Her Yarışta Birinci Gelmek: Gülten Akın Şiiri / Zafer Acar / Makale

Solcu şairler her nedense yarışmaya düşkünler. Kendilerine rakip tutmayı pek sevmekteler. Birileriyle mücadeleden güç alıyorlar sanki. O birileri olmasa yokluğa karışacaklar. Hâlbuki spor müsabakası değildir şiir, bunu unutmuşa benziyorlar. Sanatçı, yarışa girmeden her daim kendini birinci hisseder, hiçbir zaman rakip tutmaz, hele de yüz yılda bir gelen cinstense, kendi iç dinamiğinde bile aşama kabul etmez, kendisiyle bile yarışmaz, çünkü ilk eserinden son eserine dek en mükemmeldir. Ortalama sanatkâr için hastalıklı sayılabilecek bu durum, deha için sağlık belirtisidir.       

Gülten Akın 20’li yaşlarının başından 80’lerine dek yarışçı-savaşçı ruhunu korumuş, sonuçta birçok ödüle aday gösterilmiştir. Meselâ “Varlık” dergisinin 1955’te açtığı şiir yarışmasında birinci seçilmiş. Jüride Nurullah Ataç, Ahmet Kutsi Tecer, Ziya Osman Saba, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, Sabahattin Kudret Aksal gibi önemli isimler bulunmaktadır. Yani şair, edebiyata attığı daha ilk adımında iri isimler tarafından alkışla karşılanmış ve birçok şampiyonun aksine unutulmamış, bu başarısını başka başarılarla taçlandırmasını bilmiştir. Gülten Akın’ın başarı grafiğine bakalım: 1955, Varlık Dergisi Şiir Yarışmasında birincilik ödülü, Teoman Karahun ile paylaşmış; “Sığda” ile 1964 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü; “Maraş ve Ökkeş’in Destanı” ile 1972 TRT Sanat Ödülleri Yarışmasında Başarı Ödülü; “Ağıtlar ve Türküler” ile 1976 Yeditepe Şiir Armağanı; “Sevda Kalıcıdır” ile 1991 Halil Kocagöz Ödülü, Salihli Belediyesi 1992 Dionysos Ödülü; “Seyran” (Toplu Şiirler) ile 1992 Sedat Semavi Vakfı Edebiyat Ödülü, Memet Fuat ile paylaşmış; Truva Folklor Derneği 1998 Ödülü; “Sessiz Arka Bahçeler” ile 1999 Antalya Altın Portakal Şiir Ödülü; “Uzak Bir Kıyıda” ile 2003 Dünya Gazetesi Yılın Telif Kitabı Ödülü; 2004-23. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı; 2008 Erdal Öz Edebiyat Ödülü. Bununla yetinmedi Gülten Akın, yaşlılığa rağmen şiir zirvesine tırmanmaya devam etti, ya da birileri yukarıdan çekti. Güya Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın vefatı büyük bir boşluk bırakmıştı geride ve bu boşluğu vakit geçirmeden doldurmak lazımdı, en uygun aday Gülten Akın’dı. Bir zamanlar, 1967’den bahsediyorum, Dağlarca Uluslararası Şiir Formu tarafından “Yaşayan En Büyük Türk Şairi” seçilmişti. O tarihte Necip Fazıl 63-4 yaşlarını sürüyor, yani dimdik ayakta. “Çocuk ve Allah”ın şairi Dağlarca ise Necip Fazıl’dan doğmaydı, bir uzak evlat babanın önüne geçirilmişti adeta. Benzeri bir senaryoyla 2008’de Milliyet Kitap karşımıza çıkıyor. Bu unvanın kime verilmesi gerektiğini, yazar, şair, eleştirmen, kültür sanat editörlerinden oluşan tam 50 akl-ı selime bir bir yüksünmeden sormuşlar. Bu muhterem 50 ismi edebiyat tarihine not düşelim: Ahmet Soysal, Ahmet Ümit, Baki Asiltürk, Berrin Karakaş, Beşir Ayvazoğlu, Birhan Keskin, Cem Erciyes, Deniz Kavukçuoğlu, Egemen Berköz, Elif Şafak, Enver Ercan, Eray Canberk, Eren Aysan, Feyza Hepçilingirler, Füsun Akatlı, Gökçenur Ç., Hasan Ali Toptaş, Hasan Özkılıç, Hıfzı Topuz, Hilmi Yavuz, Hulki Aktunç, Hüseyin Alemdar, İhsan Yılmaz, Konur Ertop, Lale Müldür, Mario Levi, Metin Celal, Metin Kaygalak, Murat Uyurkulak, Murathan Mungan, Müge İplikçi, Namık Kuyumcu, Nazlı Eray, Prof. Dr. Nüket Esen, Orhan Duru, Ömer Türkeş, Özen Yula, Pınar Kür, Selim İleri, Selim Temo, Semih Gümüş, Sibel K. Türker, Süreyya Berfe, Şebnem İşigüzel, Tahsin Yücel, Prof. Talat Sait Halman, Tuğrul Keskin, Yılmaz Karakoyunlu, Yılmaz Odabaşı, Yusuf Çotuksöken. Bu isimler arasında varlığıyla beni en çok şaşırtan Hilmi Yavuz oldu, nasıl gelmiş oyuna, diye düşünmeden edemedim. Meselâ Gülten Akın jüride yok. Bir kurgu var çünkü ortada. Ahmet Oktay, bu seçimi gereksiz ve saçma bulmuş; Hilmi Yavuz, bu tip değerlendirmelerin Türkiye’de gerçek bir karşılığı ve itibarı olmadığını belirtirken “bana da bu soru soruldu; ama herhangi bir beyanda bulunmadım, yani kendime oy vermedim,” diyerek adeta günah çıkarmış; mesele hakkında en sağlam cümleleri kuran ise S. Kemal Bayıldıran olmuş: “En büyük şair tanımlaması sakıncalı bir söz. Benim için büyük şair var, şair var, sıradan şair var ve şaircik var. Sezai Karakoç ve Hilmi Yavuz’un olduğu yerde Gülten Akın için ‘en büyük kadın şair’ denilebilir…” Cemal Süreya’nın ölümü ardından sol, sanırım şair yokluğundan Gülten Akın’a sarılmak zorunda kaldı. Hilmi Yavuz onlardan değildi, Sezai Karakoç her daim İslam diyen şairdi, meydan Gülten Akın’a kaldı. Bir deli kuyuya taş atmış 50 akıllı çıkaramamış.

Hadi bunları da geçelim, diyelim ki birileri Gülten Akın ismi üzerinde gündem yaratmak istiyor. Hayır, öncelikle meseleye hüsnüzanla yaklaşmaya çalışıyoruz, ancak olumlu düşünme gayretlerimizi bizzat şairin kendisi, bu saçma seçme işine destek vermekle engelliyor: “Benden önce bu (en) Dağlarca’ya verilmişti. Ayıptır söylemesi, benden çok daha az oy aldığı halde, kimseden ses çıkmadı. Aslında olay benim umurumda değildi. Değil oy kullananların, seven okurlarımın da umurunda değil, ama sessizliğimi sürdürmem onlara da dünya emek vererek iyi niyetli bir anketi düzenleyen gazete yazarlarına da, ayıp sürdürülmesin diyedir bu imkânı kullanmam. İnsanlar küçücükseler bundan kurtuluş yok. Bunlar çocuklukta olur, geçer sanırdım.” Böylece Gülten Akın da belki de hayatının son yıllarında bir aktriste dönüşüyor. Ona, geçmiş olsun diyoruz.

Boş verelim magazini ve şiir diyelim ve sözü Necatigil’e bırakalım: “Uzun süre, hayatla doğa arasında tedirgin bir iç dünyanın duyarlığını dile getiren, sonra objektifini bireysel inceliklerden kitle sorunlarına çeviren Gülten Akın…” (1993, 26). Doğan Hızlan ise ilk başlarda Gülten Akın hakkında bizimle benzer belirlemelerde bulunuyor: “Şiirlerinin çok azında, Öfke Ağıdı gibi bir ustadan çok, bildiri şiiri yazanlara özgü bir nitelik var. Şair ille de şiirsiz de olsa bir sorunu iletmek için yazmışsa, ayrı bir tür olarak diyeceğimiz yok ama bunların şiir katına yükselmediğini de belirtelim.” (1996, 50). Aradan üç beş yıl geçtikten sonra Hızlan, kendiyle çelişmek pahasına adeta bir U dönüşü yaparak Gülten Akın hakkındaki olumsuz kanaatlerini neshediyor: “Günümüz şiirinin özgün adlarındandır Gülten Akın. İlk kitabından son kitabına kadar özgün bir duyarlılığı, toplumcu, gerçekçi bir içeriği her zaman şiir katına başarıyla getirmiştir.” (1996, 54). Tabii ki eleştirmenlerin fikirleri zamanla değişebilir, yanılgılarından dönmeleri ise takdire şayan bir davranıştır, fakat burada daha farklı bir durum olduğunu düşünüyorum: Belki Gülten Akın, daha bir saygınlık kazanarak dokunulmazlar katına yükseldi; belki şairin Doğan Hızlan’la samimiyeti arttı, bilemiyorum. Doğan Hızlan, geçmişteki yazısına atıfla, Gülten Akın’a fazla sert yaklaşmış, sanki biraz haksızlık yapmışım diyerek kendini tashih etse daha bir isabet buyurur, bizim de kafamızın karışmasını engellemiş olurdu. İslami camianın Mehmet Akif, Necip Fazıl gibi dokunulmaz şairleri olduğunu soldan birçok yayın organı dile getirmiş, saftirik Müslümanlar ise hiç düşünmeden bu dedikodulara inanmıştı. Birçok solcu şair hakkında olduğu gibi Gülten Akın hakkında da olumsuz bir yazı okudum diyemem, yaşayan en büyük şair unvanını da aldı ki, artık kimse onun kılına bile dokunamaz. Solcular, meclis gibi bol keseden dokunulmazlık dağıtıyor, sonra da akılları sıra İslami camiayı suçluyorlar.  

Gülten akın ilk şiirini 1951’de “Son Haber” dergisinde yayımlamış, ardından “Hisar”, “Türk Dili”, “Mülkiye” ve “Varlık” gibi dergilerde kendine yer bulmuş. Mülkiye denilince akla Sezai Karakoç ile Cemal Süreya’nın gelmemesi mümkün değil elbette. Gülten Akın, Ankara Hukuk’ta okurken bu iki Mülkiyeli şairimizle tanışmış, şiir sohbetleri etmiş, bir anlamda II. Yeni’nin doğuşuna şahit olmuştur. Cevat Akkanat, 30.05.2013 tarihli “Milli Gazete”deki yazısında, Gülten Akın’ın yaptığı bir konuşmayı konu edinmişti, ondan alıntı yapıyorum: ”Bu arada İkinci Yeniciler arasında yaşıtınız Sezai Karakoç var. Onunla irtibatınız oldu mu?” Gülten Akın, Sezai Karakoç sorusuna manidar bir cevap veriyor: “- Sezai benim fakültedeki arkadaşlarımdan biridir. Orada arka bahçede oturur, konuşurduk. Onunla şiire bakışta, ortama bakışta anlaştık. Çözümde anlaşamadık. O başka yolda ilerledi, ben başka… Kardeşim gibi sevdim onu. Daima önemsedim. Çok güzel şiirler yazdı.” Her şeye rağmen Gülten Akın’ın ilk şiirlerinde II. Yeni izlerine rastlarız, bu izler her ne kadar o, II. Yeni’ye savaş açsa da devam edecektir. Ondaki bu değişimi, II. Yeni’nin 60’lı yıllarda şiddetli bir Marksist saldırıya uğramasına bağlamak çok da zor değil. Üstelik bu baskıya dayanamadığını düşündüğüm Gülten Akın da sıkı bir sosyalisttir ve kendi kökleri sayılan II. Yeni’yle ciddi bir şekilde hesaplaşır. Hesaba çekilen kişilerin hemen hemen hepsi dünya görüşü bakımından sosyalist olmasına rağmen Gülten Akın onları adeta Marksist sanata ihanetle suçlar. “Bakış açısı” kavramına poetik anlamlar yüklediği 1966 tarihli bir yazısında kendisini tamamen II. Yeni dışına atar: “Ülkemizde İkinci Yeni dediğimiz dönemin kimi ozanını bugün artık hiç anımsamadığımız bir yığın saçmaya iten, bu açısızlıktır.” (1996, 19). Toptancı olmasa, bu yargıya hiç düşünmeden katılabiliriz. Doğrudur, II. Yeni bir duraklama dönemine girmiş, yasaklı olmaktan çıkan bir Nâzım Hikmet okuma furyası başlamış o yıllarda, Marksizm sanatta da yükselişe geçmiş. Peki, Gülten Akın, bu çıkışıyla II. Yeni’den yakasını kurtarabilmiş midir? Bu soruyu, yine ben cevaplamak istiyorum: “1974 itibariyle II. Yeni’nin öncüleri arasında olmadık isimler sayıyor Bezirci; aynı zamanda II. Yeni’ye katılıp da onca şiir kitabına rağmen bugün birçoğu unutulmuş olan şairleri de sıralıyor: Oktay Rifat, Ercüment Uçarı, Halil İbrahim Bahar, Ali Yüce, Ömer Nida, Seyfettin Başçıllar, Gülten Akın, Sıtkı Salih Gür, Faruk Ergöktaş, Kemal Özer, Özdemir İnce.” (2013, 11). Asım Bezirci deyip de geçmemek lazım, birçok açıdan eleştirilebilir, fakat sonuçta dönemin nadir eleştirmenlerinden. Gülten Akın’ın hiç kuşkusuz kendine öznel yaklaştığını, şiir meselesine dışarıdan bakan Asım Bezirci’ye –şair değil sonuçta- kulak vermenin doğru olacağını düşünüyorum.

1982 tarihli bir yazısında, Gülten Akın’ın II. Yeni hakkındaki görüşlerine daha bir çimento katarak sertleştirdiğini görüyoruz: “Açıkça belirtmeliyiz ki, bir iki ad dışında toplumcu şiirimiz de Batı’nın temellendirmesinden kendini alamadı. Entelektüel düzey yükseldikçe, bu eğilim arttı. (Bu yanlış entelektüelizm anlayışı da bir belâdır ya neyse..) ‘İkinci yeni’ filan diye adlandırılan dönemde, Batı kökenli kökensiz şiir, altın çağını yaşadı. Bu temellenme de ister istemez biçimde, biçemde kaldı. Batı’nın tarihinden toplumsal ve ekonomik yaşamından yeşeren kendi şiiri, bireyci de olsa, toplumcu da olsa, özü biçimine uygun, kendi kuralları içinde tıkır tıkır işlerken, bizimkinde, iğreti imge süsleriyle, ancak bir yapay biçem (üslup) olabildi. Yaşam biçimindeki farklılık, konuların özleşmesine olanak tanımadı. Biçim, azgın atlar gibi aldı başını gitti taa anlamsızlığa kadar. Anlamı, en kabadayısından, varoluşçu düşünceye dayatılmıştı. İkinci Yeni’nin en yüksek noktası, varlığına değgin bunalımının da başladığı nokta oldu. O noktada tam bir çıkmaza girdi. Halkla şiirin iletişimi tümüyle koptu. Baştan, birkaç yüz de olsa satan şiir kitaplarına dönüp bakan olmadı. Çok açık oturum, çok panel, çok toplantı, yazmalar çizmeler, giden günü bile döndüremediler,” (1996, 54-5). Kitapların az satmasında II. Yeni’nin sorunlu ilk şiir örneklerinin etkili olduğu kesinlikle doğru ve eleştirilerinin çoğunda haklı Gülten Akın, ilginçtir bu sözlerinden iki yıl evvel 1980’de verdiği bir söyleşide II. Yeni hakkındaki düşünceleri gayet ılımlıydı: “İkinci Yeni biçimsel bir arayıştı. Şiirimizin anlatım olanaklarını geliştirdiği yadsınamaz. ‘Bir akımdı’ dersek, siyasal kısıtlılığın zorladığı, Batı’ya öykünmenin beslediği bir kaçış akımıydı da demeliyiz, “ (1996, 142). Turgut Uyar’ın tartışmalara neden olan “Çıkmazın Güzelliği” başlıklı denemesini Gülten Akın da 1972 tarihli “Akarsu Çıkmaz Tanır mı?” başlıklı yazısıyla eleştirir, II. Yeni’ye karşı neredeyse her fırsatı değerlendirir: “Bence, açmaz, başta da söylediğim gibi, çarkın ezilen, bunun bilincinde olan, ne yazması gerektiğini iyi bildiği halde, yazamayanların çıkmazıdır. Bu çıkmazda günlük yaşamın payı kadar, birikimlerin payı vardır. Edinilen yanlış, köksüz ekinle, kendine, değerlerine yabancılaşmanın, kendini küçük görmenin, kurtulma yürekliliğini gösterememenin payı vardır. İkilem içindedirler. Bunu bilirler. Sancısını çekerler. Kurtuluş yolları tıkanmış gibi gelir onlara. Kişisel ve yazık ama büyük tragedyaların şimdiden yitik kahramanlarıdırlar.” (1996, 45). II. Yeni ile ilgili gidiş gelişler yaşıyor olmalı ki bahsi geçen “Akarsu Çıkmaz Tanır mı?” yazısıyla aynı tarihte (1972) Edip Cansever, Turgut Uyar; 1973’te ise Cemal Süreya üzerine gayet samimi metinler kaleme almıştır, yani tamamen, daha doğrusu her an bir II. Yeni karşıtı da değildir Gülten Akın. Bugün geldiğimiz noktada, Marksist sanatın çöktüğünü, II. Yeni’nin geçmişe göre daha da bir kurulup edebiyata yerleştiğini görüyoruz.        

Gülten Akın şiiri iki koldan ilerler: Modern edebiyat ve Halk edebiyatı. Modern yanını II. Yeni’den aldığını belirtmiş olduk, halkla bağlantısı ise doğal bir sürecin sonucu: “Kendimi bildim bileli şiir söylemeye çalışırım. Bu yeteneğin rastlantısal olmadığını sanıyorum. Aile içinde, şiire büyük değer verilmesinin sonucudur. Mânileri, koşmaları, ilâhileriyle, şiirli dinsel öyküleriyle, Anadolu halk edebiyatının ortasında kendimi tanıdım. Daha okuma yazma öğrendiğim yıllarda, seçkinci edebiyatın ürünleriyle tanıştım. Birçok kişinin lise sıralarında bile okuma olanağı bulamadığını ben çok küçükken okudum. Okuma tutkunuydum çünkü. Bir yerleri kurcalıyordum boyuna. Ankara’ya okumaya giden ya da öğrenimini bitirmiş dayılarım vardı. Eski, bırakılmış bavulları hazine değerindeydi. Yirmilerden, otuzlardan, kırklardan sararmış yeni kalmış kitaplar. Divan edebiyatı antolojisi, yeni şiirimizin ilk antolojisi. Nâzım şiirleri.” (1996, 146). Böylesi bir karışımdan bilgelik doğması mümkün, yer yer doğmuştur da. Doğan Hızlan ermiş, abdal şeklinde nitelendirir Gülten Akın’ı. Bazen II. Yeni ile halk şiiri arasında bir gerilim hattında buluruz: “Ben halk şiirini ne kullanıyorum, ne de yapıyorum. Onun uzandığı kaynağa ben de uzanıyorum. Yoksa, kalıplarını, söylemini almıyorum. Ara sıra bir türkü dizesi belki. O kadar az ki. Üstelik yapı onlardan hem yararlanmış, hem dıştalamıştır. Bile isteye.” (1996, 150).

Bunca itirazına rağmen Gülten Akın’ın 2013’te yayımlanan son şiir kitabı “Beni Sorarsan”da yer alan şu bendi de hâlâ II. Yeni’den kopamadığını gösteriyor:

“Kaygan yüzey döner ayna

düzenin kustuğu

afiyetle havla kendi kendini

köpekleş köpekleş köpekleş leş” (2013, 40).

Çizgiselliği göz önünde bulundurarak metinlerarasılıktan bakacak olursak bu bendi, Lorca’ya (“havlardı bir köpek ufku/Irmaktan çok ötede şimdi”); Sezai Karakoç’a (“Bu köpekler neyi havlıyor hangi kadını”); Cemal Süreya’ya (“Köpekler gizli bir dağı havlar”) bağlayabiliriz. Bakalım Lorca bu mısraı ile daha kimleri etkileyecek.

Gülten Akın, gereksiz yere kendi şiirini sınıflandırarak daraltır, böylece eleştirmenleri belirlenmiş tek açıya yönlendirmiş olur: “Kırmızı Karanfil ile başlayan dönemde izlek çeşitlenir, genişler. İlgiler, bireysel yaşamı da içine alacak biçimde, tüm yaşam alanlarına, dünyaya yönelir. Toplumcu bir bakış açısından deneyimlerden geçerek yeniden toplumsallaşmış bir ozanın dizeleri vardır sonrasında. Göndermeler kimi kez geniş dolayımlıdır. Vurgulanan anlamsal birinci anlamdır, yan anlamlarla çoğalmış da olsa.” (1996, 164).

Gülten Akın, şiirinin röntgenini çekmeye devam ediyor: “Şiirlerim izleklere göre dönemlere ayrılabilir. İlk üç kitabımda, Rüzgâr Saati, Kestim Kara Saçlarımı ve Sığda’da bireysel izleri, sonrakilerde toplumsal olanı baskın görebiliriz. Bireyseli daha çok, geniş dolayımlı atıflarla, yan anlamlardan geçerek sislendirilmiş, birinci anlam gerilere çekilmiş olarak; toplumsal izlekleri ise (Kırmızı Karanfil, Ağıtlar ve Türküler, İlahiler…), anlamı belirginleştirici bir biçem içinde yazdım. Şimdilerde, yeni denemler yapıyorum, kendi dilim içinde.” (1996, 175). Şairin bu sözlerine kanmış, evet kanmıştır eleştirmenler. Onun şiirini, kitapları üzerinden dönemlere ayırmaktansa –bu kestirme, bu matematiksel metot genelde eleştirmeni yanıltır,- bileşenleri bakımından incelemek gerektiği kanaatindeyim; çünkü hele de sanatta birdenbire başka bir akıma, üsluba geçmek mümkün değil, illa ki geçmiş edebi alışkanlıklar, refleksler eserde kendine yer bulacaktır. Aslında Gülten Akın da bizimle hemfikir görünüyor bu hususta: “1960’lara kadar bireysel çıkışlı ama kadınlığı dolayısıyla ezilenlerin ortaklaşacağı duyarlılığı şiire getirmeye çalıştım.” (1996, 141). “Şunu da belirtmeliyim: İster bireyci, ister toplumcu duyarlığı yansıtsın, her şiirim yaşamdan çıkmıştır.” (1996, 141). Buradaki “yaşam” yerine “üslup” yerleştirilirse meramım daha iyi anlaşılacaktır. Gülten Akın, üslupta, II. Yeni’yi çağrıştırırken özde, görece bu akımın bünyesine aykırı düşünülen –Cemal Süreya’nın “Folklor Şiire Düşmandır” yazısını hatırlayalım- halk geleneğinden beslenir. Sezai Karakoç’ta ise modern şiir ile Osmanlı şiiri izdivacına şahit oluruz. Bu tarz, birbirine uzak yapıların bileşimi özgün eserler doğurmuştur.  

1972’de yayımlanan “Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı” ile 1979’da kitap bütünlüğü kazanan “Seyran Destanı” Gülten Akın şiirine epik öğeler ekler. “Destana yönelişim, işlediğim konu dolayısıyladır. Konular kendilerine uygun bir biçem, bir de dış biçim edinemezlerse özlüğe yükselemezler. Bir Kurtuluş Savaşımız kesitini, bir iç göç olgusunu başka nasıl anlatabilirsiniz? Seyran Destanı 1974’te başlayarak, parça parça dergilerde yayımlandı. Şu günler destan modasının yaygınlaştığı günler. Zor bir türdür destan.” (1996, 142). Bu alıntının sondan ikinci cümlesi üzerine durmak lazım. Destan, ölümsüz bir tür, insanlık tarihinin her döneminde karşımıza çıkar. Biz, millet olarak en son I. Dünya Savaşı ile akabinde Kurtuluş Savaşı’nda büyük trajediler yaşadık, bu trajedilerin ilk destanını Mehmet Akif yazdı, Nâzım Hikmet kokusunu aktardı, Dağlarca ve Gülten Akın ise tamamen nostaljide kaldı. Bu ortamda iyi ve kötü destan örnekleriyle karşılaşan Sezai Karakoç şanslıydı, 60’lı yıllarda “Hızırla Kırk Saat” ve “Taha’nın Kitabı” gibi eserler vererek modern-epiği-destanı canlandırdı. İşte, 70’li yılların destan modasını buraya bağlayabiliriz; çünkü denemeler geleneksel değil, son derece moderndi. Gülten Akın; destanları, zamanın gençlerini dönüştürüp devrimci yapmak için yazmıştır, çünkü uzun şiir, çarpmadan, çaktırmadan insanı yeniden yapılandırmakta kısa şiire göre daha etkilidir. “Kırmızı Karanfil” kitabını şu devrimci mısralarla kapatır Akın:

“Delikanlılar bulurum

Köpüğü yele veririm, bulutu sevdaya

Kandır alır gelirim

Nur topu bir devrim doğar

Nur topu bir devrim doğar” (2008, 160).

Gülten Akın’ın, özellikle orta yaş dönemine rastlayan epik şiirlerinde Sosyalist Gerçekçiliğin izleri belirginleşir. Sanki bilinçli olarak o, daha iyi anlaşılsın için toplumsal meseleleri düzyazı mantığıyla dile getirir:

“Öğütüyor değirmenlerimiz: Gerek gerek gerek

Motor gerek okul gerek su gerek

Radyo gerek asfalt gerek cam gerek

Beylerimiz kadar güç gerek

Ne bir eksik, ne bir artık.

Tabancalar alıyoruz

Kimin için? Bunu bilmediğimizden

Birbirimizi vuruyoruz” (2010, 56).

Bu anlaşılır dilin ardından II. Yeni ya da sürrealist benzetmelerle karşımıza çıkar şair: “Yaşlı bir bedene benzer öfkesi yuvarlak/Konuşkandır, sivri nüktelerle dengeler kendini” (2010, 58). Gülten Akın şiirinin başlangıç yılları ile son yılları daha bir benzer birbirine. Orta yaş şiirleri adeta bunalımdan sosyalizme kaçış-sığınış şiirleridir. Vazgeçemediği asıl üslubu, ilk ve son dönemi eserlerinde aranmalı. Bu arayışta karşımıza sivri yanları törpülenmiş bir II. Yeni çıkar.     

Gülten Akın’ın son yıllarda yayımladığı “Kuş Uçsa Gölgesi Kalır” (2007) ile “Beni Sorarsan” şiir kitapları, bireysel meselelerle yoğrulmuş, hem niceliksel hem niteliksel hacimden yoksun, yeni bir atmosfer yaratmıyor, yalın ile basiti aynı potada eritmeye çalışıyor, fazlalık mısralara yer veriyor; sanırım şair, daha bir yaşlanıp yorulmuş durumda. Öteden beri bir ideolojinin şairi, şiiriyet bakımından muadili sayılabilecek bir dini inancın şairi kadar sonuna dek duruş sergileyemiyor. İnancın şairleri ilerleyen yaşlarında, dünyanın geçiciliği kemiklerine bıçak gibi dayandığı için kutsal davalarına daha bir sarılıp kendilerini maneviyata vermiştir. İdeolojinin şairlerinde ise dava bilinci, ya zayıflayıp başka alanlara kanalize olmuş ya da yokluğa karışarak yerine bunalım bırakmıştır. Yine de Gülten Akın’ın her zaman şiirden devrimci beklentileri olmuştur. 1994’te TÜYAP Ankara Kitap Fuarı’nda verdiği söyleşi, onun şiire bakışını özetler: “Şiir, dizelere sıkıştırılmış bir nükleer enerji. Şiir, parçalanacak, patlayacak olan şey. İşte düzeni, egemenleri korkutan şey. Şiir hem haz, hem derinlik, hem sonsuz bir bağımsızlık, bağsızlık, hem çok ince bir denge, bir iç düzen. Sabır ve coşku.” Ne yazık ki Gülten Akın şiiri, adeta Nâzım Hikmet şiirine bakılarak yapılmış bu tanımlamaya göre değerlendirilmeye tabi tutulsa, büyük ihtimal düşük not alıp sınıfta kalır.  

Gülten Akın, biraz da kuşağının şairlerine özenerek poetik metinler üretmeye, söyleşiler vermeye çalışıyor, üzülerek söylemeliyim ki bu metinler buluşlardan değil, ortalama bir şiir bilgisinden doğmuş, üsluptan uzak bir ansiklopedik dille yazılmış, şiirin öz meselelerinden çok yüzeyiyle ilgilenmiş; Sezai Karakoç, Cemal Süreya gibi şairlerin poetikaları yanında onunkiler cılız kalmış, şairleri ele aldığı müstakil metinlerinde ise şerhten öteye geçememiştir. Kaynaklardan beslenerek yazılan ansiklopedik poetikanın en yetkin örneklerini ise İlhan Berk vermiştir. İşte lise ders kitaplarında bile göreceğimiz cinsten Gülten Akın’a ait klişeleşmiş yaklaşımlar: “Şiir en yalınında en soyutuna dek yaşamla ilintilidir. Anlam dışına düşeni bile. Tüm öteki sanat türleri gibi, onun da gereci hayatın kendisidir… İster coşku içinde, ister soğukkanlı, yaklaşımımız ne türden olursa olsun, durmadan seçme yapıyoruz. Seçiyor ve yeniden düzenliyoruz. Resim yaparken de, nakış işlerken de, mimarsak projemizi yaparken de. Bu seçilmiş ve yeniden düzenlenmiş olan hayat değildir. Bir üründür. Ürünlerimizin gerecine bakarken, onu ayıklarken kullandığımız ölçü, mihenk taşı, bizim ‘bakış açımız’dır. Bakış açımız olmadan yaptığımız, bir sanat ürünü, bir şiir sayılmaz,” (1996, 18); “Bir ideolojik temelden, onun beslediği bir bakış açısından yoksunluğun, genelde insan, özelde sanatçı kişiliğinde yansısı olan boğuntu bizden önce de Batı’da ürünlerini vermiştir,” (1996, 19). Bu alıntıların “Şiiri Düzde Kuşatmak”ın seçkin parçalarından olduğunu belirtmeden edemeyeceğim. Gülten Akın şiirini tanımak adına seçkin bir parça daha: “Cumhuriyet dönemi şiiri, nasıl ki kademin bastı alınamaza, bu iki gözü dolu heybeyi buldu önünde. Divan şiiriyle halk şiiri. Yeni şiiri onlar beslemeliydiler. Öyle olmadı pek. Ayrık durumlar kuralı bozmazlar. Genç Cumhuriyetimizin şiiri, öteki üst yapı kurumları gibi Batı’dan temellendi. Daha doğrusu temellenmeye çalıştı. Kesti kendi geleneğiyle, kendi birikimiyle bağını. Divan şiiri anlaşılmazdı eskiydi, güne yanıt veremezdi. Halk geleneği ise, aydın sanatçı kesim için yabancılaşılmış, unutulmuş, unutturulması görev sayılan bir uzaklıktaydı.” (1996, 54). Bu cümlelerin sahibini, yaptığı tespitten dolayı değil, bu tespite katıldığı için tebrik etmek lazım. İşte böyle kimi zaman, Gülten Akın, çekinmeden hakikatleri dile getirmiş, aydınları ve burjuvaziyi hırpalamaya çalışmış: “Türk aydın kesimine, feodal bir kültüre karşı savaş verirken, görünüşte ileri Batı kültürüne, sanatına yaslanmak kolay geldi. Kendi gelen konuğu başımız gözümüz üstüne alıp kabul ettik. Kur-tak sanayi, kur-tak kültür el ele bugünlere dek sürüp gelmiştir ama, bir şey eksik kalmıştır hep. O şey ÖZÜ’dür işin. Yani KENDİ KÜLTÜRÜMÜZ, KENDİ SANATIMIZ. Türkiye’de köklenen yeni kültürün temeli hiçbir zaman Batı’dan sokulmuş, özenilerek büyütülmüş kentsoylu kültürü olamaz. Kendi geleneğimizi çaresiz kapitalizm öncesi kültür içinden ileri öğeleri seçmeyle oluşturacağız. Gerici öğelere sürekli karşı çıkacağız. Gerici öğelere dayanılarak canlandırılmak istenen yaşam biçimine, kültüre ve sanata da.” (1996, 29). Gerici sanat acaba kim oluyor, diye düşünmeden edemiyorum. Öte yandan halk kültürümüz nereden bakılırsa bakılsın bilhassa İslamiyet’ten, kalıntılar halinde önceki dinlerden beslenmiştir. İşte bu yüzden dinleri yadsıyan Marksistler paradoksa düşmekten kurtulamazlar, önce Hak’la, sonra halkla barışmalılar. “Şiiri Düzde Kuşatmak”ın önsözüne kulak verelim: “Eski bir ozan geleneğidir sanıldı: Onlar şiirlerini yazsınlar, az konuşsunlar, düze inmesinler. Yok. Bu bir gelenek değil bir kuraldır. Üstelik ozanın da değil. Camdan kulesinde büyüsel oyunlar yaparak kendilerini eğlendirsin isteyen kentsoylunun. Kim unutturmaya çalışırsa çalışsın biliyoruz,  ülkemiz şiirinin geleneğinde işlevsellik vardır, halk için, hayat için. Bu işlevselliğin bir sonucu da, ozanın neyi niçin, kimin için yazdığını bilmesi, bunun hesabını vermesi. Düze inmesi, bir sis çanı gibi uyarıcı olması da var. Genç ozanlara birikimini açık seçik aktarma görevi de var.” (1983, 7); “Anlam aramada bir saptama, bir duruklaştırma isteği vardır. İŞLEV bir edimi, bir diriliği anlatır. Sanatın dirimi İŞLEV’dir. O yüzden toplumcu sanat, dirimi özünde en çok taşıyan sanattır. İşlevinin kapsamı geniştir çünkü,” (1996, 9). İnanmış bir şair Gülten Akın, bu yüzden en sıradan bir meseleyi yinelese bile duygularıyla yenilemeyi başarıyor. 

Görüldüğü üzere birçok solcu şair gibi o da poetikasına Marksizmi çerçeve yapmaya çalışıyor, Hilmi Yavuz gibi edebi eseri –onların adlandırmasıyla yapıtı- üretim-tüketim açısından değerlendiriyor: “Şiir yazma, bir üretim eylemidir. Ozan ise üretimci. Bu üretim eyleminin bir de tüketicisi var: Okurlar. Şiir, kitap ve dergi biçiminde somutlaştığında meta (mal) olmuştur. Satılır, alınır. Ürünün metalaşma süreci, bir eyleyicinin daha oyuna girmesini gerektirir ki, bu yayıncıdır. Üç bacaklı sandalyeye benzettiğim bu süreçte her bacak işini gereği gibi yaparsa, üretim oluşur ve sürer. Değilse biter.” (1996, 25). Modern eleştiriye göre okur tüketici değil üreticidir –Hilmi Yavuz buradan bakar-, metne yeni anlamlar ekleyerek sonsuzluk aşısı yapar.

Marksizim devrimci bir dile dönüşüyor Gülten Akın’da: “Bir var ki, şiirde slogan da kullanılır. Atasözü kullanılmıyor mu? Önemli olan, bu hazır gerecin yapıya yedirilmesi, yazılanın şiir değeri taşıması. Üstelik genç ozanın, mitinglerin ‘konulduğu’ , sloganların ‘atıldığı’ bir ortamın, bir çağın yaşayıcısı olduğunu unutmamalıyız. Gelecekten çok umutluyum ben. Şiir konusunda da, dil konusunda da. Batı’nın kur-tak kültür ve edebiyat etkilerinin yıkılıp gideceğine, bilgilerin iyi özümleneceğine, halkın içinden gelen ozanın şiirinde halkın yaşamının soluk alıp vereceğine inanıyorum. Yanlış benimsenmiş, daha doğrusu benimsenememiş yabancı gelenekten arıtacağız şiirimizi. Kendi geleneğimize onurla sahip çıkacağız. Devrimci anlayışta yanlışlığa düşmeyeceğiz,” (1996, 62-3). 1977, tam da memleketimizin kaosu yaşadığı yıllar, bu kaostan Gülten Akın’ın da payına bir miktar acı düşüyor, oğlu hapse atılıyor, sekiz yıl hapis yatıyor. Şair, ana acısını “İlahiler” (1983) ile taçlandırıyor, diyebiliriz. Bu zor durumda ilahilerle ilaha mı yaklaşmış oluyor, sorulmalı.

Gülten Akın’ın solculuğu soya çekim değil, bir seçimdir: “Ana yanından soyludur anam. Hoca Nuri Efendi günün medrese eğitimini görmüş, bunu İstanbul’da tamamlamış aydın bir din adamı. ‘Ulûm-u diniye’ öğretmeniyken, Cumhuriyetle birlikte il kitaplığı yöneticiliğine getirilmiş. Sarığı atıp şapkayı giyen ilk kişi. Okumaya düşkün. Mevlâna, Yunus tutkunu.” (1996, 179); “Babam Halk Partisi’ne karşıydı. 1946 ve sonrasında, Demokrat Parti’nin kuruluşundaki coşkusunu hiç unutmuyorum. Ama 1950’lerden sonra hem coşkusu söndü, hem umudu,” (1996, 188). Gülten Akın, İslami camiadan Sezai Karakoç dışında neredeyse hiçbir şairin adını anmıyor. Bunun nedenini onun katı dünya görüşüyle ilişkilendirmek istemiyorum. 

1953’te yayımladığı “Annecik” şiirinde, şiir öznesinin Tanrı’ya, en azından varlık olarak inandığını görüyoruz:

“Hemen yanıma gel şöyle otur

Yalnızlığı Tanrıya bırakalım

Hüzün gecelere mahsustur” (2008, 21).

İslam memleketlerinde yaşanan kırıma kayıtsız kalmayarak tanıklık ediyor, ölümsüzlük katıyor, belki de tam bu anlarda Gülten Akın, yıllar sonra ata-özüne dönüyor:

“vardı bir şeyler elbette

o zaman da vardı

ama Afgan şehirleri

masal olmamıştı daha

Iraklı çocuklar, anneleri…

Irak kül, Irak yıkıntı

Ortadoğu yara dünya” (2007, 11).

Şunun da farkındayım, yukarıdaki bentte Tanrı değil, insan var; ama konu edilen insanın içinde bir Tanrı var. Şairdeki bu duyarlılık görülmeye değer. 

Temadan çok, düzyazı mantığıyla ulaştığı konular üzerine yazıyor şiirlerini Gülten Akın. Yüzeyde gezinen fikir, adeta sırıtıyor; duygu, fon haline geliyor onun şiirinde, köy-kent düalizmi bir çatışma halinde karşımıza çıkıyor, bu açıdan bir sosyal meseleye dönüşen göç ve gecekondulaşma Marksist bir zihinden geçerek kendine yer buluyor:

YÜKSEK EVDE OTURANLARIN TÜRKÜSÜ

“Evleri yüksek kurdular
Önlerinde uzun balkon
Sular aşağıda kaldı
Aşağda kaldı ağaçlar

Evleri yüksek kurdular
On bin basamak merdiven
Bakışlar uzakta kaldı
Uzakta kaldı dostluklar

Evleri yüksek kurdular
Cama betona boğdular
Usumuzdaydı unuttuk
Topraklar uzakta kaldı
Toprağa bağlı olanlar” (2010, 35).

Bu sevgili-şiiri, ben, Sezai Karakoç’un “Balkon”una nazire diye okumuşumdur hep. İki şiir arasında karşılıklı okuma yapacak değilim, ama şu kadarını söyleyeyim: Çağrışım alanları ile duyarlılık oldukça yakın.

Türkiye’de kadın özgürlüğünün ilk temsilcileri ve savunucularından Şükufe Nihal’den (1896-1973) sonra belki de ciddiye alınan ikinci kadın şairimizdir Gülten Akın, ama şiire kesinlikle daha fazla emek ve gönül vermiş, özel hayatıyla edebiyatın paparazzisine malzeme olmamıştır. Onun tam aksine, Batılılaşmayı cinsellik üzerinden algıladığını düşündüğüm Şükufe Nihal ise dönemi için cesur sayılacak ilişkiler kurmuş, Faruk Nafiz, Nâzım Hikmet gibi şairlerle aşk yaşamış ve bu ilişkilerle gündemi bir süre meşgul etmiştir. Gülten Akın, adeta poetik bir bilinçle şiirlerinde de cinselliğe uzak durmuştur: “Hem genç bir kadınken, herkes sizin gizlerinizi merak eder. Bu yüzden bugüne kadar gizlerimi hep sakladım, bunu savundum. Zaten giziniz olmazsa yazamazsınız.” Dişiliği rakkase kıvraklığıyla kullanan bazı günümüz kadın şairleri, pornografik göstergelerle şehvi duygular yaratmayı ve bu sayede okunur olmayı şiir sanıyorlar. Gülten Akın’ın deyimiyle daha ilk metinleriyle gizlerini kaybettiler. Gülten Akın, cinsiyetsiz bir dille yazmış gibi, kadın sorunlarını duygusallığa pirim vermeden anlatmayı başarmıştır.

Aşağıdaki şu mısralar ise cinsellikten öte bir Anadolu kadının heybetini hissettirir:

“Bizim erkeklerimiz

Dört mevsim bahar gibidir.

Sevişirken, yeniden doğar gibidir

Al atla savaşa girer gibidir

Güzel olur çocuklarımız” (2008, 153).

Yeni neslin yazdıkları yanında ne kadar da saf duruyor, onun şiir bütünlüğü içerisindeki belki de en erotik mısralar:

“Bölüşmek saklamaktan güzeldir

Sevişmek kavgadan” (2010, 27).

Felsefeden uzak duran şair, felsefenin en çetrefilli konularından “zaman” üzerine çok sevimli, düşündürücü mısralar yazmıştır:

“geçen aylar, yıllardır belki

çoğunca

zaman yaş koymak iyidir.” (2013, 50).

İşte, Gülten Akın’ın dillerden düşmeyen ikiliği:

“Ah, kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya” (2008, 116).

İnternetle birlikte hayatımıza giren sosyal paylaşım siteleri, şairleri böyle ikiliklere hapseder oldu. Eskiden Faruk Nafiz gibi “Han Duvarları”yla, Necip Fazıl gibi “Kaldırımlar”la anılan şairler bu durumdan mustaripken –çünkü bütün kitaplarıyla anılmak isterler- şimdinin şairleri tanınmak bakımından mısraa kadar düştü. 

KAYNAKÇA:

Acar, Zafer; Sezai Karakoç Kuşağı: II. Yeni, Usta-Çırak Yay., İstanbul 2013.                                          

Akın, Gülten; Kırmızı Karanfil, YKY, İstanbul 2008.

Akın, Gülten; Uzak Bir Kıyıda, YKY, İstanbul 2008.

Akın, Gülten; Ağıtlar ve Türküler, YKY, İstanbul 2010.

Akın, Gülten; Kuş Uçsa Gölge Kalır, YKY, İstanbul 2007.

Akın, Gülten; Beni Sorarsan, YKY, İstanbul 2013.

Akın, Gülten; Şiiri Düzde Kuşatmak, YKY, İstanbul 1996.

Bezirci, Asım; İkinci Yeni Olayı, Evrensel Basım Yay., İstanbul 2005.

Hızlan, Doğan; Kitaplar Kitabı, YKY., İstanbul 1996.

Necatigil, Behçet; Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, Varlık Yay., İstanbul 1993.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir