Daha önce de söyledim, defalarca söyledim, edebiyatımızda vaz geçilemeyen ve hatta eleştiri kaleme alan birçoklarının işine gelen zihin kitleyici yersiz dayatmalar var. Kendi aklımıza başvurmazsak, başkalarının duvarları yüzünden ufkumuzu göremeyiz. Her yazımızda bu tür yanlışlıkları düzeltmeye çalışmak yoruyor elbette bizi. Meselâ bazı isimler, dostluk ya da düşmanlık nedeniyle hep birlikte mi anılmak zorunda? Orhan Veli denilince hemen Melih Cevdet ile Oktay Rıfat ya da Nâzım Hikmet denildiğinde Necip Fazıl akla gelmekte. Ne yazık ki, bu tuhaf gelenek günümüzde de devam ediyor: “Kaşgar”ın iki şair editörü Ömer Erdem ile Cevdet Karal da muhtemelen birlikte anılmaktan rahatsız oluyorlardır; evet, zorlarsak, poetikalarını oturttukları zeminlerden yola çıkıp da iki şair arasında akrabalık kurabiliriz, fakat onların ortaya koydukları apayrı karakterlerdeki eserleri bizi hatamız konusunda uyaracaktır. Herhangi iki şairi bir kahvede veya pastanede birlikte otururken görüvermeyelim, hemencecik o sandalye ya da koltuklardan şairleri kaldırıp yerlerine şiirleri oturturuz. O halde modern eleştirinin, sosyal ilişkileri şiirle irtibatlandırmaya pek olumlu bakmadığını hatırlatalım kendimize.
90 Kuşağı, şiire kardeşçe başladılarsa da hemen hemen hepsi birbirinden koptu ve birçoğu birbirine düşman oldu ve altında diğerlerini yok sayma psikolojisi bulunan yapay-samimiyetsiz akımların pençesine düştüler. Şimdi o döneme baktığımızda, hiçbir zaman gruplaşmalara yanaşmamış isimler ortaya bir şahsiyet koyduklarından bizim daha ilgimizi çekmekte ve sempatimizi kazanmaktalar.
Edebiyat eğitimi almış bir şair Ömer Erdem, ama teknik bilginin ya da kültürün soğukluğu yok onun üzerinde; kültür, yeri geldiğinde bilinçakışıyla ışıyor, içi dolu mısralara dönüşüyor. Bazen, şiirin bilgiye karşı olduğu zannından hareket eden kolaycı şairlerle karşılaşıyoruz; bu kişiler muhtemelen Fuzûli’nin “Farsça Divanı”nın önsözündeki meşhur “İlimsiz şiir temelsiz duvara benzer” sözünden de haberdar değildirler. Tüm yeraltı kaynaklarına nasıl ki teknik bilgiyle ulaşılıyorsa el değmemiş cevhere de ancak şiir tekniği bilgisiyle ulaşılabilir. Olur mu öyle şey, teknik, doğaçlamayı önlüyor diyorsanız, yanılıyorsunuz; çünkü doğaçlamayı, sel olmaktan kurtarıp ırmağa dönüştürerek ona bir yatak açacak olan da yine bir nevi şiirin şantiyesi sayabileceğimiz teknik bilgidir. İyimser bakalım; kimi şairin bilgiye karşı oluşu, didaktik ve satirik şiir algısından kaynaklanıyor da olabilir. Sanırım anlaşılmıştır, bizim kastımız somut bilgi değil elbette. İşte bunun gibi, geçmişi ve bugünü bilgi eksikliği nedeniyle analitik yöntemlere başvurarak karşılaştıramayan günümüz -belki de yetenekli- şairleri tuhaf sentezlere girişerek kendilerini şiir dışına atıyorlar. İçerideki değil dışarıdaki bir dış bu. Görünen o ki, internet çocukları, yeni şair adaylarımız artık; köksüzlük diyorduk, kültürel birikimimiz diyorduk, kütüphanelerin yolu aşındırılmalıdır diyorduk, şair, bütün bir şiir tarihini en azından genel hatlarıyla bilmelidir diyorduk; bu hayallerin hepsi bilgisayarın çöp kutusuna atılmış durumda, internetin birikimi neyse yeni şair adaylarının hacmi o kadar oluyor. Şimdinin çocukları şiiri, …com’lardan öğreniyor, öğrensinler, ama bir şairi birkaç şiirinden tanımak yanıltıcı sonuçlar doğurmakta; benim hakkımda internet düşmanı algısına kapılmayın, olur mu öyle şey, teknolojiden son noktasına kadar yararlanacağız, bu zorunlu bir durum, ancak gerçek bir şair olmak istiyorsak, teknolojiyi baba-dede addedip atalarımızı reddetmek yanlışlığına düşmemeliyiz. Şiirin doğru kaynaklarına yönümüzü dönmeliyiz.
