Namıdiğer Mefistofeles: k. İskender Şiiri / Zafer Acar / Makale

Yazıma, küçük İskender’in kendi hakkındaki panoramik bir konuşmasıyla başlamak istiyorum: “Her şair farklı değerlendirdi beni: Yaşça büyüklerden genellikle ölçülü tebessüm kazandım/yaşıtlarımın çekememezlikleri, tatlı kıskançlıkları, imrenişleri, aşağılamaları ya da yoksaymaları kaydıma geçirildi/Ama sonuçta ister istemez bir ‘küçük İskender’ olgusu kafaları bulandırıyordu işte/bu çocuk sosyalist miydi, kendini bilmez miydi, anarşist miydi, postmodernist miydi, sapık mıydı, nihilist miydi, dalga mı geçiyordu, medyayla işbirliğinin keyfini çıkartan bir kapitalist miydi, bir show-man miydi, sosyal faşist miydi, pragmatist miydi, ne idi? Belki onun ne olduğunu düşünmek bile gereksizdi/ne benimle ne bensiz/kimi, bitti, diyordu/kimi, hiç başlamadı ki zaten, diyordu/Anadolu ona köpürüyordu/İslami kanat nefret ediyordu/Toplumcular küçümsüyordu/Komünistler reddediyordu/Kısaca kimseyle anlaşamıyordu/Anlaşamaması da işin bir parçası mıydı acaba? Peki o, diğer şairlere nasıl bakıyordu?/Şu kesinlikle bilinmelidir ki, ben bu şairleri oldukları ve şiirleri göründükleri gibi değil de, olmalarını, görünmelerini düşlediğim biçimde yorumladım. Açıkçası, dürüstçe, çoğunu da sevemedim.” (6, 2013).

Kuşak meselesi, cemaatleşmeye müsait bizim gibi toplumlarda klikleşmeyi tetiklemiştir; herkesin kendi yakınındakini görüp ötekine kör kalması, aynı kuşak içerisinde birkaç grubun ortaya çıkmasına ve kimi isimlerin tamamen dışlanmasına neden olmuştur. Böylece kuşakların 10 yılda bir ayrıştırılması eleştirmenin işini kolaylaştıracağı düşünülürken kafasını daha da karıştırmıştır. Her kuşak, birkaç kuşaktan oluşuyor adeta.

İskender, ilk kitabı “Gözlerim Sığmıyor Yüzüme”de yerüstü edebiyatı yapmış, ama yine de onun yeraltına (under-ground) ineceğini, toprağa vurduğu birkaç kazma darbesinden öngörmek mümkün. Bugünkü anlamıyla bütün normlara saldıran, yıkıcı bir İskender yok, çekingen. Soluklu şiirlerinde bile bir bütünlük arayışı içerisinde. Onun kendinden önceki kimi şaire de şiir aracılığıyla selam göndermesi, geleneği önemsediğini göstermekte; lakin neredeyse bütün şiirlerinde gördüğümüz hıncı, şiir için gerekli olan duygunun ortaya çıkmasını engellemiş. Bu hınç ise cinsel tercihinin kabul görmemesinden kaynaklanıyor biraz da. Bu yüzden tepkisi neredeyse hiçbir zaman toplumsal olmamış, hep bireysel kalmıştır, anlık zevkler kadar geçicidir. Gezi Parkı gibi bir olaya bile kendi sorunlarından bakmaya çalışmış. Toplum öncüsü gibi konuşsa da aslında farklı cinsel tercihte bulunmuş bir azınlığı temsil eder. Fakat bu azınlığın da İskender’i bir öncü olarak kabul ettiği su götürür. Öfke-hınç meselesini daha evvel de ele almıştım, burada biraz daha irdeleyelim: Kalıcı olan duygu öfkedir, zaman içerisinde bilinçlenme düzeyiyle koşut olarak gelişir öfke, daha ziyade idealist insanlarda görülür: Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi şairlerde medeniyet derdinden; Nâzım Hikmet, İsmet Özel gibi şairlerde ise siyasi nedenlerden ortaya çıkmıştır, namus kavramına içkindir, çünkü idealler dava adamlarının asıl namusudur. Marjinalliğin tanımını ise Mehmet Akif ile Nâzım Hikmet kendi öz hayatlarıyla yapmışlardır. Hard-porno üzerine kurulan sapkın metinleri marjinallik diye kabul edersek, genelevler birden bire en marjinal mekana dönüşür, bütün sapıklar temize çıkar. Ne yazık ki İskender, şiirimizdeki varlığını sinkaflara borçlu. Bence yeteneğini zayi etmiştir küçük İskender, öte yandan şairin kanatlarını kırarak indirgemeye çalışmış, adeta köstebek, bir lağım faresi olduğunu vurgulamak istemiştir. Bunu bilinçli yapar, bundan hınzırca, intikama benzer bir keyif alır: “Ama şairin kanaat önderliği gibi bir saçmalıktan çoktan kurtulduğu da aşikar. Şair rehberliği bırakıp rençberliğe geçti mi, yüzümüz gülecek.” (Cumhuriyet/Pazar Dergi, Ali Deniz Uslu). Evet, bence de İskender’in özel hayatındaki tercihleri bizi ilgilendirmemeli, lakin onun özel hayatı, şiirinin neredeyse varlık sebebine dönüşmüş durumda.

İskender, kendi aşamalarından geçerek özgün bir dil arayışına girmemiş, II. Yeni’nin en olgun haline konmuştur. Yoksa iki üç yıl gibi kısa bir sürenin sonunda nicelik bakımından dolu dolu 120 sayfalık bir şiir kitabıyla okurun karşısına çıkamazdı. Üslup sahibi her şairin bir dil arayışında bulunduğunu, ilk kitaplarını kısa, az öz şiirlerle oluşturduğunu, edebiyat tarihlerinden bilmekteyiz. Bunun istisnası var mıdır; yoktur.

İskender, bütün o imgesel diline rağmen anlatımcı (narrative) bir şiir yazıyor. Çok üretmesinin arkasında onun bu poetik tutumu yatıyor; onda Vadideki Zambak gibi klasik eserleri hatırlatan tasvir yüklü bentlerle karşılaşıyoruz. O, şiirini tematik bütünlüğü önemsemeden çoğunlukla çarpıcı mısralar ve alışılmamış bağdaştırmalardan oluşan imgelerle kuruyor, şiirindeki bütün zaafiyetlerin üzerini örtmeye çalışıyor. Bu sayede olur olmaz her şey onun şiirinde kendine yer bulabiliyor.

İskender’de aşk tam manasıyla tenseldir, erotik değil pornografiktir: “aşk insanı acıktırır” (2011, 105) derken şiir öznesi, bilinçaltını da ele verir, gerçek anlamda aşk, iştahı keser çoğunlukla. (2011, 166), (2010, 58) işaret ettiğim bu bölümler yazıya alınamayacak kadar pornografik. “Ruhuma iyi bakın, ben mühim değilim” (2011, 31) dese de şiirinin ruhu değil adeta azgın bir nefsi var. Çirkeften güç alıyor, lağımdan doğuyor adeta bu şiir. İskender, kalemiyle değil, adeta pencel ile yazıyor. Onun en ayırt edici özellikleri bunlar olsa gerek. Peki edebiyatta yeni bir şey midir bu, değil. Bizde Neyzen Tevfik, Can Yücel, Metin Eloğlu, Ece Ayhan gibi şairler de İskender’in habercisi imajlar bulunmakta. Ama onlardaki bu göstergeler İskender’inkinden farklıdır. İskender, öncülüğünü Allen Ginsberg’ün yaptığı Beat Generation’a, yani Richard Brautigan, Jack Kerouac, Neal Cassady’e de benzemez. Onlarda da bir anarşist bilinç vardır. İskender’i zorlasak zorlasak Bukowski’nin yanına koyabiliriz, ama Bukowski onu kabul eder mi, bu da ayrı bir soru. Ben, onunla en çok Sade’ı kardeş görüyorum, bir de Osmanlı şiirindeki kimi sinkaflı şairi. Bunlara ek olarak kimi açıktan kimi göndermelerle örtük birçok isim sayıyor İskender: Sabahattin Ali, Asaf Halet Çelebi, Edger Allen Poe, Kafka, Brecht, Bach gibi, fakat onlarla bilinçli bir bağ kurduğu söylenemez. Onu, şiir niteliğinden çok, hayata bakışlarındaki yakınlık nedeniyle Ece Ayhan, Dağlarca gibi şairlerin taltif ettiğini düşünüyorum. küçük İskender de kendinden önceki veya sonraki ya da akranı şairlerden daha ziyade kendi gibi süfli şairlere iltifat etmiştir, köklerinin, gövdesi ve dallarının farkındalığıyla yaklaşmaktadır şaire. Şiirde bazı şeyleri ilk defa kendisi yapmış sanısıyla övünüyor: “Argoyu, pornografiyi, metropolü, teknolojiyi, jargonu, alttakini, tıbbı, Dicle ile Fırat’ta çağdaş türküyü, farklı cinsel kimliklerin deneyimlerini ekledim. Asıl anlamlarıyla. Dikkat edin, çoğu kelimeyi de ilk ben kullanmışımdır Türkçe şiirde. Çoğu kavram için de bu böyle. Nekrofili üzerine bana kadar bu konuda kim ürün vermiştir?! Anakronizmi seksenlerde, doksanlarda kullanan kimdir? Yiğidi öldürüyorsanız hakkını vereceksiniz. Bu iş böyle. Rock soundu şiire bu denli iddialı İskender’le girdi. Sonrasındaki kuşak da bunu benimsedi.” (Bireylikler, 2013). Popüler kültür sadece okurun değil, yazarın, yayıncısının da gözünü kör eder. İskender’in edebiyat görgüsü bu körlük üzerinden oluşmuş gibi, o, kendisine işte popülerliğin sarhoşluğuyla bakıyor, bu yüzden yanlış sonuçlara varıyor: “Açıkça konuşmak gerek, lafı döndürmeyelim, son yirmi yılda bambaşka bir Türk Edebiyatı’nın kapılarını açtım; varolmayanla değil, varolmasına izin verilmeyenle yüzleştim.” (Bireylikler, 2013).

          k. İskender’in şiiri caddelere ve büyük meydanlara çıkabilecek bir kültürel donanıma sahip değil, ara sokaklarda ve barlarda kalmaya mahkûm. Bütün under-ground şairlerde poetik bilinç eksikliği vardır ve bu, onları ara sokaklar savurmuş, şiirlerinde ve düzyazılarında dağınıklık yaratmıştır. İskender şiirinin yapısal genişliği ve imgeye bağlı muhtevasındaki bulanıklık, bir derinlik görüntüsü yaratsa da içine girdiğinizde, suyun diz kapaklarınızı geçmediğini görürsünüz –sahte derinlik-. Günübirlik bir hayattan besleniyor, geçmişin büyük zekâlarından, birikiminden yararlanma zahmetine girmediğini, sinema, müzik ve gece hayatından mısralar devşirmeye çalıştığını görüyoruz: “Sinemanın şiirle ilgisi yok; çünkü ikisi de aynı şey. İkiz kardeş farkı var aralarında. Aynı kıyafetle, aynı tezahür mekanizmalarıyla dolaşsalardı birbirlerinden ayıramazdık onları. Doğrudur diye iddia etmiyorum, bu benim yorumum.” (Bireylikler 2013). Bu onun yorumudur, ama şiiri bütün sanatların özü olarak gören Alman idealistleri, bilhassa Hegel estetiği onu bu noktaya getirmiştir. İskender, kökeninden habersiz olduğu bilginin kendisine ait olduğunu sanıyor anlaşılan.

Bir başka yerde ise poetikasını ilginç bir şekilde matematikle ilişkilendirir: “Şiir, müzik, tiyatro, resim her zaman bana yakın dost oldular. Ama işin temeli nedir derseniz, matematik… Çözmek için değil, bazen sadece denklem kurmak için… Karşı tarafı anlayabilmek için eşitliğin sağlanması lazım, denklemler ancak böyle çözülür. Şiir denklem işlevi görüyor. Sıkılsanız da özgürlüğünüz adına bu disiplinden geçmek mecburi. Sonra isterseniz, tüm bilimi reddedin. Kimse sizi tutamaz.” ( İnternet Ortamı, 2013).

Dini konulara ise hadsiz ve son derece avam bakıyor. Kulaktan dolma bilgilerle İslam eleştirisinde bulunuyor. Onun şiirinde dinin geçtiği her yerde bir dinsizin saldırısıyla karşılaşıyoruz.  “Din bitti din bitti/Şimdi İnsan başlayabilir tabiatın izniyle” (2013, 35).

“koğuşkalk





Sesler zulmet ağzımın kapısındaki gardiyan!

bu şehre beş vakit ezan kadar

beş vakit ihanet de lazım!





Tertemiz dudaklardaki acı ayrılık kelimesi

serilirken ayaklarımın altına kırmızı bir halı gibi,

durup tam hayatın önünde





ağlayarak, ‘merhaba asker, mutlu musun’ demek de lazım!” (2011, 115).

Kısa şiirde o, fazlalıklardan arınmış bir dille daha bir sıkı ve lirik. Modernsist şair geleneksel bir ses unsuru olan kafiyeden destek almaktan beis görmez.

“sonuncu eski   





Hüzün benim iç hastalığım

yeni yıkanmış bir beyin gibi duruyor

tarzımdaki hususi siyaset!





Hangi meydanlara çıkacağım bakışlarımı sahiplenip,

ölürüm bundan sonra, hilkat kadar sahiciyim

ben de talibim feyze, ancak, kuvvetimdeki çağ garip!





Su kadar aziz’im, yakılan oteller kadar edip!” (2011, 23).

“Türkiye öyle bir coğrafyada yaşıyor ki, benim sanatsal olarak dile getirmeye çalıştığım şey asla ve asla var olan politik mücadeleyle örtüşmediği için dışarıda tutuldum. İçinde bulunduğum çevre gerek eşcinsel çevre, gerek sosyolojik çevre, gerekse sosyalist çevre beni dışladı. Ne çocuk istismarcılığım kaldı ne şu ne bu… Ben sosyalist kökenli bir anarşistim.” (blog.milliyet.com.tr, 2009). Sosyalist çevreye karşı haksızlık ediyor İskender, şiir serüveninde sol dergiler ve yayınevleri ona kucaklayıcı yaklaştı ve hâlâ da yaklaşıyor. Elbette, cinsel tercihinden dolayı kimi solcudan tepki almıştır, çünkü gerçek sosyalistler eşcinselliği sapkınlık olarak görürler, Küba’da, bu tarz eğilimleri olanları ya hapse atarlar ya da sınır dışı ederler. Yukarıdaki şiire dönecek olursak, İskender birçok sosyalist şair gibi Sivas’ta yakılan ve entelektüellerin ölümüyle sonuçlanan Madımak oteline açık göndermede bulunuyor, bu arada Oteller şairi Edip Cansever’i de hatırlıyor. Bir başka yerde “cumhuriyet ilan edilmiş boktan bir uçurum!” (2010, 81) diyor; ama, bir başka yerde ise bu tutumuyla çelişir konuşuyor: “Şiir ne ideolojik bir şeydir ne de politik. Ne bir halkı kurtarır ne de batırır. Şiir sosyolojik bir şey de değildir. Şiir bir rahatsızlık biçimidir. Şiirle rahatsız, hastalıklı insanlar uğraşır. Hastalıktan kastım bireysel sıkıntısı olanlardır. Ve bu sıkıntıların ifade biçimidir. Bunu söylediğim için insanlar bana kızıyor ama ben bunun çok ciddi eğitimini gördüm, tıp okudum.” (blog.milliyet.com.tr, 2009). İskender’in poetik konuşmaları ile şiirleri arasında tutarsızlık olduğu ortada; şu cümleleri ise geldiği noktadan habersizliğini ortaya koyuyor: “Türk halkı şiiri seviyor. Halk beni sevmeyecek, sevmemeye devam edecek ama şiiri fütürist noktaya çıkarmak için bütün çabamı harcayacağım. Bütün çabam insanlık için ve şiirin insana yaraşır noktaya ulaşması için… Ben kült olmak için mücadele ediyorum.” (blog.milliyet.com.tr, 2009). Fütürizm, XX. yüzyılın başlarında etkili olmuş, tamamlanmıştır. Şiiri hangi noktaya taşıyacakmış İskender. Bu deneyimden nasıl ki Nâzım Hikmet yararlanmışsa bizler de yararlanabiliriz. O kadar. Konuşmasına devam ediyor: “Ben şiiri tıp okurken öğrendim. İnsan özlediği şeyi öğreniyor. İnsan bedeninde elbette kelime yok ama hayata dair bir sürü soyut cümle var. Aşk ve mücadele içeren cümleler. Sizi çağıran, sizi uzaklaştıran, bir bakıma yönünüzü tayin eden cümleler. Kendi bedeninize dönüp bakıyorsunuz böyle olunca; bende ne yazıyor acaba, diye?” Tıpçıların sanata özel bir yakınlık duyduklarını bilmekteyiz; çünkü tıp gibi sanatın da merkezinde insan vardır.

Kelimelerin anlamından ziyade sesi çağrışıma dönüşüyor onda: “sabahattin ali okudu muydunuz tan vakti/okumadıysanız, tam vakti dedi şehsuvar!.” (1988, 40); “yazdırmıştı kompozisyon dersinde; tersinden okunduğunda”  (2013, 24); “ne ağlaması selim, gözüme toz, az da balyoz kaçtı” (2013, 95); “Kesilir bilekler kesilircesine biletler” (2010, 59).  

Bazense İskender’in filozofluğu tutar, bilgece konuşur:

“kalmaksavaştır





Korku,

acıya filozoftur.

Asıl taklidine asıl olma!





Tahammül,

kire cesarettir.

Teşekküllü cehalete vasıl olma!





Çocuksun daha!

Çocukluğundaki deha

hasretine muktedirdir.

Babayı bilmem ama

anaya katil olma!” (2011, 87).

Bazense tasavvufi alanlarda dolaşıyor, aşağıdaki tek mısralık şiirine bakalım:

“Allah

Nara sor: hangi tanesini daha çok seviyor” (2011, 38).

Aşağıda görüleceği üzere İskender, dil işçiliğine bazen hiç önem vermiyor, fazlalık kelimelerle dolu mısralar yazmaktan çekinmiyor.

“Elbette kızıyorsun bana; belki de en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun:

Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma,

titreyişime, ürpermeme, anlamlarını anlamamış cümlelerle,

yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir

gençlik yaşamıma, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli

içmeme, kelimelerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye” (2011, 67).

Serbest şiir, yanlış algılandı bizim edebiyatımızda, her şeyin mubah olduğu, herkesin istediği gibi at koşturacağı bir özgürlükler alanı sanıldı. Değil, kesinlikle değil. Serbest, göstergesinin kendisi dahi buna karşıdır, etimolojisine bakalım: Farsça iki kelimenin birleşmesinden meydana gelmiştir serbest: ser-baş; best-bağlanmış. Yani başı bağlı, verevine yazamazsın serbest şiiri, kendi iç kurallarına, dinamiklerine uyarak yazmak zorundasın; yoksa şiiri başka türlerin ağına düşmekten kurtaramazsın.

küçük İskender’in genel anlamda hemen bütün müspet ve menfi özelliklerini bünyesinde barındıran 2013 tarihli son kitabı “ali”yi görünce şaşırdım. Yüksek İslam bilgisi ve bilinciyle (!) bizlere ders vermek mi istiyor küçük İskender, İslami bilgisi de yok değil, fakat günümüzün çoğu inkârcı sanatkârı gibi çocukluk yıllarında belki Cuma namazı kıldı, yaz tatillerinde kuran kursuna gitti, İsrailiyat dolu bir İslam’ı öğrendi. Biliyorum, inkârcılar dini konularda araştırma yapmayı kayıp zaman sayarlar, ama dinlerin bozuk kalıntıları sayılabilecek Batı mitlerini taparcasına okur, imaja dönüştürürler. Hem İslam kahramanı hem dört halifeden biri olan Hz. Ali’yi gizli niyetine alet etmek, belki de son yıllarda Ali şiiri ve imajlarıyla dikkat çeken Hüseyin Atlansoy’a cevap vermek hem de küllenmiş bir fitneyi ateşlemek amacıyla “ali”yi yazmış görünüyor küçük İskender:

“ali

Öyleyse ben size hep Ali diyeceğim

Aşk bazen çok Ali

Mehmetler ölüyor, Aliler öldürülüyor çünkü

Ayşelerse doğuştan ya dul ya evli

Ayşe bazen çok Ali





İçimizdeki isimlere yeni bir şans vermeli

Gidenin peşine düşmeden

Ölenin duasını etmeden

Mümkünse sade, mümkünse seviyeli





Yalnızlık unutuluyor, ayrılıklar unutturuluyor çünkü

Kalanlarsa bile bile ya sessiz ya deli





Öyleyse ben size hep Ali diyeceğim

Hikâyenin gerisi zaten çok belli

Dertler zarifse vakit almaz teselli

Hoş geldin esvabımın cevabı, aklımın zamanı

Aşk bazen insandan çok evveli





Öyleyse ben size hep Ali diyeceğim

Aşk bazen çok Ali” (2013, 51).

Bence geçişli bir aşk şiiriyle karşı karşıyayız. Ali, geçişli olarak hem Hz. Ali’yi hem de Ali isminde herhangi birini temsil etmekte. İslam tarihinden biliyoruz, Hz. Ali bir suikastçı tarafından şehit edilmiştir. küçük İskender’e göre bu bir ölümdür, şehadet değil; Mehmet ise peygamber efendimizdir, yatakta son nefesini vermiştir. Peygamberimizin eşlerinden Ayşe’yi küçük yaşta nikâhına almasını ve ölümüyle dul bırakmasını eleştiriyor, aklı sıra ve klişe bakış açısıyla. Biliyorum, yaptığım bu talihsiz tahlille okurun tadı kaçtı. Yazıyı temize çekmek adına, Sezai Karakoç’tan gerçek bir Ali şiiriyle incelememize nokta koyalım:

“ÇOCUKLUĞUMUZ

Annemin bana öğrettiği ilk kelime

Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde





Annem bana gülü şöyle öğretti

Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi





Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus

Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus





Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde

Binmiş gelirdi Ali bir kırata





Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından

Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte





Biz o atın tozuna kapanır ağlardık

Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü





Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü

Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman





Ali olmaktan bir sedef her çocukta





Babam lambanın ışığında okurdu

Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık

Fetihlerde bayram yapardık

İslam bir sevinçti kaplardı içimizi





Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık

Bediri, Hayberi, Mekkeyi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık





Mekkenin derin kuyulardan iniltisi gelirdi





Kediler mangalın altında uyurdu

Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı

İnanmış adamların övüncüyle

Sabırla beklerdik geceleri





Şimdi hiçbirinden eser yok

Gitti o geceler o cenk kitapları

Dağıldı kalelerin önündeki askerler

Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi” (1999, 32-3).

KAYNAKÇA:

Karakoç, Sezai; Zamana Adanmış Sözler, Diriliş Yay., İstanbul 1999.

küçük İskender; Ali, Sel Yay., İstanbul 2013.

küçük, İskender; Bireylikler, Söyleşi Yapan: Özcan Erdoğan, Kayseri 2013.

küçük İskender; blog.milliyet.com.tr, Söyleşi Yapan: Zeliha Demirel, 2009.

küçük İskender; Eflatun Sufleler, Sel Yay., İstanbul 2013.

küçük İskender; Gözlerim Sığmıyor Yüzüme, Adam Yay., İstanbul 1988.

Küçük İskender;  İnternet Ortamı, Söyleşi Yapan: Gülenay Börekçi, 2013.

küçük İskender; Karanlıkta Herkes Biraz Zencidir, Sel Yay., İstanbul 2011.

küçük İskender; Sarı Şey, Sel Yay., İstanbul 2010.

küçük İskender; Teklifsiz Serseri, Sel Yay., İstanbul 2010.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir