoruz. Edip Cansever’in “Masa da Masaymış ha” şiirindeki masa, onda paltoya dönüşmüş, “dönüşmüş” derken bir şiirsel dönüşümü kast etmiyorum, masanın yerine palto konulmuş gibi. Edip Cansever: “…Adam masaya/Aklında olup bitenleri koydu/Ne yapmak istiyordu hayatta/İşte onu koydu/Kimi seviyordu kimi sevmiyordu/Adam masaya onları da koydu/Üç kere üç dokuz ederdi/Adam koydu masaya dokuzu/Pencere yanındaydı gökyüzü yanında/Uzandı masaya sonsuzu koydu” (1998, 9). Ahmet Erhan: DENGELEME//Paltomun bir cebine ölümü, bir cebine hayatı koydum/Bir cebine sevinci, bir cebine acıyı/Bana gelişini senin, sonra benden kaçışını/Paltomun bir cebine kahramanlığı, bir cebine korkaklığı koydum/Bir yanına dostlarımı, bir yanına düşmanlarımı…//Ne kadar çok şey var bu dünyada/Nefret edilecek ve sevilecek.//Paltomun bir cebine aklımı, bir cebine yüreğimi koydum./Ancak böyle yürüyebildim.” (I. Cilt, 2014, 74). Ahmet Erhan’da II. Yeni’den bildiğimiz dil bozmalarına nadiren de olsa rastlıyoruz: “Beni bağırıyor gazeteci çocuk, beni yağıyor yağmur.” (I. Cilt, 2014, 123). Etkiler yüzeysel, derinlerden değil. Tek tük. Bilinçsizce. Ahmet Erhan, başka bir şaire benzemekten de çekinmiyor: “Bu şiir Nâzım’ın Samansarısı’na giderek daha çok benziyor, benzesin” (I. Cilt, 2014, 468). Nâzım’a bir ayrıcalık tanıyor da olabilir. Ahmet Erhan, “Güneş kova burcuna yirmisekiz kez girdi ben doğduğumdan beri” (I. Cilt, 2014, 475) mısraıyla Nâzım’ın “Ben İçeri Düştüğümden Beri” -güneşin etrafında on kere döndü dünya,- (2015, 897) şiirine göndermede bulunuyor. Ahmet Erhan’ın oldukça hacimli kitabında etkilerin fazla olması doğal bir sonuç. Çok yazmak, şiire az mesai ayırmak bu etkilerin dönüşmesini engelliyor. Ben birkaçını daha göstermekle yetineceğim. Ahmet Erhan’ın “Tek dişi kalmış sevgilimle yatıp kalkıyorum” (II. Cilt, 2014, 147), mısraında İstiklâl Marşı’nı görmemek mümkün değil. Yatıp kalkılan kadın üzerinden değişen namus anlayışı vurgulanarak modernizm eleştirisi yapılıyor sanki burada ya da tam tersi. Okuma biçimine göre değişir. Ama yatılan kadının tek dişi kaldığına göre bakımsız, çirkin olduğu sonucuna varmak zor değil. Modernizm eleştirisi metne daha uygun düşüyor. Tartışılabilir tabii. Ahmet Erhan’ın “Sen Ben ve Deniz. Bir de rüzgârın örttüğü gençliğimiz” (I. Cilt, 2014, 550) mısraı Ahmet Haşim’in “O Belde”sinden ritim kapmışa benziyor: “Ne sen,/Ne ben,/Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,/Ne de alam-fikre bir mersa,/Olan bu mai deniz/Melali anlamayan nesle aşina değiliz.” (1996, 157). Ahmet Erhan’ın “Yazın ömrüme bir tek/Ömrüme şunu:/Yurdunda bir sürgün/Gibi yaşadı ancak…” (I. Cilt, 2014, 362) mısraları da bizi Necip Fazıl’ın meşhur Sakarya Türküsü’ne götürüyor: “Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!” (2003, 398). Ahmet Erhan’ın “Sen ki, deniz görmemiş bir deniz kızısın” (I. Cilt, 2014, 220) mısraı Kemalettin Kamu’nun “Bingöl Çobanları”nı işaret ediyor: “Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.” Ahmet Erhan’ın “Ben babamı severim, kaşı gözü kara/Hilâl-i Ahmet gibi konar uca bucağa/Ben babamı severim doğma büyüme” (II. Cilt, 2014, 433) mısraları, Can Yücel’in “Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim” şiirinden doğma, bu meşhur şiirine nazire yazan şairlerimiz de olmuştur. Ahmet Erhan, sadece edebiyat içi metinlerle değil, başka metinlerle de ilişki kuruyor, meselâ Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi”ne göndermede bulunuyor: “Ve Türkiye’de şair olmak/Her ahval ve şeraitte gülünç bir şeydir/Çünkü vatanın bütün kaleleri zapt olunmuş/Ve bütün tersanelerine girilmiştir.” (I. Cilt, 2014, 503). Şu yalın mısraları da sanki Ahmet Erhan değil de bir Osmanlı şairi -Nedim olabilir- söylemiş: “Nerdesin ey sevgili/Yokluğun varlığının delili” (II. Cilt, 2014, 522). Bu sonuncusu bir metinlerarasılık değil, gelenekten beslenmeye bir örnektir.
İlk gençlik yıllarında şiirin gücüne inanıyor Ahmet Erhan: “AĞAÇ//Bu şiire girmek için/yıllarca bekledi/şu yaşlı ağaç./Kimse onu anlamadı./Yanından geçen/birini görünce/Usulca kıpırdanmasını bile/bir şeylere yormadı…/Yolun kıyısında duran/yapraksız, tozlu ağaç/işte bir şiire girdin./Artık yalnızca/bir ağaç/değilsin.” (I. Cilt, 2014, 176). 80 Kuşağı özellikleri taşıyan bir şiir bu. Sonraları şiirin gücünden şüphe ediyor. “Sanki bütün başkaldıranlar ölmüş, başkaldırılar başka bir zamana ertelenmiştir. Şarlatanlar ve düzenbazlar kazanmıştır. Ve şiir, artık gülünç bir şeydir onlarca; sence, bütün yenilgilerin toplamı olmuştur… Sevgili okur, öyleyse bir daha görüşmeyelim demek, daha iyi değil mi?” (II. Cilt, 2014, 8).
KAYNAKÇA:
Ahmet Haşim; Bütün Şiirleri, Dergâh Yay., İstanbul 1996.
Cansever, Edip; Yerçekimli Karanfil, Adam Yay., İstanbul 1998.
Erhan, Ahmet; Burada Gömülüdür, Kırmızı Kedi Yay., İstanbul 2014.
Erhan, Ahmet; Genç Ozanlarla Söyleşi, Varlık, Sayı 889, İstanbul 1981.
Erhan, Ahmet; Söyleşi, Öküz, Sayı 72, İstanbul 2000.
Erhan, Ahmet; Söyleşi, Ersun Çıplak, Karayazı, Adana 2010.
Erhan, Ahmet; Her Pazartesi Edebiyat Konuşmaları, Ekin Yay., Ankara 1993.
Ginsberg-Ferlinghetti; Amerika, Ada Yay., İstanbul 1976.
Hesiodos; İşler ve Günler-Tanrıların Doğuşu, Say Yay., İstanbul 2018.
Karakoç, Sezai; Körfez/Şahdamar/Sesler, Diriliş Yay., İstanbul 1996.
Kısakürek, Necip Fazıl; Çile; BDY, İstanbul 2003.
Nâzım Hikmet; Bütün Şiirleri, İstanbul 2015.
Süreya, Cemal; Sevda Sözleri, YKY, İstanbul 2000.
Bir yanıt yazın