“BETÜL
beni Meryem gibi doğur
bahar gibi
sessiz ninniler söyle bana
ayazlı bir gece parkta bul
titreyen ellerinle kundakla
anne görmemiş çocuğum
göğsüne yasla
yeni giysiler al süsle beni
karşı kıyının ışıklarına tut
Boğaz’ın sularında salla
sonra kaldır denizi aradan
istersen çarmıha ger
istersen uçur beni
yalnız ve yalnız
rüyalarımı doğrular
denize açıl sonsuz kulaçlarınla
çılgın dalgalara aldırmadan
aldırmadan vurgunlara anaforlara
Yunus gibi karnında sakla beni
sonra bir daha bir daha
kendinden geçip
alnından çiğ taneleriyle
beni Meryem gibi doğur” (2001, 56).
Ortaya poetika koymamış şairler hakkında yazmak kolay değil, modern şiir dilsiz olduğu için eleştirmenlere kolay kolay sır vermez, modern şair, yepyeni bir dil kurmak amacıyla yola çıkar, çokanlamlılık ağı öreyim derken anlamsızlık ağına düşer. Böylesine kakafonik bir dil üzerine akıl yürütüp bir hükme varmak, aşırı-yoruma kaçmamak her babayiğidin harcı değildir. Mürsel Sönmez’i poetika yönünden tutuk saymıyorum tabii ki, söyleşilerini unutmuyorum.
80 Kuşağı şairi Mürsel Sönmez, ama kuşak üstü-dışı ne derseniz deyin, gördüğüm kadarıyla kendi başına kalmayı tercih etmiş. İhsan Deniz, Osman Konuk gibi bir kısmı İslami çevreden olan bu kuşağın aksine, Necat Çavuş gibi o da Batı tandanslı entelektüel birikime pek pirim vermiyor, İslam’ı merkezine alıyor. Öte yandan daha ziyade halk şiirinden –bilhassa tasavvufi yönünden- beslenirken Mürsel Sönmez, 80 Kuşağı’nın yüksek zümre edebiyatı peşindeki diğer şairleri, Osmanlı şiirine yönünü dönmüş, halk şiirini küçümsemişlerdir. Unutmuyorum elbet, Haydar Ergülen var. Sönmez, Alevi kültüründen beslenen Haydar Ergülen’le tasavvufi halk şiiri üzerinde buluşuyor.
“şiir yazıyorum yirmi beş yaşımda
kentin kıyısına vurmuş bir gecekondu mahallesinde
Halepçe ve Filistin ve Körfez
şair kıvranmaz acıyla öfkeyle saçları darmadağınık
delerek mesafelerin sinir uçlarını
görmez
olur mu
ah benim entelleşmez aklım, duygularım
ah alnımda bozulan düzelen coğrafyalar
köşelerine kan bulaşmış aşk davaları” (2001, 138).
Mürsel Sönmez, şiirini geleneksel öğretilere uygun söylemeyi daha yerli ve doğru bulmuştur. Tasavvufi halk şiiriyle irtibatlar kurduğu için “yazmak” yerine “söylemiş”tir göstergesini kullanıyorum. Zaten unutulmuş şiirlerin kalıntıları sayılabilecek atasözü, deyim gibi anlaşmayı kolaylaştıran pratik zekâ ürünü ifadeler, bünyesinde barındırdığı hece vezni ile dilin özüne sinmiştir. Bir de televizyon ve radyo aracılığıyla çocukluğunda türkü dinlememiş bir Türkiye vatandaşı olduğunu sanmıyorum. Halk şiiri, biçim ve öz açısından Osmanlı şiirine göre çok daha yaygındır. Şiir denilince ilk başta beyitler değil dörtlükler gelir akla. İşte “Türkü” göstergesi de matrise dönüşmüştür onda:
“oysa benim türkülerim dillere düşmedi daha” (2001, 114).
“gelir akşam
Hüznünü boşaltır gurbet türkülerine” ( 2001, 118).
“/radyo açık
Türküler akıyor mecrasında
‘sen bağ ol ki ben bahçende gül olim’/” (2001, 128).
Evet, Mürsel Sönmez, şiirlerini kasmayan, rahat bir dille söyleyecektir. Verili biçim vardır onun elinde: halk şiiri; öz zaten hazırdır: İslam; ötesi: yaşam, ama nasıl bir yaşam: “yaşamak istiyorum varla yok arasını” (2001, 26). Yapmıyor şiiri, bir canlı varlık olarak görüyor: “Şiirlerin de kaderleri var herhalde ki pek tasarlanamıyorlar, ne yazılırken ne de yayımlanırken.” (Yeni Şafak, 18 Eylül 2012). Yine geleneksel bir metotla -bugün buna post-modern deniliyor-, poetikasını şiirin imkânlarından yararlanarak anlatmaya çalışmış.
“AYSBERG
ellerini yazdıysam senin
görünmeyen ellerini yazdım
gözlerini yazdıysam görünmeyen gözlerini
saçlarını yazdıysam okşanmayan saçlarını
sesini yazdıysam duyulmayan sesini
seni yazdıysam görünmeyen seni yazdım
görünen tarafınla neydin ki
seni gördüm tersime döndüm
tersine döndürdüm aysbergi” (2001, 57).
Metafizik hislerle söylenmiş bu şiir, şairin poetikası olarak okunabilir, ama “yazdım” göstergesi yerine “söyledim” dese daha bir Mürsel Sönmez olurdu, diye düşünüyorum. “tersine döndüm” ifadesi, II. Yeni’nin varoluşçuluk kaynaklı Yeni Gerçekçiliğini –Sezai Karakoç’a ait bir kullanım- hatırlatıyor. Ama tamamen metafizik. Şair, bu tekniği kendi perspektifine uyarlamaya, bilinen bakış açılarından sıyrılarak nesnenin hakikatine ulaşmaya çalışıyor.
Mürsel Sönmez’in şiir ve deneme dilindeki yalınlık üzerinde ustası Nuri Pakdil’in emeğine değinmeden geçemeyiz. Nuri Pakdil, neredeyse bütün eserlerini üslupla var etmiştir, İslami camiada pek görülmeyen cinsten bir dil devrimcisidir, bu bakımdan Nurullah Ataç’ın yanına konumlandırılabilir: Dil, modern edebiyatın nesnesi değil, kendisidir, adeta bir tapınç nesnesidir. Nuri Pakdil, elbette bu tuzağa düşmeyerek topluma mesaj vermekten vazgeçmemiştir. İşte, Mürsel Sönmez dil meselesinin derinlemesine tartışıldığı “Edebiyat” dergisi ve “Mavera” gibi ocaklarda bulunmuş, modern dille irtibatını biraz da bu vesileyle kurmuş, bir senteze ulaşmıştır. Edebiyat işçisiyken daha sonra ustalarından olmuş, gençleri daha bir şiir, belki de asıl şiir olarak görmüş, onları İslam ahlâkı ve sanatıyla işlemeye çalışmıştır. Onun “Kardelen”, “Düşçınarı” ve “Bir Nokta” dergilerinin kurucularından olması tesadüf değildir.
Batılı anlamda serbest şiir yazıyor diyemeyeceğim Mürsel Sönmez için, yazması da gerekmiyor, söylemesi yeterli. Bunu, bir eksiklik olarak görmüyorum, sadece önemli bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum. Garipçilerin arzuladığı tarzda bir serbest şiiri ise hastalıklı buluyorum. Serbesti, daha evvel de belirttiğim gibi Osmanlı şiiri süreğinde, yani aruzun kırılışında ve beytin serbest müstezatla bent şekline dönüşümünde aramak gerek. Heceye alışmış bilinçaltının, dilimizin de bu vezne yatkınlığı nedeniyle serbeste geçmekte zorlandığı görülüyor.
Mürsel Sönmez, modern heceyi, bu işin biricik üstadı Necip Fazıl’dan kapmış:
“Bu zehir, damarda dönen bu zehir”
Umudum var parçalar bu kalbimi
Bu zehir bu zehir sabaha kadar
Çürütür bitirir sivri dilimi” (2012, 110).
Hecenin 6+5 kalıbıyla söylenmiş bu dörtlükle Necip Fazıl’ın yine 6+5’le yazılmış “Bu Yağmur” şiirine göndermede bulunuyor:
“Bu yağmur… bu yağmur… bu kıldan ince
Nefesten yumuşak yağan bu yağmur…
Bu yağmur… bu yağmur… bir gün dinince.
Aynalar yüzümü tanımaz olur.” (2003, 300).
Mürsel Sönmez, soluklu serbest tarzdaki şiirlerinin arasına yer yer hece vezniyle söylenmiş bölümler koymuş. Bunlardan şairin kendisinin de farkında olmadığını düşünüyorum. Serbesti heceyle besleyen Mürsel Sönmez, şiirinin statik hale gelmesini engelliyor, şiirde biçimsel bir farklılık yaratıyor.
“ah! rüzgara yaslanıp kalbimi böldüğümden
ah! ölüme aldırmayıp sürekli öldüğümden” (2001, 10).
“gecenin kadehinde ağu dolu içkiler
sunmasın o sakiler uyku girsin içeri
duvarlar gerilmesin çatılar uçmasınlar
üflenmesin odaya baruttan enfiyeler
evli evine gitsin köylü köyüne gitsin” (2001, 29).
Necip Fazıl gibi o da hecenin 6+5 ve 7+7’li kalıplarını seviyor, ustaca kullanıyor. Çoğu kez şiirdeki hece fark edilmiyor, sadece simetrik görüntü heceyi ele veriyor.
Aruzdaki açık ve kapalı hece sistemi Türkçeye pek uymadığı için şairlerimiz şiirlerinde Arapça, Farsça kelimelerden yararlanmak zorunda kalmıştır. Aruz, dilin ritmine uymadığı için bilinçaltına hece kadar yerleşememiştir. Nâzım Hikmet’in serbest şiirdeki başarısını ve ondan el alan Orhan Veli’nin atak-yıkıcı dilini aruzla ilişkilendirebiliriz. Onlar için aruzdan vazgeçmek kolay olmuştur ama yine de bu iki şairimizin dilinde bir aruz tadını görmek mümkün. Modern şiiri, aruzu kullanan elit şairler zümresinden değil de halkın parmak hesabı yapan, okul görmemiş hece şairlerinden beklemek sanatın doğasını kavrayamamak anlamına gelirdi.
“uykucuk
suyun mermeri yalayıp geçmesi gibi
uyku da tutunamıyor gecelerime
bir o yana bir bu yana dönüp duruyor
gece de benimle birlikte
sen benim hiç uyuyamadığım uykumsun
acaba bir gün gelip benimle uyur musun” (2014, 27).
Mürsel Sönmez, duygu ile düşünceyi imgeye dönüştürdüğü kısa, çarpıcı şiirlerinde ustalığını çok daha açık gösteriyor. Buradan şu sonuca da varabiliriz: Onun uzayan şiirlerinde yer yer yığılmalar oluyor, ama bir sıkıcılık, kopukluk yaratmıyor.
Şairin poetikası, şiirindeki kişiliğinden başka bir şey değildir aslında, bu yüzden biyografisi ile şiirinin biyografisini ayrı ayrı okumak gerektiğini düşünmüşümdür hep. Şiirde, gündelik yaşamdaki şaire hiç benzemeyen bir kişi bulmamız olasıdır, hele de metafizik alanlarda gezinen bir şairse bu. Büyük şairlerin çoğu, romancılardan farklı olarak iliklerine dek hissedilmiş bir empatiyle yazmışlardır, her şiirde aynı ben’le konuşmazlar, ben’lerin toplamından oluşur onların asıl kişiliği, bir diğer deyişle üslubu. İnsanı özünden kavramayı burada aramak gerek biraz da. Kaç Marksist şair, kendini İslam coğrafyasında zulüm görenlerin yerine koyabilmiştir, koyabilirler mi ya da, ama her milletten, dinden insan için bir kalp gibi çarpan birçok büyük Müslüman şair sayabilirim, İslam’ın kimseyi ötekileştirmeyen, kuşatıcı yanıyla ilgilidir bu durum da. Meselâ tarihte hiçbir İslam devleti, gayr-i Müslime zulmetmemiş, hatta hepsi, onların haklarını kendi hakları gibi korumuştur. İşte Mürsel Sönmez dini inanışın, kadim kültürün şairi, merhametle ve aşkla söylemiş şiirlerini: “Ayağa düşmüş bir kavram aşk. Şiirlerim bir tarafa, ben aşkla yazdığım halde düzyazılarımda olabildiğince aşktan söz etmemeye çabaladım. Aşka dair meramımı şiire sızdırmaya çalıştım… Bütün bir kainatı kendi cemalini müşahede için Yaratan’ın, o oluşun hamuruna kattığı bir şey aşk. Aşkıyla yarattı, aşkını yarattı; aşkını yaşıyor.” (Şairin Hasan Ali Yıldırım ile söyleşisinden). Mevlana, Yunus ya da daha gerilerden kadim bir bilge konuşuyor sanki burada. Bununla birlikte dini gelenekle yeni şekillere bürünen aşk hikâyelerine yönelik eleştirel bakışlarda bulunuyor: “‘İlahi aşk’-‘beşeri aşk’ ayrımını da kabullenmiyorum. Aynı zamanda ‘Önce Leyla’ya âşık olacaksın, sonra bu Mevla’ya dönüşecek’ sözleri de terane. Sevmeyi, bağlanmayı bütün bir 24 saat boyunca ruh müteyakkız haldeyken yaşamak… Bunu yaşadığınızda bütün bir kainatı sevmeye doğru bir yetkinleşme sürecine girersiniz. Burada Leyla’dan Mevla’ya bir dönüşüm yok ama külli olan’a bir yöneliş var. Demiştik, aşk imanın ikizidir… Aşk pasifleştiren ve içe kapatan değil kahramanlaştıran, kediyi aslanlaştıran bir keyfiyettir. Bir de, tarihte olduğu gibi büyük ıstıraplar yaşanmadığından büyük doğurganlıklara da rastlanmıyor.” (Şairin Hasan Ali Yıldırım ile söyleşisinden). Açıkçası Mürsel Sönmez’in bu yaklaşımında bir iç tutarlılık görüyor ve yüzlerce yıllık mistik anlatıya darbe indirme girişiminde bulunduğuna şahit oluyoruz.
O, davası için şiiri kılıç kalkan yapmış, gözünü kırpmadan araç olarak kullanmıştır, kendisine tapınç nesnesi yapmadığı için kasılmadan rahat söylemiş, yalınlık katına yükseltmeyi başarmıştır.
“CERÎHA (YÂREDİR)
tek başına bir kerecik
yaşıyorum
kara kırılgan zemininde dünyanın
bir yürüyor
çok düşüyorum” (2001, 49).
Dava adamının özelliğidir bu, düşe kalka ulaşır hedefine. Ama tutunacak dalı da var:
“şimdi ayağa kalkıyorum oturduğum kaldırımdan
tutunarak güllerin yaprağına
dağına merhaba” (2001, 86).
Mürsel Sönmez, her dava adamı gibi geleceğe de inanır, yeis’e yüz vermez:
“biyografine saygılıyım sevgili ülkem
doğuracaksın güzel çocuklarını” (2001, 76).
Mehmet Akif, Nâzım Hikmet gibi dava şairleri, hiçbir zaman sanatı mesajın önüne geçirmemiş, somutlamaları ortalama aklın meseleleri daha iyi kavraması için yapmış, artistik mısralardan uzak durmuşlardır. Mürsel Sönmez, bu iki şairimizden değil, sanatından ödün vermeden kendi beni ile halkı temsil etmeyi başarmış. Bu açıdan Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un izinden gidiyor diyebiliriz: “Yaşadığımız karabasanda şair salt mevcudiyeti ve şiire ‘takması’ ile bizatihi bir işlev sahibidir. Kendisi olarak dolaşıma çıkan ve gerçekten ‘ruhun malzemesi’ olan şiir; zorbalığa, ikiyüzlülüğe, sömürüye, kan dökücülüğe, kin tüccarlığına karşı başkaldırı özelliği taşır. Bunu da sessizce, çağın dili olan gösterişçiliğe ve reklama aldırmadan yapar. Sahici şiir sesini göklere duyurabilen, insana, bitkiye ve tüm canlılara duyumsatabilen şiirdir. Gürültü sesleri kırıp sessizliği çağrıştırmasıyla da şiir, şairini yanına alarak radarların fark edemediği bir katmanda yürütür işini. Selamı, yani esenliği imler durur. Yüklenen emanetin telaşının üst düzeyde görülebildiği insanlardandır şairler.” (Yeni Şafak, 18 Eylül 2012).
Mürsel Sönmez, akıldan vazgeçmiş, adeta duyguyla söylüyor şiirlerini, metafizik âlemlerde bir Dante, Goethe aklıyla değil kalple dolaşıyor. Romantizmin Batı’yı tam manasıyla nesnesiz bir kalple buluşturduğu söylenemez. Tanrı’yı insan formuna indirgeyen Hıristiyanlık engeldir bunda. “İlahi Komedya”yay ilham veren Beatrice’i duygudan çok akla yakın bulurum, benzemez Doğu’nun Leyla’sına. Batı felsefesi, son kertede metafiziğin mantıksal çıkarımlarla çözümleneceğini düşünmekle, büyük bir yanılgıya düşmüştür. Biz kalbin düşünme yetisine sahip olduğunu, büyük keşifler yapabileceğine inanan bir toplumuz, kalp-metafiziğine inanıyoruz. Mürsel Sönmez işte bu düzlemde ve kürsüde konuşuyor, böylece, saflık ve yalınlıkta uç noktalara ulaşıyor.
Lirizmi eriyik halde şiirin bütünlüğüne yayıyor. Attila İlhan İslami camianın şairi olsaydı, Mürsel Sönmez gibi yazardı belki de, diyeceğim. Bu tezim üzerine düşünülmeli. Bu iki şairin duygu yoğunluğu ve şiirlerindeki lirizm benzerlik gösterse de düşüncede farklı mecralarda bulunduklarının bilinciyle söylüyorum. Mehmet Akif ile Nâzım Hikmet arasındaki yakınlığın benzeri Atila İlhan ile Mürsel Sönmez arasında da var. Ayrıca lirizmin yanında, çarpıcı mısra yakalamadaki becerisiyle Mürsel Sönmez bana Cemal Süreya’yı da hatırlatmıştır. Doğrusu Attila İlhan ile Cemal Süreya da edebiyatımızda iki akraba şair olarak kabul görürler. Öte yandan, metafizik bakımından Cevdet Karal’ın öncülü gibi duruyor Mürsel Sönmez, sözün sınırlarını biliyor, itidali elden bırakmamaya çalışıyor, biraz da toplumsal tepkiden ve değerin ayağa düşmesinden çekiniyor:
“tenzih
Korkarım dile düşürmekten seni
Kısırlaştıran algıdan, boğan düşünceden
Kabulün ve reddin cüce boyundan
Yine de:
‘Behey Yunus sana söyleme derler
Ya ben öleyim mi söylemeyince’
Bir yerinden tutmak peşindeyim
Peşinde bir cümlenin
Hadsiz bir övgünün
Ve övgü de kör topal” ( 2012, 29).
Burada, Yunus Emre ile bir metinlerarasılık aracılığı ile sohbet ediyor, çünkü şiir-zamanı sonsuzluk gibi bir bütündür. Anlık sıçrayışlar yapabilir şair, geçmişi ve geleceği şimdide yaşayabilir: “şimdi çaresiz bir meraktım” (2012, 51). Şimdideki geçmiş zamanı oldukça başarılı vermiş.
Mürsel Sönmez, belirtmeliyim ki, cesur mısralar söyleyip de tartışmaların odağına yerleşmek istememiştir. Hak açısından değil, halk açısından tehlikeli alanlarda gezinmiştir yer yer:
“Tanrı’m,
İnanılmazsın!” (2012, 72).
Yalnızca iki kelimelik büyük şiir mi arıyorsunuz, işte, paket halinde ya da yeni nesil daha iyi anlasın için söyleyelim, sıkıştırılmış dosya halinde önünüzde. İroninin gücünü de yanına almış bir şathiyeye şahit oluyoruz burada.
“İnkarımı kabul et
Ondaki inancı da” (2012, 140).
Bu mısralar, farklı zamanlarda yazılmış olsa da tematik bakımdan “Tanrı’m/İnanılmazsın” ikiliğinin devamı gibi duruyor. Mürsel Sönmez, içten yakıyor ağıdını, gözyaşını içe akıtıyor, bir cuş u huruş hali yaşıyor: “Her şey yokluktan yaratılmıştır. Yokluk ise, mahiyetini idrak edemediğimiz bir varlık alanıdır. Görünürlük düzleminde zıtlıklar üzerine kurulmuş bir yapı vardır. Mutlakın cebri altındaki, öncesiz öncedeki öz yeteneğinin gereğini yapar, yani rolünü oynar. Öyle bir var olmadır ki bu yok olmakla yani sonsuzu avlamakla zirvesine ulaşır. Şiir de merkezin çekimine diğer alanlardan daha çok yatkınlık halidir. Bu esnada olan şaire olur öncelikle sonra ise belki okura.” (Yeni Şafak, 18 Eylül 2012). Bu bağlamda birçok şiir ve mısra bırakmıştır geride: “Görmek ve asla sobe dememek” (2012, 49). İşte, sobelemektir tehlikeli an. Hallac-ı Mansurlar hakikati sobeledikleri ve bunu beyan ettikleri için zulme uğramışlardır. “Kelimelerden başka oyuncağım olmadı benim” (2012, 51); “Gücüm bitti, oyunum oyuncağım da bitti” (2012, 103). “Oyun ve oyuncak” göstergeleri birer tasavvufi sembol, dünya ve dünya hayatını karşılıyor. Tasavvufi öğeleri genellikle imgenin duygu yönüne gömerek, gizleyerek verse de Mürsel Sönmez, bazen somut göstergelerle tasavvufi göndermelerde bulunuyor. “kendi dikip kendi giyinen melamiyim ben” (2001, 119). Her türlü gösterişten ve dünyevilikten uzak kalmayı benimsemişlere bilindiği üzere Melami denir, Melamilikte İbn Arabi’nin vahdet-i vücut görüşünün derin etkileri vardır. Yine “saçlarınız kuşku içindeydiler görmedim” (2001, 73). Osmanlı şiiri mazmunlarından biri olan saç, tasavvufi manada iki anlam ifade etmektedir: hiç kimsenin ulaşamadığı gaybi hüviyet; Hakk’ın zâtı ve künhüdür.
Zekâ belirtisi çarpıcı mısra söylemekte oldukça mahir Mürsel Sönmez, heyulayı zorlamayı seviyor. Metafizikle ilgilenen şairlerin çoğunda bu özellik bulunmakta:
“ağaçlar tüm ağaçlar
sabırla yarıp zamanı
kıyameti mümin gören
sadece onlar” (2001, 125).
“gece de doğurur
rahmine gündüzden
tohum düşünce” (2001, 140).
“ölüm sağlığa yararlıdır” (2001, 153). Meselâ bu mısraı sol veya seküler çevreden biri söylemiş olsaydı, şimdiye dek duvar yazısına dönüşmüş, facebook’ta paylaşılmış, ama tüketilememiş olurdu. Siyasi güce rağmen İslami camianın şair ve yazarları hâlâ okura ulaştırılabilmiş değil –yıl 2013-. Gelecek nesiller, bu paradoksun üzerine muhakkak düşünecek ve birilerini yargılayacaktır. En azından biz mahkeme kapısını aralıyoruz.
Kolay değil elbet, şairlerin de yorgun düştüğü, estetik duyuştan ürktükleri oluyor:
“gül
ki güzelleşmesin
yüzün gözyaşlarıyla” (2001, 102).
Estetik ve etik erginlikle söylemiş bu mısraları şair.
“aşkın hüsnünü yazdım
mîrî malı da çalmadım” (2001, 54).
Mürsel Sönmez, üstatlarından biri, belki de piri olan Şeyh Galip’e hoş bir göndermede bulunmuş. Çok gizli yapılmışsa gönderme, muhatabında bir karşılık bulamayabiliyor, anlaşılsın için Şeyh Galip’in en bilindik eseri “Hüsn ü Aşk”ı imgeleştirmiştir Mürsel Sönmez.
II. Yeni tarzı mısralar da kuruyor, bu akımın imkânlarından her bilinçli şair gibi yararlanmayı biliyor Mürsel Sönmez:
“CARMEN
Carmen oynanıyor
kızıl kara ışıklar dökülüyor masalara
rüküş bir ruj geçiyor orta yerde
sahne kalp gibi atıyor
ışıklar zorluyor sınırı
dekor değişiyor konfetiler gibi yağıyor dağlar
sonra zenci bir ses akıyor mikrofondan
ortalığı Afrika kaplıyor Afrika
beden az dudak biraz en çok kadife
ve çok şekerli kahve
çıldırıyor iskemleler ayaklanıyor masa
ah diyor insan
şu ayrılıklar olmasa
siyah:
takılıp bir dizeye sokaklarda siftinmek
kırmızı:
zor şey delice sevmek” (2001, 69).
Bu şiir, Yahya Kemal’in “Endülüs’te Raks”ıyla okunduğunda daha bir derinleşip tarihle buluşacaktır:
“alemdağ caddesinde loto oynayan kızlar
üzüm hevengi gibi bir masa etrafında
tahmin tahmin üstüne sürüyorlar ortaya
rujla yarılmış dudak dişleri kemiriyor
öksüz kalıyor zaman tüm tahminler yatıyor
görünmek için ya Rab!
ne güneşler batıyor” (2014, 107).
Modernist kadına yönelik eleştirilerin ardından şair, ilginç bir pastiş yapıyor. Mehmet Akif’in “Çanakkale Şehitlerine”sini birdenbire yukarıdaki ironik şiire dâhil ediyor ve böylece memleketin geldiği noktada şehit kemiklerinin sızladığı düşüncesine salıveriyor bizi. Hatırlayalım:
“Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!”
KAYNAKÇA:
Kısakürek, Necip Fazıl; Çile, Büyük Doğu Yay., İstanbul 2003.
Sönmez, Mürsel; Mansur Ahengi, Bir Nokta Kitaplığı, İstanbul 2012.
Sönmez, Mürsel; Tütün Küfesi, Bir Nokta Kitaplığı, İstanbul 2001.
Sönmez, Mürsel; Üzüm Meseli, Bir Nokta Kitaplığı, İstanbul 2014.
Bir yanıt yazın