Parçanın Güzelliği: İbrahim Tenekeci Şiiri / Zafer Acar / Makale

Bütün edebi türler eleştirmen kıtlığı çekmektedir, demek, bilinen bir gerçeği tekrarlamaktan öte gitmeyecektir. Aslında bu söz, kuvvetli bir edebiyatımızın olmadığı anlamına da gelmekte; çünkü kur yapmayı seven eleştirmen, çekici eserler görmeden ortaya çıkmaz. Şair, eksikliklerini başkalarından duymak istemiyorsa, kendi şiirinin katı bir eleştirmeni olmak zorundadır.

Bilinenin aksine, iyi şair olmanın ilk şartı kusursuz şiirler yazmak değil, estetik değeri düşük şiirler yayımlatmamaktır. Bazen şairler başarılı birkaç şiirden sonra her yazdıklarının şiir olarak kabul edileceği zannına kapılabilmekte. Halbuki bir şiirin diğer bir şiir üzerinde gizli bir hukuku vardır: Takdir toplamış bir şiir, daha sonraki yıllarda yayımlanan zayıf şiirler yüzünden değer kaybedebilir, tabii bunun tam tersi de mümkün. Şair, onlarca iyi şiirine rağmen birkaç zayıf şiiriyle yakalanmaya görsün, eleştirmen keyiften çıldırır ve bunun tadını çıkarmaya bakar. O halde şair, her an tetikte olmalıdır.

Yine de hemen her şairde güçlü şiirlerin yanında zayıf şiir örneklerine de rastlarız. Bunun nedeni, şairlerin, şiir ile şiir olmayanı ayırt edememesinden ziyade sepetteki çürüklere kıyamamaları gibi görünüyor. Şiir, varlığı tehlikeye girdiğinde cilvesiyle bazen de duygu yüklü gözyaşlarıyla şairini kandırmaya çalışabilir. Romantik bir dille söylemek gerekirse şair, doğuştan eleştirmen olmalı –büyük şairlerin hemen hepsi böyledir-, bu, bence şair doğmaktan daha mühim.

Lafı uzatmadan söyleyelim; İbrahim Tenekeci, doğuştan eleştirmen olanlardan değil, bunun peşine düştüğünü de sanmıyorum, dolayısıyla farkında olmadan -son yıllarda yayımladığı bazı şiirleri kast ediyorum- kendini zayıf bir poetikanın içine gömmekte. İyi şiirlerin şairi, bir bakmışsınız kentli insanın yaşam mücadelesini, ıstıraplarını arabesk bir dille şiirleştirmeye çalışmış: “Oysa bütün insanlar eşittir direksiyon başında” (2000, 34), “apandisti patlamış, gitmiyor akşam;” (2000, 40) gibi zayıf ifadeleri kurtarmaya ardından gelen kuvvetli mısraların da gücü yetmiyor. Halbuki onun yetenekli bir şair olduğunu şiirine bakıp da görmemek mümkün değil. Özellikle de soyuta açıldığı anlarda yepyeni, mahcup imgelerle karşımıza çıkıyor şair, yaşamdan çaldığı –dönüştürdüğü- mısraları maneviyatla yıkayarak modernitenin şiire sızmasını önlüyor; dış dünyanın sokağından kurtulup iç dünyanın bulvarlarında gezindiği şiirleriyle geleceği selamlıyor: “ey neşe/ey kızkardeşi huzurun/sesime küstüm konuşamam seninle/bir kör gibi yolu tıklayarak yürüyen/o güzel misafire/söyle://toplarken balıkçı gülüşten ağlarını/ansızın terk ettim anneden sarayımı/kiracıymış meğerse kabuklar yaralarda/bir veda koştu bana ve ısırdı canımı.” (2000, 21). Okunur bir şiir için, imgeyi bütün bir bende yayarak dili yalınlaştırmayı arzulayan şair, bu hususta çoğunlukla başarılı oluyor. Kenarda kalmayı kendine merkez edinen birçok şairin aksine Tenekeci, popülerliğin kıyısında şiirini okuruyla paylaşıyor. Peki, kötülükle kan bağı bulunan modern şiirin dışında mı kalıyor Cahit Sıtkı ve Ziya Osman Saba gibi iyiliği kendine form edinmiş Tenekeci. Evet demekte bir beis yok bence. Modern(ist) şiir şair için belirleyici değildir çünkü.

İroni… Evet, sanatların en muhalifi, belki de en moderni sayılabilecek ironiyi önemsiyorum. Uzak durmuyor ironiden. Tenekeci’nin şiirindeki ironi, 80 Kuşağı’ndan izler taşımakta. Bireysel. Hiçbir şekilde politik değil: “ve burada vapurlarımız bile benziyor bize/karaköyde yediğini kusuyor üsküdarda/ne sıkıcı, sabahlıyor her gün kocamış bir halatla.” (1998, 23). Nesne ile empati kurmuş şair, nesnede insanı aramış.

Tenekeci’nin şiiri, okuyucusuna gerilimden çok, metropollerin karışık ama tek düze akışından doğan modern bir gurbet hüznü yaşatıyor. Sözünü ettiğimiz bu gurbet, ulaşım araçlarıyla aşılacak türden değil, kavuşmayı körükleyen bir varoluşsal uzaklıktır. Bu nedenle birçok yerde onun şiiri, aşka beleniyor. Gerilimin geçici olma ihtimaline karşı o; kalıcı hüznü şiirinin başatı haline getiriyor, böylece kökleriyle gizli bir bağ kuruyor, çünkü Klasik şiir, adeta hüzünden inşa edilmiştir. Yeni yetme gerilim ise, modern çağın depresif evladıdır. Şairin, gerilimle baş başa kaldığı yerler de yok değil elbet.

Tenekeci şiirinde “bütünlük sorunu vardır” diyebilir miyiz? Modern şiirin biçimsel özelliklerini –Mallarmé mesela- düşünerek hayır, diyeceğim. Bu hayır, modern şiirin hayırıdır, bizim değil. Bilakis, Tenekeci şiirinin gücü asıl bu söze maruz kalan eklektik ya da postmodern bir poetik zeminde –Klasik şiirdeki gibi parça güzelliği- ortaya çıkmakta –kaosa sürüklenmiş modern bireye uygun parçalı bir şiir de diyebiliriz buna-. Bir defa, uzak bağlantıların, kimi zaman bağlantısızlıkların öne çıktığı ve şiiri daha da güçlendiren bir unsur olduğu ve de yüz yılı aşkın bir zamandır parçalanmış benliğin sonucu –aklın kendini yönetememesi- “bilinçakışı”, hatta absürtle şiirler yazıldığı düşünüldüğünde somut –göze batırırcasına – bir bütünlük kaygısı gütmek sanatkâr için yanıltıcı olabilir. Tenekeci, ikinci kitabı “Peltek Vaiz”de çağrışım değeri yüksek imgelerle, okuru ontolojik bir boşlukta bırakıyordu. Belki de yanılıyorum. Bu, somut dilin –göstergeler- oluşturduğu dil içi bir boşluk da olabilir. Böylesi boşluğa dokunmak mümkündür. Ben dokunamadım. Mühim mi, modern şiire göre değil elbette, çünkü ortada nitelikli bir şiir var, önemli olan bu. Farklı zamanlarda yakalanan, fakat aynı temalarla örülmüş, içinde rengarenk mısraların bulunduğu ”Peltek Vaiz”, modern resme akraba iyi bir “kolaj” örneği olarak düşünülebilir. Uzak bağlantılar, şiirin alanını genişletiyordu buralarda. Hakkındaki yanıltıcı eleştirilere kulak asmış olmalı ki şair, daha sonraki ürünlerinde, somut bütünlük sağlama çabasına girdi, bu onun kurduğu şiir karakterine pek uygun değildi ve dolayısıyla şiirini zayıflatmaya başladı.

İçinde küçümseyici bir anlam taşıyan “minimal şiir” adlandırmasını, Tenekeci kabul ediyor mudur, sanmıyorum. Bu tür terimler şairlerin hareket kabiliyetini kısıtlar. Yanlış veya doğru fark etmez, iyi niyetli eleştirilere saygımız var, ama şair kendini ölçüp tartmalı ve gerekirse yeni ürünleriyle sorulara cevap vermelidir. Kötü niyetli okur için böylesi naif tavır yeterli olmaz çoğunlukla. İşte tam da bu noktada şairdeki doğuştan eleştirmen ortaya çıkmalıdır. Şairin cevapları poetika tarihi açısında önemli olmuştur hep. Ahmet Haşim, şiirine yöneltilen sorulara cevap vermek için “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”ı kaleme alarak yalnızca kendinin değil, modern Türk şiirinin de ilk poetikasını yazmıştı. Tenekeci’den eleştirilere karşı bir atak gelmedi. Geleceğe de benzemiyor. Tenekeci, şimdiye dek pek yaklaşmamışsa da, aslında onun dili kısa şiirlerden oluşan soluklu lirik şiirlere yatkın. Şiirinin geleceği için üzerindeki ürkekliği atıp bunu denemeli. Hiçbir Klasik şairimiz sadece gazel yazarak tanınıp kalıcı itibar kazanamamıştır; onlar kaside, mesnevi ve diğer görkemli biçimlerle kendilerini edebiyata perçinlemişlerdir. Batı şiiri için de durum bundan pek farklı değil.    

İsmet Özel’in Süleyman Çobanoğlu ve hece şiiri üzerine ortaya koyduğu erken fikirleri aslında yanıltıcı oldu. Şair, iyi niyetliydi belki de, fakat 90 Kuşağı’nın birçok şairinin Süleyman Çobanoğlu’ndan daha yetenekli olduğu bugün daha iyi anlaşılıyor. Diğer taraftan İsmet Özel’in olumlu bakışının bir itici güç olması nedeniyle hâlâ -2008- sıkıcı bir hece şiiri dergilerde kendine yer bulabilmekte. Yıllardır tekrar edilen bir gerçek: Necip Fazıl aşılmadan hecenin kendinden söz ettirmesine imkân yok. Ustaların yeni yeni oluşmaya başlayan kuşaklara bir fırça darbesi bile olsa dokunuşta bulunması yıkıcı etkiler yaratabilmekte. Resmin karakterini bozabilmekte. Bir kuşak kendiliğinden oluşmalı. Ustaların kestirme yoldan birini öne çıkarması ne etiğe ne de estetiğe uygun düşer. Usta, gerçek bir ustaysa vakur bir şekilde oturup gelişmeleri izler. Şairler hakkında elbette eleştiriler yazılmalıdır, ama ya kendi kuşağı ya da kendinden sonraki kuşak tarafından olmalıdır bu. Ancak bir kuşak oluştuktan sonra ustalara söz hakkı tanınabilir. Edebiyat tarihlerine bakıldığında doğal gelişimin bu doğrultuda olduğu, dostluk ilişkilerinden doğan sentetik metinlerin günübirliğin içinde çürüyüp gittiği görülecektir. 90 Kuşağı’nın bazı güçlü yeteneklerindeki cılız sesin zamanla bas duruma gelemeyişini, İsmet Özel etkisinin yarattığı komplekse bağlayabiliriz. Hece şiirinde diretenler ise, hece tabutunu kırarak dillerini özgür bırakmalıdırlar. Necip Fazıl bile hece tutkusu yüzünden gerekli büyüklüğe ulaşamamıştır. Onun genç yaşlarda başka edebi türlere meyletmesi şiirden değil, heceden bir kaçış olarak düşünülmelidir.

Tenekeci, 90 Kuşağı’nın birçok şairi gibi yeni bir akım başlatma girişiminde bulunmadı. Onun bu tavrı, kalıcılığı şiir dışı metinlerden değil de şiirden beklediğinin, aynı zamanda geçmişin bir tekrarı sayılabilecek ve de doğal bir sürecin ürünü olmayan poetik metinlerle bir yere varılamayacağına inandığının bir göstergesidir. Doğrusu bugünün şiiri, II. Yeni’ye bağımlı bir durumda: imge oluşturma, konuşma dilinden yararlanma, şiirin debisini artıran anjambman –Abdülhak Hamit’le şiirimize girmiş, Mehmet Akif ve Yahya Kemal ile gelişmiş, II. Yeni ise bu mirastan yararlanmıştır.- dildeki bozmalar ve en önemlisi de Alman idealist-romantikleri ya da varoluşçuluk kaynaklı –Sartre- hayatı tersten algılayış. Yeni akım denemeleri ise, II. Yeni şairlerinin her birinde ayrı ayrı öne çıkan özellikleri bilinçli veya bilinçsiz yeni adlarla gasp etme meşgalesinden başka bir şey değildir. En tuhafı da, gelenek çizgisinde yer aldığına inandığımız 90 Kuşağı’ndan kimi şairin, Tanzimat fikirlerini bir kalıba dökerek yanlış Batılılaşmanın sembolü haline gelen bir Garip’i yeniden diriltmeye çalışmalarıdır. Orhan Veli ve arkadaşları vezin ve kafiyenin yanında özellikle de sanatları dışlayarak sanattan doğan ve mistik âlemlerin kapılarını aralayan imgeyi saf dışı bırakmışlardı. Burada asıl hedef Ahmet Haşim değil, gelenek eksenli şiirleri nedeniyle Yahya Kemal ile Necip Fazıl’dı. Üstelik daha sonraki yıllarda bu akımı başlatan yazıdan dolayı bir pişmanlığını da dile getirir Orhan Veli: “Şiirdeki garip mefhumu üzerine bugün bir yazı yazmaya kalksam herhalde aynı şeyleri yazmam. Ama, bundan dolayı kim beni haksız bulabilir? Onları beş sene evvel yazmıştım.” (2006, 34-5).

Tenekeci’nin tuzaklara düşmeden ve bir pusulaya göre yön alan şiiri, tehlikeli bir cazibeye sahip; dikkat et kendine genç şair.

-II-

İbrahim Tenekeci’nin yeni şiir kitabı “Kimsenin Kalbi”nden önceki beş şiir kitabı üzerine “Yedi İklim’de -2008- bir yazı kaleme almıştım. “Kimsenin Kalbi”, bence onun en sert şiir kitabı adı. İlk beş kitabındaki insan sevgisi, bu kitap adıyla bir özeleştiriye dönüşmüş gibi. “Kimsenin Kalbi”, eksiltili bir cümle. En sıradan zekâ bile bunu “Kimsenin Kalbi yok”, diye tamamlar; çünkü, “kimse” göstergesi, olumsuzlayan bir eksiltili cümle yaratıyor. Zaten bir karamsarlık hâkim bu kitaba, bir korku, bir kaygı: “Kimseye uymadan, taşlara bile/Bugün de sağ kurtuldum dünyadan.” Yazarın özel hayatıyla şiiri irtibatlandırmak istemem, lakin şiir, edebi türlerin en yaşantıdan doğanıdır. Tenekeci, sanki son birkaç yılın siyasi iniş çıkışlarının hayatına yansıyışını, kanayan bir dille anlatıyor bu yeni kitabında. Şair ben, İbrahim Tenekeci’yle sınırlı değil elbette, birçoğumuzun prototipi olarak beliriyor. Tenekeci, iyi ki sıkıntılar yaşamış, diyorum. Bu kitap olmasaydı geleceğin okurları tarafından gerçek dünyayı yansıtamamış olmakla eleştirilecekti belki de; çünkü ilk beş kitap, bir şairden beklenmeyecek kadar etrafıyla barışık bir şair kişilik koyuyordu ortaya. Bu kitapta cemaatin güven veren kalabalığından uzaklaşmış, kendi yalnızlığıyla ve daha da önemlisi kendi kalbiyle, vicdanıyla baş başa kalmış bir şairle karşılaşıyoruz.

Tenekeci’nin şiirlerini dergilerde okuduğumda tek başlarına cılız olduklarını, insanda yalnızlık duygusu bile uyandıramadıklarını hissetmişimdir, ama bu onların zayıf oldukları anlamına gelmez. Çünkü bu şiirler, bir kitap çatısı altında toplandıklarında asıl karakterlerine kavuşuyorlar. Şairlerin değil, bir poetika etrafında şiirlerin cemaat oluşturması daha önemli bence. Evet, Tenekeci’nin şiirleri, bütün halinde bir atmosfer oluşturma kudretine sahip. Aslında, kısa şiir yazan birçok şairin şiirlerini bir araya getirdiklerinde bile bir niteliğe kavuşturamadıklarını da görmekteyiz. Tenekeci, onlardan değil. Gelenekten uzak durur çoğunlukla Tenekeci, elbette ki gelenekle irtibat kurmak ciddi bir kültürel birikim ister, bu kitapta Tenekeci’nin ata şairlere yaklaştığını, onlara sırtını dayayarak yalnızlık duygusundan kurtulmaya çalıştığını görüyoruz. “İnsanın içine insan sıkışmış” (2012, 17) mısraı, bizi Yunus’un “Bir ben vardır bende benden içeri’sine, “Bir çiğdemle uzun boylu konuşmak” (2012, 37) mısraı, yine Yunus’un “Sordum sarı çiçeğe/Annen baban var mıdır” mısralı şiirini götürüyor.

Yazının başında belirttiğim gibi, eksiltili-kesik söyleyiş Tenekeci üslubunun genel özelliklerinden. Bu kitapta boşluğa düşmüş, şiiri “anlatamıyorum”a gelip dayanmış görünüyor, o, şiirde boşluklarla yürümeyi seviyor. Halbuki, geride bıraktığı boşlukları anaç imgelerle doldursa çağrışımlar aracılığıyla tek boşluk yerine onlarca nitelikli boşluk bırakacak. Ben sadece Yunus Emre’nin şiirde yaptıklarından yola çıkarak söylüyorum bunları. Sorguya çektiği Sarı Çiçeği bırakmıyor Yunus, ve geride yüz yıllara dayanacak şiir bırakıyor. Bir çiçek çabucak solar çünkü. Tenekeci’nin “Güneş, gölgendir senin, bildim” mısraı ise bütün bir tasavvufu ve Osmanlı şiirini etkisi altına almış Eflatun’un mağara alegorisine ve güneşle de Tanrı sembolüne götürüyor bizi, ama protest bir şekilde, çünkü güneş, gölgeye dönüşerek yüceliğinden ediliyor, bir nevi ayağa düşüyor. Hemen ardından Allah’ın halifesi insan da payına düşeni alıyor. “insan iyi bir şeydir” (2012, 27) diyen şair, İslam inancına göre apaçık riskli yerlerde dolaşıyor, varoluşçular gibi “öz”ünü oluşturamamış insanı ruhsuz bir “şey”, yani nesne konumuna indirgiyor, Sartre’a özenerek “varoluş özden önce gelir” mi demek istiyor, bilemiyorum, lakin varoluşçularla öyle uzun boylu takılmıyor, “Ey ima edenler, iman ediniz!” Kur’an’daki “Ey iman edenler, iman ediniz” (Nisa  Suresi, 136) ayetine telmihte bulunuyor. Aynı zamanda ima-jlarla yaşayan şairleri de –kendisi de onlardan biri- imana davet etmiş oluyor. Öte yandan insanın içine hoş bir koku salan “Bir çiçeğin açarkenki üslubu”, sizce de Şeyh Galip’in kalp-zihin işleyişini ya da Hilmi Yavuz’un “bir gülün açılması devrimdir” (2012, 24) mısraını çağrıştır mıyor mu. Zaten İbrahim Tenekeci şiiri, gizli bir Hilmi Yavuz takipçisidir, dolayısıyla Necatigil’e de bağlanır. Açıktan açığa görünüm kazanan gelenek ya da metinlerarasılık Tenekeci’nin şiirine de yakışmış, demekten kendimizi alamıyoruz.

Tenekeci, kırkını aştı, malum. Doğal olarak ölüm duygusu onun da etrafında uçup durmaya başladı. Kırk yaş, insanın dönüm noktalarından biridir. Tıp ilerledi, Cahit Sıtkı’nın “Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder./Dante gibi ortasındayız ömrün.” mısraları geçerliliğini yitirmiş durumda. Doğrusu bir yalan üzerine kurulmuştu bu mısralar. Dante 56’sında ölmüş, öngörü yoksunu Cahit Sıtkı ise 50’sini görememişti, şairsen sözünde duracaksın, 70’inden önce ölmeyeceksin. Gel de göğsünü gere gere şairler hakikati söyler de. Kim inanır. Peki yalan, hakikati ortaya çıkarabilir mi, çıkarabilir. Klişe bir örnekle meseleyi kapatayım: Karanlık olmasa yıldızlar ne yapardı. Yaş kırk, yolun yarısıdır artık, diyor tıp, benim böyle bir iddiam yok. Ölüm üzerine düşünen İbrahim Tenekeci, geçen zamanı bilhassa akıp giden “su” gibi kadim bir sembolünden yararlanarak okura hissettiriyor. 

Mistik göstergeler, şairin “artık öteleri yoklama zamanı gelmiştir”, şeklinde hissedişinin, düşünüşünün sonucudur. Tenekeci’nin bu kitabıyla mistikleştiğini, mistikliğin sonucunda daha bir soyuta yaklaştığını söylemek mümkün. Ruhun ilerleyen yaş ile Tanrı’ya yaklaşması doğaldır. Tenekeci’nin şu mısraları ise belki de şimdiye kadar ortaya koyduğu en somut iddiasıdır: “Çıkmaz kalem ile yazdığım şiir/Bak bakalım ardımdan.” Ölüm duygusu, yine burada başkahraman.

KAYNAKÇA:

Orhan Veli; Şairin İşi, Yapı Kredi Yayımları, İstanbul 2006.

Tenekeci, İbrahim; Güzellik Uykusu, Şule Yayınları, İstanbul 2000.

Tenekeci, İbrahim; Kimsenin Kalbi, Profil Yay., İstanbul 2015.

Tenekece, İbrahim; Peltek Vaiz, Şule Yayınları, Şule Yayınları, İstanbul 1998.

Yavuz, Hilmi; Büyü’sün, Yaz! -Toplu Şiirler-, YKY, İstanbul 2012. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir