Neo-Epik: Hakan Arslanbenzer Şiiri / Zafer Acar / Makale

“Yedi İklim”in 232. sayısında “Papirüs” dergisini de referans göstererek bir öneride bulunmuştum edebiyat ortamına: “Şimdilerde yalnızca ya ölmüş gitmişler ya da artık sanat yaşamını tamamlamış kişiler, özel sayı ve dosyalara konu olabilmekte. Bence sanatını belli noktalara getirmiş gençler, bir çırpıda tüketilmemek şartıyla topluma tanıtılmalıdır.” (2009, 72). “Fayrap”ın Kasım sayısı, biraz da bu seslenişe kulak vermişçesine (?) “Hakan Arslanbenzer’e Doğum Günü Armağanı” üst başlığıyla okura ulaştı. Aynı şekilde, önceki sayılarında da İsmet Özel ve Ahmet Güntan’a doğum günü armağanı olarak sunulmuştu dergi. Yaşamakta olanların öncelenmesi, ortamın ölüseviciliğine tepki olarak da okunabilir.

 Arkadaşlarımız tedirginlik yaşamış Arslanbenzer üzerine dosya hazırlamak hususunda: Öyle ya, ne derler, editör kendi hakkında özel sayı yapmış, yuh yani! vs. Sonuçta, sarf edilecek bu cümleleri pek önemsememişler. Doğru karar vermişler, niye? Çünkü kim olursa olsun, iş yapan adam merak edilir, çalışkan bir şair-yazar Arslanbenzer; edebiyatı hayatının odağına yerleştirmiş, ne derler’e takılıp kalmadan kararlılıkla bildiğini –doğruluğuna inandığı şeyi- hayata geçirmeye çalışıyor, gerektiğinde yanlışlarını, zamanla gelişip değişmeye inandığından düzeltebiliyor: Meselâ, dergi isminin üstünde yer alan “türkiye’nin edebiyat dergisi” sloganını sonradan pek doğru bulmamış olmalı ki –biraz fazla iddialıydı- programına daha uygun düşecek “popülist edebiyat dergisi” şeklinde değiştirdi. Derginin kapağında Arslanbenzer’in at üstünde, oldukça şekil çıkmış artistik pozu var. Bir edebiyat dergisine bu yakışır mı, demeyin; çünkü popülist bir dergi, kökteşi olan popülerliğe de soğuk bakmıyor. Ortada bir çelişki yok, hatta oldukça tutarlı bir tutum. Biz objektiflerden kaçan büyük şairlere alışmışız, belki de bu yüzden -ön-yargılıyoruz böylesi yenilikleri. Herkesi kendi manifestosu, ütopyası içerisinde değerlendirmek daha doğru olur. 

90 Kuşağı şairleri, sebebi nedir bilinmez, -buna şiirsel tıkanma diyelim şimdilik- ha bire akım yaratma gayesiyle poetik metinler yayımladılar. Bunların çoğunun yapay, plastik yani sahte bir enerjiden doğduğunu düşünüyorum, zaten sonradan kendileri bile anmaz oldular bu girişimlerini, şimdilerde ise bize unutturmaya çalışıyorlar. Halbuki onlar düzyazılarla değil de poetik bilincin sonucunda kendiliğinden doğan güçlü şiirlerle etkili olmayı denemeli, poetikalarını bu başarılarının ardından yazmalıydılar. Gerçi şiirlerine inansalar böylesi girişimlerde bulunmazlardı. Eskinin sanat erbabı, sanatlarının püf noktalarını ölene dek saklarmış; bu nedenle yeni gelenler ortada herhangi bir formül ya da pusula bulamadıklarından kendi yollarını açmak zorunda kalırmış; bugüne kalan şaheserler böyle yaratılmıştır. Şimdilerde şairler, ortaya kayda değer hiçbir ürün koymadan, gelecekte yapmayı tasarladıkları faraza şeyleri, terimler ve esamesini daha önce duymadığımız yabancı isimlerle süsleyip püsleyerek manifesto adı altında bize sunuyorlar. Bu poetik metinlerin en tutarlısının neo-epik olduğunu düşünüyorum. En azından Arslanbenzer birçok şaire unutulmuş bazı önemli şeyleri hatırlattı, bu açıdan bir esinti halinde de olsa akımın bir etki alanı var. Akım demişken –yanılıyor da olabilirim- soralım, neo-epik, Türk şiirinden hayali bir şiir ülkesine –ütopya- romantik manada bir kaçış denemesi miydi yoksa gerçekten ayakları yere basan bir akım mıydı? Şu an için -2009- bir cevap veremeyeceğim; bu bünyeden güçlü şairlerin doğmasını beklemek gerek, çok bir zamanı da kalmadı Arslanbenzer’in; çünkü modern dünyada bir akımın en fazla 15-20 yıllık ömrü oluyor; yani genelde akımlar, genç ve yakışıklı ölüyor. Fütüristler, Dada veya bizim edebiyatımızdaki Garipçiler üzerine birazcık kafa yorsalar, onlar da aynı sonuca varacaklardır. “Fayrap”taki gençler, neo-epik içerisinde kendileri olmanın yolunu aramalılar; onların şiir ve yazılarında bir Arslanbenzer sesi duyuluyor, bu yönden yabana atılamayacak eleştiriler de aldılar; o eleştirileri sırf kıskançlığa bağlamamalı; işe, öncelikle Arslanbenzer’in sesini öldürmekle başlamalılar. 

Evet, birçok akranı şair tarafından ve en çok da akım yaratmak isteyen, fakat sonucunda hezimete uğrayanlarca kıskanılıyor Hakan Arslanbenzer, bunun farkındayız; kurucu veya yıkıcı, bir şekilde edebiyat tarihlerince anılacaktır, kanısındayım. İnatla demeyeceğim, inat kısa süreli olur, çabuk geçer; hınç dolu bir sabırla neo-epik’in arkasında duruyor; hatta kendini belli sınırlar içerisine hapsederek güçlü şiirler yazmamak pahasına, en azından bu ihtimali en başından reddediyor. Onun şiiri hakkında gelecek zaman eleştirmenlerinin verecekleri hükmü şimdiden tahmin edemesek de, kendimize konuyla ilgili bir takım sorular yöneltebiliriz: Arslanbenzer yetenekli bir şair midir? Onun bütün şiirlerini eleştirel gözle okudum, sorunun yanıtını bulduğumdan emin değilim, Yahya Kemal’in ifadesiyle bu hususta “vehmim var.” diyeceğim. Ama:

“Sonra uyandım

 Üstüme atılmış suçlar gibiydi kollarıyla bacakları”

                    (Aha İşte Nuriye’nin Uyanışı da Böyle Başladı, 2009, 8).

Topluluk karşısında okunamayacak, son derece modern ve bireysel olan bu mısralar beni Arslanbenzer üzerine tekrar düşündürdü. Bunlar az rastlanır türden güçlü ifadelerdi: “Sonra uyandım” ifadesini, alttaki mısrayla birlikte okuduğumuzda erotik hatta pornografik bir görüntüyü, hikâye hacmindeki boşlukla bize bırakıyor şair; böylece okuru elinden tutup birden bire metnin içine çekerek kendi konumuna yükseltiyor, okur şiir yazmaya başlıyor. “Sonra uyandım” sözü, kendi anlamından sıyrılıp herkesin hayal dünyasına göre değişiklik gösterecek modern aşk macerasının yerine geçmiş. Bu, “açık metne (opera aperta)” sırtını dayayan etkili bir imaj değil de nedir? Şiir tarihimizde benzeri örneklere rastlarız: İnancı gereği Sezai Karakoç da cinsel içerikli görüntülere şiirlerinde yer vermemiş, “Ötesini Söylemeyeceğim” gibi imajlarla metinde okurun hayal gücünü işletebileceği bir boşluk bırakmıştı. Aynı zamanda bu teknik; lirik, sözü uzatmayı sevmeyen kısa şiirlerin özelliği. neo-epik ne yapar bilmiyorum –çünkü hiçbir taş yerine oturmamış, her eleştiriye, gereksiz yere hemen kılıf bulabiliyor, bulmak zorunda hissediyorlar- ama; epik şair olsa, boşluk halinde bize sunulan o hikâyeyi bütün ayrıntısıyla anlatırdı, “şair deha”ysa –“Yargı Yetisinin Eleştirisi”ndeki dehayı kast ediyorum- başarılı da olurdu, çünkü hikâyenin gücü şairi ya da şiir kişisini ortadan kaldırabilir. Hegel “Estetik”inde bu tehlikeyi dile getirir: “Objektif sanatları teşkil eden mimarlığa, heykeltraşlığa ve resme, şiirde epope tekabül eder. Epope, varlığın şahsî olmayan, objektif tarafını gösterir. Şu suretle ki epopenin veya epik şiirin esasını teşkil eden aksiyon, bir hâdise şeklini alır ve onun önünde şair silinir.” (1936, 29). Evet, somutluk epik şiirde şarttır. Arslanbenzer, epikle yetinmiyor, “neo”dan yardım alıyor. Peki, yeni bir şiir türü mü icat ediyor, yoksa bir türe yeni bir ad mı buluyor? Bana ikincisi daha mantıklı geliyor. Yine Hegel, ”şiirin ve nevilerinin gelişiminde -kâinatın ritmi olan- üç dereceli evrimi tekrar buluyoruz,” diyerek epik, lirik ve dramatik şiirden bahsediyor ve dramatik şiire ayrıcalıklı yer veriyor: “Dramatik şiir en mükemmel nevidir. Epik ve lirik şiirleri birleştirir.” (1936, 29-30). Neo-epik, dramatik şiirin yeni adı olabilir mi? Emin değilim, çünkü halihazırdaki şiir örnekleri, dramatik şiire pek uymuyor.

Epik şiirde, ister bu yeni epik olsun ister eski, başarılı olmak için doğaçlama konuşabilecek bir birikim ve yeteneğe sahip olmak gerektiği kanısındayım. “Üstüme atılmış suçlar gibiydi kollarıyla bacakları” mısraı ile şair, Namık Kemal’in gerçek dışıcılık ve hayalperestlikle eleştirdiği değme divan şairini aratmayacak nitelikte, hiçbir unsuru atlanmamış bir benzetme yapmış; böylece çok anlamlılığın kapılarını sonuna dek açan imgeye ulaşmıştır; etkileyiciliği buradan geliyor. Bu imgeye ne tür ad bulursa bulsunlar, bu, bin yıllardır bildiğimiz mükemmel klasik imgedir işte. Çok beğenmeme rağmen, bu dizede sanki ağzımızda mayhoş tat bırakan fazlalıklar var. Sanki şöyle dese daha rahat bir dile ulaşırdı şair: “Üstüme atılmış suç gibiydi kolları bacakları” eğer “suçlar” kullanımıyla “saçları” hatırlatmak, bir görsel şov sunmak niyetindeyse, şiir için bu kullanıma göz yumulabilir, normalde de zaten galat-ı meşru olan “saçlar” göstergesi bir anlatım bozukluğu içerir; saç, kıl topluluğudur, çokluk ekine gerek yoktur. “kollarıyla” daki ile bağlacı fazlalık olarak duruyor. Bir öneri bu, aslolan şairin seçimine saygı duymaktır.

Arslanbenzer, neo-epik’e saplanıp kalmasa büyük şiir yazabilir miydi? Ayrıca her şair büyük şiir yazmak zorunda mı? Bana şöyle geliyor: Öncüler; ya yenilik tam olgunlaşmadığından ya da zamanlarının çoğunu işin teorisi ve felsefesine harcadıklarından sarsıcı ürün veremiyor yahut zaman bulamıyorlar. Sanki epiğin büyük şiirlerini Arslanbenzer ve çevresinden uzak yerlerde, sadece ondan azıcık etkilenerek, bu fikri, dünya şiir birikiminden yararlanıp geliştiren akım dışındaki kişilerde aramalıyız; çünkü mutlak anlamda neo-epik’e bağlı kalınarak büyük şiir yazılacağına inanmıyorum. Bu manifestonun şiirle ilgili önemli işaretlerinin yanında ciddi eksikleri var. Kamail Eşfak Berki, geçen aylarda konuyla ilgili can alılıcı şeyler söylemiş, bir anlamda kırıcı olmayan uyarılarda bulunmuştu, Arslanbenzer’in etrafındaki gençler alınsalar da, kesinlikle kulak vermeliler ona: “Neo-lirizm denildiği görülmemiştir şimdiye kadar. neo-epik şiir de böyledir. Bir heves fakat tanım olmuyor. Şiir şairin özelliğiyledir. Var oluşu böyle. Oluşu zorlayanlar şiirin doğasını anlamıyor demektir. Her şair epopeye gitmez. Cemal Süreya daima kendi öz lirizminin peşinde olmuştur… Dahası, gözlerden kaçıyor, kaçırılıyor: Epik şiirde metafizik boyut, olmazsa olmaz hükmündedir…  Ne var ki şiir, başkası tarafından verilmiş bir eserin atmosferinden, daha doğrusu onun bittiği yerden başlar sanısı yaşamış şairler de görüyoruz. Kendi lirik aşamalarını idrâk etmeden uzun şiirin uçsuz bucaksız topraklarında buldular kendilerini. Nâzım Hikmet’in epik karakterde yapıtları da böyle algılandı. Hâlbuki bir epope, bir şairin kendi coşkusunun yapısal ürünüdür. Başka yerdeki, -oluşmuş- epik sesi, genç yeteneğin kendi doğal sesi sanması, kendi başlangıcını bulamaması demektir. Tehlikenin ta kendisidir.” (2009, 66-7).

-II-

“BORÇLU BABALAR İÇİN ŞİİR

Parasızlık yoruyor adamı

Kızdığın kıskandığın süper yavşakları

Unutuyorsun bir anlığına

Mahremdesin borçlu tarafsan





Karın giriyor yanına bir tek

Çocukların giriyor

Allah’ın Peygamber’in hiç çıkmadığı yanına

Bir yanın varmış bunu anlıyorsun





Tek yanlı kılıyor insanı borç para

Bir de her şeyi kolay gösteren televizyon dizileri

Karanlıkta bir başına oturuyorsun puhu gibi

Parasızsan





Karanlıkta bir başına oturan babanı tanımadınsa

Bu şiiri nasıl anlayacaksın

Nasıl anlayacaksın ve nasıl devam ettireceksin

Borçlu borçlu gülümsemeyi bir ömür çocuklarına





Zanaat kabiliyet şahsiyet bu üçü

Birdir ve hiç ayrılmazlar biraderim

Emek mahsulü de Allah vergisi de

Yeter ki baş eğme onun bunun çocuğuna ekabir diye” (2014, 101-103).

[Hakan Arslanbenzer, neo-epik yazayım derken kendini kasıyor çoğunlukla, serbest bıraktığında ise işte böyle lirik denilebilecek rahat şiirlerle karşımıza çıkıyor, tabii bir yanıyla da under-ground. Öyle ki denemelerini daha bir şiirsel yazıyor, çünkü dilin özündeki şiirden kaçma gereği duymuyor, fakat mesele neo-epik şiir olunca, azami dikkatle şiiriyetten kaçıyor. Kaçtığı bir şey daha var: İroni. Hemen hemen bütün tepkisel modern şiir çıkışlarında ironi baş tacı edilmiştir ve şairler kendilerinden öncekilerini gerek şiirlerinde gerekse düzyazılarında ironik bir dille eleştirmişlerdir. Neo-epik, modern akımlara yakışan türden iğneleyici bir ironiye pek yüz vermez, klasik manada saldırgan bir tutumu benimser.]

Yanlış hatırlamıyorsam 2009’un sonlarıydı, Yedi İklim’de “‘Hakan Arslanbenzer’ ve Bazı Meseleler” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Altı sene olmuş. Tespitlerimde ve öngörülerimde yanılıp yanılmadığımı görmek ve şuan üzerinde çalıştığım metinde tekrara düşmemek amacıyla bahsi geçen yazıma tekrar bir göz attım, doğrusu, değişen bir şeyin olmaması beni şaşırttı; çünkü söz konusu şiirdi ve şiir dünyanın en değişime açık türüydü. Hakan Arslanbenzer, rap rap rap sesine kanıp neo-epik yolunda ilerlediğini sansa da rahat hazır ol komutundan sonra yerinde say emrine uymuş görünüyor. Hakan Arslanbenzer’e rağmen –gerçekten böyle bir durum var- neo-epik hakkında elimden geldiği kadarıyla nesnel olmaya çalıştım. Hele de o yıllarda -2009-dostlarıyla bir yol ayrımına gelmiş, yalnızlaşmıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse bugün, Hakan Arslanbenzer üzerine yeni şeyler söyleyebileceğimi sanmıyorum, aynı şiirde diretiyor o, hatta geçtiğimiz aylarda Profil Yayınlarından bir şiir kitabını yayımlattı. Konuşalım.

Bir neo-epik ütopyası içerisinde yaşıyor Hakan Arslanbenzer, ütopya deyişim durduk yere değil, bakın İtibar’ın (Ocak 2015) son sayısında, nasıl da kendini büyük laflar ediyor: “Neo-epik 2001’den sonra akım değeri kazandı ve radyasyon etkisiyle günümüz şiirinin tamamına etki etti.” Şaka gibi gerçekten. Epik şiir diye bir tür var, unutmamak lazım, Arslanbenzer, yazılan bütün epik şiirleri neo-epik diye okuyor olabilir. Soğuk veya sıcak, dünya bir global savaşın içerisinde, Ortadoğu’nun durumu ortada, daha birkaç sene evvel Arap Baharı yaşandı, ülkemizde Gezi Olayları çıktı, tüm bunlar doğal olarak şiirin epik damarını harekete geçirdi. İran’da, Arap dünyasında ve ülkemizde da epik şiirler yazılıyor, okuduk. Bunları neredeyse bütün edebiyat dergilerini ve yerli yabancı şiir çevirilerini takip eden biri olarak söylüyorum. Batı filmlerinin, aynı zamanda Hint, Çin, Japon, Kore filmlerinin yarıdan fazlası savaş veyahut şiddet üzerine. Sanırım Hakan Arslanbenzer’in kafasında, epik ile neo-epik’in sınırları belirginlik kazanamamış, kazanamaz da. Sol dergilerin birçoğu Sosyalist Gerçekçi şiire döndü –gerçi neo-epik de 60’lı-70’lı yılların idealizmi dışlayan, materyalist Sosyal Gerçekçiliğini günümüze taşımaya çalışmıştı-, bunları o, neo-epik diye değerlendiriyorsa diyecek bir şey yok. Bu durumda Arslanbenzer, Sosyalist Gerçekçilere değilse de Sosyal Gerçekçilere –çakma bir adlandırma- dâhil oluyor, farkında mı bilmem, bakın:

“Ali İsmail Korkmaz muhtemelen anlaşa

Mayacağım bir genç çocuktu

Daha yaşı on dokuz

Davası davam değildi ve inançları inancım

Umut ettiklerini umut etmezdim

Korkuları korkutmazdı beni

Severdi annesini ben de annemi severim

Puştça vurdular karanlık

Bir sokakta yattığı yerde

Sopalarla canice

Adice

Nefretimizi sonuna kadar hak edecek biçimde” (2014, 78).

Öte yandan neo-epik’in radyasyon etkisi doğru ise bunu başkaları söylemeli, dünyada her şeye rağmen hakkaniyetli adamlar var.    

Yine 2009’dan bugüne baktığımızda “Fayrap”ta geleceğin şairleri diye sunulan birçok genç bugün yok, dergi adeta şair üretip öğütüyor. “Fayrap”ın şiir sayfalarını, birkaç değişmez imza dışında hep yeni isimler dolduruyor, yani neo-epik’le edebiyat içerisinde varlık gösteremiyor.

Arslanbenzer, bir dönem yıllık çıkardı, her kim “savaş, silah, asker” gibi göstergeleri yalın bir dille şiirinde kullansa onu neo-epik diye adlandırmaya çalıştı. Bundan dolayı o şahısların bilhassa eleştiriden haberdar olanları, misal Ali Emre tarafından tepkiler aldı. Hakikaten çok çalıştı, bu kadar emek verse bir partiyi meclise bile taşıyabilirdi Arslanbenzer, bunca çaba yerine birçok şair gibi önce oturup şiir ardından da kısa ve sıkı bir manifesto yazıp kimseye dikte etmeden kenara çekilse belki daha başarılı olurdu.

KAYNAKÇA:

Acar, Zafer; Özel Sayılar ve Kimi Diğer Etkinlikler, Yedi İklim-Temmuz S. 232, İstanbul 2009.

Arslanbenzer, Hakan; Aha İşte Nuriye’nin Uyanışı da Böyle Başladı, Fayrap- Haziran S. 16, Ankara 2009.

Arslanbenzer, Hakan; Vatan Somuttur, Profil Yay., İstanbul 2014.

Berki, Kâmil Eşfak; Başkasının Coşkusunu Giyinmek, Yedi İklim-Eylül S. 234, İstanbul 2009.

Yetkin, Suut Kemal; Hegel-Estetik, Dün ve Yarın Tercüme Külliyatı, İstanbul 1936.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir