“Kulağına, uzak zamanların sesi çalınanlar,
bir şekilde bu sesi taklit etmeye çalışırlar.
Benim yaptığım da bu.” (2017, 81).
Modern şair, neden halk şiiri geleneğine bağlanmak ister: Bu şiirin tarih öncesi çağlara dek uzanan kökleri olduğu için mi, doğaçlama yapısından dolayı mı, sentetik karşısında organik kalmayı başardığı için mi yoksa besin-vitamin değeri yüksek olması sebebiyle mi veyahut ekmek gibi çabucak karın doyurmasından mı. Belki de modern şair, Marksizm’in uyarıcı etkisiyle halka yönelmek gerektiğini hissetti.
Halk şiirini yalnızca saz şairlerinin devam ettirdiği sanılır, görece doğrudur bu sanı; çünkü bir yanıyla halk şiiri kendi geleneğini koruyor. Orta Çağ’dan beri Anadolu hayatında öyle keskin bir değişim, dönüşüm yaşanmadı. Şöyle ya da böyle tarım ve hayvancılık devam ediyor. 1930’larla köyden kente göçlerin başlaması ve 50’lerden sonra iyiden iyiye artmasına rağmen bazı bölgelerimizde köylerimiz varlığını koruyor. Yani saz şairleri için doğal ortam tam anlamıyla bozulmuş değil. İstedikleri an pınar başı kızları için erotik şiirler, dağa çıkıp epopeler söyleyebilirler. Üstelik şiveler, ağızlar devlet desteğini arkasına almış bir İstanbul Türkçesi karşısında direniyor, elbette bir dilin başka bir dil karşısında gramer düzeyindeki bir direnişi değil bu, telaffuzla ilgili bir direniş. Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi halk şairlerini zorlanmadan anlayabiliyoruz. Miras olarak büyük büyük divanlar bırakmış klasik şairler, torunları tarafından alımlanıp sindirilemiyor; çünkü o dönemden bugüne şiir dili, Tanzimatçılarla başlayan sadeleşme-yalınlaşma gayretiyle halk şiiri lehine değişti; dolayısıyla kendisine ata arayan günümüz şairi, estetik bakımından klasik şiire göre zayıf, kimi açılardan yavan ve kolay anlaşılır bir halk şiirine yaklaşabiliyor, hatta heceyle yazabiliyor. Demek istediğim, halk şiirini bir tek saz şairleri değil, modern şairler de devam ettiriyor. Beş Hececiler’i, Yedi Meşaleciler’i hatırlamak yeterli olacaktır.
Yukarıdaki düşünmelere, 80 Kuşağı şairlerinden Birhan Keskin’in şu sözleri vesile oldu: “Bir geleneğe bağlanacaksam halk şiirine akraba seçilmeyi isterim. Karacaoğlan’ı yıllar sonra yeniden okumaya başladım.” (Sabah Gazetesi, 04.04. 2010). Demek ki, Birhan Keskin Cumhuriyet’in şiir birikimini yeterli bulmuyor, Milli Edebiyatçılar ve erken dönem Cumhuriyet şairleri gibi kendine ciddiye alabileceğimiz bir ideolojisi olmayan –istisnalar hep vardır- halk şiirini yakın buluyor. Seküler bir halk şiiri. Klasik şiiri demek, Osmanlı demekti, Fuzuli-Şeyh Galip demek İslam demekti, bu iki şair, klasik şiirinizle ilgilenenler için başta ve sonda iki zorunlu uğraktır; fakat Birhan Keskin biraz daha farklı, meselâ “Yeryüzünün Halleri”ne Şeyh Galip’in şu beytini epigraf yapmış: “Tedbirini terk eyle takdir Hüdânındır/Sen yoksun o benlikler hep vehm ü gümânındır.” Dini, tehlike olarak görmüyor, Yahya Kemal gibi daha çok estetik açıdan ele alıyor: “Ben bir agnostiğim. Din meselesine kültürel açıdan bakarım. Bizim kültür dairemizin içinde İslamiyet’in ve onun farklı yorumlarının, tasavvufun kattıkları da vardır. Tanrı’yla olan ilişkimse sadece Tanrı’yla benim aramdadır.” (Sabah Gazetesi, 04.04. 2010). Birhan Keskin şiirinde dini unsurlara rastlasak da klasik şiirin etkilerini pek hissedemeyiz: “Her gün bir barbar, bir medeni ile gezdim sokaklarda./Minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım.” (2009, 10). Bu mısraları Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat”inden alıntıladım, desem birçok iyi şiir okuru inanır, bir agnostiğin yazdığına ise mümkün değil inanmaz. “Varsa eğer bir Allah, o benim kalbime bunu böylece koyduğundan öyledir. Emrettiğinden, sevaplar yazacağından değil.” (2019, 19).
Birhan Keskin denildiğinde lirizmden bahsetmek zorunluluğu doğuyor. T. S. Eliot “Şiirin Üç Sesi” başlıklı yazısında; şairin kendi kendine ya da bir hayali varlığa seslendiği şiirleri lirik, bir dinleyici topluluğuna seslendiği şiirleri epik, kendisi yerine karakterler yaratıp onları birbirleri arasında konuşturduğu şiirleri ise dramatik şeklinde niteler. Birhan Keskin’de ilk ikisini yoğun şekilde görüyoruz. Onun aşağıdaki gibi protest şiirleri epik gruba giriyor:
“ÖTEKİ
Ama siz yükseleceksiniz hep bembeyaz,
onlar aşağıda siyah kalacak!
Sizin başınız bulutlarda dursun onlar balçıkta bacak!
Siz tatlı rüyalarınızı görün, onlar terleyip sıçrayacak!
Kavunun kabuğuna bıçağı indirin siz, onlar kaçışacak.
Genişleyin siz merkezde onlar kenarda daralacak!
Onlar seyrek bir fotoğrafta uzağa bakanlar.
Onlar bir ömür taşlara su tutanlar.
Onlar bir hatırada donmuş duranlar.
Onlar bu dünyada yanmış da külde uyuyanlar.
Siz nasıl da menekşe gözlüsünüz onlarsa hep açgözlü!
Ah siz ölümsüzsünüz dünya üstünde, onlar ölümlü.
Ve siz nasıl da güzel kokuyorsunuz, insanın hası
Onlar kenarda kirliler; onlar atık, onlar sası.
Ah siz, nasıl da “Siz”siniz buram buram, onlar avam.
Bu cahilin, yoksulun, barbarın ışık neyine, onlar ziyan!
Siz “İt was very amazing” derken “and fun”
Onlar özür dileyenlerdi ağacın ruhundan.
Balkonunuz çok yüksek sizin baş döndürüyor.
Dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor.” (2009, 73).
Özne için “öteki” zaman ve mekâna göre değişen bir kötülük, kötülüğün kaynağıdır, insan soyundansa insan olmakın dışına çıkmıştır, bulunduğu yerde yok edilmelidir. Mitlerden bildiğimiz kadarıyla eski çağlarda “öteki”, daha ziyade insan dışı yaratık-canavarları temsil ederdi; bilimsel gelişmelerin yoğunlaştığı modern zamanlarda dünya tanımlanan bir şey olmuştur, insanın avcunda dönen bir küre ve bu kürede canavarlara rastlanmamıştır. Bireycilikle birlikte “öteki”, “ben”in dışındaki herkes ve her şeye dönüşmüştür adeta. Bu “ben” bazen genişleyip “biz”i karşılarken bazense küçülerek parçalanmış bir benliği karşılar. Birhan Keskin “öteki”ye Marksist bir perspektiften bakıyor: Burjuva. Ekonomiyle ilgili göstergeler uçuşuyor yukarıdaki şiirde çünkü. Nâzım Hikmet’in “Kuvâyi Milliye”sinin açılış şiiri olan “Onlar” şiirine zeyl olarak da okunabilir “Öteki”. İki şiirde de “onlar” halktır. Birhan Keskin’in ilahi (Tanrısal) bakış açısıyla konuşturduğu şiir kişisi “o”, ilginç bir şekilde ötekine (siz) daha yakın bir yerden seslenir, halk “onlar” uzaktadır. Ben, sen, o; biz, siz, onlar. Şahıs zamirlerinde de “ben”i ya da “biz”i merkeze aldığımızda ikinci yakınlık “sen” ve “siz”e ait olur; “o” ve “onlar” en dışta kalır. Şiir kişisi Tanrısal “o” halka yakın dursa daha isabetli olabilirdi; çünkü halkın içinden seslenen kişi kendine “onlar” diye hitap etmez. Ancak halktan olamamış biri halka “onlar” diye seslenebilir. Belki de küçük burjuvadan geldiği için Nâzım Hikmet, halkı “onlar” zamiriyle anlatmaya çalışmıştı. Hapis yatsa da sonuç itibariyle şair-yazar bir elitistti. Nâzım Hikmet’in hatasını devam ettirmişe benziyor Birhan Keskin ya da ben de bir elitistim, halktan biri değilim diyor; demediğini düşünüyoruz.
Kötülük-iyilik (teodise) şairin vazgeçilmez meselelerinden biri, ya da ikisi. Kimi yin yanga inanabilir, bu yüzden “biri” diyorum; kimisi mitlerdeki ya da kutsal kitaplardaki gibi mutlak iyi ve mutlak kötüye inanabilir, bu yüzden de “ikisi” diyorum. Birhan Keskin, yukarıdaki şiiriyle ikinci gruba; bir söyleşide “İnsanlığın bunca katılaşmasının en büyük sebebi nedir sizce?” şeklindeki soruya verdiği şu cevabıyla ise birinci guruba yakın duruyor: “Çıkarlar. Büyük çıkarlar. Dünyaya kazık çakmak istiyor, herkes. Bir de tabii, insanın doğasında kötülük de var, kabul etmek lazım. İnsanda her şey zıddıyla kaim. İnsan doğasının kötü yanlarını bugüne dek hiçbir sistem, hiçbir inanç ya da ideoloji törpüleyemedi.” (Sabah Gazetesi, 04.04. 2010). Kötüdeki iyiyi ya da iyideki kötüyü bilhassa XX. yüzyıl edebiyat ve sinemasıyla belirginleşmeye başlayan anti-kahramanda görüyoruz. “Kötü adam”dan (bad guy-villain) farklıdır anti-kahraman kavramı, evet yeni değildir, ilk olarak İngiliz yazar Richard Steele’in “The Lover” (1725) adlı eserinde kullanılmış, estetik bir şekle sokulmuş; fakat özellikle bizim şair ve yazarlarımız bu anti-kahraman tipine pek ikna olmuşa benzemiyor. “Ben” ve “öteki” hâlâ edebiyatımızda merkezi konumunu koruyor.
Birhan Keskin’in 2000’li yılların başına kadarki şiirlerinde “öteki” öyle çok da sık karşımıza çıkmazken sonrasında ziyadesiyle arttı. 2002’den beri Türkiye’yi yöneten siyasi iktidar, özellikle solcu-seküler şairleri pesimist yapmıştır. CHP’den başka uzun soluklu partiye alışık olmayan ve sık sık hükümet değişikliği, koalisyonlar, darbeler görmüş nesillere yıllardır devleti aynı siyasi partinin yönetmesi sıra dışı gelmekte; dolayısıyla bu durum kenarda kalan siyasi partiler gibi muhalif şairleri de öfkelendirmiş, aşırı hırçınlaştırmıştır: “Ne diyeyim allahım/ben sana biraz platoniğimdir biliyorsun./Ben bu şüpheyi sırtımda yük edindim, öyle yürüdüm,/gocunmam da yükümden beni bilirsin./Ama bunlar çok iştahlı allahım ve görüyorsun nasıl da dünyevi./Bunlarmış senin kulların öyle diyorlar biz de kürenin üveyi./Öyle mi?/Oysa allahım bilirsin ben en çok yeryüzünü,/ve başımı yatırınca toprağa, gökteki yıldızları da,/işte öyle allahım bilirsin çok güzel yapmışsın bu yeryüzünü./Bizim köydeki gibi./Allahım bunlar tokileri seviyor, betonları, hızlı trenleri./Oysa ne acelemiz var, ben ki bunca agnostiğim yine de biliyorum/ordaysan nasılsa geleceğiz yanına geri.//Diyor ki, üç beş ağacı kesmişim, indir bindir bütün yaz boyu,/keseriz tabii bunda ne var, diyor/Diyor, ben sana medeniyet getiriyorum tomar tomar./İnsan önce bir minnet duyar./Oysa allahım toprağa bassın ayaklarımız fena mı olur,/İstiyoruz ki sokağımızda bir ağaç gölgesi…” (2016, 25). Bu ve benzeri tepkileri aylarca ekranlarda izledik. Şair, bir derinliğe kavuşturmadan ekrandakileri olduğu gibi şiire dökmüş ve verevine saydırmış. Gazeteler, televizyonlar ve sosyal medya gayya kuyusu gibi, şair farkına varmadan bir dedikodunun sözcüsü oluverebilir, dikkat etmeli, aklımızla oynuyorlardı, fakat duygularımızla hiç bu dönemdeki kadar oynanmadı. Duygu, daha yıkıcı bir durumdur. Birhan Keskin’i anlamakta zorlanmıyorum: “Ben saksıda ağaç bile yetiştiriyorum. Yeşil parmaklı insanlardanım. Bir meyveyi yediğimde, çekirdeğini saksıya koyarım. Çekirdeğini saksıya koyduktan sonra büyüyen bir şeftali ağacım vardı mesela, yıllarca meyve verdi,” (Dilan Bozyel, 12 Eylül 2017) diyen şairin yukarıdaki mısraları söylemesi doğal.
“Gezi Olayları” konusunda fazla tepkisel. Üstelik bilgi kirliliğinin hiç olmadığı kadar arttığı o günlerde resmi açıklama ağaçların sökülüp başka bir yere taşındığı yönündeydi. Neye inanacağımız ise tercihten öte bir şey değildi. “Öyle bülbül! Hadi ordan/Kuşların hatırını cebimde tutarak konuşuyorum./Öyle kırıntılı, Gak!/Betonu icat edene yazıklar olsun!/(Şehir denen şeyinizin şeysine fuck)…//Biz, üç beş adam, ömrünü çimenlere adayan/Razıyız gölgesinde uyuduğumuz ağaçtan./Ve zerre ipimizde değilsin başkan.” (2019, 27). Bu ülkede her şeye rağmen düşünce özgürlüğü var, dedirtecek sertlikte mısralar bunlar, Birhan Keskin’in yeraltında (under-ground) dolaştığı anlar, bunlar. Siyasetin şiirle uyuşmayacak belli paradigmaları var, şair bu paradigmalarla konuşmaya başladığında başka bir şeye dönüşüyor, çoğunlukla ortaya ucube metin çıkıyor, sanat değer yitimine uğruyor. İstesek de istemesek de siyasi meselelerde sürekli aktörler değişiyor, bu, sanatın seviyesini ve ömrünü belirliyor. Mümkün mertebe adil olmak şartıyla herkesi eleştirme hakkımız var elbette, fakat bizi rahatsız eden şeylere çok takılmadan onları etkili bir şekilde eleştirip geçmek en doğrusu olur gibi geliyor bana.
Birhan Keskin’in siz-bunlar-o diye seslendiği “öteki” kim ya da kimlerdir. Biliyoruz, ama adını, adlarını bizler de veremiyoruz, çünkü özgürlüğümüzün belli sınırları, haddini aşan (?) eleştirinin kelepçe ve demir parmaklıklar gibi sert sonuçları var. Sanat, mübalağaya çok şey borçludur; ancak hiçbir güç odağı mübalağanın bir söz sanatı olduğuna inanmaz ve bunun karşılığında sanatçıya orantısız güç uygular. Bunun bilincindedir sanatçı, dolayısıyla “kötü” olarak gördüğü güç odağını imgeyle anlatır: öteki. İlk çağlardan günümüze değişen bir şey yok, bu imgeyi korku üretmiştir. Çoğunlukla adresi belli, ama hangi isme gittiği açık olmayan protest şiirler şairine geri döner, çünkü kimse posta kutusuna atılmış isimsiz bir eleştiri mektubunu üstüne almak istemez.
Bu sertliğine rağmen Birhan Keskin’in şiir bütünlüğü içerisinde bilindik Sosyalist Gerçekçi şiirler az yer tutar, kendisi de tikelden tümele yöneldiğini belirtir: “Şiir yazmak benim için son derece kişisel bir serüven, benim bireysel serüvenim. Tabii aslında bir insan olarak bireysel serüveniniz ”ortak payda”ya dair bir şeyler söylüyorsa, her ne kadar bireysel olsa da, o başkalarına da dokunur. İşte asıl önemli olan bu.” (Elle, Eylül 2009). Birçok modern şairin şiire bakışının bu minvalde olduğunu biliyoruz.
Birhan Keskin’in asıl “öteki”si “siz” değil, “sen”dir. Bu “sen”i yok etmek istemez şair, onda yok olmak ister; çünkü o, maşuktur, bir lirik “sen”. Kısacası neredeyse dokuz kitabında Birhan Keskin “sen”in acı türkülerini çığırmış, şiirini yazmıştır. Seslenilen “sen”ler değişse de şiirdeki seslenen “ben” aynı kalır. Bu “sen”lerin cinsiyeti ise çoğunlukla tam belli değil, unisex, bilerekten gizlenmiş de olabilir, idealize edilmiş biçimsiz bir varlık sanki “sen”. Nadiren olsa da “sen”le ilgili bazı tahminlerde bulunabiliyoruz: “Kalbimden ayağınaydı yolum,/Gördüm, hep seni gördüm./Kara gecede, kara uykuda yürüdüm./Bomboştu her şey, elimde bir dünya tarağı/Gök ağrıyordu, ben zülfünü ördüm.” (2017, 34). Zülfü örülen bir kadın olmalı. “İlk arkadaşım nurcan; sana göre, yaşına göre/Onun esmerliğiyle sevdiydin geceyi de,/İlk ayrılığındı, işte bak, bırak dedi sana,/bıraktın oyun arasında, anlamadın bile” (2019, 53). Şu mısralar da bu bağlamda ve tam tersi yönden ele alınabilir mi, bilemiyorum: “Çok eskimiş bendeki, ve bir o kaddar katı…/Bu dünyada isteyip verememek nedir, benden anlayın.” (2017, 39). Şair, maskülen bir edayla emir-istek kipinde “sen”e sesleniyor: “Beni gel beni bul beni al,/istediğin yerde uyut bendeki hatırayı/istedim.” (2017, 16); “Ayağa kalk, yaklaş, dilini döndür ağzında/de ki:” (2017, 46); “Ben yumuşak tuşlarına basacağım hayatın/sen çatıyı kur./Sırları soracağım ben,/sen hayatın anlamını ara./Yazın yönünü değiştireceğim ben/sen yolculuğa çık./Ben arka bahçeyi özleyeceğim/sen inat et.” (2017, 64); “sen uzun bir uykuyu uyudun, ben düş gördüm.” (2017, 67); “çoğal!/değiş!/tekrar ol!/sebebim ol!/kederli ömrümde.” (2017, 86). Bu keskin, coşkulu konuşma, aşk duygusunun zapt edilememesiyle ilgili.
Birhan Keskin bütünlüğü “sen” (aşk) hitabıyla kurmaya çalışıyor. Şiir dağılıyor, parçalanıyor, sonra “sen”de toparlanıyor. Okuru da metnin içine çekiyor böylece, yaratıcı eylemin ortağı kılıyor, okur, bir müddet sonra hitap edilen “sen”i kendisi sanıyor, şiir, içten bir mektuba dönüşüyor o an, kim dikkate alınsa mutlu olmaz ki.
Birhan Keskin fiil-eylem ağırlıklı şiirler yazıyor, bu durum üslupta bir sertlik yaratıyor: “Denizin kederini anlatacak dili yok,/Dedim ve devrildim,/Böyle sürdü uzun yıllarım/Düştüm, sustum, içimden geçirdim,” (2017, 45); “Yıktığım, atladığım, söndürdüğüm/Bir yangın yerindeyim,” (2017, 47); “Morsalkımım: kokuna yandığım/Morsalkımım, hey!/hey, yankım!/Gel çekirdeğe gidelim. (2017, 28). Aşk ile savaş-şiddet Birkan Keskin şiirinde yer yer iç içe geçiyor.
“BALIK
Zokayı yutmuştum ben bir zaman
ah dilim yaralı
konuşamam.” (2017, 19).
İlhan Berk gibi balığı karşısına alıp günlerce incelese balığın dili olmadığını fark eder, nesnel karşılıklık sorunu yaşamazdı Birhan Keskin. Şiirin adı balık olmasa, burada bir intak sanatı değil de gerçekten bir insan olduğunu düşünebilirdik; çünkü halihazırda “zokayı yutmak” deyimimiz var. Daha sonraki yıllarda bu şiiriyle metinlerarasılık kurmuş: “Bir balığın yaralı ağzıyla konuşuyor olmamız bundan” (2019, 27). Acıyı derinlerden hissedenler için dilin yetersiz geldiğini biliyoruz, Birhan Keskin de aynı dertten mustarip görünüyor: “bir papatya kurusu gibi dilsizim işte” (2017, 69). Şaire dilin en yoğun hali şiir bile yetersiz gelmiş: “Bu mum medeniyetinde/bu metal öznede/bu cam sözde/ne yurt sana dil/ne şölen yeterince.” (2017, 113).
Son zamanlarda Birhan Keskin’in düzyazı şiir alanını da yokladığını görüyoruz, başarılı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Şair, tekrir sanatını işletmiş çoğunlukla bu şiirlerde; fakat şiirsel hiçbir özelliği olmayan bir hikâyeyi de düzyazı şiir örneği olarak kitabına almış. Tevfik Fikret ve Mehmet Akif’te gördüğümüz şekliyle mensur hikâye mi diyeceğiz buna. Diyebiliriz, çünkü modernizm her şeyi mümkün kılıyor sanatta; fakat deneysel çabalarımız ikna edici olmalı. Üstelik şiir kitabına hikâye, makale gibi metinler dâhil etmek yeni bir şey de değil, deneyselliğin dışında kaldı. Mevlana ne diyor: “Dünle beraber gitti cancağzım,/Ne kadar söz varsa düne ait/Şimdi yeni şeyler söylemek lazım,” ya da yeni şeyler yapmak lazım. İlhan Berk, gezi kitabı “Galata”yı toplu şiirlerine aldı, alsın, olabilir, ama o kitaba şiir diyemiyoruz; çünkü şiir sanatı adına hiçbir estetik unsur göremiyoruz o kitapta. Fikret ve Akif hiç değilse aruzu ve kafiyeyi işletmişti hikâyelerinde.
Birhan Keskin, “…büyük ustam Gülten Akın…” (Hacer Yeni, Eylül 2009), dese de onun şiirinde Gülten Akın’ı pek göremiyoruz, belki de başarılı bir şekilde dönüştürdüğü için göremiyoruz. Bazen Hilmi Yavuz’dan Behçet Necatigil’e (Evin Halleri’ne zeyl yazmıştır,) daha geriye Asaf Halet Çelebi’ye ulanıyor. Hilmi Yavuz’u anımsatan mısralar: “Git ve unutma/Ha vardır benim dallarım şimdi/Ha hatıra.” (2017, 30). Asaf Halet Çelebi’yi anımsatan mısralar: “Öyle çoktum bir gün/Nakuru’da./Sonra evden uzağa.//Bacaklar öyle ince öyle pembe/Bir tuzlu suda,/Öyle çoktum bir gün/Su bir hatıra Nakuru’da” (2017, 21). Acaba Gülten Akın’ı halk şiirinden beslenmek bakımından mı kendisine yakın bulmuştu Keskin. Mümkündür.
Bir yapı kurmaktan çok söyleme yanlısı Birhan Keskin, özel bir form aramıyor, Türk şiirinin kendisine kadarki formuyla yetiniyor, çoğunlukla konuşuyor, iç dökümünde bulunuyor, rahatlıyor. Bir tarafıyla da yaşantıdan doğan otobiyografik şiir bu. Yapaylıktan uzak, son derece samimi lirik şiir.
Birhan Keskin’in şu mısralarını da alıntılamadan yapamadım:
“Hayret insanın içinden geçer bir gümüş an’dır biliyorsun.” (2009, 67).
“Her kezim ben/Küle ne öğretebilirse hayat/Onu öğretti bana da.” (2009, 14).
“Eski bahçe acı çekiyor benim yerime.” (2017, 60).
“Yollar tamamlar mı beni?” (2017, 68).
“Anı olacak bir şeyim yok
her şeyin dünündeyim.” (2017, 116).
“insan olan yerlerim çok ağrıyor,” (2007, 44).
KAYNAKÇA:
Keskin, Birhan; Kim Bağışlayacak Beni, Metis Yay., İstanbul 2017.
Keskin, Birhan; Ba, Metis Yay., İstanbul 2007.
Keskin, Birhan; Fakir Kene, Metis Yay., İstanbul 2019.
Keskin, Birhan; Y’ol; Metis Yay., İstanbul 2009.
Keskin, Birhan; Soğuk Kazı, Metis Yay., İstanbul 2017.
Bir yanıt yazın