Batı şiirini yakından tanıyan Yahya Kemal, özellikle, uzun süreli klasik edebiyat ve romantikler üzerine yaptığı incelemelerinin ardından şiirin aşk olduğu sonucuna varmıştı. Mısralardaki göstergelerin bile maddesellikten silinip hissin ta kendisi olmasını arzulamış; bu gayeyle dili hamur gibi yoğurmuştu. Aslında o, pozitivistlerin aksine hakiki olanın sezgiyle özümsenebileceğini iddia ediyor ve duygudan doğan anlamı, aşk gibi şiirin bütününe ve derinliklerine sindiriyordu; Tanzimat döneminde bir süre unutulan fakat, gerek Batı ve gerekse Doğu’da yüzyıllardır var olan bu geleneğin adına ise aşk diyordu. Doğrusu ölümün, hüznün, nefretin anlatıldığı şiirlerde bile –hepsinin kaynağı kalptir- aşk duygusuna rastlanır. Fuzulinin “Âşk imiş her ne var ise âlemde/İlim ancak bir kîl ü kâl imiş” sözünü sanki Yahya Kemal, poetik bir tavra dönüştürerek sistematikleştirmişti. Sadece Fuzuli değil, Fuzuli gibi, divanlarını gazellerle daha çekici hale getiren Osmanlı şairlerimiz ve hatta sazlarına koşmalar söyleten halk ozanlarımız aşktan gayrısına yüz vermemişlerdi. Modern döneme kadar Batı şiiri de Doğu’ya benzer bir yolda ilerlemiş; Shakespeare’in soneleri, Goethe ve Victor Hugo’nun romantik şiirlerindeki aşk duygusu, içinde bulunduğu çağa damgasını vurmuştu.
Yahya Kemal’deki aşkın beşeri olmadığını, idealize edilene yakın durduğunu da hatırlatalım; yoksa o, Orhan Veli ve sonrası birçok şair gibi soyut değil, somut varlıklara hitap eden şiirler bırakırdı geride. Yahya Kemal izleğinde yürüyen şairler, şiiri aşk duygusu içerisinde eriterek mistik bir atmosfer yaratmaya çalışır. Özgün yanlarıyla Erdem Bayazıt’ın şiiri –aksi takdirde yapılan şey sanat olmazdı- kendini bu geleneğe eklemlemiş görünmekte: “İçimde taşıdığım aşkı, coşkuyu, hayreti, gayreti, nefreti diğer insan kardeşlerimle şiir aracılığı ile paylaşmak istiyorum.” (2002, 13) diyen şairimiz beslendiği kaynakları da açıkça belirtir: “Bu arada bana dil zevkini veren, Türkçe’yi en iyi kullanan ve Türk şiirinin dönüm noktası olan Yahya Kemal’i saymam gerekir. Onu hep severek okudum. Saf şiir yönünden Ahmet Haşim çok etkilemiştir beni.” ( 2004, 62 ).
Erdem Bayazıt, mısralarını sanki romantik bir eda ile müzik eşliğinde söyler. Lirini kaybeden lirik şair, bu eksikliği sesi ve sözdizimini bir enstrüman gibi kullanarak giderir. Bu müzik, müzik olma durumunu aşar, anlamı alttan alta destekleyerek şiiri çok katmanlı kılar. Ve bu dış-iç arasındaki uyumla şairane bir ruha bürünen okur dünyadan arınarak kendini bulur. Şair bunu, bazı sanıların aksine epope tarzı uzun şiirlerle değil; kısa, katıksız lirik şiirlerle sağlar: “Güzel sanatların içinde şiirin bir ayrıcalığı vardır; o, lisana dayalı, malzemesi kelimeler olan bir sanat olduğu için ifade gücü en aşkın (transandantal) bir sanattır. Kelimeler de seslerden oluştuğu için şair yerine göre müziğin gücünden yararlanır.” (1996, 37 ). Onun şiirleri ünlemelerden ve bazı şiddet bildiren göstergelerden dolayı (dağ, silah, kurşun vb.) destansı olarak nitelendirilmiştir, halbuki bu durum lirik bir coşkunun sonucu olarak algılanmalı; bu göstergelerin imge oldukları ve çoğunlukla ilk anlamlarının dışında kullanıldıkları unutulmamalıdır. Nice aşk şiirleri vardır ki savaş sahneleriyle anlatılmıştır. Şairin uzun sanılan şiirleri ise aslında lirik şiir içerisinde yer alabilecek kısalıktadır. Son zamanlarda minimal şiir ile lirik şiir birbirine karıştırılır oldu. Destan tarzındaki kimi söz yığınlarının ve dışsallığın yerini onda öz arayışı ve içsellik almıştır: “Şiirde mutlaka bir tarihi boyut olmalıdır, şiirde mutlaka fizik ötesine bir açılım olmalıdır ve yine mutlaka hayatın, bugünün bir yansıması da olmalıdır, diye düşünüyorum.” (2004, 62 )
Onun şiirinde coşkunluktan kaynaklanan popülere yakın mısralara da rastlarız, bu durum kendini ilhamın çekiciliğine fazla kaptıran şairlerin ortak özelliğidir. Şair coşkunluğu dizginleyebilmeli, şiirin dışına (popüler) taşırmamalı, yalnızca şiirin ilgilisine ulaştırmalıdır; fakat, buna benzer birkaç olumsuz duruma rastladı diye eleştirmen hakiki şiire sırtını dönmemeli, çünkü bir cevher, yatağından tertemiz, işlenmiş olarak çıkarılamaz. Mükemmeliyete yaklaşmış bir eseri –buna pek az rastlarız- her kalem rahatlıkla değerlendirebilir, önemli olan fark edilememiş değerleri gün ışığına çıkarabilmek.
Sanatın iskeletini (form) gelenek; etini ise her yana sündürebileceğimiz (yeni kavram-anlam) özgünlük oluşturur. Hangi döneme bakılırsa bakılsın sanat eserinin kendisini var kılmasının yegâne yolu bu iki birliktelikten geçer. Kimi şair, şiirlerini bir imge veya bir sembole sarmalanmış mısralarla geliştirir; kimisi, imgesel bütünlüğü önemsemeden anlatımcı tavırla şiirini temanın rüzgârına bırakır; bazıları ise imge ve temayı birleştirerek eserlerini şaheser seviyesine ulaştırır. Bu söylediklerimizin ilkine İlhan Berk’i ve Ece Ayhan’ı; ikincisine Edip Cansever’i ve Turgut Uyar’ı; üçüncüsüne ise Sezai Karakoç ile bazı eksiklerine rağmen Cemal Süreya’yı örnek olarak verebiliriz. Erdem Bayazıt, bunlardan ikincisine yakın durur: “II. Yeni’ye mahkûm kalmadık ama ondan aldığımız bir takım unsurlar olabilir, çünkü o yıllarda okuduğumuz şairlerdir. II. Yeni şairlerini çok yakından takip ettik.” (2004, 62 ). Şiire salt form açısından bakarsak iddialarımızda yanılmış olduğumuz söylenemez. Ancak, şiiri mutlak olana ulaşmak için bir araç olarak gören Bayazıt, şiirlerinin işaret ettiklerinin aksine etkilendiği kaynakları şöyle özetler: “Gerek benim poetik anlayışımda, gerekse dünya görüşümde bir numaralı etken Büyük Doğu mektebi olmuştur. Necip Fazıl Kısakürek’in açtığı çığır çok etkilidir. Ondan sonra Sezai Karakoç geliyor.” ( 2004, 62 ). Bizce bu iki şairden, daha ziyade muhteva yönünden yararlanmıştır.
Onun, bütünlüğünü tema ile sağladığı bir şiirine bakalım.
“SEVGİLİLER BURCUNDAN
/ Yumuşak + Kavisli /
Yollara çıktığında
Güvercin yürüyüşlüm.
Açınca pencereyi
Gökte ayın on dördü!
Uzanıp baktığında
Dalda kiraz duruşlum.
Yatakta gül açışlı
Uykuda sakin deniz
Uyanırken sanki buluttan çıkıyor gibi güneş
Salınırken odada, salonlarda
Gölde kuğu yüzüşlüm!
Gülerken nar çiçeği
Ağlarken salkım söğüt
Öfkesi şimşek çakışlım
Elleri kar yağışlım.
Dönüp baktığında
Kanım dalgalanıyor
Görmezden geldiğinde
Aklım yağmalanıyor!
Saçlarınla rüzgârda,
Tel tel savrulmaktayım.
Gözlerin buluştuğunda gözlerimle
Yanıp kavrulmaktayım” (2007, 194).
Sevgiliye hitaben yazılmış bu şiirden sevgilinin portresini çıkarmak mümkün görünmüyor. Benzetmeler neredeyse her mısrada farklı farklı; ilk bentte güvercin, ay ve kiraz; ikincide gül, deniz, güneş, kuğu; üçüncüde nar çiçeği, salkım söğüt, şimşek, kar gibi imgeler sevgiliyi temsilen kullanılmış ve bu farklı imgelerin bütünlüğü ise duygu birlikteliği (tema) ile sağlanmıştır: “Değişik imajlarla, hayallerle anlatılamayanı anlatmaya, en azından sezdirmeye çalışıyorum. Şair olabilmenin, kalıcı şair olabilmenin vazgeçilemeyecek şartı özge bir şiir diline ulaşmaktır.” (1996, 37). Namık Kemal, Osmanlı şairlerimizle böylesi olağan dışı benzetmelerden dolayı alay ediyor, bu şiirlerde anlatılan sevgililer resmedilse ortaya bir ucube görüntüsü çıkacağını söylüyordu. Klasik edebiyatın önem verdiği beyit güzelliği, sevgilide ise her uzuvda kusursuzluk arayışı şeklinde tezahür ediyordu. Bu durum Erdem Bayazıt’ı idealin peşindeki Osmanlı şairlerinin yanında konumlandırıyor. Peki, bugünkü gerçeküstü, soyut resim de Klasik şairler ile Erdem Bayazıt ve bu minvalde yürüyen diğer şairlerin şiirine kardeş görünmüyor mu? Klasik şiirde de aslında bir bütünlük vardı; bu bütünlük kafiye ile redifle ve özellikle de tema ile sağlanıyordu. Her dönemin sanatı kendine ait kurallar içerisinde işler; Namık Kemal muhtemelen bunu unutmuş olmalıydı.
“Beton duvarlar içinde bir çiçek açtı
Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında
direnen insanlığın
Saçlarınız ıstırap denizinde bir tutam başak
Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana
O inanmışlar çağının.” (2007, 9).
Yine imge zenginliğine rastladığımız, dört farklı yargıyı bünyesinde barındıran bu bölümde şair, rahatsız edici soğuk göstergeleri –beton, çelik dişli gibi- sert ünsüzlerle birlikte kullanarak şiirin anlamını desteklemiş ve içinde bulunduğumuz çağın olumsuz yanlarını bizlere derinliklerde yaşatmayı başarmıştır. Ayrıca bu zor ortamda bir de aşk yaşanmakta: beton duvar ve çiçek, çelik dişliler ve aşık, ıstırap denizi ve başak.
“Şimdi siz taşıyorsunuz müjdenin kurşun yükünü
Çatlayacak yalanın çelik kabuğu
Sizin bahçenizde büyüyecek
Aşkın ve inancın güneş yüzlü çocuğu.” (2007, 12).
Şiir aynı sertlikle devam ediyor. Şair biçimin en önemli özelliği olan sese ve ses-anlam ilişkisine fazlasıyla dikkat etmiş. Şairler bazen bunu bilinçli olarak çoğunlukla da yetenek diye adlandırdığımız bilinçaltının yardımıyla yaparlar.
Erdem Bayazıt’ın matrisi haline gelen sert göstergelere şairliğinin her döneminde rastlarız.
“O en öksüz köşesine sığındığımız yalnızlığın
Yalnızlığın teselli çiçekleri üstümüze
Göçen son kuşların sedef gagalarından dökülür” (2007, 18).
“Ben şimdi bu yanda
Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim
Namluda” (2007, 27).
“İçimde kayalaşan bu güç bu savaş birikintisi” (2007, 34).
“Yüzlerinde sezginin bozgunluğu
Demirleri kemiren parmaklar yorgun başıboş
Gözlere mermer gibi oturmuş korku
Ayaklarda boğuk bir telaş
Kör umursamaz bir sağırlık taşlarda” (2007, 48).
“Hasret duvarına hapsolmuş bir annelik” (2007, 88).
Necip Fazıl’daki ürpertiyi çağrıştıran, rahatsız edici bu kadar göstergeyle bir şiir kurmak oldukça zor olsa gerek.
Erdem Bayazıt, “Şiirimde daha çok mesaj ön plânda olmuştur,” (2001, 442) diyerek kendi şiiri ile ilgili yanlış bir tespitte bulunur. Onun şiiri bize bir şeyleri öğretmez, sadece hissettirir. Ancak mesajdan kasıt bu hisler ve bu hislerle karşısındakinin ruhunu onarmaksa, o zaman şairimize bir diyeceğimiz yok. Bilimsel anlamdaki mesaj, sanat için tehlikeli bir durum demektir.
Erdem Bayazıt’ın; özellikle de son yıllarda yazdığı şiirlerinde Sezai Karakoç ve Cemal Süreya’da olduğu gibi, tek ama güçlü imge-tema bütünlüğüne ve bu ikisinin izdivacından doğan bir aşk duygusuna şahit oluruz. “Kız Kulesi” adlı şiirine bu açıdan bakabiliriz: “Biricikliğin burcunda bir lamba/Müebbede mahkum bir kızlık/Hasret duvarına hapsolmuş bir annelik/Yalnızlığın somut bir simgesi/Gibi mi oluşmuş bu sadelik?//Gücünü alıp yasalardan/Cengiz Han’ın çadırından/Çıkıp gelen ta Çin Seddi’nden/Başında mücevher dolu bir sele/On yedisinde bir cariye/Den kalma bir ünlem mi bu kule?/Konuvermiş suların üstüne.//Üsküdar açmış feracesini/Bir başka âlemin operasından bir arya gibi/Kıyılardan yamaçlardan/Avaz avaz fışkıran mor pembe bir bahar var/Bir de çığlık çığlığa savrulan/Bembeyaz martılar!//Bir Ukraynalı iri iri açmış gözlerini/Seyrediyor süzülen bir şilebin güvertesinden Boğaziçi’ni/Kayıyor ard arda köşkler yalılar/Kayıyor Mihrimah, Valide, Şemsipaşa, Ayazma, Odesa Limanına kayıtlı bir gemide bir tayfa://Sığınmış ceplerine yoksul elleri/İndiriyor içine bir bir o narin minareleri!//Boğazda tıkanan bir lokma gibi bir anda:/Kız Kulesi!//-İmdat!//Ne Ukraynalı tayfa ne de kimsecikler duyuyor bu sesi/Bir yanıt veren olmadı bu güne kadar/İnliyor kız kulesi!” (2007, 88-9). Kendiliğinden lirik güçlü ve tek imge -kız kulesi- etrafında yeni kavramlarla gelişen “yalnızlık” temalı bu şiirde, yazının girişinde de sözünü ettiğimiz aşk kendisini açıkça hissettiriyor.
Erdem Bayazıt, samimi ve içli bir şair olarak, bir şaire –şiire- benzeyen “Kız Kulesi” gibi edebiyat denizinde uzun yıllar yaşayacaktır, kanısındayız.
KAYNAKÇA:
Bayazıt, Erdem; Şiirler, İz Yayıncılık, İstanbul 2007.
Bayazıt, Erdem; Şiirin Malzemesi, Kalem ve Onur Dergisi, Sayı 37, Erzurum 1996.
Bayazıt, Erdem; Söyleşi Yapan: Sezai Coşkun, Yedi İklim Dergisi, Sayı 172, İstanbul 2004.
Bayazıt, Erdem; Söyleşi Yapan: Mehmet Turan, Kalemkâr Dergisi, Sayı 12, 2002.
Bayazıt, Erdem; Soruşturma, Hece Dergisi, Ankara 2001.
Bir yanıt yazın