Meta-Metafiziğin Dirilişi: Cahit Koytak Şiiri / Zafer Acar / Makale

“TANRI’NIN ELİ

Tanrı’nın sayısız eli var,

Sayısız yaratıcı eli…

Aklın başını okşuyor onlardan biri,

Kalbin yanağını bir başkası.





Aklın gözleri yoktur

Ve yarasalar gibi, içimizde

Baş aşağı tavana asılı durur

Ve kulaklarıyla görür.





Ama Tanrı’nın eli dokunmaya görsün,

Bırakır körlük numaralarını falan,

Her yanı göz kesilir, kanatlanır,

Topaç gibi dönmeye başlar o zaman.





Kalbe gelince, kalp, bazen bir deri bir kemik

Terk edilmiş yaşlı atlara benzer;

Yalnız dolaşır boş arsalarda, yıkıntılarda

Ve ince bir kederle kişner ara sıra.





Ama Tanrı’nın eli, Tanrı’nın rahmet eli

Okşamaya görsün onun da yelesini,

O an gençleşir, güzelleşir,

Yabanî küheylana döner.





Ve koşarken de, kendi ritmiyle çoğalır,

Çoğalır da – insan içini

Burçlarla, yıldızlarla dolduran

Bir gök atlas olur çıkar.” (Y.B.İ.M., 2011: 123-4).

[Kant’ın deyimiyle artık parçalanamayacak kadar yalın-saf bir dil ve metafiziğe uygun bir bütünlük var burada, belirsizlikler –büyü- yaratan bir sahtecilik yok. Baş döndürücü bir şekilde nesne saldırısına uğramıyor insan, kakofoniye maruz kalmıyor. Öyle tanıdık ki göstergeler -var ile yok arası- zihni zorlamıyor, kavrama dönüşüveriyor. Öte yandan hemencecik anlıyoruz ki inançlı bir şiir kişisi var karşımızda –Müslüman bir şair-, İslam dini-metafiziği içerisinden mistik konuşuyor –Tanrı’nın eli Kur’an’a uygunluk arz eder meselâ-, yer yer İslam metafiziğinin sınırlarını zorlayan meta-metafizik haller yaşıyor.]      

Cahit Koytak, “İlk Atlas”tan bu yana kendi şiirini yazıyor. Burası önemli, çünkü genelde ilk şiir kitapları, kitabı yazan genç şairden çok etkisinde kalınan başka şairlere aittir. Koytak, edebiyat iktidarının birçok özgün şaire yaptığı o bilindik görmezden gelme –kör- tavrına rağmen, poetik sebatından-sabrından hiçbir şekilde ödün vermemiş, zora talip olmuş ve imgeyi şeffaf hale getirerek yalınlığa kapılar aralamış, özellikle de modern bir nitelik olarak göstereni şiirinin merkezine yerleştirmiş, gösterileni ise belli sınırlamalar içerisinde okura bırakmıştır. Bu yalınlığı sağlayabilmek içinse “folklor şiire düşman” önyargısına takılmadan sokağa inmiş, konuşma diliyle insan ruhunun kapılarını çalmış ve oradan dirim almıştır. Tek taraflı bir ilişki değildir bu. Şair, kullandığı dile mistik ve metafizik duyarlılıklarla kan vermiştir. Dil bozmalarıyla dolu karmaşık, imge sağanağı yüzünden bütünlüksüz, sözsüz, fikirsiz ve duyuşsuz şiirlere kanıp alışan okuru, öncelikle samimi ve duru anlatımıyla şaşırtmış, sonra derin duyuşlardan doğan lirik mısralarla sarsmış, keskin zekâyla kendisine hayran bırakmıştır. Bir şairin bunlardan yalnızca birini yapabilmesi, aslında ona şair diyebilmemiz için yeter sebeptir. Ama yine de daha bir detaya inerek, Ezra Pound’un imge tanımlamasına göre konuşacak olursak Koytak, imgenin fikri yanından ziyade duygu ve hayal yönünü öne çıkarmıştır.

Tematik şiirler yazıyor –doğaçlama anlarında söylüyor- Cahit Koytak, böylece şiirleri ve kitapları arasında organik bütünlük oluşturuyor. Tanrı, ölüm, cennet, cehennem, günah gibi kavramlar onun en belirgin temalarıdır. Sadece bu kavramlarla bile şairin metafizik kaygıları olduğu sonucuna varabiliriz. Cahit Koytak, merak ve şüpheyi göz ardı etmeden, temel dini öğretileri, kanonları zorlasa da açıktan açığa yermeden yeni çıkarımlarda bulunuyor ve cesaretle mistik olmanın ötesine geçiyor, metafizik alanlarda gezinmeyi, soyut kapıları kelimelerle zorlamayı ve oradan okuruna taptaze hissedişler taşımayı başarıyor. Bu açıdan Koytak’ın “Yeni Başlayanlar İçin Metafizik” kitabı; adeta ilhamdan doğmuş şiirlerle dolu, böyle bir izlenim yaratıyor şair, öte yandan yenilikçi-genç bir ruha sahip olduğunu gösteren Apollinaire tarzı resimsel-somut şiirlere sayfalarını açıyor.

 Şiirimizin özlemle beklediği şairlerden Cahit Koytak, yüzlerce yıl evvel yazsaydı bu şiirleri, şuan taptaze okuyor olurduk. Okur, bu hediyelik şiir paketlerini açınca, doğum günü kutlamasından daha ötesini, yeniden doğuşunu hissediyor. Metafizik şiirin böylesi bir yanı var. Boşlukta yürümeyi seven ve bu kolaycılığa bel bağlayan modern şiirin aksine Koytak’ta, şiirin ayakları yere basarken okurun ayakları yerden kesiliyor. Bu yetenek ve vergi pek az şaire nasip olmuştur. Cahit Koytak, bu anlamda İbn Arabî, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli, Niyazi-i Mısrî gibi şairlerin şiirsel genlerini taşıyor desek yanlış olmaz herhalde. Dünya edebiyatında ise şairin muadili kimdir, diye sorduğumda, aklıma hemencecik Alman şair Rilke geliyor. Cahit Koytak ne Doğu ne Batı diyenlerden, sahih kaynaklardan beslenmeyi yeğlemiş. İçinde doğup büyüdüğü toplumun dini duyarlılığını içselleştirerek onu muhatabına rahatsızlık vermeyecek şekilde, yeni yorumlarla şiirlerine alt metin olarak yerleştirmiştir. “Şimdi ağacın altına mı gitmeli/Gemicinin teknesini mi delmeli/Şimdi Âl-i İmrân mı okumalı/Martin Heideger mi” (İ.A., 2011: 69). Şairin beslenme alanlarının genişliğine bir örnek olsun için veriyorum bu mısraları.

Koytak, konuşma dili eksenli şiirine yer yer ironiyi de katıyor, metin daha bir sıcaklık kazanıyor ve okuru kucaklıyor: “Oturmak istiyorum/Biraz sıkışır mısınız/Bakın ellerim dolu/Ellerim ceplerim ve kafam/Yolcuyum/Sorulur mu/Nereye gidiyor gemi/Biraz sıkışır mısınız” (İ.A., 2011: 88). Bu tarz metinler, Cahit Koytak şiiri içerisinde prototip olarak kalmış, halbuki Türk şiirinin ironi kaynaklı lirizme ihtiyacı var, Koytak bu imkânları biraz daha yoklamalıydı.    

Modernin sınırlarını da zorluyor şair, postmodern tekniklerden de yararlanarak şiirin coğrafyasını genişletiyor. Bilindiği üzere, geleneğimizde her şey şiir diliyle anlatılabilir, işte Cahit Koytak da çok karışık felsefi konuları, edebiyat kuramlarını, diğer yandan kendi poetikasını dahi şiire konu edebilmekte ve çoğu kez kıvrak diliyle bu zor meselelerin üstesinden gelebilmektedir; fakat kimi yerde Dağlarca gibi yeteneğine fazla güvenmenin götürüsü olarak metinler, şiiriyetlerini yitirerek düz yazıya yaklaşmakta ve zayıflamaktadır, edebiyat tarihimizde Tevfik Fikret ile Mehmet Akif’in manzum hikâyelerine bu tarz eleştiriler getirildiğini bilmekteyiz. Nâzım Hikmet’in “Benerci Kendini Niçin Öldürdü” gibi romana yaklaşan kitapları, İlhan Berk’in Fransız şiiri özentili nesirleşen şiir denemeleri Cahit Koytak’ı hazırlamıştır. Yine de Koytak’taki anlatı-şiiri (narrative poem) bu şairlerimizden daha yetkindir. Artık postmodern sayabileceğimiz diğer bir adlandırmayla düzyazı-şiirin modern dönemde en başarılı şairidir Cahit Koytak, buna rağmen şair, “Çırak” adlı şiirinde bakın ne diyor: “Bugün bir şey yazma, şaircik,/Bugün hiçbir şey yazma,/Yazdıklarını gözden geçir,/Krallığını denetle;” (2010, 126). Bu poetik öğüdü aslında kendi kulağına da fısıldıyor.

Cahit Koytak’ta Osmanlı şiirinin izlerine pek rastlanmasa da onun “Aklımın dudaklarını çalanları da mı hoş karşılayayım?” (2010, 239)  mısraındaki soyut anlatım, bizi Sebk-i Hindi’nin önemli temsilcilerinden XVII. yüzyıl şairi Nâilî’ye götürdü: “Leb-i şûh-ı çeşmün oldukça terennüm-sâz” (Gözünün bakışının şuh dudağı şarkı söylemeye başlayınca…). Şiirin etkilenmelerle yazıldığının farkındadır şair, doğaçlamayla soluklu şiirler yazmanın zaten etkilenmelere ve etkilemelere açık olmak anlamına geldiğini biliyor ve bundan kaçınmıyor, onun şiirinin bereketi bu poetik tutumun sonucu adeta.

Cahit Koytak’ın dilindeki yalınlık, aklımıza Nâzım Hikmet’i ve öteki Sosyalist Gerçekçi şairleri getirebilir, etraflı düşünülmemiş bu tespit yanlıştır, çünkü biçimdeki benzerliklere rağmen içerik açısından onlardan son derece farklıdır. Dili, yer yer savrukluğa varan rahatlıkta kullanmaları bakımından Haydar Ergülen, küçük İskender ve Birhan Keskin gibi şairler Cahit Koytak ile aynı izlekte yürüyorlar gibi geliyor bana. Ayrıca, Cahit Koytak ile Haydar Ergülen arasında duyarlılık yakınlığı da bulunmakta.  

Cahit Koytak’ın şiiri, aracıya-komisyoncuya yani eleştirmene pek ihtiyaç duymaz, yani eleştirmeni büyük oranda aradan çıkarmış ve okur ile baş başa kalmayı başarabilmiştir, ilgiyle takip edilmesine rağmen ulusal yayınlarda etraflıca tartışılıp irdelenmedi, bunun nedenlerinden biri de metnin, eleştirmeni-okuru ikna edici tamlığı ve bahsini ettiğimiz yalınlığıyla ilgilidir bence –karıştırılıp duran yalınlıkla basitlik apayrı iki durumdur; yalınlık niteliğe, basitlik ise niceliğe denk düşer-. Bilindiği üzere eleştirmen, metinde iştah kabartıcı eksiklik ya da kapalı şiirlerde olduğu gibi okurun fark edemediği cevherler keşfedemezse kolay kolay yazmaz. 

Soluksuz bir şekilde şiir üreten şairin, eserlerini kitaplaştırmada bu denli gecikmesini Yahya Kemal psikolojisiyle açıklamak bana pek mümkün görünmüyor, böylesi bir karşılaştırma şartlar bakımından anakronizme düşmek anlamına gelir. Bir defa Yahya Kemal az yazıyor, kelime-ilhamına inanıyordu, onun şiiri ulusal gazetelerin manşetinden veriliyor, radyoda okunuyordu. Onca şiir yazan Cahit Koytak, kitaplarını zamanında yayımlayarak şiir ortamına bugünkü gibi dikey değil yatay çıkartma yapacak ve daha bir sindirilerek okunacaktı. 80, 90 ve 2000 Kuşağı, yani üç nesil onun şiir birikiminden yeterince beslenemeden yetişti. Bu, şu anlama gelir; Cahit Koytak’ın şiiri, daha Türk şiirinin kılcal damarlarına dek işlemiş değildir, asıl etkilerini bundan sonra gösterecektir. 

Geleneksel zihinle altı çizilesi mısraların peşine düşmüyor Koytak, modernin getirisi bütünselliği gözeten estetik kaygılarla yazıyor şiirlerini. Okura, bütün bir şiir külliyatının altını çizdirmek istiyor sanki.

-II-

Yabancı dil bilmesine rağmen Türkçeyi en saf haliyle kullanmayı, geliştirmeyi yeğlemiştir Cahit Koytak. Bu denli rahat, komplekssiz bir dille yazmasından Koytak’ın “yazdığım her şey şiir olur” fikrine inandığı sonucuna vardım, hakiki bir şairin böyle düşünmeye de hakkı vardır elbet. Yoksa bugün Osmanlı şairlerinden bize onlarca ciltlik şiir kalmazdı; Mevlana, “Divan-ı Kebir’i yazamazdı. Modern zamanlarda, şair ve yazar diye de anılan analitik zekâdan yoksun ve sözsüz bazı kişiler, bir bilinç ve yücelikle ürün ortaya koyan sanatkârları, göz kamaştırıcı niceliklerinden dolayı niteliksizmiş gibi göstermeye çalışıyorlar. Cahit Koytak, bu kötü niyetli yaklaşımı çürüten bir isim olarak belirdi. Bence o, kendine Yahya Kemal ve Ahmet Haşim gibi az şiirin şairlerinden ziyade Divan-ı Kebir gibi çok ciltli şiirleri örnek alıyor. Cahit Koytak, şiirlerinin yazılış tarihlerini de veriyor, çoğunu son beş yılda yazmış, bu doğaçlama durum, tekrara düşmesinden ziyade tematik olmasını sağlıyor. “Ve cıvıltılarınla, a ruhum,/A kuzum, a beyaz fare,” (2013, 38). Koytak, saflığa ulaşabilmenin yolunu sadece içerikte aramıyor, biçim içerik örtüşmesini sağlamak için çocuk diline yaklaşıyor sanki, buna daha bir doğru adlandırmayla “anne dili” de diyebiliriz. Şair, “Kozmik Ağaç” adlı somut şiiriyle ise her türlü biçimsel yeniliğe açık olduğunu vurguluyor adeta; şiirin her imkânından yararlanmak istiyor.  

“Ölüme Çare ya da Şen Maneviyat” adı, daha en baştan bizi keskin bir metafiziğin beklediğini hissettirmenin ötesinde bize apaçık gösteriyor. Kitabı okuduğumda, metafizik hususunda yanılmadığımı gördüm. Şen Maneviyat ile Nietzche’nin “Şen Bilimi”ne taaruzda bulunan Koytak, öte taraftan tarihsel olarak daha gerilere giderek Dante’nin “İlahi Komedya”sıyla da hesaplaşıyor gibi. Dante’de hayal gücünü İslamiyet’ten almış Hıristiyani bir felsefi bilgi öne çıkarken; Cahit Koytak’ta İslamiyet’e has, insan bilincinin diplerinden sarsıntılarla gelen bilgelik kendini gösteriyor. Modern şiirimizde metafiziğin ilk ciddi örneklerini Necip Fazıl vermiştir desek, sanırım kimse itiraz etmez; lakin poetik anlamda en ciddi savunması ve derinlemesine yoklanması Sezai Karakoç tarafından gerçekleşmiştir –mistik ile metafizik karışır kimi yerde-. Karakoç’un gelenekle kurduğu yakınlık ve geleneği yıkmadan yenileme arzusu, şiirde deprem özelliği taşıyan metafizik gerilim yaratmasına engel olmuştur; imgenin tehlikeli alanlara yöneldiği anlarda, onun –iyimser olmak gerekirse- anlam tatilleri yaparak sustuğunu düşünüyorum. İşte Cahit Koytak, sanki Sezai Karakoç’un sustuklarını yazıyor. Gelecek muhtemel bütün itirazlara rağmen şunu da söylemek istiyorum, Cahit Koytak, şiirimizde metafiziğin geldiği son noktayı temsil ediyor. Bu gücünü ve cesaretini, Müslümanlığının yanında, derin bir İslam bilgisine sahip olmasından da alıyor. Modern Türk şiirinde, fizik ötesinden konuşuyor zannıyla dinden çıkan nice mısralara şahit olduk. Sanırım Ayhan Kırdar, bunun ilk örneği. İnanan biriyseniz ve metafizik şiirler yazacaksanız dininizi çok iyi bilmek zorundasınız; çünkü metafizik, dinden öte ama dinle çelişmeden yeni şeyler söylemektir. Şair, yeni zamanın bunalıma girmiş tiplerini ancak böyle iyileştirebilir. Cahit Koytak, işte bu kitaplarıyla, ruhu iyileştirmeye aday görünüyor. Toplumun en fazla da buna ihtiyacı yok mu? Bu açıdan Cahit Koytak’ı, bütün psikolog ve psikiyatrlar da okumalıdır; çünkü tıp bilimi gibi ruh bilimi de her geçen gün gelişmektedir. Şair, metafizik şiire açılırken Osmanlı şiirinin mazmunlarından da yararlanıyor, özellikle en derin ve tehlikelisiyle irtibat kuruyor: şarap. Ve okuruna önceden uyarıda da bulunuyor, “bu meyhane kitabında gördüğün/bu telmihler, remizler/sakın yanıltmasın, sevgili molla kasım seni,” (2013, 85). Hatta kitabın bir bölümü “Meyhanede Gül Dersi” diye ayrılmış. Her şeye rağmen şair, şarabın kaynağını vererek duruma açıklık getirmekten de geri durmuyor: “işitmeyene sözüm yok, ama işitene derim ki,/işte o ırmaktan, o şarap ırmağından,/o kevser ırmağından çekilmiş,/bu meyhanenin şarap mahzenlerini,/küpleri, testileri, kadehleri dolduran şarap…” (2013, 86). Bütün cesaretine rağmen şair, Yunus Emre’nin akıbetini yaşamak korkusunu da üzerinden atamamıştır; fakat son kertede, mayınlı alanlarda gezmekten de uzak duramıyor. Geleneğimizin saklı bahçelerinde varlığını koruyan şathiyelerimiz gibi oldukça rahat ve içten konuşuyor Tanrı’yla: “‘ne Tanrı’ya ne de hekimlere/fazla yüklenmeli, efendimiz,’/diyor Güzel Sözlerin Cini ‘hekimler ellerinden geleni yapıyorlar./merhametin kaynağı olduğuna göre,/Tanrı da yapıyordur, kuşkusuz, bunu…’//O da ıstırap çekiyordur, herhalde,/O’nun da içi daralıyordur, bizimki gibi,/ve efkâr dağıtmak için de,/gündelik işlere veriyordur kendini; çiçeklerini suluyor,/ağaçlarını buduyordur, cennetin.” (2013, 189) Güzel Sözlerin Cini –Antik Yunan kaynaklıdır, namı diğer ilham perisi, Kant’ta deha-özel yeteneğe dönüşüyor vs.-, zor ve tehlikeli anlarda şairin yardımına koşuyor ve neredeyse bütün şiirlerini birbirine bağlayan büyük bir imaja (anlatıda leit motif) dönüşüyor. “Tanrı’nın bir şiirinde geçiyor bu olay,/Tanrı’nın kendi eliyle yazdığı/acıklı bir şiirde…’Tanrı da, öteki şairler gibi,/böyle başlayan şiirlerin/yazarken devamını,/biraz ara veriyor ve dinleniyordur.’ diye düşünmekten/alamıyor kendini insan” (2013, 243). Buradaki “Tanrı’nın şiiri” ifadesini, yaratılmış olan her şey, diye okursak, zihnimizde dolaşmaya başlayan soru, bu cevapla ortadan kalkacaktır. Şair, sadece sanatta değil, yaşamda da engel tanımaz bir özgünlük arayışına çıkıyor: “bir defa, günahlarım on kat daha fazladır/ve on kat daha fiyakalı/erdemlerime göre…//belki on kat daha özgün/belki on kat daha gizemli,/ve on kat daha insanca, onların hikâyesi” (2013, 399) Genel geçer ahlâk yargılarını da yıkmaktan geri durmuyor.

Özünde Koytak şiiri, küçük imgelerden doğarak büyüyor, yıldırıma gereksinim duymuyor, ufak bir kıvılcım ona yangın çıkartmak için yetiyor. Bazen de katı bir gerçeklikten, bir ev halinden inanması zor bir derinliğe ulaşıyor. Öte yandan fikirden çok duyguyla yazıyor şair, inançla, yoksa yeni metafizik âlemler yaratamazdı. Konuşma diline derinden sondajlar vururken imgeden uzaklaşıyor, bu açığı ise mistisizm ve kültürel unsurlarla kapatıyor. Metinlerarasılığa da uzak durmuyor. Aşağıdaki şiirle, en çok da Âşık Veysel’in “İki Kapılı Han” türküsünden etkilenerek iliklerimize dek hissettiğimiz dünyanın geçici bir ev olma fikrini, ana sembolün etrafında oluşan yeni imajlarla tazelemiştir Cahit Koytak.

ŞEN DUA

biz senin konuğunuz, Allah’ım,

bizi hoş tut!

bizi barındır, yedir, içir,

aç ve açıkta koyma!

fakat ikramlarınla bizi utandırma

utandırma ki,

kendi evimizde hissedelim burada kendimizi!





ve bütün bunları yaptığın için

sabah akşam teşekkür bekleme bizden,

yahut belli etme beklediğini;

izin ver, biz, kendiliğimizden gösterelim

minnetimizi, sadakatimizi, sevgimizi,

bazen de sitemimizi;

amin, amin!” (2013, 293).

Bu şiir, Haydar Ergülen’in “Tanrım, ev sahibim, izin ver bana/biraz daha oturayım evinde” mısralarıyla açılan şiirini hatırlatıyor. Aynı zamanda şu mısralarla da Cahit Koytak, Heidegger’le metinlerarası ilişki kurar: “şairim ben, varlığın evinde oturuyorum,/düzgün ve temiz tutuyorum onu,/her gün silip süpürüyorum,/havalandırıyorum, serâzat rüzgârlarla.” (2013, 41.) Heidegger “dil varlığın evidir” der, bu varoluşçu materyalist fikir Koytak’a çok uymasa da bir şiir hediye etmiştir. “başka bir rüyaya uyandırmıştı beni/bu, tahteşuur denen/çadır tiyatrosunun yüce sahibi.” (2013, 405). Sanki Çinli bilge Chuang-Tzu o meşhur ikilemine telmih var burada: “Rüyamda kendimi kelebek olarak gördüm. Acaba ben, rüyasında, kendini kelebek olarak gören bir insan mıyım, yoksa insan olarak gören bir kelebek miyim?”

Şairin medeniyet algılayışı da son derece yerli: “ne Şimdi, ne Gelecek/güven vermiyorsa sana,/o zaman geçmişinle barış!” Son üç yüzyılımızın sorunsalını dile getiriyor Koytak; kimi yerde ise pent-nâme yazarcasına öğütler vermeye başlıyor, bu iş, kuru kuruya değil de akla yatkın bir şekilde yapıldığı için muhatabını rahatsız etmiyor.

Koytak’ın, siyasayı hedef alan “Ölüler İçin Enternasyonal” şiiri belki de şimdiye dek yazdıklarının en şedidi: “bize katılsanıza, biz, yeryüzünün/fukara ölüleri, biçare ölüleri,/bize katılsanıza, biz pusuda ölen asker,/dağda vurulan gerilla,/sınırda bombalanan kaçakçı,/biz, kardeşleriniz, kuzenleriniz,/yeğenleriniz!//yumruklarımızı ve naralarımızı/toprağa gömüp/güller, çiçekler açmaya gidiyoruz;/rüzgar olup esmeye gidiyoruz/çığlıklarımızla;/şimşek olup çakmaya/fikirlerimizle, buluşlarımızla;” (2013, 357). Bu şiirden bir Orta Doğu sesi yükselmekte, sanki araya yer yer Mahmut Derviş giriyor gibi. Ortak bir dert var çünkü ortada, ortak bir sesin doğması doğal ve şart.

-III-

Cahit Koytak, “Cazın Irmakları”nı düzyazı mantığını esas alarak belli bir konu (caz) üzerine yazmış. Şairin cazı temaya dönüştürdüğünü de başta belirtelim. Niçin caz? sorusu, bence önemli. Caz, 1900’lü yılların başında Amerika’ya gelen; düzeltiyorum; köle olarak getirilen Güney Afrikalı zencilerin Batı müziğiyle kendi müziklerini harmanlayarak yarattığı bir tür. Cahit Koytak’ın bu müziğe yakınlık duymasıyla şiiri arasında bir irtibat var elbette. Caz, Afrika’nın ruhani törenlerinden geliyor. Belirsiz de olsa anlamı; enerjik, mistik ve titreşimsel. Bu tanımlamalarla Koytak’ın şiiri büyük oranda örtüşüyor. Şiir, ezilenlerin müziğidir; caz da zencilerin müziği. Şairin okyanus ötesinden dünyaya yayılan bu müziği, özünden kavrayıp şiirleştirmesi, önemli bir çaba. Türk şairi ve okuru, bu kitabı anlamakta biraz zorlanacak ve gecikecektir, bu ortada. Öte yandan, Batı’nın bizi anlamakta zorlanan oryantalistleri gibi değil, Cahit Koytak, Amerika’ya Müslüman bir Amerikalı zenci gibi bakmayı başarmış ve bu kitaptaki şiirlerini blues şeklinde söylemeye çalışmış. Öyle ki, kitabın bazı yerlerinde adeta cazın ustalarından biri konuşuyor.

Bir şairin dünyada olup bitenlere tepkisiz kalmaması bakımından, bu kitap, daha bir önem kazanıyor. Dönemin sosyal gerçekçi şairleri, cazı keşfedememiş, şiirlerinde öldürülen yerli-yabancı militanların ismini anmayı sosyal gerçekçilik zannetmişler. Halbuki caz gibi müzikler, adeta toplu katliamları karşılıyor. Sosyal gerçekçilik adına bizim şairlerimiz, halk şiirine yönelmişler. Bu durumda şair başka coğrafyalara ulaşmakta zorlanıyor; çünkü yeterli donanımı olmayan yerrel sanat, sınırları aşamaz. Evet, caz, Afrika halk müziği olan blues’ların emperyalist Amerika’da küresel boyut kazanmasıdır, kendi halk müziğimiz için bunu söyleyemeyiz. Nedeni belli. Niçin bunları anlatıyorum, çünkü birileri çıkıp da Cahit Koytak neden halk müziği dememiş de caz demiş, diyebilir. Desin.

“Cazın Irmakları”nı, yayıncısı özellikle İngilizceye çevirmeli ve gücü varsa Amerika’da vitrine çıkarmalıdır. Bu şiirler ancak o zaman gerçek okurunu bulacaktır ve ondan sonra bizim okurlarımız, “aaa vay be, demek ki Cahit Koytak büyük bir şairmiş” diyeceklerdir. Kendimizi Batı’dan ithal etmek, biliyorsunuz, birkaç yüz yıldır moda. 

-IV-

“OYUN KİŞİLERİ

oyun kişilerinden biri,

‘insan şu vahim yanlışı yapabilir,’

diye fikrini açıkladı ötekilere,





‘ömrünün yarıdan fazlasını

sözgelimi, iyi bir şair olmak için,

geri kalanını da çok, çok iyi bir şair





olduğunu kanıtlamak için harcar

ve geriye şair olarak yaşamaya

pek vakit kalmayabilir.” (2014, 106).

[Birçok şairin kaderini özetlemiş Cahit Koytak, biraz da özeleştiride bulunuyor. Özellikle genç şairlerin kulağına küpe olsun için alıntılıyorum bu şiiri.]  

“Dudakta Bekletilen Şarkılar”ın alt başlığı ise “Şiir-Roman”, Roman’ın son harfini düşürerek okumanın çağrışımsal karşılığı bulunmakta: Roma. Zaten kitabın kapağında da Romalılardan kalma Latin alfabesiyle yazılmış bir taş anıt bulunmakta. Roman ile Roma arasında bağlantı kurmak düpedüz aşırı yorum demeyin, bakın Latinizasyon (Romanizasyon) diye bir terim bile var, Latin alfabesi dışındaki ses sistemlerinin Latin alfabesine çevrilmesini ifade eder. Dahası var: [Eski Fransızca romanz; 1. avam Latincesi, halk dili; 2. halk dilinde yazılmış şiir veya öykü, bilimsel olmayan her tür yazı. Latince romanice “Roma işi, Roma dili” kelimesinden gelir.] Cahit Koytak’ın, Osmanlı Türkçesinin tartışıldığı şu günlerde böylesi bir atak yapması gerçekten düşünmeye değer. O, Batı medeniyeti karşıtı değil, vahşeti karşıtı. Farkındayım, kitabın içine daha giremedim, kapağındaki bir minik ayrıntıya takılıp kaldım, fakat çoğunlukla burnumuzun dibindeki ayrıntılar bizi hakikate ulaştırır. Diyebilirdim, Cahit Koytak roman gibi şiirler yazıyor ve bu ilk anlamla yetinebilirdim, ama Cahit Koytak’ın yüzeyselle ilgilenmediğini iyi bilirim. Ayrıca Koytak, kitap boyunca oyuncuları konuşturuyor, aslında bu bir roman değil, tiyatro diyesim gelse de sonuçta farkındayım, en yalın haliyle özlemini çektiğimiz Türkçe şiirlerin şaha kalkışı ya da bilhassa bu kitapta bir Shakespeare o. “Dudakta Bekletilen Şarkılar” Batı klasikleri ve klasiklerden fırlayan duygular, ete kemiğe bürünmüş kahramanlarla örülmüş adeta: “şah ve mat diyor/hamlet öldü/prensleri lahitlere indirdik/fırtınaları savdık/sis içinde el salladık/hayalet gemilere/gemilerdeki hayaletlere” (2014, 22). “Hamlet”in psikolojisi bu dizelere yansımış, hayalet-prens-lahit hepten Batılı göstergeler. “-‘Horatio, gördün mü, Horatio,” (2014, 33). Bu defa da Othello ile karşımıza çıkıyor şair. “Virgile ile tilmizi, Floransalı Dante” (2014, 132); “kendi ilahi komedyası için/hurda malzemeden döktüğü/meleklerin,/şeytanların/ ve onları aklın ve tenin zamanında/görünür kılan/oyun kişilerinin/gözünü, kaşını,/yanağını boyayan?” (2014, 71). Şiir kişisi, Batılı bir mistik kimliğe bürünmüş.

Her zaman olduğu gibi bu kitabında da poetik yaklaşımlarda bulunmuş Koytak, sanatın sanatla alay edişini ironik bir dille ne hoş anlatıyor, bu arada kendisi de bu mevzunun parodisini yapmış oluyor: “Alay sanatın şeytana borçlanmasıdır./Bu borçlanmada rehin bırakılan da/bazen sözün güzelliği,/bazen zekânın erdenliği,/bazen de, tüm gizlisi saklısıyla/ruhun düpedüz kendisidir.//Sanatın kendi kendisiyle/alay etmesine gelince,/buna da sanatın hileli iflası diyebiliriz./Ama, zevki selim sahipleri için, bunun/gerçek iflastan hiç mi hiç farkı yoktur./Çünkü bütün işleri zaten/hilelidir, sanatın, efendimiz.” (2014, 52). Bu işin ucu Eflatun’a kadar gidiyor, daha evvel yazdık.

Cahit Koytak, klişeden yaratıcı sonuçlara varışının macerasını da anlatmaya çalışıyor: “zaman zaman ikinci el/imgeler kullandığım doğrudur,/insanlığın en aşina yüzlerini/geçirdiğim yüzüme,” (2014, 114). İlhamı yücelerde aramıyor şair, doğaya kulak veriyor: “Ve ‘ağlayın, kardeşlerim, ağlayın,/Tanrı yitik bir keçinin dilinden/Başka dil konuşmuyor benimle!” (2014, 122). Peygamber efendimiz dâhil birçok peygamberin çobanlıkla da meşgul olması bu mısralar bağlamında manidar.

Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum” şiirini eleştirir adeta:

“Gözlerimi kapatıyorum, ama bu yetmiyor;

Göz kapaklarım ruhumun gözlerini de

             örtsünler istiyorum;

Çünkü asıl onun gözleri

Azap veren şeyleri gösteriyorlar bana:” (2014, 39).   

Şair kalp ve akıl arasında tercihte bulunuyor:

“-‘Bu akıl dediğimiz yaratık,

Hiç tırnaklarını kesmez mi?

Tırnaklarının altını temizlemez mi,

Uçlarını törpülemez mi?’





-‘Bütün bunları yapmaması

Daha iyi değil mi, efendimiz?

Çünkü başka türlü, bu gulyabaniyi

Adam sanabilirdik majesteleri?’ ” (2014, 84).

“Akılla çepeçevre sırlanmış

Aynalı bir rahmin içinde gidiyor, gidiyoruz…” (2014, 82).

Yüzünü Batı’ya dönse de şair, sırtını Doğu’ya dayamıştır ve kalbin yanında saf tutmuştur. İşte Batılı düşünürleri de gerektiğinde eleştirmekten geri durmuyor: “Dışa doğru emilmelerde ise,/Nietzsche’de olduğu gibi, büyük inkârlar,/Büyük fikir kılığında büyük fikir kazıntıları,/Büyük duygu infilakları görünümünde büyük tükenişler,/Büyük ıssızlaşmalar ve nihayet/Büyük delilikler ortaya çıkar.” (2014, 147). Burada, şairden taşan bir merhametin parıldadığını da görüyoruz. 

İşte, şairimizi özetleyen iki mısra:

“Vurulsa, kan yerine

Söz sızar yarasından.” (2014, 167).

Cahit Koytak, ezelden vurulmuş bir şair. İspata gerek var mı?

KAYNAK:

Koytak, Cahit; Cazın Irmakları, Timaş Yay., İstanbul 2012.

Koytak, Cahit; Dudakta Bekletilen Şarkılar, Timaş Yay., İstanbul 2014.

Koytak, Cahit; İlk Atlas, Timaş Yay., İstanbul 2011.

Koytak, Cahit; Ölüme Çare ya da Şen Maneviyat, Timaş Yay., İstanbul 2013.

Koytan, Cahit; Yeni Başlayanlar İçin Metafizik, Timaş Yay., İstanbul 2011.

Koytak, Cahit; Yoksulların ve Şairlerin Kitabı II, Timaş Yay., İstanbul 2010.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir