Popülerlik tuzağına edebiyatımızda ilk 80 Kuşağı düşmüştür. Öncesinde Ümit Yaşar, Özdemir Asaf gibi şairler de var elbet. Garip ise dergi ve gazetelerden başka pek bir platform bulamamıştır kendine. Lakin 80 sonrası, liberalleşen bir Türkiye ile karşılaşıyoruz. Artan tv’ler, gazeteler, süreğinde gelen internet gibi şiirden çok şairi gündemine taşıyan organlarla 80 Kuşağı hesaplaşmak zorunda kalmıştır. 2000’li yıllarda ise artık iş çığırından çıkmış, şiir, pragmatik anlamda kaybetmiş, sözde şair kazanmıştır. İşte “Üç Çiçek” çevresinden Ali Günvar – o da 70’lerden 80 Kuşağı’na sarkanlardan-, şiir üzerine derinlikli düşünüp sorunları çözmeye çalışan nadir şairlerdendir. Poetik metinlerinde mimarlık mesleğinin de imkânlarından yararlanarak -belki de bu analoji sayesinde- ilginç sonuçlara varıyor.
Günvar’ın ciddi birikim ve emekle kaleme aldığı ufku açık poetik metinleri –Doğu Yazıları-, şiirimizin durumundan endişe etmesi nedeniyle yer yer pesimist bir bakışla noktalanıyor. Şair, haksız değil elbet bunda, fakat şunu da söylemeliyiz ki, gelecekten ümidini tam kesmiyor, mücadelesine devam ediyor: “Artık, salt şiir söyleyerek şair olma dönemi kapanmıştır,” (1999, 40) diyen şair, yüksünmüyor, elini taşın altına koyuyor: “Poetika öteden beri edebiyatın yaşam kaynağı olagelmiştir. Bunun nedeni pek çok ufuk açmasındadır. Büyük şairlerin, ya da daha genel bir deyişle edebiyatçıların en önemli özelliği, açtıkları ufukların sonunu bulamamalarıdır. Sanırım günümüz Türk Edebiyatındaki açmaz, bunu gerçekleştirememiş olmanın eksikliğidir. Pek az sayıda edebiyatçı dışında hemen bilinen tüm isimler felsefe/şiir ya da dizi roman/mitos çelişmesinin kutuplarından birini dondurarak, hem şiir, hem felsefeler hem roman, hem de mitosu atıl hale getirmektedirler. Bu donukluk sonucu oluşan ‘kötü edebiyatçı’ sahneden kovma çabası içindedir ve bunda da kısmen başarılı olmuştur. Ancak iyi edebiyatçıyı kovanlar bir gün ufuklarının tükendiğini ve kendi kendilerini yinelemekte olduklarını göreceklerdir. Daha şimdiden bu yineleyişin açık ve seçik örnekleri ile karşılaşmaktayız.” (1999, 33). Bu tarz rahatsızlıklarını sık sık tekrarlar Ali Günvar, haksız da değildir, çünkü büyük şiir ödüllerini (!) bile yer yer o eleştirdiği adamlar almaktadır.
Ali Günvar, Yahya Kemal gibi “ikili” bir şiir yazmaya çalışıyor; ne demek istiyorum burada. Hatırlayalım, Yahya Kemal, “Kendi Gök Kubbemiz”le yeni şiirin, “Eski Şiirin Rüzgârı”yla ise Osmanlı şiirinin örneklerini vermişti. Ali Günvar ise Yahya Kemal’in bu tutumunu yer yer şiirde kullandığı Osmanlı Türkçesinden kelimelerle -“Eyzan” kitabı meselâ- desteklemiş oluyor. Osmanlı Türkçesi, onun şiirinin hemen hemen her döneminde kendine yer bulmuş. Ali Günvar, bu tutumuyla göstergelerin taşıdığı kültürel unsurlara ve tarihselliğe dikkatlerimizi çekiyor –büyü yaratma amacı ise ikinci planda kalıyor sanki-, hayatın ânı yaşamak değil, geçmiş ânlarla birlikte yaşanması gerektiğini, köksüz bir hayat ağacının olamayacağını hissettiriyor. Aruzla yazmamasına rağmen, Arapça ve Farsça kelimeler ve tamlamalar kullanması, onun bu işi aslında poetik bir prensip haline getirdiğini gösteriyor:
“dil zinde-i feyz-i şems-i Tebriz / ney pare-i
hame-i şeker riz / bu resme koyup beyan-ı aşkı
ve bir güz çınarı tedirginliğiyle fevvare-i
zerrin lâlelerinin
izdüşümlerini dosyalayıp zamanaşımında, uzaklaştı” (1987, 19).
Osmanlı Türkçesi tamlamalarıyla başlayan şiir, ilerledikçe paradoksal bir şekilde günümüz Türkçesine varıyor. Karşıtlıkların gücünden faydalanıyor adeta şair. Yakın geçmişte kullanılan dille, şimdi arasındaki somut farklara da şahit oluyoruz böylece. Ali Günvar’daki karşılık bununla kalmaz; ilk iki kitabı “Çarpık Hüzünler Kantatı” ve “Anthropomorphus” (düzyazı şiirin iki iyi örneğidir; lirizm, sıfıra inmiştir), Edip Cansever şiir toprağında yeşermeye çalışırken kendisini bir kilise atmosferinde bulur:
“nice yıl sonra anlamıştım ansıttıklarımı gotik başlıklarda.
kerpiç çatlaklarından yosunlar boşaltıyordu duvarlarım.
ince taş örgülerinden uyarlanmış tanılar dolduruyorken içimi,
bir org müziğinin çöküp dizleri dibine, giderek aydınlandı,
çaresiz, makadam yollarım, tarih kendini yakıyordu kuytu korularda.
sessizce uyandım. ve kanlı ovaların gülümseyişlerinden arta kalmış dudaklarımla” (1985, 16).
Batılı bir ses var burada, sadece burada da değil: “gomorrhalılar! terkedilmiş bir kilise kapısı/çarparken boreas darbeleriyle,/bir phoenix gibi, her günbaşında,/küllerimden kendimi yineliyorum./ve ağır küfürler yağıp kenan’ın/ateşle beslenen topraklarına,/zil çiçekleri, seraplı günler,/ve zina, cinayet ve tefecilik,” (1985, 38). Bu Hıristiyani atmosfer, şiirimizde yeni değil, gayet alışıldık, ona, İncil’den değil Edip Cansever’in şiirinden bulaşmış gibidir. Yine Edip Cansever’in ölü sesi sinmiştir genç şairin mısralarına: “oldukça sıkıldım amaçsız varoluşundan vücudumun” (1985, 17). Daha sonraki yıllarda şairin İslam’a ve daha özelde tasavvufa yönelişiyle, cami gibi daha aydınlık bir şiir yazdığına şahit oluruz. Ali Günvar, kiliseden camiye geçmiş bir şairdir bence. Yine ilk iki kitabında Kitab-ı Mukaddes’in biçimsel özelliklerinden olan uzun ve ahenksiz mısralarla ilerleyen şiirler dikkat çekmektedir, analitik bir aklın varlığına, şairin felsefi yaklaşımları sonucu varmamak, işten bile değildir. İlk iki kitabında mitlerden faydalanan Ali Günvar, Edip Cansever’den daha Batılı bir dil kullanıyor, desek, abartmış olmayız. Batı’yı iyi okumuş. Yabancı dil bilmesi bunda bir avantaj elbette. Sonra İslam… şairi ve doğal olarak şairin şiirini dönüştürüyor. Tevrat ve İncil’in Kuran kadar kulağa hitap edemediğini söylemek bilineni tekrar etmektir sadece.
Felsefeyle irtibatı olan Ali Günvar’ın, tasavvuf olmasaydı belki de bugünkü kimliğine kavuşamayacaktı. “…şiir ile felsefe birbirine dönüşüvermeye pek yatkındırlar,” (1999, 31) diyen “şair”, şiirin yerine konulursa, meramım daha iyi anlaşılacaktır. Felsefeden tasavvufa ulaşmıştır bence Ali Günvar, ilk döneminde nasıl ki şiirini felsefeyle buluşturduysa ikinci döneminde tasavvufla buluşturmuştur. Batılı mitlerin yerini tasavvufi kavramlar alıyor. Ancak “Ricatlar Kitabı”na mikroskobik bir bakış attığımızda fark ediyoruz ki, şairin bu rücuu Batı’dan değil, modernizmdendir. Çünkü kitap, yine Batılı yazarlara, müzisyenlere ve şairlere dipnotlu göndermelerle dolu. Tabii ki bu defaki farklı: Bu defaki, Müslüman bir şairin Batı’ya bakışını yansıtıyor. Bu arada, ricat: Askeri bir terimdir. Bozguna uğramış da geri çekiliyormuş gibi görünüp düşman ordusunu içe doğru çektikten sonra etkisiz hale getirme –hilâl- taktiğidir. Ali Günvar’ın, bu kitabıyla Batı kaynaklı bir şiir ortamına meydan okuduğunu düşünmek yanlış olmaz. Bununla birlikte şair, Batı düşüncesi ve sanatını dışlamıyor, hatta Batı’dan nasıl yararlanılabileceğinin haritasını çiziyor “Ricatlar Kitabı”yla. Eski biçime güncel özler yerleştiriyor. Şiirindeki epiklik, zamanla lirizme eviriliyor. Uzun mısralar, ahenk arayışı nedeniyle kısalıyor. Kafiye ve aliterasyon, asonans; ustalıkla şiirde kendine yer buluyor. Ali Günvar da başka Türk şairleri gibi –daha evvel belirtmiştik- “Ricatlar Kitabın”nın sonuna “alıngan okur için notlar” şeklinde T.S. Eliot’un “Çorak Ülke”de yaptığı gibi dipnotlardan oluşan bir bölüm koymuş. Belki de bunun ipuçlarını önceki şiirlerinde vermişti: “ve usul şarkılarla geçerken çorak ülkeyi,” (2002, 13). Peki, Batı ile Doğu şiiri arasındaki biçim ve öz farklılıkları, bu denli belirgin midir, sorusu, bu bağlamda yanıtlanmalıdır bence. İslam şairlerinin doğdukları ilk kaynak Kur’an’dır. İslam topraklarında yaşayan her şair, Kur’an’dan muhakkak etkilenmiştir: Kur’an okunan evler, camiler, düğünler, ölümler, mahalle ve caddeler kulaklarımızı Kur’an’la şenlendirmiştir. Kuran kaynaklı Yunus Emre’nin ilahileri, Süleyman Çelebi’nin mevlidi bu topraklarda yaşayan herkesin bilinçaltını şekillendirmiştir. Ölçü, kafiye ve muhtelif ses unsurlarını klişe olarak görüp dışlayan modern şiire rağmen, şiirimiz, İslami gelenek sayesinde kullanmaktan vazgeçememiştir. Bu anlamda Edip Cansever bir istisna gibi durur. Ali Günvar da ilk iki kitapta bu istisnaya eklenmeyi başarmış. İslam’a yönelişlerin, geçmişteki örneklerini hatırlayacak olursak aklımıza ilk Necip Fazıl, belki sonra İsmet Özel gelecek. Necip Fazıl’ın ilk gençlik yılları, Osmanlı; gençlik yıllarıysa Cumhuriyet’in ilk yıllarına denk gelir. O yıllarda modernizm, Marksizm, sekülerizm, ateizm gibi kavramlar; bugünkü anlamda dolaşıma girmiş değildir. Bu yüzden olsa gerek, Necip Fazıl’ın ilk dönem şiirleri de gayet Müslüman halkla barışıktır. İsmet Özel için bunu söyleyemeyiz. Onun İslam’a yönelişinden önce yazdığı şiirler, Marksizm’in propagandasıyla doludur ve son derece militarist hatta Ahmet Kabaklı’nın deyişiyle teröristtir. Ali Günvar’ın durumu da İsmet Özel’inki kadar sert olmasa da keskin çizgilere sahip, şiirinin atmosferini de özden çok biçim oluşturur. Konuyu biraz daha açmak lazım diye düşünüyorum, öyleyse önceliği şaire verelim: “Doğuda sözün ‘zarifâne ve levendâne’ söylenmesi için çaba harcanmış, batıda ise zaman, mekân ve konu bütünlüğünün ön plana çıktığı bir çaba bahis konusu olmuştur. Bir başka biçimde anlatacak olursak, doğuda şiir resimsel planlar ve müzik üzerine temellendirilmiş, batıda ise temellendirme daha çok teatral bir zemin üzerine yapılmıştır. Yüzeysel bir benzetme ile yaklaşacak olursak, doğuda şiir müzikli bir diyapozitif gösterisine tekabül ederse, batıda şiir bir sinema gösterimine tekabül eder.” (1999, 69). Edip Cansever tiyatro ve trajediden beslenmiş, bu tarzın şiirlerini yazmıştı. Ali Günvar’ın ilk kitaplarında da bu hava bulunmakta. Trajedilere sinen Hıristiyani unsurlar, bu edebi eserler üzerinden dünya edebiyatını etkilemiştir. Hz. İsa’nın çarmıha gerilişi, trajedinin dine yerleşmesine, kiliseye kadar girmesine neden olmuştur. Roma resmi ve heykelciliği ise bunu desteklemiştir. Batı, felsefeye; Doğu, mistisizme içkindir. Batı’da, Rönesans ve reform hareketlerinin olması felsefi akılla ilgilidir.
Ali Günvar, “Ricatlar Kitabı”nda Bach’tan, Beethoven’dan, Metallica’dan notalar alıntılayarak somut şiire de kapılarını aralar. Böylece farklı türlerle de metinlerarasılık kurmuş olur: “Kelimeleri atmosfer oluşturacak ve dilin kodlarını zorlayacak biçimde seçerim genellikle bir de müzik çok önemlidir benim için. Hem mısradaki hem de söz dizimlerinin ulaştığı anlamlar ve çağrışımların müziği, duyarlı olduğum hususlardır. Bu konuda sanırım aşırı titizim ve bu verimliliğimi de etkiliyor. Yahya Kemal tavrı gerçekten önemsediğim bir tavır. Behçet Necatigil’in ‘şiir ishali’ dediği illetten çok korkarım.” (Söyleşi: Zeki Dursun).
Hastalıklı bir modern-biriciklik peşine düşmüyor Ali Günvar, atalarının izini önemsiyor, tecrübelerini görmezden gelmiyor: “Zira düşünce ve duygunun sınırlarında ve keşfedilmemiş alanlarında güvenli bir biçimde dolaşabilmek ve serüven yaşayabilmek için usta/çırak (mürşit/derviş) ilişkisi gereklidir… Ben de bazılarına yol/iz sordum elbette ama onların tariflerini kendi süzgeçlerimden geçirmeden uygulamadım. Yol sorduklarım arasında aklıma geliveren isimlerden Hz. Mevlana, Yunus Emre, Nabi, Niyazi Mısrî, Baki, Şeyh Galip, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Cenap Şahabettin, Taşlıcalı Yahya, Hilmi Yavuz, Shakespeare, John Done, Ezra Pound, T. S. Eliot, Verlaine, Baudelaire, Hulusi Özoklav, Osman Hakan A., Vural Bahadır Bayrıl, Şavkar Altınel’i zikredebilirim ama daha önce de söylediğim gibi bu isimleri ustalarım olarak değil yol ve iz sorduğum isimler olarak saymaktayım.” (söyleşi: Zeki Dursun); “İşte Hz. Mevlana, Hz. Yunus Emre, Hz. Eşrefoğlu Rumi, Hz. Niyazi Mısri ve daha adlarını saymaya sayfaların yetmeyeceği nice evliyadan sadır olan, -insanların şiir diye algıladıkları ve bu algılayışla kendi idraklarını mahkum ettikleri- bu eserler, ilahi beyanın hadis cümlesindendir.” (1999, 95). Metinlerarasılığın ötesinde ancak gönül bağıyla açıklanabilecek bu yaklaşım –ikinci alıntıyı kast ediyorum-, daha doğru bir tabirle inanış, hemen bütün tasavvuf ehlinde vardır. Şair, meseleye bir başka yerde de değinmiştir: “Kabul etmek gerekir ki yalnızca formellik alanında kalarak kurmaca bir şiir oluşturmak, daha da öte bu alanda kalarak hayranlık uyandıracak bir mükemmelliğe (Yahya Kemal ve Hilmi Yavuz örneklerinde olduğu gibi) ulaşmak mümkündür. Ama bir Yunus Emre bir Mevlana rahatlığı yakalamak için formellik sınırları dışına taşmak zorunludur.” (1999, 78). Ali Günvar’ın burada vurgulamak istediği, yazmaktan çok konuşan ve şiir ötesi sözler eden evliyalardır. Buna, trans hali doğaçlamaları, yalınlık, “saf”lık da denilebilir. Bir tarafıyla da kuramsal bakışlarla tüme-varan bilinç, onu şu sonuca götürür: “Dünya tarihinde önceki bölümde sözünü ettiğimiz bütünselliğe ulaşmış olan pek az gelenek vardır. Japon şiiri, Divan şiiri, Ortaçağ Avrupa şiiri bunların en önemlileridir… Divan edebiyatının ürünleri karşısında durallık izlenimi duyanlar karşılarındaki çeşitliliğin büyüklüğü karşısında algılama gücünü kullanamayanlardır… Ancak bu, sistemin yeniden ele alınıp bugünün koşulları ile kurulabilmesine engel değildir. Bugünün avantajlarından ve hatta görevlerinden biri de yıkılmış olan sistemi yeniden kurarken bunun içine en azından Uzakdoğu ve batı kültürleri ile yerel kültürün bileşkesini sağlayacak ögeler katabilmektir.” (1999, 39). Ali Günvar’ın geleneğe bakışı Sezai Karakoç ile Hilmi Yavuz’u hatırlatıyor demeye gerek bile yok. Öte yandan şiiri de bilhassa Hilmi Yavuz’unki gibi geçmişin ve günümüzün nitelikli şairlerine atıflarla ilerliyor. Bu atıfta karşımıza en çok Ahmet Haşim çıkıyor: “ve çiçek bozuğu görünümüyle ufuklarımda bir dud-i muannit” (1987, 19); “yılgın akşamlar bıraktım hayâl viranelerime./ve baykuş haykırışlarıyla geçtim göl saatlerini.” (2002, 12); “büyülü sularına bir aks-i mülevvenin/dağılacaktır bundan böyle tınısız bahçeler” (2002, 56); “bir ince kadınsın sen/sefil iştihâsında rüzgâr uğultularının” (2013, 08). Ali Günvar’ı biz Yahya Kemal’e yakın bulsak da o, Ahmet Haşim’i yakın akrabası olarak görüyor. Onun Ahmet Haşim’le organik ilişkisini, ustası Hilmi Yavuz sempatisiyle ilişkilendirmek mümkün, Yahya Kemal’e yönelik öyle belirgin bir atıfta bulunmuyor. Cenap Şahabettin, Nâzım Hikmet, Ece Ayhan, Attila İlhan, Ece Ayhan, T.S. Eliot gibi şairler de onun şiirine metinlerarasılık üzerinden katkı veriyor: “ve bir beyaz lerze/titretip eksilen gövdemi,” (2002, 13) diyerek Cenab Şahabettin’e göndermede bulunuyor. “ve ‘haydi’ dedim rüzgâr kanatlı atlarıma” (1985, 30) mısraında Nâzım Hikmet karşımıza çıkıyor. “Şimdi son mısralarını şarkınmadayız/sisler bulvarında/ölüm güncelerinin” (1987, 45) mısraıyla ilginç bir şekilde 80 kuşağının entelektüel şairlerinden belki de bir tek Ali Günvar selem veriyor Attila İlhan’a ve poetik metinlerinde de onu rehberleri arasında sayıyor; bu meseleyi birkaç cümle ile geçmemeli açmalıydı. “Ruhuma varlığımın atonal şarkıları dolarken bu melun aydınlık/kitaplarımın harflerini bile gözlerimden saklıyor” (1985, 11) atonal denilince bu müzik tarzını poetika haline getiren Ece Ayhan’ın gelmemesi mümkün değil, aynı zamanda Ali Günvar ilk şiirlerinde Ece Ayhan gibi cümle düzeyinde bozmalara gidiyor: “şimdi hangi ölümleri şarkınır yok gözlerim?” (1985, 10). Bu durumu, II. Yeni etkisi şeklinde de okuyabiliriz. Ali Günvar da kendi kuşağı, öncesi ve sonrası şairleri gibi ilk başlarda II. Yeni’ye az çok kapılmıştır.
“Kitsch, kelime anlamıyla, sahte iddialı, frapan ama gerçekte değersiz ve daha çok kitle pazarına yönelik yapıtlara verilen genel addır.” (1999, 65); “Zira şiir, gramatik, sentaktik ve semantik işlevleri bir yana koyarak baktığımızda, sezinlediğimizde poetik boşluğun estetiğidir… Soyut dilin merkezindeki potansiyel boşluğa poetika adını veriyoruz. Poetika şiirin ideasıdır… İşte kitsch bu kritik noktada ortaya çıkar. Kitschte kalanlar poetik boşluğu yakalayamadıkları halde gramer, sentaks, anlam, imge vb. yığınlarından oluşturdukları metinleri şiir diye sunanlardır.” (1999, 67-8). “Şiirde boşluk” fikri, dünya edebiyatına Mallermé’den miras kalmış ve sonraki kuşaklar tarafından geliştirilmiştir. Aslında Günvar, Sosyalist Gerçekçileri eleştiriyor. Öte yandan kuşağının kuramcılığına da soyunmuş oluyor. Sosyalist Gerçekçilerin saldırısına uğrayan 80 Kuşağı’nın diğer şairleri gibi Ali Günvar da onlara sıkı cevaplar verir: “Edebiyat eseri hiçbir mesaj vermeden de pek âlâ edebiyat eseri olabilir. Hele şiir için bu çok daha açık ve belirgin bir niteliktir. Zira aslolan dilin kodlarıdır. Bu kodlardan hareketle dil, bir iletişim olması hasebiyle, kendi mitoslarını oluşturur. Ve bu mitosların kurgulanmasından oluşan mesajlar ile iletişim sağlanabilir.” (Söyleşi: Zeki Dursun). Hatta, Sosyalist Gerçekçileri korkaklıkla da suçlar, çünkü Sosyalist Gerçekçiliği hapis korkusuyla toplumcu gerçekçi –sosyal gerçekçi- şeklinde değiştirmişlerdir. Sanırım, onun imgeye karşı tavrı da imgeyi doğru kavrayamamasıyla ilgili, bu sonuca imge hakkındaki kafası karışık görünen poetik metninden yola çıkarak varıyorum. Evet şair, kuru gürültüye, şiirde kurguya pek sıcak bakmıyor. Bu yüzden bilmeli, imge çoğunlukla doğaçlamadan doğar, üstelik son derece de organiktir. Birçokları o da sanırım imgeyle benzetmeyi birbirine karıştırıyor. Benzetmeyi küçümsemiyorum, lakin söz sanatlarından bir sanat, klasik dönem ressamları ve heykeltıraşlarının işine çok yaramış, taklit için kullanılmış. O kadar yani. Ama şurası da bir gerçek: Ali Günvar, şiir ortamındaki imge sanılı safsatayı fark etmiş, belki de imgeciliğe karşı cephe almış ilk imgeci şairdir. Yinelemekte zarar gelmez: Ali Günvar’ın şiirindeki epiklik, zamanla lirizme eviriliyor. Bunu kuramsal bir tavırla değil, gençliğin epik, yaşlanmanın lirik bir kan taşımasıyla açıklamak daha doğru olur.
Bir şiir incelemesinde Ali Günvar’ın büyük eserler ortaya koymak amacındaki pek çok şair gibi ironiyi küçümsediğine şahit oluyoruz: “Pek çok genç şairin büyük handikapı olan ironi bataklığına saplanmaz ve şiiri de geleneksele oldukça etkin biçimde eklemler.” (1999, 158). Bence şair, ironiye dönüşmemiş gülmeceleri, esprileri yeriyor burada; çünkü ironi, pek az şairimiz tarafından anlaşılabilmiş ve ciddiyetle işletilmiştir. Bu bakımdan ironi ile imgenin kaderleri birbirine benzer. Bana soracak olursanız, bu karakışta İsmet Özel şiiri gibi Ali Günvar şiirinin de ironiye kan gibi ihtiyacı var; çünkü ironi şiirin vücut sıcaklığını artırır. Ayrıca şairin aşka koyduğu mesafe “Ricatlar Kitabı”yla ortadan kalkmıştır:
“o güneşten çalmaya çalışır ışığını
ben kalbimden alırım” (2013, 25).
Dergilerde okuduğumuz aşk dolu münacat ve naatları ise bugün itibariyle -2013- kitaplaşmış değil.
Ali Günvar, tümden gelen bir şair, ilk şiirlerini bile bütünün bir parçası gibi yazmış; biçimden öze doğru gerçekleşen değişimi ise onun şiirini tekdüze olmaktan kurtarmıştır. Son sözler için erken, şairin idealar dünyasındaki şiirsel bütünlüğünü beklemeye devam edelim. Değer.
KAYNAKÇA:
Günvar, Ali; Anthropomorphus, Şiir Atı Yay., İstanbul 1987.
Günvar, Ali; Çarpık Hüzünler Kantatı, Üç Çiçek Yay., İstanbul 1985.
Günvar, Ali; Doğru Yazılar, Est Non, İstanbul 1999.
Günvar, Ali; Eyzan; Yedi İklim Yay., İstanbul 1997.
Günvar, Ali; Nisyan/Rapsodi, İstanbul Yay., İstanbul 2002.
Günvar, Ali; Ricatlar Kitabı, Mühür Yay., İstanbul 2013.
Bir yanıt yazın