Köksap Poetikaya Karşı Hayriye Ünal Şiiri / Zafer Acar / Makale

Hayriye Ünal’ın şiiri artık olgunluk yaşlarına erişmiş durumda, birçok dergide ele alındı, solun merkezi dergileri de ona bigâne kalmadı, çoğu kez onore edildi, tabii saldırılara da uğramadı değil. Hepsi birer verim olarak önümüzde duruyor. Peki, bir sonuca ya da aydınlığa kavuştu mu Hayriye Ünal şiiri, kavuşmadı, bir empresyonist tablo gibi flu halde duruyor karşımızda. Onun poetikası ise içerisinde bir kaos barındırıyor, bir çelişkiler yumağı gibi. Bu durum belki de entelektüel birikiminin bir sonucu. Çok okumak, onca filozof, sosyolog, kuramcı ile tanışmak Hayriye Ünal’a zarar vermişe benziyor. Okuduklarını unutamadığı için dönüştürmekte ve poetik anlamda yeni şeyler söylemekte zorlanmış Hayriye Ünal, Türk şiiri için büyük bir özveriyle çalışıyor, bunu kimse inkâr edemez, ama belirtmeliyim ki, çoklukla eski adları yeni terimlerle dile getirmiş, öze inemeyip kabukta kalmış. Niçin, çünkü öğrendiklerini unutmayı başaramamış, unutmak diyorum, evet unutmak, geleneksel bir öneridir. Genç şairlere ustalar, binlerce beyit ezberletir, ardından bunları unutmalarını söylerlermiş. Unutmak, bilgiyi yaratıcı bir bilinçaltına atmak demektir. Bilinçte kalan bilgi, sanatkârı taklide itebilir. Bilim adamları için bu söylediklerimin pek geçerliliği yokmuş gibi görünebilir, ama buluş peşindeki her kişi için unutmak bir gerekliliktir. Bilim adamları da belli prensipleri yıkmak zorundadırlar. Bu mevzuyu daha evvel yazmıştım, tekrar emenin lüzumu yok.     

Hayriye Ünal’ın poetik metinlerini bünyesinde toplayan “Eşikteki Özgürlük/Çoksesli Şiir” adlı kitabı akademik dille kaleme alınmış. O çekici sıcaklıktan yoksun. Keşke makaleye değil de denemeye yakın bir üslupla yazsaydı Ünal, daha samimi ve anlaşılır olurdu. Makalenin karakteristik özelliği nesnellikle, poetik metinlerde gördüğümüz deneme tadındaki öznellik iki farklı uçta konumlanır. Yıkıcı bir poetikanın peşine düşen şairin, sıkıcı kuralların at başı gittiği bir türle yola çıkması ise anlaşılır gibi değil. Belki de felsefi metinler ortaya koymak istiyor, bu yüzden makaleye başvuruyor, ama böyle olsa bile biz, ister bazı poetik meseleleri reddetmek, isterse desteklemek amaçlı olsun kullanılan isim ve terimlerin daha ziyade şiir içerisinden seçilmesi gerekliliğini savunuyoruz. Bu, yazdığımız ve dolayısıyla içerisinde yaşadığımız türe bir saygının göstergesidir. Hayriye Ünal, şairlere nazaran felsefecileri metnine davet etmiş: “Bakhtin’in, ‘kaynaşmamış bilinçler çoğulluğu’ olarak özetlediği çokseslilik, ‘bir başkasının ‘Ben’inin bir nesne olarak değil ama bir başka özne olarak olumlanışı’ ilkesine yaslanır. Böylesi bir eserde ‘dünyanın monolojik bütünlüğü parçalanır, ama gerçekliğin o un ufak olan parçaları, kırıntıları hiçbir anlamda (şiirin) bütünlüğü içerisinde doğrudan doğruya birleştirilemez: Bu parçaların her biri özgül bir karakterin bütünlüklü görüş alanının çekimindedir; her biri yalnızca özgül bir bilinç düzeyinde anlamlıdır. Eğer gerçekliğin bu türlü pragmatik bağlantıdan yoksun olan bu kırıntıları, tek ve monolojik görüş alanının bütünlüğü içinde doğrudan doğruya duygusal, lirik veya simgesel anlamda uyumlu şeyler olarak birleştiril(irlerse), o zaman karşımızda bir romantiğin dünyası’ bulunur. Çokseslilik zorunlu olarak idealist bir fikrin eserde kurulmasına hizmet etmez. Bu anlamda örneğin Âkif’in dünyası monolojiktir. Ne var ki onda bu, güce dönüşmüştür. Tıpkı (Dostoyevski’de güçlü yan Çokseslilik iken) Tolstoy’da güce dönüştüğü gibi. Ayrıca Çoksesli tutum, her bir karakteri eşanlı ve kendi yazgı anlayışları içinde kavrayacağı için de, epik karakterin yazgı ve zaman anlayışıyla uyuşmaz. Turgut Uyar, ‘her şeyi bir arada, yan yana ve karşılıklı etkileşim hâlinde görebilme konusunda’ sanatsal kapasiteye sahip olduğu için onu çoksesli diye niteleyebiliriz.” (2011, 55-56). Sanki Hayriye Ünal tektip bir idealizm olduğu fikrinden hareket ediyor. Halbuki idealizm; Tevrat’tan, Parmenides ya da Eflatun’dan sonra yeni bakış açılarıyla değişikliğe uğramış, hatta parçalanıp çoksesli hâle bile gelmiştir: tözler, özler, nesnel idealizm, öznel idealizm vs. Alman idealistleri ve romantikleri bu işin pirleridir. Ünal, yanlış bir bilgiden yola çıktığı için doğru sonuçlara varamamış. Onun belirsizlikle ve bağlantısızlıkla – ya da uzak bağlantı- anlatmaya çalıştığı şiire Turgut Uyar’dan çok, kesinlikle daha çok İlhan Berk yakın dururken daha gerilere gidersek Ahmet Haşim akraba çıkar. Kendi şiirinin dayanaklarını belirlemede, konumlandırmada zorlanmış Hayriye Ünal. Olur şey değil, demeyin, çünkü şair de olsa insan kendine başkaları kadar dışarıdan bakamaz. Halbuki, İlhan Berk’in “anlam-anlamsızlık” meselelerine ne denli kafa yorup bu doğrultuda cesur denemelerde bulunduğu herkesin malumudur. Sezai Karakoç’un “Köpük”ü Hayriye Ünal’ın arayışına rehberlik edebilir; ayrıca Turgut Uyar demokrasi Tanrısı yapıp da -90 Kuşağı’nın hastalığı bu- Mehmet Akif’i şiirde neredeyse diktatör ilan etmesi kabul edilemez. Çoksesliliğin alası var Mehmet Akif’in şiirinde; hadislerle peygamberimiz, ayet ayet Allahu Teala, diyaloglar halinde halkın en alt tabakası dile gelir. Bu seslerin içi dopdoludur. Görmek isteyen göze görünür bunlar. Tam aksine Turgut Uyar’ın şiirinde halk bile şairin ağzından konuşur, tek ses vardır. Öte yandan Ünal’ın anlatmaya çalıştığı çoksesli şiirle Dostoyevski ve Tolstoy’u hiçbir bakımdan ne örtüştürebildim ne de ayrıştırabildim. Biri –Dostoyevski- diğerine –Tolstoy- göre daha modern ve çoksesli mi demeye getiriyor Ünal; dindar olan kişi, kimseye söz hakkı vermez, geleneğin ağzından konuşur mu demek istiyor, bilemiyorum; ama gelenek bin bir ağızlı ve dillidir.

Ünal’ın bütünlük konusundaki iddiaları ise su götürür cinsten, şiirinde bunun uzak ve bence başarısız örnekleri var yalnızca. Her kopuk mısra, bir gösterge-kelime olarak düşünüldüğünde şiir, Dadaist bir kopuklukla buluşacaktır. Sonuçta edatlar hariç hemen her kelimenin kendi başına bir değeri-anlamı bulunmakta. Ayrıca mısrada anlamın tamamlanması ile Osmanlı şiirinin genel özelliklerinden biri olan anlamın beyitte tamamlanması arasında pek bir fark yok. Bunları biliyordur, ama dile getirmiyor, olsun yine de bu vesileyle Hayriye Ünal, istemeden de olsa gelenekle buluşuyor, çünkü her avangart gibi geleneğe karşı: “Gelenek, totolojiler ve çelişkilerle doludur. Öte yandan hızla yuvarlanarak büyüyen bir çığ ne kadar masumsa, gelenek de o kadar masumdur. Dolayısıyla onun vücuduna eklenmeyi peşinen tek kaderi sayan şair için bu vahdet-i vücut, şairi boyun eğmeye götüren bir hüküm olur. Sonsuz artı bir, sonsuzdan bir fazla değildir. Ölülerin seslerini bize duyurarak hizmet sunan, bütün anlamını de böylelikle kazanan bir yapının sonlu bütünlüğünü kavramamız, bunun için şarttır.” (2011, 200). Burada geleneğin önemine, medeniyetin insanlık açısından faydalarına değinip konuyu dağıtmak istemem; fakat bir tek şey söyleyeceğim, Ünal’ın kendisi de geleneğe, Turgut Uyar gibi bir ölünün sesine kulak vermek zorunda kalıyor. Bu dünyadan göçenler hâlâ seslerini –eser- bizlere duyurabiliyorlarsa onlara, sıradan bir ölümlü muamelesinde bulunmamak lazım. Bir başka yerde ise evvel zaman içinden bize cevap veriyor: “Bense çoksesli şiirin kurucu önermelerini yaşantısal boyut üzerine oturtma peşindeyim. Her ne kadar İkinci Yeniye, Karakoç’a ve diğer önemli şaire büyük bir saygı duysam da kendi yazarlığımı veya şiirimi birine endekslemiyorum.” (2011, 117). Ünal’ın yaşantısal boyut dediği şeyin arkasında dışladığı Alman romantikleri var. Alman romantikleri de idealizmle sıkı bağlar kurar ve Sezai Karakoç’u da belli açılardan etkilemiştir. Ünal, bu sözleriyle de ikna edici değil, çünkü biz, onun peyderpey dile getirdiği sözlerini, bir zamansal bütünlük içerisinde okuduğumuz için çelişkilerini zorlanmadan görebiliyoruz.

Hayriye Ünal daha da açıktan taarruz ediyor, sağlam şiire adeta bir intihar komandosu gibi saldırıyor: “Bir defa yüksek şiir algısının alaşağı edilmesi gerekecektir. Bunun sağduyuya karşı nasıl bir hakaret içerdiğini görebiliyorum. Sağduyu, kararlar alırken daima korunma güdüsü olarak işler… Tabii şair, ilginç bir yaratık türüyse bence de korunmalıdır doğrusu. Özellikle bu tuhaf madun-türün ürettiği, kendilerinin de her nedense ‘has şiir’ filan gibi herhangi bir gösterileni olmayan içi boş nitelemelerle andıkları yeteneksizliğin belgesi mahiyetindeki bilinçsiz söz öbeklerinin müzelerde sergilenmesinden yanayım.” (2011, 62). Hayriye Ünal da bütün bu yazı ve şiirleriyle geleceğe kalmak, geleneğin içinde anılmak istiyor elbette, belki de bunu unutuyor: “Amaç yıkıcılıktır. Yıkılması gerekenin ne olduğunu belirlemek. İşte bu, edebiyatçının bütün sorumluluğudur. Yıkılacak olanı belirlediğinde yeni kendiliğinden gelir.” (2011, 21). Bunlar yüzyıldır duyduğumuz afili laflar, devam ediyor: “Şiir artık sözü bir kalkan olarak kullanıp arkasına geçeceğimiz ve bizi sömüren dünyaya nanik yapacağımız bir korunak olmaktan çoktandır çıktı. Kahramanlık olan şey bu defa sahiden dünyayı kurtarmak. Mümkün veya değil. Şiirse hiç olmadığı kadar başka bir şey olmalı. En az dünya kadar tekinsiz bir şey. Buradan gidilecek poetik patika çoksesli şiirin patikalarından birisi olabilir. Bir kez daha yaşamak şiirin temel prensibi olmalıdır. Bir kez daha doğa yeniden kurulmalıdır. Yerleşik kanıları en çok rahatsız eden tekinsiz hareketlerden birinin, şiirin muhkem noktalarına bir saldırı olan Çoksesli şiirin iddiaları olduğu söylenmelidir.” (2011, 24). Gelenekten beslenen sanatkârlar bile biriciklik ile ölümsüz olmuşlardır, bu ayrımı gözden kaçırıyor Hayriye Ünal, biriciklik sadece avangartlara mahsus bir olgu değil. Kimi zaman geleneği övüyor: “Çoksesli demek kabaca birden fazla ses demek değildir. Bir ‘içerik’le dolu olmayan şairin kendi mevhum doluluğundan kurtulması gerekmektedir. Hikmet bile bir doluluk olarak göründüğü hâlde tam bir boşluk ve kendi içeriğinden vazgeçme hâlidir.” (2011, 144); “Şairin dimağı tek başına çalışmaz. İçinde yazmış olduğu dil, edebiyat eserlerinde evrile evrile bir düşünme biçimine dönüşmüştür; denebilirse eğer, dil düşünen bir dimağ gibi çalışmaya başlamıştır. Yazar ve şair her zaman böyle söyleşimsel ortamda üretir. Bu geleneğin ta kendisidir.” (2011, 201). Bu sözleriyle şaşırtıyor bizi Hayriye Ünal, geleneksiz de edemiyor. Öte yandan, konuşan somut anlamıyla dil değildir, unutmamak gerekir ki o dili yaratan ya da o dile şiirleri, atasözüne dönüşen, deyimleşen sözleriyle katkı veren ata şairlerimizdir, gelenektir. 

Onca poetik metinle aradığı çoksesli şiiri, bilinçakışı –otomasyon- tekniğiyle yazılan “Kaçtır Saymıyorum Ama Oldukça Fazla”da (2010, 15) yakalamışa benziyor Ünal. Sonuçta bir keşiften söz edemiyoruz, yüzyılı aşkın bir süredir varlığından haberdar olduğumuz bilinçakışına çıkıyor çoksesli şiir, kimi yanlarıyla ise postmoderni hatırlatıyor bize. Birkaçı hariç şiirlerinin hemen hemen hepsi birbirine bağlı mısralarla –anjambman- bir bütünlük içerisinde ilerliyor. Yine onun “Gerekli Açıklama” adlı şiir kitabının 5 bölümlük “Sabuklamalar”ı ile İngeborg Bachmann’ın “Marina” adlı romanı arasında üslup bakımından yakınlıklar bulduğumu belirtmeliyim. Hayriye Ünal, postmodern roman ve roman kuramcılarına yakınlık duyduğu ve onları refere ettiği için de eleştirilmiştir. Aslında postmodern roman, şiirseldir ve şiirden beslenir, belki de bu yanıyla Hayriye Ünal’a çekici gelmiş, oradaki şiirselle irtibat kurmuştur. Şairin başka sanat türlerinden yararlanması doğal karşılanmalı, ki bu durum yeni bir şey de değildir edebiyatımızda.

Yine Batılı düşünürlerden yola çıkarak kimi yönleriyle postmodernizmi hatırlatan sonuçlara varıyor Ünal: “Jeff Vail, ‘Güç Kuramı’ adlı yazısında, Deleuze ve Guattari ikilisine dayanarak, hiyerarşik olmayan bir toplum yapısını rizom (köksap) sözüyle betimliyor.  Bu amacımızla örtüşen çeşitli anlamları içeriyor. Çoksesli şiirin türünün en heterojen örneği olma iddiasıyla kavramsal denkliği ilgimizi çeken köksap, yapısız ve göçebe oluşun terimleşmesidir. (2011, 69). Bu bölüm, onun “Postmodern Stratejiler ve Yöntem Sorunu Üzerine” yazısıyla karşılıklı okunduğunda aralarındaki benzerlikler daha net görülecektir. Şiirin belirsizlik üzerinden gitmesi gerektiğini düşünürken çoksesli şiir ile teksesli şiirin kurallarını (2011, 80-1) karşılaştırarak bir tablo halinde sıralıyor: Sınırları belli bir şiir çıkıyor ortaya. Öte yandan son zamanlarda sıkça dile getirilen göçebelik, bir yerde kalıcı anlamına gelir ki, geçicilikle eşanlamlıdır bence. Göçebe toplumlardan geriye eser kalmamıştır, çadır kumaşı ne kadar dayanabilir ki zamana. Türkler, Uygurlarla yerleşik hayata geçmiş, ciddi anlamda yazıyla buluşmuş, bu dönemden sonra geleceğe kalacak metinler üretmişlerdir. Dini metinlerdir bunların çoğu, ama unutulmamalıdır ki dini metinler, toplum tarafından kutsiyetlerine binaen daha fazla muhafaza edilmiştir, din ile edebiyat birleşince kalıcılık ihtimali daha da artıyor. Şiir, taş ustalığına-mimariye çok daha yakın bir türdür. İşte Göktürkler bize yalnızca kısmen silinmiş taş yazıtlar bırakmıştır. Çok daha gerilere gidip Eski Yunanlıların şehir hayatına soktukları, şehrin altyapısını oluşturan mermer medeniyetini hatırlayalım. Göçebelik, hiçbir yerde ve hiçbir türe tutunamamak anlamına gelir, bu yönüyle postmodern zihinler tutunamamak eylemine tutunmaya çalışırlar, sonuçta bir şeye tutunmayı başardıysanız postmodern değilsinizdir. Bir göçebeden gezi yazıları bekleyebiliriz ancak. 

Hayriye Ünal’ın bazı polemikleri de olmuştu: “Murat Güzel, Dergâh’taki bir yazısında Âdem’in Kızlarından Biri kitabındaki şiirlerin zeminsizliğini vurgulamak amaçlı olarak benim kasıtlı olarak belirsizleştirdiğim özne hakkında hükümler mecellesi tabirine sığınarak şiirsel bir yetkin olmayış hükmü vermeye çalışır.” (2011, 109). Murat Güzel, yanılıyor, çünkü Hayriye Ünal’ın poetikası ile şiiri arasındaki tutarsızlıkları görememiş, çünkü belirsizlik şiirinden çok poetik metinlerinde var. Üstelik “Âdem’in Kızlarından Biri” kesinlikle belli bir zemin üzerinde yükseliyor.

Ünsal, kılıcı verevine sallıyor: “Çoksesli şiir poetikası açısından majör edebiyat, uzak durulası bir gerileme biçiminin Deleuze terminolojisindeki adıdır. Örneğin azlık veya azınlık tercihinden nefret eder majör edebiyat. Yer ve yurt işaret ederek sürekli bir kısırdöngüyü önerir. Eve dönüş, kalbe dönüş, vatana dönüş nostaljisini; ileri gidiş, ilerleme ve fetih arzusunun yerine koyar.” (62-3). Burada da kendi kuşağının eski büyük ustası İsmet Özel’in “eve dön, şarkıya dön, kalbine dön” emir bildiren mısralarına tepki gösteriyor Hayriye Ünal, oradan ise Orhan Veli’ye sığınıyor adeta: “Yaşamın ve ölümün tek efendisi olmak varken, basit biri olmak; gururla savaşan biri olmak varken hatalı bir birey olmak; bize dünyaları vadeden bir kurtarıcı olmak varken herhangi bir şair olmak (!) hiç olur mu? “ (2011, 68). Bilindiği üzere Garipçiler de şairaneliğe karşıdır ve küçük insanın dertlerini şiire taşımayı kendilerine görev bilmişlerdir. Kahramana methiye düzer Ünal: “Şairin amacı, geleneğin ve geleceğin bir parçası olup tarihte yerini almak değildir, o ne pahasına olursa olsun, yüreğini sıkıştıran burgaçtan kurtulmaya çalışıyordur sadece. Parlak bir zekâya sahipse kurtulur ve kurtuluş araçları dünyanın büyük müzesine kaldırılır, şiir olarak. Tıpkı eski paslı bir kılıç gibi. Kahramanın eli değdi ona. Bir saniye sonrasını bile hesaplamayan bir kahraman.” (2011, 201). Anlaşılan kahraman şair ütopyasına inanıyor Ünal, bütün dini gelenekler gibi kahraman-kurtarıcı-mesih bekliyor.

Bir de şiirin eksikliklerle yazılması gerektiğini ve boşlukları küçük insanın tamamlamasından bahsediyor ki küçük insanda büyük zekâyı ortaya çıkaracak birikim var mıdır, sorusu karşımıza çıkıyor: “yaratıcı dimağ ve poetik söyleyiş; biçimlendirici gücünü, şiirde bir şeyi eksik bırakmakla kazanır.” (2011, 63). Hayriye Ünal’ın bu sözleri, Turgut Uyar’ın “Çıkmazın Güzelliği” başlıklı meşhur yazısını şerh ediyor gibi. Daha evvel de belirtmiştim, kusuru Batılı şair ve yazarlar seviyor. Meselâ Tolstoy, kardeşinin yazarlığını değerlendirirken ilginç şeyler söyler: “Kardeşim yazarlık için bütün olumlu öğelere sahip de yazarı yazar yapan zaaflardan yoksun.” Çok konuştuk bu mesele hakkında, olsun hakikat adına buraya da not düşelim: Gelenek iyinin-kusursuzluğun, modern ise kötünün-kusurlunun peşine düşmüştür. Mesele teodise meselesidir.  

Birçok eleştirmenin belirttiği gibi Hayriye Ünal, çalışkan, son derece atak ve çalışmanın doğal sonucu üretken bir şair. Yukarıdaki eleştirilerim daha ziyade onun poetik yazılarına yönelikti, şiiri poetikasından daha gerçek, içrek. Çelişkileri var, iyi ki var, eğer şiiri ile poetikası örtüşüyor olsaydı, karşımızda şiirden uzak bir yapı, hayır bir yıkıntı belirecekti. Poetik anlamında ortaya kurucu metinler koyamamış Hayriye Ünal, üstelik kendi şiirini tanıyabildiğini de söyleyemeyeceğim. Dahası ortaya koymaya çalıştığı bu poetikayı onun kendi şiiri de ötelemekte. Bunun nedenini şairin kendisi açıklıyor, Lukas’tan şöyle bir epigraf yapıyor: “Özne ancak içten gelen bir etkiyle harekete geçtiğinde kurucudur –başka bir deyişle, ancak etik özne kurucudur.” (2011, 135). Lukas, bu sözü Kant’tan duymuş olmalı. Evet, Hayriye Ünal’a etki dıştan, yani neo-epik’ten geliyor. Çoksesli şiir biraz da Hayriye Ünal’ın neo-epik geçmişini unutturma girişimi olarak okunmalı, bu yönden de bakmalıyız meseleye: “Diyalojik çokseslilk, ilk olarak kadim epik kavramının boşaltıldığı yeri dolduruyor. Epiğin başlıca üç kurucu öğesi, çoksesli şiirin temel ilkeleriyle çelişmektedir. Bunlar; 1. ulusal epik geçmiş, mutlak geçmiş 2. ulusal gelenek 3. Zamandaş gerçeklikten kopuk olan epik dünya (epik mesafe)dır. Ayrıca epik ‘ilkler’in ve ‘en iyiler’in dünyasına atıfta bulunur. Oysa çokseslilik için modeller ve ilk örnekler değil kendi-halinde oluşlar belirleyicidir. Epik dünyanın kesinkes reddetmiş olduğu ‘açık uçluluk’, ‘kararsızlık’ ve ‘belirsizlikler’ tam da çok sesliliğin şiddetle gereksindiği konulardır.” (2011, 75). Evet, neo-epik’ten kurtulmaya çalışan Hayriye Ünal, kendine yeni bir poetik alan açmayı denedi: Çoksesli şiir, namıdiğer modernist şiir. Açık uçluluk, kararsızlık, belirsizlik geçenlerde 2016 doğum gününü kutlayan Alman romantiklerinin vazgeçilmez poetik kavramları. Yaklaşık 200 yaşında. 

Hakan Arslanbenzer’le yolunu ayıran öteki neo-epikçiler ise Franco Moretti’nin Modern Epik’ine sırtlarını dayadılar. Bu durum neo-epik’ten özgürlüğe kaçış gibi görünse de yalnızca başka bir poetik tutsaklığın kapılarını araladı onlara. Sol ve sağ, hiç ayrım yapmadan söyleyebilirim ki, 90 Kuşağı’nın hemen her şairi öncülüğe soyunmuş, ama üzerlerine giyinebilecek yeni bir poetika bulamamış, ilk modernlerin eskimiş kıyafetleriyle dolaşmak zorunda kalmıştır. Buna rağmen gelenekten beslenen şairler ise bu sınavdan başarılı çıkmışlardır.   

Neo-epik’in ardındaki gizil itici gücün İsmet Özel şiiri olduğu görünüyor, onun şiirine bakılarak yazılmış izlenimi uyandırmıştır bende hep bu poetika; çünkü kaleme alındığında 90 Kuşağı’ndan hiçbir şair kendi eserini daha ortaya koymamıştı. Çevrelerindeki irili ufaklı birçok savaşa, bireysel acıya ve hırpalanmalara rağmen 90 Kuşağı şairleri epiği bile yaşantıda değil İsmet Özel şiirinde aramış, taklide düşmüşlerdir, iliklerimize dek işleyen 28 Şubat zulmünü dile getirememişlerdir meselâ. Kıyas için söylüyorum, şu son aylarda, solun ve seküler kesimin dergilerinde Gezi Olayları ile ilgili nice metin okuduk. İslami camia, bilhassa Cumhuriyet sonrası bilinçaltına yerleşen korku nedeniyle en ağır işkencelere dahi, susarak cevap vermeyi refleks edinmiştir. Taklit edilen İsmet Özel, o epik şiirlerini sol militarist döneminde, kendi yaşantısından doğarak yazmıştı. Başkalarının hayatı şiire yenilik getirmez.

90 Kuşağı’nın birçok şairi gibi Hayriye Ünal da “Sıla-ı Rahim” gibi şiirleriyle epiğin peşine düşmüştür:

“Kurşun nasıl ilerlerse insanın etinde yavaş

Beyne saplı mermi çekirdeği nasıl sağ koyar da insanı

Ölür eşinin ardından sırf tasadan bir yaşlı

Ben o kurşunum işte şiirde sende Türkçede yaşayan

Yavaşça öldürmeden ama hep güç katarak

Seni Türkçeyi şiiri kılçıklı yapan eğreti yapan

          O benim bendedir yaşamanın da yazmanın da sırrı

          Benim ömre bedel gözağrısı kalpağrısı





AĞLAMAYI BAŞARIRSAN SON KURŞUNU SANA SAKLARIM” (2006, 13).

“Sert Geçecek Bu Kış” Hayriye Ünal’ın neo-epik kitabı olarak okunmalı: uzun şiirler ve kahramanca bir eda. “Darda Bir Aslan” şiiri, soluklu ve son derece lirik, şairin, bir erkek karakter yaratması ve onunla empati kurması takdire şayan, ama karıştırılmamalıdır ki, Hayriye Ünal epik şiirlerini bir erkek duyarlılığıyla değil büyük bir erkle yazmıştır.  

Acı çekmek üzerine müstakil yazılar kaleme almış Hayriye Ünal: “Çoksesli şiir açısından birincil öneme sahip ses acı çekenin sesi, birincil öneme sahip aşama da acının –başka birinin içinde(ymişçesine)- yeniden yapılandırılmasıdır.” (2011, 122). Valéry’den destek alarak acı meselesine yaklaşıyor ve önemli sonuçlara varıyor. Acıdan bahsedip de epik şiirin tetikleyicisi savaşlardan bahsetmemek mümkün değil. Bir defa daha çoksesli şiir epikten uzak kalamamıştır.

Hayriye Ünal, dilsel değil daha ziyade tematik bakımdan lirik yazmış, şiirinin içeriğine uygun biçim arayışlarına çıkmamış. Meselâ aşk gibi çekici, içli bir tema ile karşınıza çıkıyor, ama dil bu duyguya uygun bir debi tutturup akmıyor, tutuk ilerliyor. Bu mevzuda da insanı soyut düşünmeye iten felsefenin gadrine uğruyor, poetik metinlerinde şiirin biçimini atlıyor adeta. Şiirinde yer yer ahengi de yoklamıyor değil: “Bozgun helâl halel getirmez” (2010, 37); “Onun adı Mazda olsaydı/Uçurmazdı yolda ama başarılıdır nazda” (2010, 39); “Şark şakıdığın şarkına tıkadı kulağını” (2010, 111). Az olmakla birlikte kafiyeden de yararlanıyor.

Kelimeler gibi birer göstergeye dönüşebilen noktalama işaretlerini neredeyse tamamen şiirden dışlamış, ama kimi yerde dili daha yalınlaştırmak amacıyla kullanabilir, birer imkâna dönüştürebilirdi. Şairin noktalama işaretlerinden uzak duruşunu, bir kısım yaşayan kelimeden, göstergeden gereksiz yere kaçmasına benzetiyorum. Genç şairlerin, birçok konuda olduğu gibi noktalama işareti hususunda da bilinçli bir tavır sergileyemediğini, işi el yordamıyla götürmeye çalıştığını görüyoruz. Sevdikleri kimi modern şairin noktalama işareti kullanmaması onlar için yeterli olmuştur.

Hayriye Ünal’ın ilk iki kitabı, dini duyarlılıklarla üretilmiş.

“YEFTAHIN KIZI

Benî İsrail ulularından yeftahın yazgısı

Yazgısına benzer peygamber İbrahimin

İçindeki putları devir çağrısı

Gelmesi yeftaha hayır…





İbrahim niçin delirmedi

Biz deriz ki rabbı mı kendisi mi

Oğlundan çok sevdiği

Biz deriz ki ölümün kokusunu almıştır burnu İbrahimin

Gönülsüz gitseydi dağlara

Deriz ki kör bıçak bile işlerdi

İbrahim ümit taşısaydı

Putları devirmez hamlet olurdu

Ümit olmayınca bu öyküde rastlanmaz trajediye

Çünkü şehvetle azalır çoğalır trajedinin anlamı” (2003, 9-11).

Sanki Kierkegaard’ın “Korku ve Titremesi ile Sophokles’in “Kral Oidipus”u bu şiirde derç edilmiş.  İbrahim kıssası onda farklı zamanlarda da oldukça çarpıcı imaja dönüşüyor: “Kalmış mı boynunda bıçak bilenen oğul” (2006, 117). İslam tarihinden yoğun bir şekilde yararlanıyor: “ama yürümüyor ebrehenin filleri” (2010, 26). 

“Şarkıların önemi yoktur ama şarkı söylenir evlerimizde

Helak bir masal sonudur kavmime göre

Arkaik ve ilkeldir her gün görev bellediğim alnımı

                    yere koyuşlar kavmime göre

Diz kırıp oturmalar kavmime göre

El açıp yüze sürmeler kavmime göre

Çağdaşlarım samirinin kulaklarını yaptılar altın

Burnunu karnını altın

Kilolarca altını eritip su verdiler günlerce

Sonra oturup bir güzel sevdiler gerisini

Ama sustu samirinin gerisi

İnfakın nifaka dönüştüğünü gördük

Robadan iki elbise reglan kollu iki pardösü

Mevsimlik ceketler kalanını saymayayım

Yetmez olmuştu kimseye helva ve bıldırcın” (2003, 39).

“Mallarım kurtaracak beni demişti lehebin babası

Oğullarım kurtaracak beni” (2003, 28).

Sonraki kitaplarında Hayriye Ünal, İslami birikimini kullanmaktan vazgeçti, halbuki şairliği ilk bu birikimi sayesinde elde etmişti, ama şiirinin en önemli besin kaynağının yerine bence eş değeri bir şey koyamadı.

“Âdemin Kızlarından Biri”ndeki “Kemoterapi” şiiri, onun epik şiir denemesine örnek olarak verilebilir:

“Kamasından kan damlamaktadır

Çöl büyür vay haline içinde çöl saklayanın

Büyüyen bir çöle dönüştü bastığı toprak

Yaya zangoç binini birbirine ekliyor

Bereket tanrısı koçanını açtı deheeeeeeeey

Toprağın kuruluğunu veriyorum sana toprağın kuruluğunu” (2003, 37).

Bu şiirin biçimsel özelliği Sezai Karakoç’u hatırlatmakta. Sanırım Turgut Uyar daha sonra dâhil olacak Hayriye Ünal’ın sesine.  

 “Âdemin Kızlarından Biri”nin iç sayfalarında Sahihi Buhari’den ilginç bir epigrafla karşılaşıyoruz: “Her kim koyun ve av köpeği olmayarak, eğlence nev’inden köpek edinir, evinde muhafaza ederse, o kimsenin, her gün işlediği hayrın sevabından iki kırat eksilir.” (2003, 46). Onun sonraki kitaplarında ekseriyetle Batı kaynakları referans gösterilmekte. Gerçi bu ilk kitabındaki Nietzsche sempatisi, Batı’ya yaklaşacağının da bir göstergesiydi.

“Bir çocuğun kürek kemiğine ateş edilir mi amrika” (2003, 83). İran İslam devriminde sokaklardan ekranlara yansıyan Farsça söyleyiş: amrika. Şiir öznesi, son derece radikal.

Çarpıcı mısra yakalamada son derece başarılı Hayriye Ünal:  

“Kendimle savaşamam bana hep sadık kalan kendimle

Dilimde her şey söze dönüşürken

Acıya saygı duymayı öğrettim insanlara

İnsanlara öğrettiklerimden davacı değilim

Haklıyla halktan olana

Halkalı köleyle sûreten güzel halk olmuşa

BİR MÜJDE OLDUM KUNDAKTA AĞLAYANA” (2010, 47).

“ben diye bir şeye bakıyorum aynada” (2010, 60).

Çok az şaire gönderme yapmış Hayriye Ünal: “İçtiğimiz mey kırdığımız şişe” (2006, 110). Hayriye Ünal’ın bu mısraı, Nedim’den mülhemdir: “Ayağın sakınarak basma aman sultânım/Dökülen mey kırılan şîşe-i rindân olsun.” Hayriye Ünal’ ait “Ankara sana dün bir/tepeden baktım a n k a r a” (2010, 20) mısraları ise Yahya Kemal’in çok bilinen bir mısraına açık göndermedir: “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!” (Bir Başka Tepeden). Hayriye Ünal’ın “Sen gidersin dağlara dağlara dağlarsın bana sorduklarınla” (2010, 60) mısraı ise bizi Turgut Uyar’ın aşağıdaki mısralarına götürüyor: “Bir gün dağlara çıkmak birer birer dağlara çıkmak bir gün/Çıkmak çıkmak birer birer bir gün dağlara dağlara bir gün/Bir gün birer birer dağlara/Ah nasıl dağlara bir gün/Ey bir gün/Çiçek açmak bir gün/Dağlara dağlara birer birer dağlara.” Öte yandan “kan var bütün kelimelerin altında” diyen Cemal Süreya’ya ironik bir itirazda bulunur Hayriye Ünal: “Kan yok kelimelerin altında cemal süreya” (2010, 40). Tecahül-i arif sanatıyla mecazı anlamamış gibi yaparak şaşırtmaya çalışır muhatabını.

Hayriye Ünal neredeyse ilk kitabından son kitabına dek Nietzsche’den kurtulamamış: “Modern bir zerdüştle karşılaştığımda karamsar/Hırkamın bitlerini ayıklıyordum” (2003, 35). Hatta Hayriye Ünal, daha sonraki kitaplarında Nietzsche’den aldığı yıkıcı fikirleri, İslamiyet’le çatışmasına rağmen kullanmakta bir beis görmez: “peşin uyarı: bir ceset manzarası baştan çıkarır beni/Ben deliririm hazdan bir düşüş karşısında/hızla iniş/Sıfıra yakın seyreden gafil avlanıp dibe vuran/çıldırtır beni” (2010, 30).

Hayriye Ünal’ın eleştiri oklarına Turgut Uyar hayranlığına rağmen II. Yeni de apaçık hedef oluyor, imalarla yapmıyor bunu, dobra dobra dile getiriyor:

“İkinci Yeni kendini kurtarmakla

Bize bıraktı boğuluşunu toza boğdu da açtığı yolu

Ne komik biz burada biz… yani ben

Ben… ben düşeyazdım kostak çelmelerle” (2006, 23).

Ne demeli, kesinlikle haklı Hayriye Ünal. Özellikle “kostak” göstergesiyle beni İsmet Özel’e götürdü, çünkü Özel, kullanım alanı daralmış veya kullanımdan düşmüş, okuru ayakkabısına çakıl taşı kaçmışçasına rahatsız edecek cinsten kelimeler kullanmayı sever. Anadolu ağızlarına has kelime kullanmanın politik yanı da var: Halkçılık, Anadoluculuk. Hayriye Ünal’da bu politik tavrın yanında yer alıyor: “Bu şanlı evlatların hem rahim hem kahir hem kirli hem tâhir” (2006, 55); “Oysa bakın nâçar bir yılan bu öyle kâfir yılan değil/kahrolsun encamı” (2006, 56). İslami camianın 90 sonrası şiirle buluşan birçok genç yeteneği, bu bakımdan da İsmet Özel’i taklit etmişlerdir.

İsmet Özel’in saçmaya varan son dönem şiirlerinden etkilenmemeyi başardı, Hayriye Ünal, üstelik bununla da kalmadı, çoksesli poetikasını katı bir şekilde şiirine uygulamamakla da başarısını taçlandırdı, sadece küçük denemelerle somutlamaya çalıştı. Son kitabı “Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir” ile şiirden-şiiriyetten vazgeçmeyeceğini gösterdi bize.

“Gerekli Açıklama” kitabındaki “Kısas” şiiri ile son kitabı “Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir”e sahici bir aşk acısı damgasını vurmuş, öyle ki seküler duygular hücum ediyor, adeta şiir kişisi, somut bir ikinci tekile sesleniyor: “erotizmi bulup getirdin bana hediye ettin” (2013, 100); “sen geldin hayvani doğamı bulup getirdin” (2013, 70), diyor. “sana ateşimden bahsedeyim sen beni durdur/ama dur//önce//dişlerinden ruj izimi fırçala” (2013, 32); “öpülmesi için var dudaklarım” (2013, 39); “ve ayaklarımdan bile başlayan şehvetin kat etmesi bir anda/ve beni nazla/ve beni tadarak/tam burada –hiç dert değil yağmalanmak/ve beni kavrama noktasında utanmaktan utanmamaya/tam o anda –bir kahpe oldurarak” (2013, 41); “anlamsız bir yığına benzeyen kendime/ve bir yığından daha sıradan/meme karın bacak kasık ve kaşlarımı çatarak/hor gördüm azarladım dehşet saçtım kendime” (2013, 45); “çıkarıp bir yeleği fırlatır gibi karşı koltuğa/kirliye karıştırmak/karışmak kirline –kirline senin/terinle yıkanmak isterim” (2013, 52); “bugün üstüme almamaya bir karar verdim/suçu da seni de üstüme almadan/seni bir kez üstümde görmeden ölmeye yeter sendinsizliğim” (2013, 61).

Hayriye Ünal’ın sol tandanslı avangart dergilerde yazma arzusunun ilk şiirlerinde gördüğümüz masumiyete zarar verdiğini düşünüyorum: “Argonun semantiği dağıtmak işlevi önemli. Dilde biriken, etik’e yapışan fazlalıkları temizleyen, canlı ve yaşayan bir unsurdur argo. Toplumun penceresiz ve ulusal koşullanmalarla çevrelenmiş monadik yapısı içinde şaire kaçış patikaları hazırlar. Mimari mükemmellik, medeniyete ait sağlamcılık, yerleşik toplumlara has cimrilik, insan biyolojisine aykırı monogami, monandri gibi özellikleri göçebe ve taşkın niteliğiyle dinamitler, insan doğasına uyuma çağırır.” ( Üçüncü Mevki Edebiyat Fanzini, sayı 5). Bunu argo kullanmadan da sağlamak mümkün, edebiyat tarihinden birçok örnekle iddiamızı ispatlayabiliriz. Argoyu şiirden tamamen kovalım, demiyorum; ama argo sınıfına giren cinsel göstergelerden elimizden geldiği kadar uzak durmamız gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta bütün klişelere karşı tavır geliştiren Hayriye Ünal biliyordur elbet, argodan daha klişe söz, söz öbekleri mi var.

Sözü daha fazla uzatmak istemiyorum: Hayriye Ünal, İslami camianın ilk ciddi kadın şairi unvanını hak ediyor, kabul ederse tabii. 

KAYNAKÇA:

Ünal, Hayriye; Âdemin Kızlarından Biri, Birun Yayınları, İstanbul 2003.

Ünal, Hayriye; Eşikteki Özgürlük/Çoksesli Şiir, Hece Yayınları, Ankara 2011.

Ünal, Hayriye; Gerekli Açıklama, Hece Yayınları, Ankara 2010.

Ünal, Hayriye; Sert Geçecek Bu Kış, Hece Yayınları, Ankara 2006.

Ünal, Hayriye; Şimdi Aşk Ebediyyen Değişir, Pan Yayınları, İstanbul 2013.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir