Kuşakların belirlenmesinde II. Yeni’yle başlayan bir karmaşadan söz edilebilir; çünkü öncesinde kuşaklardan çok akımlar ya da bireyler söz konusuydu. Garip karşısında beliren 40 Kuşağı ise daha ziyade Sosyal Gerçekçiler olarak bilinmekteydi. Meselâ 30 Kuşağı, 20 Kuşağı veya 10 Kuşağı gibi bir adlandırmadan söz edilmiyor; çünkü modernizmle birlikte Batılı şairler, poetik fikirleriyle daha yakından tanınmaya başlandı ve kuşak meselesi, özellikle de T.S. Eliot üzerinden gündemimize taşındı. İşte bu aşamadan sonra, edebiyatımızda gruplaşmalar, kendi dışındakileri yok saymalar dönemi başladı. Bu anlamda ilk hamle Sezai Karakoç’a yapılmıştı. O, İslam temelli poetikasından dolayı, II. Yeni dışında tutuldu, sonrasında da Cahit Zarifoğlu ve diğer Müslüman şairler, bu politikaya maruz kaldılar.
80 Kuşağı da bu ötekileştirici yaklaşımdan kendini uzak tutamamış, belli isimler tarafından parsellenmek istenmiştir. Bu kuşağın 70’li yıllarda yazmaya başlayan yaşça büyük şairleri, sonradan gelen bence kuşağın gerçek sahibi olan genç şairleri dışladı, şiir ortamında duyduğumuz şu ucuz söze maruz kaldı bu gençler de: “Onlar da kim.” Doğrusu, İslami camianın şairleri özellikle de 80 sonrasında kendilerini göstermeye başladı; çünkü “Büyük Doğu”, “Diriliş”, “Edebiyat”, “Mavera”, “Yönelişler” gibi dergilerin gayretleri, genç-ürün olarak 80’li yıllarda muarızlarını rahatsız edecek bir nitelik ve nicelikte ortaya çıktı. Bunun sebeplerinden biri de 12 Eylül darbesinden, İslami camiadan çok solun ve milliyetçilerin etkilenmesidir. İslami kesim, sağ-sol çatışmalarından ferasetle uzak durmuş, oyuna gelmemiştir. Bugün edebiyatın genelinde değilse de en azından şiirde İslami camianın daha bir etkin olması, Sezai Karakoç’un kavgaya tutuşmama yönündeki yerli yerinde telkinleriyle ilgilidir. İslami camiadaki ortak kanaat şuydu: Birbirimize düşmemeli, dünya insanlığını sömüren büyük güçlere karşı mücadele etmeliyiz; bugün bu yaklaşımların ne kadar da isabetli olduğu ortada.
80 Kuşağı’nın Müslüman şairleri, onca kitaba sahip olsalar da Marksist şairleri tarafından yok sayılmaya devam ediyorlar, işte Tuğrul Tanyol’un yakın zamanda verdiği bir söyleşisinden alıntı: “Şimdi 1980 aslında gündemden hiç düşmedi. 80 Kuşağı deyince neyi, kimi anlamak lazım? Bu kuşak Tuğrul Tanyol, Adnan Özer, Haydar Ergülen, Ali Günvar, Mehmet Müfit, Metin Celâl vs. ile giden bir kuşak mı; yoksa bunun içine Akif Kurtuluş’u, Ali Cengizkan’ı, Hüseyin Ferhad’ı, Hüseyin Haydar’ı vs. katmak gerekir mi? Yani, o kadar çok şair çıkmıştı ki o günlerde, 1970’lerin sonlarından gelen ve 1980’lerde devam edenler filan. Aslında tartışma biraz da buradan çıkıyor. 80 Kuşağı denince bütün bu şairler anlaşılmıyor, ilk grup etrafında dönüyor. Bu tartışma ise pek yeni değil, o zaman da vardı bu tartışmalar ciddi biçimde. Bu ilk grubu nasıl tanımlayabiliriz? İşte Üç Çiçek’le başlayan, Poetika ile devam eden, onun dışında Fanatik gibi, Şiir Atı gibi, daha sonra Sombahar’a doğru bütün farklılıklarıyla birlikte giden bir şiir nesi demek lazım, ona da karar veremiyorum, şiir gruplaşması demek lazım belki.” XXI. yüzyıldan bir söyleşi bu, ama İslami camiadan bir tanecik bile isim anmamış Tuğrul Tanyol; hatta kendi içlerindeki ayrışımdan da bahsediyor, sonuçta onların ismini vermiş oluyor. Ali Günvar ise tarikat bağlantılı İslami yöneliminden önce sol içerisinde kabul görmüş, sonradan yok sayılamamış. Bu bakımdan, Necip Fazıl’dan şanslı. Klan kültürlerde herkes sadece kendi çevresindekinin varlığını kabul eder, dıştakini düşman sayar. Tanyol’un şiirinden bile arkadaşlarına ulaşıyoruz: “İnce bir gülüş, bir resim, kopuk bir film olacak:/Bazen Haydar, ben, Müfit, Adnan/Şiirden konuşuruz ve acılardan/Üçle beş arası çay, ah delikanlı zaman!” (2008, 102).
Tuğrul Tanyol, 70’li yıllarda ilk ürünlerini yayımlamaya başlıyor ve ilk kitabı “Elinden Tutun Günü”yü 1983’te, 30 yaşında çıkarıyor. Sanatlı bir dille dönemin sağ-sol çatışmalarını -dostluk, kardeşlik, ölüm- buluyoruz karşımızda. Sosyal Gerçekçilik ile II. Yeni harmanlanmış gibi bu şiirlerde: Biçim, II. Yeni; öz, Sosyal Gerçekçi. Bu ilk kitap iki farklı poetik anlayışla yazılan şiirlerden oluşmuş. Tuğrul Tanyol, şiirlerinin bir kısmını 12 Eylül darbesinden önce, harmanlanmış-karma poetika ile; bir kısmını ise sonra, Sosyalist Gerçekçilikten sıyrılıp II. Yeni’ye biraz daha yaklaşarak kendi kişiliğiyle yazmış gibi: “12 Eylül’den biz yararlanmadık mı, elbette yararlandık. Siyasetin bastırılması sonucunda edebiyat ön plana çıktı, bundan yararlandık ama darbeyi biz yapmadık!” diyen şairi şu mısralar destelemekte: “Yapraklar/ağaçlarını döküyorlar/saçları bir kadını/bir adam/masaya döküyor duygularını/bardağına döküyor beni içkim” Tuğrul Tanyol, bu zihin işleyişini, II. Yeni’den almış, onun “masaya döküyor duygularını” mısraı ise Edip Cansever’in birçok şairi etkileyen “Masa da Masaymış Ha”sını hatırlatıyor. Son şiirlerine dek, II. Yeni kendisine ayrıcalıklı bir yer bulmuştur onun şiirinde: “unutuş hafıza olmayı özler” (2012, 77). Tanyol şiirinin özel bir biçimi yok, aslında son şiirlerine dek Tuğrul Tanyol’un biçim arayışına çıktığını söyleyemeyeceğim. Tanyol’un ilk şiirlerindeki ana tema da yine ortamın kaosundan kaynaklanır: ölüm. Tanyol anlatıyor: “Yine Turgut Abi’ye döneceğim, ilk kitabımı okuduğunda bana şöyle dedi: ‘Bunlar güzel şiirler ama yahu kardeşim ne kadar çok ölümden bahsediyorsun!’ dedi. Sonra durdu, ‘Ama haklısın’ dedi, ‘ölümden gençlikte bahsedilir. Benim yaşıma geldiğinde ölüm bir realite haline gelir, bir daha ‘ölüm’ sözcüğünü ağzına alamazsın!’ Belki bundan, benim şiirlerimde de ölümü bulmak artık çok zor! Gençlikte bir oyun gibi geliyor insana, ölümü bir imge olarak kullanabiliyorsun şiirinde, yaş ilerledikçe o kadar rahat kullanamaz hale geliyorsun; çünkü ölüm oyun olmaktan çıkıp bir realite haline geliyor. Geçmişin birikerek arkada durması, zamanın azalması… Sanıyorum bu kitabımdaki en etkin duygulardan biri, zamanın azaldığını hissetme duygusudur.” Turgut Uyar’ın Tanyol’daki ölüm temaına yaklaşımı, günü gözden kaçırdığı için pek ikna edici gelmedi bana. Ölüm demişken, çoğu kez ölüm, güzel geçen zamanla hissettirmeden yaklaşır insana. Şu mısralarda, zamanın sürpriz bir şekilde hızlı geçtiğini ne hoş ifade ediyor Tanyol: “İşte tam öyle derken ilkbahar/pat diye çıkıveriyor çalıların içinden” (2008, 113). Öte yandan, “Elinden Tutun Günü”, yazıldığı yılların psikolojisini yansıtması açısından önemli:
“Günü elinden tutuyorum
Öyle ürkek
Ben tutmasam karanlığa düşecek
Karanlığa düşecek sevgiler
Kapılarınızı yalnızca nefret çalacak,
Ağır ağır yükseliyor bir davulun sağır sesi
Birer birer düşüyor ağaçlar, orman seyreliyor
Tutun elimden, elimden tutun yoksa
Bu canavar sessizlik, bu yılgınlık, bu ölüm…
Sabırsız ayak sesleri ne toplaşıyor, ne dağılıyor
Kararsız külrengi bulutlar, ne zaman yağacak yağmur
Hani nerede yıldırımlar, gökgürültüleri nerede
Yalnızca bu sağır davul
Tenimde ağır ağır
İlerleyen bu hançer,
Günü elinden tutuyorum
Elim alev almış gibi yanıyor
Yanıyor karanlık, kızıl, koyu, et kokusu, kül ve kan
Kentin karanlık bacalarından savruluyor durmadan
Durmadan, altından geçiyor köprülerin
Durmadan sarıyor kuleleri
Durmadan sızıyor caddelerden
Büyüyor, büyüyor, büyüyor!
Bu canavar sessizlik, bu çılgınlık, bu ölüm,
Beynimin çıkmaz sokaklarında
Giderek artıyor çekiç sesleri
Yankılanıyor kentin alanlarında
Tahtayı tutkuyla kucaklayan çivi,
Yaşam, yükselen darağacının kollarında
Uyuyan bir bebek gibi
Tabutunda sallanıyor.” (2008, 18).
İlginç bir şekilde, Necip Fazıl’ın “Kaldırımlar”ındaki korku, daha bir doğru ve felsefi ifadeyle, kaygıyla karşılaşıyoruz bu sanat bakımından zayıf grotesk şiirde. Kıpır kıpır fiillerin kullanılması ve isimlerin azlığında, korkudan kaçan bir adamın heyecanlı halini de görüyoruz. Öyle bir hızlı akıyor ki şiir, benzetmeler de bu hızdan olumsuz etkileniyor, imgeye dönüşemeden çağrışımlarla başka bir benzetmeyi doğuruyor. Korku ve kaygı, şairi her dönemde az çok yoklamıştır: “korkunun titrettiği ses tellerinde/kanlar içinde bir ceset/biliyorum, biliyorum/hepimiz biraz korkak, hepimiz biraz Macbeth” (2008, 263). Tanyol’un bilinçaltına evvelden yerleşmiştir Necip Fazıl: “Çocukluk ve ilk gençlik yıllarında Necip Fazıl’ın ‘Anneciğim’ şiirini çok severdim…” (2012, 9). İlk bakışta hoş görülen “Tahtayı tutkuyla kucaklayan çivi,” mısraı ise şiir mantığı bakımından kusurludur; çünkü kucaklayan tahta, kucaklanan çividir; tahta, kucağını aralasa çivi düşer. Olur böyle şeyler.
İşte apaçık bir ölüm korkusu daha: “Saat iki/biraz önce kaldırımda vurdular beni/uzanmış yatıyor bedenim/öylece/üç dört yalnız köpek ve gece//Tüm ölümleri birarada yaşıyor/artık atmayan yüreğim/tüm ölüler benim ölümüm/vurulan hep aynı, vurulan hep ben.” Dikkat edecek olursanız, “Elinden Tutun Günün”de mısralar hep büyük harfle başlarken bu alıntıda sadece ilk mısralar büyük harfle başlıyor.
Tanyol, arayışlardan oluşan eklektik ilk kitabıyla halk şiirini de yoklamış, hoş bir şiire varmış:
“YANGIN
Sigaramın yarısını ben içtim
Yarısını rüzgâr
Yaramla oynama güzelim
Külün hemen altında ateş var
Savursam rüzgâra, atsam yüreğimi
İçimde kanayan boşluğu sen kapacaksın
Külümü geri ver, al ateşini
Sen yaklaştıkça büyüyor yangın
Tutuşacaksın, tutuşacaksın
Bu ateş seni de yakar
Bırak bir başıma
Ben yanayım, soğusun küller
Gün gelir kendiliğinden söner
Sigaramın yarısını ben içtim
Yarısını rüzgâr
Ateşle oynama güzelim
Bir yanına sıçrar” (2008, 33).
Sosyal Gerçekçi şairlerin hemen hepsi, laik devletin telkini ile Osmanlı şiirine uzak durmuş, halk şiirini yoklamıştır, rejime karşı gelişen devrimcilik ise o anlarda unutulmuş, yıkıcı yönünü, ne yazık ki İslam’a dönmüştür. Tuğrul Tanyol bu manipülasyona pek düşmemiş, nesnesi gerçek olan epik mısralar da söylemiştir: “Bir ağaç bulun ve en ince dalından/Bir zıpkın yapın/Saplayın zalimlerin kalbine!../Bir mermi belki/Bir gün nasılsa/Kendimi sizinle tamamlarım” (2008, 258). İlk şiirlerindeki duyarlılık yeniden su yüzüne çıkıyor sanki.
Tuğrul Tanyol, çıkış yaptığı yıllardaki şiir ve yazı hızını devam ettirememiştir. “Üç Çiçek” ve “Poetika”nın kurucuları arasında yer alan polemist şair, sessiz sedasız bir şekilde kenara çekilmiş: “Açıkçası ben biraz da susturuldum! Nedeni şu: Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlarmış, ben onuncu köydeyim şimdi! Herkesi sevmem söz konusu değil benim, sevdiğimin yanında sevmediğimi de söylerim, söyledim ve bundan dolayı da çok tepki çektim. Ben rahat duramıyorum eleştiri yazarken.” Şair, gerçekten haklı olabilir, lakin durumu şu yönlerden de irdelemekte fayda var: Dergi çıkarmak, şairin üretimini artırır, akademisyenlik ise azaltır. Okumak-düşünmek ve yazmak hem sanatkârlığın hem akademisyenliğin bir gereği. İkisinde de beyni çalıştırmak gerekiyor, bu yüzden birini kenarda bırakmak zorunda kalıyor sanatkâr; öne çıkan, çoğunlukla ekonomik kaygılar nedeniyle akademik çalışmalar oluyor. Şair, aynı anda, daha ziyade fiziki yoruculuğu olan yöneticilik ya da ne biliyim herhangi bir işin ustalığını –kaynakçı, marangoz, aşçı vs.- yapsa şiir verimini akademideki kadar azaltmaz. Evet, Tuğrul Tanyol bir akademisyen aynı zamanda, susmasının arka planında daha ziyade bu durum var bence.
Tanyol şiir yazma pratiğine de değinir: “Ben belli bir şiirde olgunlaşmaya çalıştım, hiç atraksiyon yapma merakım olmadı, hiç ilgi çekme merakım olmadı. Şunu söyleyebilirim, şiir benim en namuslu olduğum alandır belki de. Yalnız şiir yazma biçimimde belki bir farklılaşma olabilir. Eskiden şiirin üzerinde uğraşmazdım. On beş dakikada yazılırdı şiir. Eksiltme zaten yazılırken oluyordu, ilk şiirlerim hariç. Özellikle Ağustos Dehlizleri ve Sudaki Anka’daki şiirlerde fazla eksiltme yaptığımı söyleyemem. Daha çok bir duygu olarak gelirdi şiir, bir çağrışım olarak gelirdi. Dizenin dizeyi çekmesi biçiminde bir çağrışımla giderdi ve şiirin öyle yazılması gerektiğini düşünürdüm; çünkü şiiri ben öyle yazıyordum. Örneğin bir fikirden şiir yazılamayacağını düşünürdüm, hatta kimi yazılarımda bunu söylemiş olabilirim. Şimdi artık daha çok, fikir olarak gelmeye başladı şiir.” Tuğrul Tanyol’un bu sözlerinden, şiir üzerine derinlikli düşünmediği sonucuna varmamak mümkün değil. On beş dakikada yazdığı şiirler ile 80 Kuşağı’nın öncülerinden sayılması ise ilginç. On beş dakikada şiir yazılmaz demiyorum, şiire başlangıç yıllarında yazılmaz diyorum. Ustalık döneminde durumlar değişiyor elbette. Tuğrul Tanyol’un ilk yıllarda şiiri değil, davayı dert edindiği yadsınamaz bir gerçektir.
“Ağustos Denizleri”nde bireyselliğin kapısını aralamış, pastorallikten kurtulamamışsa da büyük oranda kendi kimliğini bulmuştur şair: “Aslında hâlâ aynı duygu içindeyim; şiirin Yahya Kemal’in yazdığı gibi yazılması gerektiğini düşündüm ama duygusal olarak kendimi hep Haşim’e yakın buldum… Çok ilginç, Cemal Süreya bana bir kitabını şöyle imzalamıştı: ‘Kimseye benzemeyen şair’. Senin bu söylediğin ona benziyor, onu hatırlattı. Cemal de öyle diyordu, kimseye benzemiyor, yeni bir şiir senin yazdığın diyordu ama neden sonra, Ağustos Dehlizleri’ni yayımladıktan sonra Kadıköy’de karşılaştığımız bir gün bana şöyle demişti: ‘Şimdi birilerine benzemeye başladın.’ Kimi kastetti anlamadım ama söylediği buydu, böyle esrarengiz cümleler kullanmayı severdi… büyük bir ihtimalle İkinci Yeni şiirine, belki de kendi şiirine yakın bulduğunu söylemek istemişti. Cemal’i insan olarak çok sevdim, şiirlerini çok sevdim; yine de benim şiirimin doğrudan bir bağlantısı olduğunu söyleyemem. Haşim, evet, hakikaten çok etkili ama sanıyorum modern şiirde beni en çok etkilemiş şair Oktay Rifat olmuştur. Yani belli ölçüde kendimi Oktay Rifat çizgisine yakın hissetmişimdir… özellikle Perçemli Sokak’tan sonra, Âşık Merdiveni’nden sonra; ama özellikle Şiirler ve Yeni Şiirler.” Aslında kimseye benzememek iyi bir şey değildir. Fuzuli’nin “Farsça Divanı”nın önsözündeki poetik metnini hatırlayalım. Şimdinin ve geçmişin şairlerden beslenerek ve az çok onlara benzemek şartıyla yepyeni tarzda şiirler söylemesini önermişti Fuzuli’ye şuara. Cemal Süreya “kimseye benzemeyen şair” sözüyle, aslında Tuğrul Tanyol’un doğru kaynaklardan beslenmediği için şiirinin zayıf kaldığını ima etmiş olabilir. Oktay Rifat’ı kendi şiirinin babası addetmesi gerçekten üzerine düşünülecek denli ilginç. Yine de şair, şiirini güçlendirmek için irili ufaklı ustaları etraflıca inceliyor ve onlardan etkilenmeye çalışıyor, burası önemli. Tanyol, şiirinin ipuçlarını vermeye devam ediyor: “ne diyor Yahya Kemal, mısra benim namusumdur, diyor. Ben bu konuda çok kararlı bir tavrım olduğunu söyleyemem. Zaman zaman çok güzel bir dizeyi ortaya çıkarmak hoş olabilir ama zaman zaman da bir söyleyiş, bir imge, bir eda veya bu edanın, söyleyişin, o müziğin birkaç dizenin arka arkaya çekilerek yapılması da mümkün. Dize şairi olduğumu iddia edemem.” Bazı şairler, şiirden çok başka türlerden etkilenmişlerdir, oldubitti yadırgarım ben onları, meselâ Ece Ayhan, atonal müzikten bahseder, Tuğrul Tanyol’da da benzeri bir durum söz konusu: “Tabii, romancı olarak benim başyazarım Dostoyevski’dir. Sonra Gogol, Zola. Çoğu insan pek sevmez ama benim için Balzac da çok önemli bir romancıdır, romanlarını çok severim. Ayrıca, klasik macera romanlarını çok severim ben. Şunu söyleyeyim; Robert Louis Stevenson’ın benim şairliğim üzerinde çok etkisi vardır. Korsan imajları, macera, heyecan… Define Adası beni çok etkilemiştir. Jack London’ın romanları, sonra cilt cilt Pardayanlar! Bunların ille de çok nitelikli edebi ürünler olması gerekmez, insana okuma zevki ve alışkanlığı kazandırırlar. Sonra, Necatigil’in çevirilerinden Knut Hamsun!” Tuğrul Tanyol’un şiirin kaynakları konusunda kafa karışıklığı hiçbir zaman son bulmamışa benziyor. En olgun ilk şiiri ise bence “Cem Gibi”, tarihi trajik bir olayın anlatılması bakımından bana Nâzım Hikmet’in “Şeyh Bedreddin Destanı” ile Hilmi Yavuz’un “Bedreddin Üzerine Şiirler”ini hatırlattı. Hikâye kahramanıyla empati kuran Tanyol, biçimsel bakımdan da daha ziyade Hilmi Yavuz’a yakın duruyor, “Cem Gibi”de Hilmi Yavuz’u hatırlatan sese bağlı oluşmuş sıkı mısraları: “Gençliğim! Karşılığında bir tek kayık/Al beni yanına, beni yanına al Tarııık!” (2008, 77). Tanyol, “ayna” göstergesini de yine Hilmi Yavuz izleğinde kullanıyor: “Kristal çatımızı sarsınca fırtınalar/Sonrasız aynalarda parçalanınca yüzlerimiz” (2008, 94); “ölmeden öldürdüğümüz nice/dostumuzun yüzü fışkırıyor o derin aynadan” (2008, 112). Modern sanatta kırılmış “ayna”ya bakmak, çoğunlukla parçalanmış benliği ima ediyor. Picasso’nun Modigliani portresinde, parçalı yüzle yaratmak istediği etki ve ironi de budur. Yine Tuğrul Tanyol şiirinde araya Hilmi Yavuz giriyor: “uzun şiirler, romanlar falan yazdıktı/yürüdüktü upuzun yollar boyunca, yorulduktu/yolların bittiği yerden kızgın, çaresiz-/cahillik ve can sıkıntısı, birbirimizi vurduktu” (2008, 235). Hilmi Yavuz etkisi arttıkça Tanyol’un şiiri güç kazanmış. Şu sözlerinde haklıdır şair: “Ben şiirimin giderek bir derinlik kazandığını görüyorum. İmgesel söylem, müzik ve lirizm, hangi izlekte olursa olsun, şiirimin vazgeçilmez öğeleri oldu. Şiir uzadıkça lirizmden kopar. Ben öykülemeden uzak durmaya çalıştım genellikle.” (Gösteri, sayı 112, Mart 1990); “Benim yazdığım şiiri baştan itibaren Hilmi Yavuz destekledi, Doğan Hızlan destekledi, daha sonra Cemal Süreya ile olan dostluğumuz sadece bir masa dostluğu değildi, yani benim şiirlerime duyduğu sevgi nedeniyle beni kendisine yakın hissetti. Gerçi Cemal bunu çok açık olarak, mesela Sunay’da (Akın) olduğu gibi belirtmedi, öyle yanları vardı Cemal’in.”
Sosyal Gerçekçi içerikten bireysele ve oradan da sanırım Cemal Süreya etkisiyle erotik hatta pornografik çağrışımlar yaratan şiirlere yönelmiştir şair, büyük bir değişim yaşamıştır aslında: “Senin sert kalçalarına çarpmaya geliyorum/çarpmaya ve dağılmaya, ölüme ve sonsuzluğa” (2008, 126). Aşağıdaki şiirde söylemek istediğimiz daha açık görülüyor:
S
yeni sağılmış sütlerin tadına varıyorum
göğüslerinin arasındaki o esmer çukurlardan akıyor kanım
kimsenin girmediği ıssız ormanına dalıyorum senin,
bir kaplansın! ben önünde can çekişen hayvan
bir yılanın süzülüşünü duyuyorum karanlık çalılardan
gerinen kasıklarında büyüyor bu ipeksi koku
elime değen zehir. Dokununca pul pul dağılacak
gece gündüze, kılıç kınına kavuşacak
yaprağa düşen ateş nasıl tutuşturursa ormanı
ellerin bana uzanınca hayat ve ölüm beni çağırıyor
bir dalga bir at oluyor, kişneyen bir at, kayalıkların
öfkeyle soluyan bir kalenin burçlarında dağılan. Aşkım
sözlerin ve seslerin dişi budaklarında kök salıyor
köpüklere ve ölü deniz kabuklarına çarpıyor başım
sen soğuyan taşların rengini alıyorsun
bronz heykellerin, deliren çıplaklığın
uçsuz bucaksız bir ülke oluyor avuçlarımda tenin
bir mağara, kuytu…
uzun keşiflerden sonra dinlenmek
ve yeniden uyanmak için” (2008, 127).
Çırılçıplak bir imajinasyonla konuşmuş şair. “S”, sinkafın s’si, şeklinde okunabilir. Özellikle de dine uzak duran şairler varoluşsal sorunlar yaşarken arayışlarının sonucunda kozmik bir şiir bile ortaya koyamıyor, sonuçta cinselliğe ulaşıyor, belki de sığınıyorlar. Tuğrul Tanyol’un şiirinin değişiminde, 80 darbesi kadar, yakınlık kurduğu şairlerin de etkisi olmuş. Kimi şairler, ne olursa olsun poetikalarından vazgeçmezler. Ahmet Haşim, Osmanlı’nın dağılmasına, Kurtuluş Mücadelemize rağmen bu bakımdan şiirinde kılını kıpırdatmamış, son derece bireysel imgeler yaratmaya devam etmiştir. Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu gibi kimi şairler ise dünyadaki yıkımlar karşısında şiirlerinden ödün vererek konuşmayı seçmişlerdir.
Onda, metinlerarasılığa da çok az rastlarız: “Her şiir biraz yalanla başlar” (2008, 78) mısraı Tanyol’un Fuzuli’ye selam çaktığını açıkça söylüyor. İşte Sedat Umran’ın o çok meşhur “Leke’sinden esinlenilmiş bir mısra: “bütün lekeler nasıl da tertemiz…” (2008, 114). Yer yer psikolojik tahlillerde de bulunuyor: “değişen ne var ki? bin yıl ya da bir gece/çocuklar ansızın büyür anneler ölünce” (2008, 158). Bu temiz mısralarda Sezai Karakoç’un “Anneler ve Çocuklar”daki sesi duyuluyor.
Tanyol’un ilk gençlik şiirleriyle açılan “öncesi ve sonrası” adlı son kitabı, lirizmiyle dikkat çekiyor: “ölüm, diyordu babam geçenlerde/bir yalnızlık olarak gelir insana,/annemin suskunluğu,/başucunda/Mozart’tan uzak bir arya/yeni doğmuş bir güvercin nasıl uçamazsa/öyle ürkekçe konmuş gibi oraya./ürperiyor usulca annemin uykusu/yani nasıl desem?/bende bu yaşamda/öksüz kalma korkusu” (2012, 23). Lakin eksiltilerek, yani kelime tasarrufuna dikkat edilerek yazılmış kitap, cılız bir bütünlüğe sahip. Kafiyeden ve ikilik biçiminden güç alarak yazdığı “cam” ise onun bu kitaptaki en hoşuma giden şiiri oldu:
“bir gözünü karanlık için sakla
bir avucunu zor zamanlar için kur
kalbinin bir yanını sevgiyle doldur
ama nefreti asla unutma
sen içindeki şeytana uy
asıl tanrı geçinenlere vur
çünkü kalbi taştan bir adam
cam bir evde oturur” (2012, 64).
“Küresel Sıkıntı” adlı şiirinde “dünya küçüldükçe acının boyutları büyüyor” (2012, 68) diyen şair, sosyolog yönünü de öne çıkararak durum tespitinde bulunuyor ve bir pişmanlığı dile getirmeden de edemiyor: “oysa/başka bir kıyıya uzanmalıydı sözlerimiz/başka ruhlarla buluşmalıydı ruhumuz/inancı kırıp ortasından/tan içine bakmalıydık/görmek için gerçeği.” Şiir kişisinin inanç hususunda kafası hep karışıktır: “bir bıçak neye yarar/kesip çıkarmaya bu inançsız ruhu” (2008, 162); “tanrım! bir gün, nasıl da uzak/büyük bir boşluktan uçarak/kavuşmak sana” (2008, 163); “büyü bitti, Tanrım, İşte seni buldum/görünmeyen görünür oldu, ses yankısından korktu/kentin ve insanların arasında/serap gerçeğe dönüştü, var olan yoktu” (2008, 256). Son kitapta da inanç meselesini tam anlamıyla çözememiş gibi: “birisi/bu minareyi/nasıl da uzatmış gökyüzüne/tanrının istediği/orada şekillenmiş/sanki/bir el ona uzanmak ister gibi” (2012, 52). Bir el, şaire aitse tespitimizde isabet buyurmuş oluruz. “tanrılara sunduğum adağın/müjdesiydi sanki” (2012, 78). Pagan kültürüne yakın düşüyor burada tanrılar çoğuluyla, bu mısraların Yunan mitlerinden doğduğunu söyleyebiliriz. Batı özentisi kimi Marksist şairde, ne yazık ki, çok tanrılı dinlere yakınlık bulunuyor.
KAYNAKÇA:
T., Baki Ayhan; Tuğrul Tanyol’la Her Şey Bir Mevsim Üzerine Söyleşi.
Tanyol, Tuğrul; Öncesi ve Sonrası, YKY, İstanbul 2012.
Tanyol, Tuğrul; Toplu Şiirler, YKY, İstanbul, 2008.
Bir yanıt yazın