Ömer Erdem’in imgeyi ve lirizmi ötelemeden söze yaklaşan şiirlerini içeren “Evvel”e kadarki dört kitabı, özellikle biçimsel açıdan birbirinin devamı gibi. Bu kitaplarda şairi bulup yoklamış soluklu şiirler de bulunmakta. Naif diyebileceğim, çığırtkanlıktan uzak, sessiz sakin akan bu şiirler, şairi Necatigil’e yaklaştırıyor. Kısa şiirlerin her dönemde dergilerde kendine yer bulduğunu bilmekteyiz. 80’li ve 90’lı yıllarda kısa şiir furyasıyla karşılaşıyoruz. Hâlâ bazı dergiler, değişen şiir algısına rağmen içine kapanık sayabileceğimiz bu üslubu poetikaları haline getirdi, sayfalarını soluklu şiire açamadı, böylece kendilerini eskimekten ve dolayısıyla yeni karşısında ezilmekten kurtaramadı.
Ömer Erdem, kısa şiirlerle görünür oldu edebiyat ortamında. Onun ilk kitabındaki ilk şiirine bakalım:
“kayıp kardeş
Ben kayıp bir kardeştim
Kar yağarken gülümseyen dünyada
Yalnız bir resmim olsun istedim
Bir köprü ayazında veda edasıyla öptü beni annem
Öpülen bir yalnızlık oldum böylece
Unutkan bir yaprak gibi
Ağzım yelde kağıttan bir gemiye bindim
Bekar rüyalarına benzer günlerim
Sallanıp durdu hayal ağaçlarında
Neydim ben gurbet mi yenilgi mi
Her gün devasız bir salgın gibi ararken sesimi
Ayakları ters dönmüş yolcu gibiydim
Ben kayıp bir kardeştim
Ölümü düşündüm yüzümü saçlarımla örttüm
En zayıf yerimden yeniden doğayım diye
Tanrıya dualar ettim” (1996, 11-3).
Bütün bir şiir. Bence şair neyi amaçlamışsa ona ulaşmış. Şiir bir birey gibi ete kemiğe her şeyden önemlisi bir cana kavuşmuş: “Bir köprü ayazında veda edasıyla öptü beni annem/Öpülen bir yalnızlık oldum böylece” bu mısralara dikkat ederseniz, bütün göstergelerin sağlam bir işlerlik içerisinde ilerlediğini hiç zorlanmadan fark edebilirsiniz: “Köprü, ayaz, veda” yalnızlığı pekiştirmektedir. “Öpülen bir yalnızlık olmak” ise görsel yönü kuvvetli çarpıcı bir ifade, imge.
Şair, ilk şiirlerinde kendini tanımaya, doğal olarak imajlarını bu sorgulamanın çevresinde geliştirip derinleştirmeye çalışmış: “Ben ağzından şelale dökülen bir padişahım… Ne oldu da içimdeki geceye hükmedemedim… Söyleyin bana benim kehribar saçlarım” (1996, 16-7). Parçadan bütüne doğru olan –tüme varım- bu yönelimi, insandan evrene doğru bir yolculuk şeklinde okuyabiliriz. Öte yandan doğa, Ömer Erdem’in şiirinde kendine oldukça fazla yer buluyor: “Kanatları yanarak yükseliyor ruhum/Bir göl dibinde unuttum geldim derdimi diyor/Duymaz mısın günü parçalıyor kuş/Yaprak uçlarına bırakarak maceralarını/Çamları ve yıldızları aynı yere çağırıyor” (1996, 22). Şair, romantikler gibi doğaya mı sığınıyor, bilemiyorum, çünkü daha ziyade mistik-pastoral bir durum var burada.
Ömer Erdem’in özellikle “Evvel”e kadarki dört kitabında yer yer eksik bir şeyler var, fikrini uzun süre kafamda dolaştırıp durmuşumdur. Cevabı buldum mu, bu hususta kesin bir şey söylemek zor, çünkü kaygan bir zeminde yürüyoruz, beğeniler kişiden kişiye değişebiliyor; fakat yine de ulaştığım sonuçları paylaşmak isterim: Bazen şair beklenen gerilimi yaratamıyor ya da hissedişlerini muhatabına değil de direkt kâğıda geçiriyor, yazının sözü öldürmesine müsaade ediyor.
Evet, “Evvel”de Ömer Erdem, bence sıkı bir şiir ortaya koydu. Türkçeye bir katkıdan bahsedeceksek bu kitabı çekinmeden gösterebiliriz. Bu başarı nereden geliyor ve bu kitap neden ayrıksı duruyor? Ömer Erdem, sadece şairane duyuşla değil Doğu ve Batı edebiyatına hâkimiyeti sayesinde mısraların altını zorlanmadan dolduruyor. Tereddüt etmeden diyebilirim ki, bu kitapta neredeyse her mısra; beyit gibi tek başına bir bütün-anlam evi, ama şiir içerisinde ise ayrılmaz birer uzuv gibi birbirine geçmiş. Üslup yoğun ama yorucu değil. Dil akıcı, kimi zaman metafiziğe ulanıyor. Fikir, varla yok arasında hissediliyor. Yer yer Osmanlı şiirindeki mazmunlar imaja dönüştürülmüş –bu oldukça önemli-. Gerektiği kadar gelenekten yararlanılmış: kafiye ve redifin, birim olarak ise daha ziyade ikiliklerin kullanılması, tekrar (tekrir) -özellikle II. Yeni sonrası modern şiir, kafiyeyi azaltıp hatta dışlamasına rağmen klasik anlayışa göre kafiyesiz kullanıldığında bir işe yaramayacağı düşünülen redif, Sezai Karakoç etkisiyle tekrir (tekrar) şekline bürünerek şiirimizde kendine vazgeçilmeyecek bir yer edinmiştir.-
Cumhuriyet döneminde en çok biçim konusu tartışılmış; yenilikler ve akımlar bu meseleye yaklaşım farkından doğmuştur; bugün şiirimiz büyük oranda biçim ve öz meselesini halletmiş durumda, elbette, çağa göre ufak tefek değişmeler yaşayacaktır da. Bu kaçınılmaz. II. Yeni ile ya da daha doğrusu Sezai Karakoç’un şiiriyle dikkat çekmeye başlayan ve 60’lı yıllarda iyiden iyiye gündeme oturan ve şiirde pratik anlamda kendine yer açan klasik-biçimler, Behçet Necatigil (Dîvançe, 1965) ve Turgut Uyar’ın (Divan 1970) şiir kitaplarında bir ruha değilse de bir gövdeye kavuşmuşlardır. Hilmi Yavuz’un çabalarını da hatırlamak gerek burada. Fakat bu girişimleri ve sağ camiadaki biçimsel tutuculuğu, Sezai Karakoç -daha önceki bir yazımda da alıntılamıştım- çok isabetli tespitlerle eleştirir: “Asıl gerekli olan, eski şiirimizin ruhunun, algılamasının, şiire bakışının yeniden dirilişiydi. Biçimlerin ve mazmunların aynen alınışı, kullanılışı değil, onların bugünkü şartlarda doğurması gereken şekilleri.” (1997, 13). Bu bakımdan Sezai Karakoç’u iyi kavramıştır Ömer Erdem. Necatigil ve Turgut Uyar’ın tökezlediği yerleri görmüş olmalı ki “Evvel”de klasik sesi içselleştirerek dönüştürmeyi büyük oranda başarmış. Diğer dört kitabına göre biçim açısında oldukça farklıdır bu kitap, bir açıdan da deneyseldir. Şair klasik şiirimize imgeler üzerinden göndermelerde bulunur: “Kirpikler ok olmadan evvel ve gözler tuzak kurmadan evvel… şiir Allahın dilinden düşmeden evvel/kamış dağlanmadan evvel kumaş biçilmeden evvel” (evvel,15-6).
Tekrarlayayım, Ömer Erdem, poetik bilinci olan bir şair, kendisine yeni hareket alanları açmakta zorlanmıyor, bir sanatkâr ancak menşei kendine ait yeniliklerle varlığını sürdürüp tekrara düşmeden nitelikli ürünler ortaya koyabilir. Bence, hatta bu bence’ye de gerek yok, şair, “Evvel”de tepkisel bir tavırla bugünlerde -2010- iyiden iyiye dışlanmakta olan dili öne çıkarıyor ve geleneksel şiirin kalıplarını modern bir algıyla dönüştürerek yeni bir tat yaratıyor. Biliyoruz ki bazı ortamlarda dolaşıma sokulan içi ıvır zıvırlarla boşaltılmış şiirsel metinler bulunmakta. Bugünlerde şairlerin dil vurgusunda bulunması şiirimizin geleceği adına şart olmuştur.
Beslenme kaynakları –gelenek- diri olduğu için kendini durmaksızın yenileyeceğe benziyor Ömer Erdem. Bilhassa “Evvel” okur için doğru bir şiir rezervidir.
-II-
Ömer Erdem’in toplu şiirlerinin ve yeni kitabının yayımlanacağından habersiz, bir yazı kaleme almıştım (Yedi İklim, Şubat-2010), bu yazımdan yaklaşık 20-25 gün sonra şair, “Evvel” adı altında bir bütünlük ve yanında sürpriz bir yeni kitapla çıkageldi: “Kireç.”
Şair, şiirlerini beşinci kitabı olan “Evvel” adı altında bütünlüğe kavuşturmayıp da ona yepyeni bir ad bulsaydı, sanki daha poetik davranmış olurdu. Kitaplardan herhangi biri öne çıkarılıp da okur şair tarafından yönlendirilmemelidir, diye düşünmekteyim. Bu bağlamda İsmet Özel’in “Erbain”i ve Ebubekir Eroğlu’nun “Berzah”ını hatırlatmak isterim; onlar erken dönem şiir bütünlüklerine bahsettiğimiz anlamda yeni bir ad bulmuşlardı. Bence Ömer Erdem’i “Evvel”e çeken, bu kitabın edebiyat kamusunun ilgi odağı olması değil, daha ziyade adının kapsayıcı ve çağrışımsal zenginliğidir. Aynı zamanda dikkatimi çeken bir husus da, Ömer Erdem son iki kitabına –öncesinde “Yitirişler” de var tabii- tek kelimelik ad seçmesidir. Bu, şairin kendine güvendiğinin ve ustalığının bir göstergesi. Çağrışımlar için şair, sıfatların gereksiz süsleyiciliğinden yardım alma gereği duymuyor, okuru aldatmıyor, yalınlığın gücüne inanıyor çünkü.
Ömer Erdem, “Kireç”e kadarki şiirlerini fiillerden çok isimler üzerine kurduğundan ortaya bir pastoral dinginlik, yer yer sıkıcı bir hareketsizlik çıkmıştı. Şairin ilk dört kitabında, “Dergâh” dergisi çevresinde toparlanmış 90 Kuşağı’nın –şairin kendisinin de bu Necatigil tadı gelen ortak dilin oluşmasında önemli katkıları bulunmaktadır- hece karakteristiğiyle meydana getirilmiş bir dilin izleri görülmektedir. Bu dili 90 Kuşağı’nın hemen hemen bütün şairleri kullanmıştır. İbrahim Tenekeci, II. Yeni’nin ilk yıllarına Ece Ayhan’ın bağlılığı gibi ısrarla bahsini ettiğimiz dili yaşatmaya çalışmakta. Diğer yandan İbrahim Tenekeci’ye akraba bir şiir yazan Süleyman Çobanoğlu, risklere girip de şiirini yenileme niyetinde görünmüyor. Nâzım Hikmet gibi birkaç ismi dışta tutarsak, eylemsizlik XX. yüzyıl şiirimizin genel özelliğiydi: İnsanın iç denizinde kayık gezintisi yapmakla birlikte etliye sütlüye karışmamak ve güç odaklarının mehtabını uyandırmamak vs. Bu ise gümbürtülü fiillerle değil, bir yere çakılı kalmış ve bununla birlikte kimseye zararı dokunmayan nesnelerle sağlanabilirdi. Artık, şiir algılayışımız değişti, XXI. yüzyılın şiiri ana hatlarıyla belirginleşti gibi. Bu şiirde, insanın sevinçleri-market alışverişleri-hüzünleri-faturaları-eviçleri-evdışları metafizik ve ironik gerilimle “fiiller” başrole alınarak, nesneler ise figüran kabul edilerek anlatılmaktadır. Geçmiş yüzyıllarda nesneler atomlarına ayrıldı, atom parçalandı, bir eskimek var artık ortada, biz yepyeni bir inançla fiilleri deşip öteye ulaşma gayreti içerisinde olacağız. Bizim için nesne değil, “nesnenin içinden geçmemizin şiddeti” önemli. Dikkatli baktığınızda, Sezai Karakoç’un da sayfalar dolusu mısraları fiilimsilerle –gölge fiil- ilerlediğini, sonunda bir ana fiille bağladığını göreceksiniz. Bu durum, Sezai Karakoç şiirinin dinamiği ve hatta gelecek zamanlar için dinamosudur. Ölümsüzlük için, gelecek zamanlarda da mekanik enerjinin şiirsel enerjiye dönüşmesi şarttır. Şiirdeki cenaze evi havasından okurun bıkmamış olması mümkün değil. Dış dünyadaki keşmekeşe karşı şairin savaşmak yerine inzivaya çekilir gibi kendi iç dünyasına kapanmasını, dünyanın gidişatına bir tepki olarak da okumayı gereksiz görüyoruz. Ömer Erdem, yüzyılımızın eşiğinde şiirini kurmuştu, yeni yüzyılda şiirine “Evvel” ile kalp nakli yapıyor. “Kireç”te ise bu kalbin bünyeye uyum sağladığını görüyoruz. Bilhassa Ömer Erdem’in “Çakal” şiirindeki taze kan, şaire yedinci kitabında yol gösterici olabilir.
Ben, şairin her çıkan yeni kitabında müstakbel kitabının da formunu birkaç şiirle ön haberci olarak verdiğine inanmaktayım. Şair, yine kendi kitabından doğar böylece. Aslında edebiyat çevrelerinin beklentisi, Ömer Erdem’in ilgi çeken ve yükseliş grafiğinin tepe noktası olan “Evvel”i, bilhassa biçim yönünden devam ettirmesiydi. Böyle olmadı, eğer böyle olsaydı, bu grafikte belli bir düz çizgiden sonra aynileşmek nedeniyle bir düşüş görecektik; çünkü kolaya kaçmış sayılacaktı şair, şiir görgüsü sayesinde edebiyatımızda birçok örneğine rastladığımız kendini çoğaltmak tuzağına düşmedi. Şiir görgüsü diyoruz sürekli, diyeceğiz de, çünkü şairler sadece içinde bulunduğu zamanı değil, Doğu-Batı ayrımı yapmadan geçmişi de kapsamlı bir şekilde okuyup içselleştirmeli. Ömer Erdem’in şiir bilgisi doğru adımlar atmasını sağlamaktadır. “Kireç”teki “Bağdat” adlı uçlarda dolaşan deneysel şiir de şairin her türlü yeniliğe açık olduğunu göstermekte. Eğer ki bir şair, geçmişte birçok örneğini gördüğümüz şekliyle daha yaşıyorken eskimek trajedisi yaşamak istemiyorsa kendini genç-delikanlı sinerjiden uzak tutmamalı. Ömer Erdem, bu farkındalıkla hareket ediyor; şairin şiirinin gittikçe yalınlaşıp konuşma diline yaklaşması bizi doğrulamakta. Peki, hep yenilenmek şairi şiirinden uzaklaştırmaz mı? diye içinizden geçirebilirsiniz. Ben bu sorunuza kestirmeden cevap vermek isterim: Şair, gerçekten şairse, hangi formun içinde yazarsa yazsın orada kendisi vardır. Bizden önceki şairlerin de vurguladığı gibi –özellikle İlhan Berk- form değiştirilmeden yeni şeyler söylemenin imkânı yoktur.
Yine serbest-çağrışımlarla oluşturulmuş -Doğan Aksan’ın deyimiyle- alışılmadık bağdaştırmalar da (şeffaf mermer şekeri//gösteriş marmeladı/aynalar su incisi/yatakları tüy inadı –çakal- //bir gün güneşin ve ayın bileylediği bir yıldız kümesinde/bir gün bir sülün çiçeği bir hüthüt tabletinde/bir gün bir gül yokuşunda bir gülibrişim çeşmesinde -9.kat-) şairi, kendiliğinden imajinasyon bakımından Sezai Karakoç’a yaklaştırıyor. Bu noktada, Ömer Erdem şiirine küçük bir eleştiri getirmek istiyorum: Kökeni sürrealistlere ve bazı açılardan Dadaistlere dayanan bireysel yaşantı kesitlerinin, figüratif nitelikli anlıkların veya ayrıntıların şiire dâhil edilmesi okur ile şair arasına mesafe koymakta. Sezai Karakoç’ta da gördüğümüz bu şiirsel teknik Ömer Erdem’in şiirinde de az da olsa bulunmakta. Şiirin şaire kalan bölümlerine karşı mı çıkıyorum? Evet, kesinlikle öyle, eğer şair, şiirin bazı bölümlerini kendi için yazıyorsa o bölümleri yayımlamasın derim. Fransız sembolistleri etkisiyle Ahmet Haşim tarafından dile getirilen şu poetik ilke “büyük şiirlerin medhalleri, tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi, sımsıkı kapalıdır, her el o kanatları itemez ve o kapılar bazen asırlarca insanlara kapalı durur,” II. Yeni tarafından aşırı dikkate alındı, sonuç: Anlaşılmazlık ve okur katliamıdır. Anlamı sonuna dek açmalı, kendine kilitlememeli şair. Birçoklarında gördüğümüz şekliyle şiirde kamyon lastiği yakarak duman yaratmak bir romantizm değil kaotik bir durum oluşturur, pek akıllıca değildir. Sis ise şiirdeki hava şartlarına göre kendiliğinden oluşmalıdır. Şair zaten ne yaparsa yapsın, istediği şeyi yüzde yüz oranında anlatamayacak, hep eksik-yanlış anlaşılacaktır, şiir bu eksik-yanlış anlaşılmaktan doğmakta ve çoğalmaktadır zaten. Artık bu yüzyılın şiiri alt metinler oluştururken bile açıklık-duruluk-yalınlıktan ödün vermemek fikri çevresinde gelişecektir, kanaatindeyim. Bu söylediğim imgesizlik şeklinde anlaşılmasın, böylesi bir şeyi ancak nesir aşığı şiir düşmanları yapar, imgeden doğan bu doğaçlama şiiri başarmak ise öyle zannedildiği kadar kolay değil elbette.
Ömer Erdem’in “kireç” adlı şiirini okumadan, kitabın isminden yola çıkarak bendeki karşılığını yokladım: Kireçle badanalanmış köy evlerinin bembeyaz ve tertemiz odaları geldi gözümün önüne. Ama şiirle bir imaja kavuşan kireç, bambaşka bir şey diyor muhakkak. Onun peşine düşmek lazım.
“şu sözlerin geçtiği yurda bak
dün süt gibi kardeşlerim vardı
bugün kireç akıyor yüzümüzden…
hem bu kireç kuyusunda daha ne kadar
duyan olmadan sesleneceğim
birbirine değen sırtımız aynı yüzü taşırken” (2010, 1).
Çoklu okumaya müsait bir şiir bu. “Süt gibi” ifadesi saf, kirlenmemiş, mistik olan şeklinde okunabilir. Diğer yandan şair, süt kardeşliğine de göndermede bulunuyor. Ancak bu süt kardeşliği, bir karşıtlık içerisinde anlamını yitirmiş, kimyası bozularak kirece dönüşmüştür. “Aynı yüzü taşımak” eylemi stilize edilmiş hayatın içerisindeki tektipleştirilen insanın portresini verir bize. Söylediklerimi destekleyecek nitelikte, aşırı korkuyu anlatan “yüzü kireç gibi olmak” deyimimiz var, şair, bizi bu deyimle irtibata geçirmek istiyor. Kendi içimizde tutarlı kalmak şartıyla bu imajlarla yolumuza devam edersek, “kireç kuyusu” dünyayı temsil ediyor diyebiliriz ve “duyulmayan ses” ise kendini insanlık uğruna feda etmiş bir kişiye aittir. Bu şiir, şaire neler söylemiştir bilemeyeceğiz ama onun bize söyledikleri bunlar, size ise daha farklı şeyler anlatabilir, şiir işte, birçok dilden konuşabilir. Aynı zamanda, bir deyimin –klişe- nasıl etkileyici imaja dönüştüğünü görmüş oluyoruz burada.
Ömer Erdem, hemen her şiirinde acı bir lirizmle konuşur:
“hiçbir şey yapmamak
insan yılda birkaç gün birkaç saat
hiçbir şey yapmadan susmalı
durmuş bir saat gibi boşlukta
unutmalı kendini herkesi unutmalı
insan yılda birkaç gün birkaç saat
yalnız gözlerini değil kafasını bile
bir unutuş ambarına kapatmalı
insan insan kalmak için bunu yapmalı
hiçbir şey yapmamalı hiçbir şey yapmamalı
insan kendisini elleriyle kilitleyip
anahtarı dışarıya fırlatmalı
derisini çıkarıp güneşte
kurumaya bırakmalı” (2010, 27).
Şiir, insani özle örülmüş, imgeler son derece şeffaf, kendini gizlemiyor, kılcal damarlarına kadar görülüyor, aynı zamanda şiire ironik bir gerilim hâkim, lirizm ise şiiri kanatlandırıyor. Şair, bu yeni kitabında ironinin dozajını artırmış, böylece şiir, daha sempatik hale gelmiş diyebiliriz.
Ömer Erdem, beşinci kitabı “Evvel”de Klasik ve Halk şiiri geleneğinin biçimsel özelliklerinden yararlanmıştı. Şairi, “1’den bire” Klasik şiire, “Uyku ile uyanıklık arasında/çekirdeksiz nar gibi geldin birden bire” (1’den bire, 5); “kümbet” ise “dedim hindiler suya inmiş dedi son ayındayız güzün/dedim boş veren alayıdır şu giden dedi dondurma yediler dün” (kümbet, 7) Halk şiirine yaklaştırıyor. Şair, her ikilikten sonra yeni imajlara ve anlamlara kapı aralıyor, bütünlüğü ise redifler ve tema ile sağlıyor. Neredeyse “Evvel”deki bütün şiirlerde kafiye sönükleşiyor, ama redifin olanakları son kerteye kadar kullanılıyor. Redif, geleneğe değil, tekrarlarla zihni işlek halde tutarak diri bir ses yaratan modern şiire bağlar şairi. Diğer yandan bilmekteyiz ki bu tekrarlar da dolaylı bir şekilde gelenekteki redifin günümüze uyarlamasıdır. Ömer Erdem, modernist şairlerin aksine ilk kitaplarında kafiyeyi öncelemişti, “Evvel”in farklılaşan biçim özelliklerinden biri de redifin hâkim unsur haline gelmesidir. Şairin, redifle birlikte kafiyeye fazla yer vermemesini isabetli buluyorum; çünkü kafiye ve redif kaynaklı sese yabancılaşan okur, klasik sesle haddinden fazla hırpalanmaya katlanamıyor, ama yavaş yavaş bu duruma alışmakta da. Katı bir biçime bağlı kalınarak kafiye üzerine bina edilen şiirlerde şair, kafiyenin çıplak atına binmiş ve kendini ona teslim etmiş oluyor. Bu benzetme Verlaine’den ödünçtü, şöyle: “Tut belagati boğazından sustur/El değmişken bir zahmete daha gir./Kafiyenin ağzına da bir gem vur/Bırakırsan neler yapmaz kim bilir?//Nedir bu kafiyeden çektiğimiz!/Hangi çocuk, hangi deli/Sarmış başımıza bu meymenetsiz,/Bu kof sesler çıkaran kalp inciyi?” (Şiir Sanatı). Redife ses etmiyor Verlaine, belki de kafiyeye redifi de dâhil ediyor. Tam paket. Bilemiyoruz. Bu dörtlükler, bizi –Garipçiler sağ olsun- modern dönemde kafiyeden uzaklaştırmıştır. Burada şair, kafiyeyi tümden reddedelim demiyor aslında; çünkü bu şiirin Fransızcası da Türkçe çevirisi gibi kafiyelidir. Verlaine’in vurgusu katı kurallarla bağlı kalınarak yazılan şiirlerin yapmacık kafiyesi üzerinedir ve son derece de haklıdır. Abdülhak Hamit’in şiirlerinde kurallara bağlılıktan kaynaklanan öyle karikatürize kafiyeler vardır ki görenleri istisnasız güldürür, şiir böylesi bir şey değildir, şeklinde düşündürür; ama bu olumsuz örneklere bakarak kafiyeyi tamamen şiir dışına itmek büyük bir hata olur. Önümüzde, kafiyeyi son derece ustalıklı-şık kullanan Yahya Kemal ve Necip Fazıl gibi modern şairler de var. Modern serbestlik, bence kuralları yıkmak değil gevşetmektir, özgürlük alanını yine kurallar çerçevesinde genişletmektir. Verlaine de böyle düşünüyor: “Kafiyenin ağzına da bir gem vur” mısraı, kafiyeyi kontrolün altında tut, anlamına gelir. Nitekim gem, atı istediğimiz yöne sürmemiz için gerekli dizginlerin takıldığı aparattır. Yani kafiye atını öldürmeyecek, onu dizginlerle kontrolümüz altında tutacağız; işte Ömer Erdem ta en başından beri bu bilinçle hareket ediyor ve sesi imaja dönüştürmeyi başarıyor. Nasıl mı oluyor bu? Oluyor işte: Şiirsel anlam-ileti-görüngü, düzyazıdakinden çok farklı, bunu tartışmamıza gerek yok artık. Bir ses kıvılcımı, bizi alıp ötelere götüremez mi, bir iğnenin deliğinden geçiremez mi? “Kireç”te şair, yer yer kendiliğinden oluşmuş izlenimi yaratan iç kafiyeye başvuruyor: “böyle biri akıyor yandan hayvan hayvan/kuş uykusuna yaban yaz huyuna uzak” (2010, 9); “burnuyla yaşayan bir köstebek olan ben/iç sular gibi öpüşürken gizliden” (2010, 59). “an”, “en” ile iç kafiye yapılmış burada. Ancak şair, “Kireç”te daha ziyade kafiyesiz ve redifsiz bir ahengin peşine düşmüş, geleneği biraz ötelemiş. Tabii olarak geleneğe saplanıp kalmak da tehlikelidir.
“eski bir zarftan çıktı bunlar/dün gece gezmedeydim sınırda/bir sigara külü tutuyordu bir askeri/yel oldum savruldum gözüne/asker değil maketmiş meğer/vatan dedim sınırda başlamıyor şimdi/kalmadı kıymeti ne silahın ne neferin/bak bana güle batmış güneş gibi bak/kaç kaşlıyım üstelik kaç gözlü/bir ölünün uykusundan uyandım/kalktım sana rastladım/ufff benimkisi de iş mi/bir maket bu sözleri duyabilir mi” (2010, 32). Şair, bu bentte kara-mizaha yaslanan ironiyle konuşuyor ve siyasi konjonktürü görmezden gelmiyor. Niçin kendini uzak tutsun ki bir şair siyasi-toplumsal-ekonomik vs.’den, rahatlıkla insana ulaşabilir. Hinterlandını olabildiğince geniş tutmalı. Büyük şiir bu genişlikten ve dışarıya uzanabilen limanlardan doğar, doğrusu.
Ömer Erdem “Kireç”te, medeniyet şiirine es verip güne dokunduğu anlarda şiir, sokağa çıkıyor: “dişlerken bir yandan şu şeftaliyi/bayılıyorum şu insanoğullarıma/onların her sabah aceleyle yataklarından kalkışlarına/şu ölümsüzlük fikrini arayışlarına”(2010, 66). Şair, kendi şiiri için pek alışık olmadığımız bir benle konuşuyor, arada ironik sesini gürleştiriyor, çünkü sokakta var olabilmek için böyle konuşması gerekmektedir: “ben bir arslanı giydirirken heykelime/onlar başa bir çakalı geçirecekler ölümsüz diye/dedim ya bayılıyorum şu insanoğullarıma/onlar bir java diskuru gibi patlarken sokakta/güneş alıp gidecek son akıllarını” (2010, 67). Bu mıymıy edebiyat içerisinde böylesi mısralarla karşılaşmak okuru hem rahatsız hem mutlu edecektir.
-III-
Ömer Erdem, “Kör” adlı yeni şiir kitabında şair-eleştirmenlerin tuzağına düşmüş görünüyor ne yazık ki. Şiirin şiiri; şairin şairi kıskandığı evvelden bilinir. Bu yüzden genç arkadaşlara önerimdir: Akranınız şairlerin sözlerine çok itimat etmeyin. “Kireç”in çıkmasının hemen ardından Birhan Keskin, Milliyet’te bir yazı kaleme almış ve Ömer Erdem’in bu son kitabının “Evvel” kadar nitelikli olmadığını ima etmişti. Diğer yandan edebiyat kulislerinde de bu doğrultuda konuşmalara şahit olmuştum. “Kireç” hakkındaki yazımda bu yaklaşımlara katılmadığımı gerekçeleriyle birlikte belirtmiş, onun gelecekteki muhtemel kitabı “Kör”ü düşünerek şöyle demiştim: “Aslında edebiyat çevrelerinin beklentisi, Ömer Erdem’in ilgi çeken ve yükseliş grafiğinin tepe noktası olan Evvel’i, bilhassa biçim yönünden devam ettirmesiydi. Böyle olmadı, eğer böyle olsaydı, bu grafikte belli bir düz çizgiden sonra aynileşmek nedeniyle bir düşüş görecektik; çünkü kolaya kaçmış sayılacaktı şair, şiir görgüsü sayesinde edebiyatımızda birçok örneğine rastladığımız kendini çoğaltmak tuzağına düşmedi.” Evet, düşmemişti, ama sonrasında eleştiri kılıklı dedikodulara kulak astı ve “Kör” ile düştü.
Açıkçası Ömer Erdem’in yeni biçimsel denemelerle kendi şiirine devam edeceğini düşünüyordum. Yanılmışım. “Kör”, bu bakımdan şairin basiretinin bağlandığını da ima ediyor, en azından bizim çağrışım dünyamda böyle bir karşılık buluyor. “Kör”de ne buldum, biraz “Evvel” biraz da “Kireç”, yani yeni bir şey bulamadım. Ömer Erdem, kendini yormadı –belki de art arda şiirler yayımladığı için yorgundu, bilemiyorum, şiir sondajlarına devam etmedi, var olan kuyulardan su çekti.
“Evvel” gelenekten beslenen deneysel bir kitap; deneysel diyoruz, çünkü tek seferlik bir çabadır bu, ikinci defayı kabul etmez. “Kör”deki “Evvel” biçimli şiirler, kesinlikle “Evvel”deki özel yapıya-tada da zarar vermiştir. Sanatta taklit, aslını eskitir.
Kitabın ilk şiiri, “bunlar baba bunlar şapka satıcısı bunlar buz mavisi/bunlar buruşuk sakal bunlar şekerli çay” şeklinde “bunlar” tekrarıyla devam ediyor. Lakin biçime o denli yatırım yapmış ki şair, anlamı adeta unutuyor. “bunlar”ı dışta tutarak alıntılıyorum şiirde geçen göstergeleri: “baba, şapka satıcısı, buz mavisi, buruşuk sakal, şekerli çay, tespih gibi çekiyorlar birbirlerinin gözlerini, ayakkabılarına bakıyorum terleyen gece tüyleri//okullu, ekmek tuzu, rimel, düşük bel pantolon, ah öyle mi, hoş geldin bey, açık kalmış panjur yağmur sıkması//bıçak bıçağa, bıyık buranlarla sütlaca mahlep katanlarla/önce ben diyenlerle vay çok geciktim diyenlerle, her yerde, herkesle, birlikte//vapur dumanı, boğazda yengeç hem, şarabın eskisi, görgünün dürbünü, cami halısı mevlit örtüsü, dört gün kar tatili gecikmiş kartalkaya//üç buçuktan dört, silgisiz kalem, eminönünde ihraç fazlası güzellik günü, dur ben de geliyorum önceden görmüştüm, salı pazarı çarşı pirinci geç kahvaltı//senin anketin senin kelliğin senin partin, hacı yatmaz donu akşamdan kalma, inanmam sizin evde yok mu daha değil mi, bunca çol bunca çocuk bunca diri ihtiyar bunlar” (2012, 3) diye adeta ortalığa saçılmış, “bunlar” tekrarıyla toparlanmaya çalışılmış birbirinden kopuk gösterge ve ifadeler. Çoğaltmacı bir tavırla nesneler üst üste yığılmış, belki birazcık fiil olsaydı metne çeki düzen verirdi; fakat şair, anlama yönelik bir girişimde bulunmuyor. Aşırı yorumla şiirin karnını deşmek ise anlamsız bir çaba olur. Kızıyorum, çünkü iyi şairdir Ömer Erdem, kolaya kaçmamalı, “Evvel”e yapılan iltifatları unutmalıydı.
Elbette kitabı komple olumsuzlamıyorum; iyi şiir, bent ve mısralarla da karşılaşıyoruz: “kuzular içinize girdim kardeş bir kuzu gibi/meledim tuz yaladım/benim de sırtımda gezindi kasapların elleri bunu bil/koyun koyuna uyumasam da bir gece” (2012, 53). Ömer Erdem’den beklediğimiz çarpıcı mısralar. Şair, ilk kitabından beri taşrayı şiirinde saflığın bir karşılığı olarak dile getiriyor, “Kör”de de buna devam etmiş. Onun bu tavrı Sezai Karakoç’un “Kasaba Edebiyatı” ile birlikte düşünülmeli bence. “her gece farklı bir otele telefon ettik/tek kişilik boş odanız var mı ölmeye” (2012, 56); “kalktım kendimi balkondan silkeledim” (2012, 86).
KAYNAKÇA:
Erdem, Ömer; Dünyaya Sarkıtılan İpler, Kitabevi, İstanbul 1996.
Erdem, Ömer; Evvel, YKY, İstanbul 2006.
Erdem, Ömer; Kireç, Everest Yay., İstanbul 2011.
Erdem, Ömer; Kör, Everest Yay., İstanbul 2012.
Erdem, Ömer; nar bülbülü – ateş kovası, Kitap-lık s. 127, İstanbul 2009.
Karakoç, Sezai; Edebiyat Yazıları II, Diriliş Yayınları, İstanbul 1997.
Bir yanıt yazın