Ringde Kroki Hali: Cahit Zarifoğlu Şiiri / Zafer Acar / Makale

Söze biz başlamayalım, gelin, sözü Zarifoğlu’na verelim. Yıl 1974: “Bizlerden gelecekler vardır. Hamurlarınızı biz yapıyoruz şu anda. Yıllardır ve yıllarca da. Eminim bizi küçümseyecek o gelecekler. Belki bizi çeşitli yönlerden fazla Batılı bulacaklar; tekniğimizi, deyişimizi. Ayaklarının altına dizili sağlam taşlarda, eğilip baksalar (imzamızı görebilirler de görmeyebilirler de) bakışları ilerde olacaktır onların; varsın olsun, gururlu, güvenli gidecekler.” (2006, 33).

          “AYNA

Ve gözüm eşyamda değil

Yoruldum maddemden

Ta ki dünyam bitti

Köşk kurdum sakin oldum





Dehlizsiz ve tabakasız

Kör bir hayvan gibi

Rızkına etiyle yanaşan

Karanlık birevDir gövdem





Güneşte asla karanlık yoktur dediler

Ve onlar yoluna cihet ettim vatan tuttum





Büyük yeni bir hayat bildim

Yeni yeni bildim yoksa ölüyordu bir şey

Bir insan binası yıkılıyordu durmadan” (1989, 302).

Cahit Zarifoğlu, son zamanlarda popüler kültürün eline düştüğü için eserlerinden çok yaşantısıyla gündeme getirilir oldu: aşkları, ayrılıkları, otostopla Avrupa’yı gezmesi anlatılıp durdu; bu yüzden boş sözlerin muhatabı oldu. Genç ölen bütün sanatkârlar gibi gözyaşı ve duygu sağanağı altında doğru değerlendirilemedi, dolayısıyla edebiyat tarihindeki yeri de tam belirlenemedi.   

Zarifoğlu, niçin bu penceresiz, kapısız şiiri yazdı? Bu benzetmeyi yaparken, bir taraftan da acaba duvarlarla çevrili bir yapıyla değil de bir kaya kütlesiyle mi karşı karşıyayız, diye de sormadan edemedim kendime. Bu şiirde bir gedik mi açmalıydı, yoksa bu şiir yontulmalı mıydı? Zarifoğlu’nu bundan 17-18 yıl evvel okudum ve o günden bugüne zihnim yer yer onunla meşgul oldu. Şiir üzerine yaptığım yoğun okumalar, çalışmalar, yeni poetik bakışlar edinmemi sağladı. Eleştirmenlerin Zarifoğlu için II. Yeni’nin süreğinde bir şair belirlemesi, isabetli görünüyor; ama neredeyse hiçbiri, detaya inmeyi göze alamamış. Hangi II. Yeni şairinin etkisinde kalmıştır Zarifoğlu meselâ? Bunun cevabını okuyamadık kimseden. Bu söylediklerimi aslında yirmi yıl evvelinden Rasim Özdenören de dile getirmiş, ama o günden bugüne değişen bir şey olmamış: “Cahit Zarifoğlu’nun şiiri, bunca anlaşılmaz, kapalı ya da zor anlaşılır bulunmasına rağmen, şimdiye kadar hiçbir aklı başında şiir okuyucusu (eleştirmen ya da okuyucu olarak) bu şiirleri reddetmek, yoksaymak cesaretini gösterememiştir. Çünkü elindeki metinler, anlaşılması zor da olsa daima değerli bir ürün olarak görülmüştür.” (1989, 9). Özdenören’in bu sözleri, aslında bir meydan okuyuş. Eleştirmenlere sesleniyor o: Bu metinler, ya şiir değildir ya da büyük şiirdir, bunu bize ispatlayın, diyor. Özdenören’in Zarifoğlu şiiri hakkında o gün için vehimleri var gibi. Yeniliklerle gelen her esere karşı, eleştirmenler temkinli yaklaşmıştır; çünkü yenilik, eleştirmeni aşan bir yapıya sahiptir, anlaşılmak için zamana ihtiyaç duyar. Öte yandan, bazı şiir dışı girişimler de yenilik zannı uyandırıp eleştirmenin kafasını karıştırabilir.

Zarifoğlu, “şiirde anlam” sorunu karşısında yıllarca bocalamış: “İşaret Çocukları kitabım belki Saf Şiir’e daha yakındır. Öyle olması gerek. O zamanlar şiirden, şiirin kendisinden başka kaygım yoktu.” (1989, 113). Bu cümleler samimi şairin itiraflarıdır, dürüstlükte pek az şair onunla yarışabilir. Zarifoğlu’nun İslam’ı bir dava olarak görmesi 30’lu yaşlarının sonlarına rastlar. O döneme dek şiire biraz da sol şairlerin oluşturduğu Batı tandanslı bir poetikadan bakmaktadır Zarifoğlu, birçok kez tekrar eder: “Sadece şiir ele alınırsa, onu herkes anlayacak diye bir şey olabilemez.” (2006, 33). Gençlik yıllarında Zarifoğlu “anlam” hususunda son derece katıdır, Ahmet Haşim’i ve II. Yeni’yi hatırlatır: “Hiç kimse, şu ya da bu şiiri anlamak zorunda değildir… Şiirimi bana şikâyet ediyorlar. Anlamıyorsa niye rahatsız oluyor bilmem? Ben de botanikten hiç anlamam… Pardon, ekonomi diyecektim.” (2006, 31). Her daim Zarifoğlu, kendi karizmasını çizdirmek pahasına da olsa yanlışlarından dönmüş, gençleri doğru yönlendirmekten geri durmamıştır: “Belki bize öykünen bazı şairler gerçekten anlamsız şiirler yazdılar veya yazıyorlar. Onlara anlamsızlığı benimsemelerini tavsiye etmem… Şiirin sırrını aynı zamanda anlaşılır olmanın içinde yakalamaya çalışsınlar. Keşke ben de en başta bunu yapabilseydim. Okuyucum yüzlerce katlanırdı. Ah bu anlaşılır olmak konusu ne kadar geniş ve ilgi çekici. Bir Yunus Emre olmak isterdim. Herkes anlar onun şiirini.” (2006, 102). Zarifoğlu’nun toplu şiirlerinin sonundaki “ekler” bölümü, yıllarca arayıp da ömrünün sonunda bulduğu üslupla yazılmıştır, üzülerek söylüyorum, bugün döne döne okunan o nefis bölüm eksik kalmıştır. Erken ölümü vuku bulmasaydı 80-90 kuşağını etkileyen öncü şair olurdu, kader demeyeceğim, kazaya bakın ki İsmet Özel onun artist-aktivist boşluğundan yararlanarak Müslüman gençleri çevresine toplamış, kafa karışıklığıyla ortada bırakmıştır. Yeri gelmişken Zarifoğlu’nun “Yaşamak”ından bir anekdotunu aktarmak isterim: 1966 güzü. Memet Fuat öncülüğünde Alman Kültür Merkezi “Genç şairler toplantısı” adlı bir program düzenler, Cahit Zarifoğlu’nu da davet eder.  Zarifoğlu, bu konuyu Rasim Özdenören ile müzakereye açar. Sol bir ortam da olsa toplantıya katılmaya karar verir. Konuşulacak meseleler belirlenir, yazı başlığı ironik bir şekilde orta mektepte anlatılacakmış gibi “konumuz şiir”dir, metni ise Özdenören yazar. Program sonrası önemli: “Bir tek ilginç şey oldu. Rasim’le camın kenarında duruyoruz, içki bardakları ve çörek börek tepsilerinin uzağındayız. Toplantıyı izlemek için Ankara’dan gelen İsmet Özel yanımızda. Birileri tanıştırdı. İsmet tebrik etti bizi. ‘Toplantının yıldızıydınız’ dedi. Birkaç cümleden sonra ‘Bizim safımızda olmanızı isterdim’ dedi. ‘Allah korusun’ dedim. İsmet Özel’in yanında nursuz bir yüz belirdi. Haşa ‘Ne karışır’ dedi. Ve ben ‘Yalnız O karışır’ dedim.” (2010, 194).

Cemal Süreya aktarıyor: “Ece Ayhan’a sordum, ona göre ‘Cahit Zarifoğlu’ şiirde yapı sorununu en iyi kavramış, bu konuda örnek gösterilebilecek sanatçılardan biri.” (1989, 12). Aslında Cemal Süreya da o sıkı eleştirmenliğine ve cesur yaklaşımlarına rağmen, Zarifoğlu şiirini çözememiş ki Ece Ayhan’a sormuş. Eee şıracının şahidi bozacı olur. Ece Ayhan, yapıcı değil yıkıcıdır, ne anlar yapı sorunundan. Yine de Zarifoğlu,  yapıbozum işinde Cemal Süreya ve Ece Ayhan kadar başarılı değil. Çünkü onlar, yıktıkları yapının kalıntılarıyla neyi yıktıklarını da gösterip hem eskiyi hem yeniyi çağrışım değeri olarak kullanırlar. Zarifoğlu’nun neyi yıktığını anlayamadığımız için neyi kurduğunu keşfetmekte de zorlanırız. Çoğunlukla da işin içinden çıkamayız. Bu, biz okurun değil şairin suçudur. Cümleleri veya tamlamaları iç içe geçirmek, eksiltili kullanmak –bu eksiklik anlamı çoğaltmıyor-, özne-yüklem belirsizliği, şiirde düzensiz bir kaos yaratmak, çağrışımı da yok ediyor. Gerçek kaosun bir iç ritmi vardır. Aslında üç beş şiirle yapılıp geçilecek deneysellik, onda bir üslup halini almıştır. Behçet Necatigil, bütün şiirlerini kareler gibi yazsaydı, okunur muydu? Cemal Süreya, her kelimeyi Üvercinka şekline soksaydı, ne olurdu acaba? Hoş şeyler olmazdı elbette.

Cemal Süreya, kendini öne çıkarmak huyunu burada da işletir: “Zarifoğlu’nun şiiri, başlangıçta benimkiyle Sezai Karakoç’unki arasında kendine yer arar. O ara bana daha da yakın olduğunu söyleyebilirim. Giderek kendini buldu.” (1989, 12). Her zaman olduğu gibi Cemal Süreya, yine kuyuya bir taş atıyor, çıkarması da bize düşüyor. Zarifoğlu, bence Cemal Süreya’nın şiirini değil de yaşantısını merak etmiş ve örnek almak istemiştir. “Son sigaramdın/Gidişin antinikotin” (1989, 35) gibi artistik mısralar dışında Cemal Süreya’yı anımsatan hiçbir şey yoktur onun şiirinde. Buna rağmen, anjambman bakımından mısralarının sıfat fiillerle alt alta dizilmesi, Sezai Karakoç’u hatırlatır. Buna rağmen onu bu iki şairle yan yana koyamadığımı yukarıda söylemiştim.

II. Yeni’nin birçok şairi gibi nesnelere karşı yabancılık duygusu yaratır Zarifoğlu. Aslında nesnelere yabancı doğar insan, zamanla alışır; bazen şairler, bu yabancılığı muhatabına hatırlatır ve onu ilk insana, yani bilginin maddeyle örselenmediği doğum anına götürmeye çalışırlar. Büyük şairlerin yalın şiir arayışları biraz da bu anlama gelir. İşte buradan da bakarak Zarifoğlu ile Edip Cansever’i yan yana koymak lazım, diyorum. Turgut Uyar ile İlhan Berk ise Edip Cansever’e göre Zarifoğlu’na ikinci göbekten akrabadır. Meseleyi daha somutlamak gerekirse, bu iki şairimiz –Cansever ve Zarifoğlu-, II. Yeni’nin daha ziyade figüratif görüngülerle yazan şairlerine nispeten nesneleri perspektiflerinden soyan soyut izlenimler yaratırlar. Bu nedenle bunlara natüralist, pastoral aktarımlarda bulunan şairler diyemeyiz. Bu soyutluğu ise doğal olarak dış âlemden değil, iç âlemden alırlar. Edip Cansever psikolojinin şiirini yazarken Zarifoğlu, bu psikolojiyi postmodern imkânlarla bir üst aşamaya, aşırı belirsizliğe taşımıştır: “Eğilip başını içlerimden geçtiğin zaman” (19989, 37), parçalanmış bir şiir kişisiyle karşı karşıyayız burada. “Yaşamak”ta, zamandaki çizgiselliğin bozulması da yine postmodernizmle ilişkilidir. Belirsizlik. Romantik kandırmaca.

 Zarifoğlu, aynı zamanda 60’ların soluklu şiir geleneğine uymuş, Edip Cansever tarzı gövdeli şiirler yazmıştır. Elbette bir şiir bütünü birçok şairden etkiler taşır, bundan kaçmak mümkün değildir. Meselâ Zarifoğlu “Öpebilirsek uzanıp kaderlerimizden öpmeli” (1989, 180) derken Turgut Uyar’ın “uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum” mısraı ile metinlerarasılık kurar. “Kimseyi insanlanmadan yaşamaya” gibi II. Yeni alışkanlığıyla yeni kelimeler türetir. Şiirinde kelime kullanımına bir sınırlama getirmez Zarifoğlu: “mitralyöz”, “marşandizler, ansanble, psikodinamik, ekstaz” gibi… “Çocuğan kokuları havlayan masal şahları” (1989, 99) havlamak göstergesini bu şekilde kullanan birçok şaire rastladık. Bu, daha evvel de belirttiğimiz gibi Lorca’dan daha bir estetize olarak Sezai Karakoç’a ve oradan da Türk şiirine yayılan bir imgedir. Zarifoğlu’nun “ağızdaki namluya sürülen kelime haçlarının” (1989, 60) gibi mısraları Erdem Bayazıt’ı hatırlatıyor. Aynı ortamın iki şairinin birbirinden etkilenmesi kadar doğal bir şey olamaz. Ayrıca “Kardeşim/Ben/Başıboş bir kamaya saplanmışım gibi” (1989, 149); “Ozan beni harbetti/Işık seni koştu yine de/Daha karanlığım çoğu yerde” (1989, 318). Modern şiirin tersten bakış tekniğine iyi bir örnek olarak bu mısralar gösterilebilir. “Acaba/Acaba mıyım yoksa ben” (1989, 156), diyen şair, şüphe durumunu çok hoş bir şekilde ifade etmiş. “Benden beni çıkar bakalım kalacak mıyım” (1989, 206). Hatta onlar gibi Sosyalist Gerçekçilerin baskısı ya da etkisiyle kimi halk tarzı ve işçi sınıfını konu alan şiirlerin de altına imza atmıştır Zarifoğlu, belki de bu yüzden İslami kimliğine rağmen solcular tarafından benimsenmiştir: “‘Bağırıyorum sofranın üstüne/Bağıracağım yemeğin ve ekmeğin içine/Yeni bir işçi geliyor kendine’/’Sus’ diyor i ve i/’Sus biz yücelteceğiz emeği’/’Asıl sen sus tanrı yüceltmiş bir kere’” (1989, 158). Burada Marksist bir şiir kişisiyle inançlı bir şiir kişisinin konuşmasına şahit oluyoruz. Yine “Nalçayı yedikçe nasıl çöktüm yere/Zorla ezilenin zorlu öldürmesi olur/Fabrikanın kasıklarını ovan işçilerin/Hak dünyasında hastalanırım olağandır/Neden mi şimdi tepilebilirim/Maden ocaklarına dinamit yerine” (1998, 190). Sol tarafından sıkı takibe alınıyor Zarifoğlu, onun “Gözleri yüzünü kaplıyacak gibi büyüyerek” (1989, 129) mısraı küçük İskender’in kitabına da ad olan “Gözlerim Sığmıyor Yüzüme” ifadesine ilham kaynağı olmuş gibi –bence gibiye gerek yok-. “Ey aşk  /.. ve ey aşk mı dedin../Onlar küçücük küçücük gördü sana seslenenleri/Gücendirilmiş gibi kayboldun/Yerine piç döller yolladın” (1989, 142). Bu şekilde bazen şair, öfke anlarında argoyu kullanmaktan da çekinmez.

Zarifoğlu, mektepsizlikle adeta övünür: “Bir okula mensup olmadım. Ustam da olmadı. Rilke’nin etkisinde kalmış olabilirim. Ama onu hiç tanımadan ovârî yazıyormuşum. Böyle demişlerdi. Daha çok kendimin etkisinde kaldım. En çok okuduğum şair Cahit Zarifoğlu’dur. Hani etkisinde kalmış olabilirim dediğim Rilke’den okuduğum şiir sayısı onu geçmez. Sistemli bir edebiyat okuyucusu olamadım. Edebiyattan hep sınıfta kalabilirim. Yerli edebiyatı, hele edebiyat tarihini hiç bilmem. Bunları bir gün itiraf edeceğimi biliyordum.” (1989, 120). Etkilenme, direkt metinden değil de dolaylı yollarla da gerçekleşebilir, bu noktayı atlıyor Zarifoğlu. Klasik şiir bilgisinden yoksun olduğu için onun metinleri de bu şiirin ahenginden yararlanamamıştır. Zarifoğlu’yla mesaide bulunmuş Atasoy Müftüoğlu da benzeri kanaattedir: “Çok yazardı, ama çok okuduğunu söyleyemem.” (Ot, 28). Belki de bu malumat eksikliği nedeniyle şiir üzerine yeni düşünceler üretememiş, ortamın etkisinde, daha ziyade kulaktan dolma bilgilerle hareket etmiş, tartışmalarda tarafını seçmekle yetinmiştir. Kurucu kafalar sıkı okurlardır aynı zamanda: “Çoğu kez şiirin şairden bağımsız olduğunu düşündüm. Bu nedenle olacak şairliğime hiç sahip çıktığım olmadı. Yazdığım şiirle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gide gide her türlü şiir sorusuna kızıyorum. Nerdeyse ‘dokunmayın şiire’ diyeceğim. Çünkü şiir yaptığımız bir şey değildir. (ah bütün eşya öyle değil mi?) Şiir kendisi var.” (2010, 99). Zarifoğlu, son iki cümlesiyle materyalist bakış açısını hedef alır, ilham konusunda doğu mistiklerinden ya da idealistlerden yana reyini kullanır.

Zarifoğlu’nun düzyazı ve konuşmalarındaki usta ve üstat Sezai Karakoç vurgusuna rağmen, şiirini ondan uzak, işte o ötekilerin yanına konumlandırdığını düşünüyorum. Bu, üslubunu belirginleştirmeye başladığı “İşaret Çocukları” döneminin bohemlikle geçmesi ve İslami duyarlılığının konar-göçer olmasıyla ilgili. Anadolu’dan büyük şehre gelen hemen bütün Müslüman aile çocuklarına, kültürde iktidar olan sol, her zaman cazip gelmiştir. Bu bakımdan Necip Fazıl ve Sezai Karakoç, ellerinin uzanabildiği kadarıyla kurtarıcıdırlar. Zarifoğlu’nun Cemal Süreya’ya aynı evde kalma teklifi ve en yakın arkadaşlarından Rasim Özdenören’in ilk öyküsünün “Varlık”ta yayımlanması, Turgut Uyar tarafından Özdenören kardeşlerin çıkardığı derginin övgüyle tanıtılması, yetenekli Müslüman gençlerin ilk başta hangi ortamlara meylettiğini göstermesi bakımından yeterlidir bence.   

İşte Zarifoğlu’nun 27 yaşında yayımlanan ilk kitabından panteist ifadeler… Şiir kişisi Tanrı’dan değil de bağışlanmayı tanrılardan bekliyor:

“hamamda kadınların sancılanıp

hamamları aydınlatan kadınların

yalvardıkları tanrılar gibi

bağışlayın benim de güzelliğimi” (1989, 62).

Aynı şiirin devamında İsa’ya hazreti derken Hz. Muhammet’e yalnızca ismiyle seslenmesi ise işin iç yüzünü daha bir göz önüne sermektedir:

“tavanda cenk eden tek seste

tabanların nakışlarıyla

hazreti isa toplantılarından ayrılan

ilk muhammed lengerinin

başında zenci evlatlarının

çekilip gözlerine yerleşen

dalgalanan etraflarında” (1989, 63).

Kabul edilir gibi değil. Her iki peygambere de ayrım yapmadan yaklaşsa bir diyeceğimiz olmazdı; peki İslami duyarlılığının arttığı, tarikata girdiği yıllarda bu yanlış ifadeleri niçin üstadı Necip Fazıl gibi neshetmedi.

Zarifoğlu’nda aşk mı şehvet mi daha yoğundur sorusunun cevabı, ne yazık ki şehvetten yana ağır basıyor. Alman Dili ve Edebiyatı gibi Batı kültürünü enjekte eden bir okulda okuması şairin daha rahat, otokontrol yapmadan konuşmasına mı neden olmuştu. Mümkün, ama daha derin bir problem var ortada: Sürrealizm. Freud’un serbest çağrışıma dayalı psikanaliz yöntemi, sansürsüz bir şekilde her türlü günahı, cinselliği de orta yere sermektedir –II. Yeni’deki cinselliğe de buradan bakılmalı-. Zarifoğlu’nun bilhassa ilk iki kitabında kadın, ruhsuz, eti kemiğiyle şiirde yer buluyor; büyük dertlerin-davanın değil, küçük insanın seküler yalnızlığı dikkat çekiyor: “Her yanın dudaktır üstün bezelye taneleri/Senin kır çiçekleri ayarında Laleliğin/mayland’da hiç ama aşk değil/bir tutam göz ağrısı/aşk değil/kana bulanmış yürek/bir etek serüveni” (1989, 27); “Derken/Avuç içlerinin kadın bölmelerine/Kadının iki avuç hacmindeki kadının/En usta hücrelerime/En yanıltıcı en dolup en boşalan/Ve en boşa atılan/Yıkan hücrelerime/Bükülen dizlerime/Ve kasılan karın etlerime/Kendime gelince ben kim oluyorum” (1989, 46); “Terleyen ve soluyan bedenler arasında/(Damlarda seyre durmuş birbirine sokulan/Birbirine dirsek vuran kızlarına ait)/Salkım salkım memeler” (1989, 167); “Göğüslerinin bakımını tahta sütyenlerini” (1989, 200); “Erkeği kadında koşturan geleneğin/Kızlıkla açan çiçeklerin/Sevişen fillerin” (1989, 218); “(Hiçistanda/Bir rüzgâr belirmiş/Kulağımıza gelir-/Bir ey muhalif rüzgâr ki oyropeiş örneği/Hafifce terli bedenin krondeli/Göz dikmiş duyduk ki/Meni yataklarına bile)” (1989, 228); “Sevmek yapışkan insan teri/insan kılı memesi kokarak/Kollarını eklemlerini yalıyor senin” (1989, 241); “Çünkü hep düşünüyorum/sesini etini iniltilerini” (1989, 266); “Ne fahişe kolaylaması/Ne iyilik hevesi ne aşk/ne kadının istekle çağıran uydusu/Ne erkeğin bağırmalarla varışı” (1989, 277); “Şehvet ve erkeğin çekip unutturması/Şehvet ve kadının unutturması/Ne ölüm korkusu/Ne de ‘inandık’ demek o anda” (1989, 279); “-Sokuluyoruz besmele ile kadının toprağına” (1989, 138). Saban, kadim toplumlarda toprağı dölleyen bir araç olarak görülür, kutsal araç gereçlerden biridir. Ayrıca son mısra ile Kur’an’a göndermede bulunur şair. “Eşleriniz sizin nesil yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Kendiniz için ilerisini düşünerek hazırlık yapın. Allah’ın haram kıldığı şeylerden korunun ve O’nun huzuruna varacağınızı iyi bilin. (Ey Resulüm)! Mü’minleri müjdele!” (Bakara, 223). Schopenhauer ve Nietzsche’deki kadar sert olmasa da kadın bir sorundur Cahit Zarifoğlu’nda.

Zarifoğlu, özellikle de 80’li yıllarda şiirin din ve siyasetle ilişkisine bolca kafa yormuş, geriye dönüp bakmış, kendi şiirini de sorgulamaya başlamıştır: “Şiir hakkın emrinde olmalı. Rızâ-yı Bâri’yi gözetmeli… Şiirin alanına nefsanî olanlar ve şeytani olanlar da dahildir. Şair bunlardan kendini koruyabildiği ölçüde korumalı. Benim bunları düşünerek yazdığım birtakım şiirleri ‘keşke yazmasaydım’ dediğim olmuştur.” (2006, 96). “raskolnikof/müthiş bir iman ağrısı çekmektedir.” (1989, 91). Metnin ilk halinde iman değil Allah geçer. Burada “Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’uyla özdeşlik kuran, hayatı inişli çıkışlı yaşamış Zarifoğlu’nun kendisi gibi gelmiştir bana hep. Der: “Çok renkli, hareketli bir hayatım oldu.” (2006, 123).  Günah çıkarır adeta: “Yanıldım avrupalanmakla…” (1989, 180). Bu mısra, bütün bir Türk Batılılaşmasına da uyarlanabilir. Bazen tikel, tümeldir şiirde.

Yaşantı şiire dâhildir, gerçekliğinden yola çıkarak Zarifoğlu’nun Alman şiiri ve felsefesiyle yakınlık kurduğu ihtimalini göz ardı edemeyiz. Diyor: “Rilke, aracısız bulduğum biriydi. Fakat onun hakkında yanılgı içindeymişim. Onu üç boyutlu algılıyordum. Meğer değilmiş. Onda metafizik vehmetmiştim.” (2006, 73). Velev ki Rilke’yi az okumuş olsun, bir şairi okuyup ondan etkilenmek tek şiirle de mümkündür. Zarifoğlu şiirinde, Rilke’den çok Alman şiiri ve belki de felsefesinin bunaltıcı havası iz bıraktı, çünkü bir katedral karanlığı var. Rilke’de ise camii aydınlığını görürüz. Adeta minareden Tanrı’ya yakarır Rilke. Zarifoğlu, Batı kaynaklı bir şiir biçimini almışsa da biçimle gelen özden kurtulamamıştır. Kurtulmasının yolu, kendi geleneğini içselleştirmekten geçiyordu. 1977’den sonra, son iki şiir kitabında etkilerini gördüğümüz tasavvuf, onun adına bir gecikmedir aslında; çünkü yaş kırka yaklaşmıştır ve şiir onu terk etmek üzeredir. Gençlik, bohem bir hayatla heba edilmiş gibidir.

Zarifoğlu’nun akranı Müslüman şair ve yazarlarımızın ekseriyeti niçin tarikata intisap etmişti. Meselâ Atasoy Müftüoğlu, Zarifoğlu’nun tasavvufa meyline akıl erdirememiştir: “Bu sıra dışı adamın, bir gün tasavvufi tercihler yaparak bir şeyhe intisabını ve sıradanlaşmasını halen anlayabilmiş değilim.” (Ot, 28). Necip Fazıl ve Cahit Zarifoğlu örneklerinden de yola çıkarak belirtmek istiyorum, tasavvuftaki dervişlik ile Batı’daki bohemlik yaşam şekilleri bakımından birbirine benzer aslında –kökeni kinizmdir-. İkisi de konargöçerdir, kaçış psikolojisiyle hareket eder, Yunus gibi yurt tutmaz, evlad-ı iyali umursamaz. Büyük bohem Rimabud’nun Doğu mistisizmine kaçışını da bununla açıklayabiliriz ancak. Zarifoğlu’nun tarikata intisabı, çocukluk döneminde edinip bilinçaltına sakladığı tasavvufa bir rücudur aslında. “Yaşamak”ta, rahmetli babasının Nakşi olduğunu, evde toplantı yapılıp zikir çekildiğini, ilahiler okunduğunu söyler Zarifoğlu ve tasavvuf dersleri alan annesinin, çocuklarına bu dersleri aktardığını belirtir. Ömrünün sonlarında İslam sanatını daha bir merkezine almış, hatta son derece radikal denilecek sonuçlara varmıştır: “İslâmî duyarlılığa sahip olmak, her şiirde mutlaka İslâm’ı işlemek değil elbet. Ama sizin bu duyarlılığa sahip olduğunuzun bilinmesi, teması itibariyle ortadaki bir şiirinizin bile İslâmî bir atmosfer içinde algılanmasına yeter… Madem şiir yazıyorum, önemli olan ilkin şiirdir. Ama ona tadı, kaliteyi, evsafı verecek olan, içinde erimiş olanları ihmal etmeyeceksiniz… Mücerret şiir açısından iyi veya kötü şairler olabilir, ama ilk kıstasımız ‘şairlik’ değil herhalde. İlk kıstas İslâm’dır. Değindik bir kere, İsâmî duyarlılık sahibi mi, değil mi? Değilse, ‘iyi şair’ de olsa, aslında ona söz hakkı tanımamak gerek. Resûlullah onlardan bazılarına ölüm fermanı bile çıkardı. İslâm’dan başkasına söz hakkı yoktur.” (2006, 117-120). Tarih 1986, şairin ölümünden bir yıl evvel geldiği noktaya şahitlik ediyoruz.

İlhan Berk, keyifle göbeğini kaşıyarak “Bir şey daha gözledim Zarifoğlu’nun şiirinde: Gelenek sayrılığına düşmemiş. Hepimiz gibi yazıyor. Dil de öyle, teknik de.” (2003, 50) dese de Zarifoğlu geleneğe yönelmekten bir beis görmemiştir. Doğu-Batı çatışmasında Zarifoğlu tercihini Doğu’dan yana yapmıştır. Bu tercihinde tarikata bağlanmasını da sağlayan Necip Fazıl etkili olmuştur.

“birden

necip fazıl göründü merdivenlerde

müt-

hiş-

ti.” (1989, 285).

Zarifoğlu, İslam sanatı ve şiiri adına bizde de yapıyı zorlayan, kimi zaman aşan bir şair var, diyebilmemiz adına bir kazanımdır. Yeni nesil Müslüman gençlerin ona teveccühünün arkasında, bunlarla birlikte, şiirimizin ilk şairlerinden olması da yatmaktadır. Zarifoğlu’nun yalnızlık eğilimleri taşımasına rağmen, dönemi gençliği için gerçek anlamda art-ist özellikleri taşıdığı da gözden kaçmamalıdır. “Mavera” dergisinin Okuyucularla köşesindeki genç kalem yetiştiriciliği, yabana atılacak gibi değildir.

Zarifoğlu, “Bir aliterasyon olan güvercin” (1989, 195); “Şimdi köyde cami bile gurbet olur” (1989, 295) gibi estetik bakımdan yüksek mısraları Türk şiirine kazandırmıştır. O daha ziyade şiirin değil mısraın şairidir.

“KARANLIKTAKİ FİL”E DOKUNMAK

“Ormana terketmeyi dener gibi yeni doğan çocuğu

Ananın karın bulaşıklarını arıtmadan

Çalıları ve topraklaşan yaprakların içine

Alabildiğine”

Bu dörtlükte özne-yüklem nedir, bir dağınıklık söz konusu, özne-yüklem bile açık değil, öncelikle öğelerin yeri belirlenmeli. Deneyelim: Çalıları ve topraklaşan yaprakların içine, alabildiğine, ananın karın bulaşıklarını arıtmadan ormana terketmeyi dener gibi yeni doğan çocuğu. Farkındayım, dörtlüğün düz cümle şekline sokmaya çalıştığım bu halinde de boşluklar var, şiirdir olabilir, önemli olan boşlukların bize ne dediğidir. Peki, karşımızdaki konuşkan bir boşluk mu, yoksa ölüm sessizliğine bürünmüş yokluk-hiçlik mi. II. Yeni süreğindeki Zarifoğlu daha ziyade hiçliğe yakın yazmıştır. Dolayısıyla işimiz kolay değil.

Bu dörtlük bir şiirin parçası. Her parça gibi öznele gebe, kılçıklı. Daha güvenli bir yol olan bütünden parçaya doğru gitmeyi yeğlerim esasında, tersi bir durum “karanlıktaki fil”i tanımlamaktan öteye geçmez. Hatırlayalım: Daha evvel hiç fille karşılaşmamış birkaç kör adamdan filin sırtı, hortumu, bacağı gibi sadece bir kısmına dokunmaları ve izlenimlerini aktarmaları istenir. Sonuçlar oldukça farklıdır. Biri hortum, diğeri sütun, öteki ise duvar olarak tanımlar fili. Dolayısıyla kör gözlemciler birbirlerini yalancılıkla suçlar ve kavgaya tutuşurlar. Tikelden tümele gitmenin böyle sakıncalı bir yanı var. Biliyorum elbet, maddi dünyada parça bütünle ilişkilidir, gözlem ve deneyler çoğunlukla doğru sonuçlar verir –Hume bize itiraz edebilir, etsin-, ama bilhassa parça ile bütün arasına mesafe koyan otomasyon yoluyla üretilmiş sanatsal metinlerde bu imkân bulunmayabilir, parça ile bütün aynı atomları-genleri taşımak zorunda değildir.

Genelde belirsizliğe, yer yer de çağrışıma sırtını dayayan Cahit Zarifoğlu’nun şiiri okur için “karanlıktaki fil”dir. Öyleyse okurla kavgaya tutuşmamak için Umberto Eco’nun “açık yapıt” (opera aperta) yaklaşımını yardıma çağırabilir, muhtemel yanlış yorumu bir verim olarak sunabiliriz. Metni bilinçli deformasyona uğratan yamuk bakmak değil kastımız, yukarıdaki dörtlüğü incelerken elimizden geldiğince tutarlı olmaya çalışacağız. Tutarlılık, şairin ne dediğinden ziyade bizim ne dediğimizle ilgili elbet. Modern şiir, doğum anında şairi öldürür.

Cesaretimizi toplayıp file dokunalım. Karanlıkta yol bulmaya son derece uygun olduğunu düşündüğüm Derrida’nın “yapısöküm”ü (dekonstrüksiyon) elimiz olsun. Parçayı daha bir parçalarsak, parça daha küçük parçaların bütününe dönüşüverir. Dolayısıyla tümden gelim imkânından da yararlanmış oluruz. Öyleyse mısraları parçalayıp yarıklardan, yani travmatik (trauma) yanlardan anlama sarkmaya çalışalım. Zarifoğlu’nun serbest çağrışımla yazılmış şiirlerine bu teknik gayet iyi uyar –psikanalizi hatırlayalım; şairi değil, şiiri konuşturacağız tabii, işimiz nispeten zor-. Yeni doğan bir çocuğun ormana terk edilmesinden bahsediliyor ilk mısrada. “Terk etmek”, olumsuz çağrışım yapan bir yarık. Ayrıca çocuğun terk edildiği bir orman var, çocuk için ölüm demektir. Her çocuk Hay Bin Yakzan kadar şanslı olamaz; uçurumlara, yırtıcı hayvanlara, kötü hava koşullarına denk gelebilir. Tabii, çocuk üzerine de yoğunlaşmak lazım. Umudu, dirilişi temsil ediyor olabilir çocuk. Eğer öyleyse şiir kişisi ümidini kaybetmiştir diyebiliriz, çünkü çocuk elden gidiyor. Bu durum, Musa ile annesini akla getiriyor. Çocuk, Musa’yı imliyor sanki, yeni doğmuştur, ananın karın bulaşıklarını arıtmadan terk etmesinden anlıyoruz bunu. Bence karın bulaşıklarıyla şair, bebeğin anne karnında yaşamasını sağlayan plasenta, kordon gibi şeyleri kast ediyor. Neden bulaşık: Çünkü bebek, anne karnında yemiş içmiştir, geriye bulaşık kalmıştır. Annenin bedeni bu bulaşıkları yıkayacaktır ve bu bulaşıklardan arınacaktır. Kesinlikle güçlü bir imge.

Ormana da dalmamız şart. Musa dedik, Hay Bin Yakzan dedik. O anlatılarda medeni (!) zalimlerden kaçırılan bebekler vahşi (!) doğaya emanet edilmekte. İnsanın insana zulmü gibisi yok. İşgaller, katliamlar, köle ticareti, arenalar, zaman içerisinde geliştirilen işkence metotları bunun ispatı. Kur’an’da da insanın kötülüğüne dair birçok ayet bulunmakta: “Gerçek şu ki biz insanı en güzel şekilde yaratırız ve sonra onu aşağıların en aşağısına indiririz, iman edip doğru ve yararlı işler yapanlar hariç. Onlar için kesintisiz bir ödül vardır!” (Tîn Suresi, 4-6). Yani Hobbes’tan evvel de “insan, insanın kurdudur.” Hobbes, yaşananları daha şiirsel-çarpıcı söylemiş yalnızca. Tanrı tarafından yaratılan doğa-orman, insan tarafından üretilen medeniyet karşıtı bir göstergeye dönüşüyor. İnziva hayatı sürülen dağ-mağara da medeniyet karşıtı bir eylemdir esasında. Kadim dünyada dağ, Tanrıların mekânı olarak düşünülmüştür. Olimpos dağı mesela. Tanrı arayışındaki insan zihni daha nice spekülasyonlar üretmiştir. Yukarıdaki dörtlükte şiir kişisi doğaya panteist anlamlar yüklemiş olabilir mi? Böyle bir ize rastlamıyoruz.

Peygamberimiz, “dünya müminin zindanı, kâfirin cennetidir,” demişti –sahih veya değil, Ebû Hüreyre tarafından nakledilen bu hadis hayatımızda yer edinmiş, çileciler tarafından tekrar edilip durulmuştur, sosyolojik bir karşılığı var yani-. “Dünya” yerine, neredeyse tek derdi konforlu bir yaşam olan medeniyeti koyabiliriz, ama bu konforu en fazla seçkinler yaşar, insanların çoğunun hayatı zorluklarla geçer. “Zindan” ile Eflatun’un “mağara” alegorisi arasında da bir benzerlik olduğunu belirtmeliyiz. Şiir kişisi, zincirlerini kırıp kâfirin cenneti olan dünya-zindan-mağara ya da medeniyettin dışına çıkmayı başarmış, aydınlığa ulaşmıştır. Kâfir, karanlığın farkında olmadığı için fili –dünya- cennet sanmaktadır.

Zikrettiğimiz hadis, Hıristiyanların dünyaya bakış açısıyla uyuşurken Yahudilerle hiçbir şekilde uyuşmaz. Yahudiler cenneti dünyada yaşayacaklarına inanırlar ve bu yüzden son derece materyalisttirler ve bu uğurda her fenalığı yapabilirler. Çileci bakışın köklerine Antik Yunan ve Roma’da da rastlıyoruz: Sokrates, Diyojen, dahası Stoacılar. Çocuğun ormana terk edilmesi bana Antik Yunan atasözünü de hatırlatıyor “en iyisi doğmamış olmaktır, olabildiğince erken ölmek ondan sonra gelir.” (2014, 33). Bu atasözünün Müslüman ve Hıristiyan dünyasında dillendirildiğini biliyoruz. “Ne mutlu dünyaya hiç gelmemiş olana!..” demişti Hayyam; “Her şey boş! Mutlu kişi henüz doğmamış olandır” beyanında bulunmuştu  “İtiraflarım”da Tolstoy; Cioran ise bir kitabının adını “doğmuş olmanın sakıncası üstüne” koymuştu. Açıkçası ormana bırakılan bir çocuğun yaşaması için bir mucizeye ihtiyaç vardır, dolayısıyla ölmesi arzulanıyor olma ihtimali de söz konusu, topraklaşan yapraklar ölümü hatırlatıyor zaten. Ölüm, dünya zindanından kurtulmanın tek yolu mu demek istiyor şair. Bilemiyoruz. Biz sadece “karanlıktaki fil”e dokunuyoruz.

KAYNAKÇA:

Kahraman, Alim; Yürek Safında Bir Şair-Cahit Zarifoğlu, Kaknüs Yayınları, İstanbul 2003.

Muhammed Esed; Kur’an Mesajı/Meal-Tefsir, Çev: Cahit Koytak-Ahmet Ertürk, İşaret Yay., İstanbul 2009.

Novalis; Fragmanlar, Çev: Battal Arvasi, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2002.

Walther Kranz; Antik Felsefe, Çev: Suad Y. Baydur, Sosyal Yay., İstanbul 2014.

Zarifoğlu, Cahit; Konuşmalar, Beyan Yayınları, İstanbul 2006.

Zarifoğlu, Cahit; Şiirler, Beyan Yayınları, İstanbul 1989.

Zarifoğlu, Cahit; Yaşamak, Beyan Yayınları, İstanbul 2010.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir