Tecâhül-i “Ârif”: Ahmet Murat Şiiri / Zafer Acar / Makale

“BİR ŞEY KALIR

toprağı ve suyu seyredişini öveceğim

son cemrelerin dansa kaldırdığı

ablaların için uzaktan sevişini

bir portakal trenini alkışlar bir çocuk

bunu hatırlar şimdi görenler seni





bunu hatırlar görenler şimdi seni

ben de hatırlarım ama usul usul

tok atlar otakta gibi, akşama daha çok var gibi

sonra unuturum bunu, başka şeyleri unuturum

anılar gömülüdür zaten ben bir daha gömerim

çocuk olmuşum, hasta olmuşum, deniz olmuşum

yalnız bir sincabım belki

gömdüğü cevizlerine küsen” (1999, 7).

[Ahmet Murat’ın ilk kitabındaki ilk şiiridir “Bir Şey Kalır”. Niçin bu ayrıntıyı vurguluyorum, çünkü bu yalın, anlaşılır şiir onun yazacaklarına prototip olmuştur, daha genelleyerek söyleyecek olursak üslubuna attığı ilk adımdır, şiiri bulduğuna dair ilk hissediş. “Kaf ve Rengi”ndeki diğer şiirler daha ziyade bir arayış, kavrayış çalışmalarıdır, sonraki yazacaklarının imgesel tohumlarını içerir.]  

Suavi Kemal Yazgıç, “Gerçek Hayat”ta -2009- yayımlamak üzere minik bir Ahmet Murat dosyası hazırlıyordu, bu vesileyle Ahmet Murat şiirini bana da sormuş, kısa yanıt vermemi ise özellikle belirtmişti, şöyle demişim: “Geride, zamana dayanabilecek ‘saf’ şiirler bırakmak arzusunda Ahmet Murat. Az üretmesinin altında sanki bu neden yatıyor. Son yazdıklarında, onun kendine has şiir sentaksı oluşturmak isteği görülmekte. Şairliğin belki de ilk şartı, şairin ne anlattığından çok ‘neyi’ nasıl anlattığıdır. Ahmet Murat bunun fazlasıyla farkında. 1999’da Yedi İklim Yayınlarından çıkan ‘Kaf ve Rengi’ adlı şiir kitabındaki bir imaja dönüşemeyen iç içe geçmiş bazı istiareler beni rahatsız etmişti. Dergilerde rastladığım son şiirlerinde belirsizliğin azaldığı ve imajın daha da ‘soluk alıp verir’ hale geldiği bir şair dünyasıyla karşılaşmak beni sevindirdi. Ahmet Murat biraz daha şiir dese, 90 Kuşağı’na önemli katkılarda bulunacak ve bu kuşak içerisindeki yerini daha belirginleştirecektir.” Dört sene sonra Ahmet Murat’a yine bir çağrıda bulunmuşum: “İbrahim Tenekeci’nin tanımlamasıyla Ahmet Murat, ‘onurlu ve olgun, ince ve derin, abartısız ve içten’. Ben ‘benzeri’ kelimeleri kullanmak istemiyor, onu samimi bir şair arkadaşımız olarak görüyorum. Ahmet Murat’ın şiirlerinde bir derinlik hissediyoruz, ama o az yazdığı için bu hissedişimiz, somut bir gerçekliğe ulaşmakta zorlanıyor. Mümkünse Ahmet Murat’tan İbrahim Tenekeci’nin ifadelerini karşılayacak düz yazılar ve bol şiirler bekliyoruz.” (Tetkikçi, 03. 06. 2013). “İtibar”da şiir üzerine ciddi denemeler kaleme aldı Ahmet Murat, 2014’ü Profil Yayınlarından çıkan “Kalbin Kararı” adlı son derece lirik ve nitelikli, yer yer soluklu bir şiir kitabıyla kapattı. Şimdi daha rahat konuşabiliriz onun hakkında.

O, bilgiyi entelektüel bir uğraş olarak görmüyor, bilgelikle buluşturuyor. İşte tam da bu noktada çok okuyup çok bilen 90 Kuşağı’nın kafası karışık şairlerinden ayrılıyor; çünkü kalbi merkeze koyuyor:

“Kalbin Kararı

önce sola, sonra sağa, yine sola

bakan akıldır, kalp uzatmaz.

akıl iki kere ikiyi iyice bilir

kalp ikiyi inkar edecektir.





insan uykudadır, ölünce uyanır,

günün adamıdır ve karşılanır.

can uyanır ve karar anıdır kalp için:

Allah sürprizdir, rabbül âlemin.





kalbin kararını akıl tartar

bu şuna benzer: akıl esnaftır

şuna da: akıl yaralanır

kalp yaralanmaz çünkü yaradır” (2014, 11).

Daha evvel de söylemiştim, tekrarlamak zorundayım: 90 Kuşağı şairlerinde moda haline gelmiş bir Turgut Uyar hayranlığı var; bu hayranlık bilhassa onun “Geyikli Gece” şiiri özelinde gerçekleşiyor gibi. “geceyi dolduran kumaş tutuşuyor, o geyik” (1999, 27); “‘aşk bir sudur’ en güzel arabistanda” (2010, 43) mısralarının şairi Ahmet Murat da bu genellemenin dışında kalamamış: “Turgut Uyarcıyım diyebilirim. Belki son iki yıldır onu hemen hiç okumadım ama, yine de onu içim­den, şiir belleğimden, ritim belle­ğimden, duyuş belleğimden okuma­yı sürdürüyorum. Turgut Uyar ve Türk şiiri üzerine konuşurken, bu­nun mümkün bin yolu olduğunu gö­rüyoruz. Çünkü Turgut Uyar san­ki şiiri bitirmek için yazmış, şiirin defterini dürmek için yazmış. Böyle olunca, eline bir dil verilmiş de o dil­de o güne kadar şiir yazılmamış ve o dili şiire yatkın ve uyarlı hâle getir­mek için üzerinde çalışmak zorunda kalmış gibi yazmış. Dolayısıyla, şiir­le büyük bir şey yapmaya çalışmış. Yaratmak gibi bir şey. Bu bakımdan Uyar hakkında herkesin söyleyecek sözü vardır. Çünkü o babadır.” (Söyleşi Yapan: Ertuğrul Rast, Mahalle Mektebi 5). Bazen şairler, soğukkanlı olmayı başaramadıkları için kendi şiirleri hakkında yanlış hükümler verirler, bu yüzden onlara akil kuramcı-eleştirmenler tarafından susmaları salık verilmiştir, ama yine de şairler konuşmayı, okuyucular ise onları dinlemeyi seviyor. Ahmet Murat şiirinin temel anlamda ne özü ne biçimi Turgut Uyar şiiriyle kan uyuşması içerisinde, ama evet biliyorum, birbirine çok yabancı şiirlerin bile benzer tarafları vardır, ki bu da şiir türünün kalın çizgileri –mısra, ahenk, söz sanatları vs.- ile ilgili bir mevzu, biz benzerlik ya da farklılıkları ayrıntılarda aramak zorundayız. Ahmet Murat, şiir biçimiyle Yahya Kemal’e çok daha yakın duruyor. 90 Kuşağı’ndan İslamcı-muhafazakâr şairlerin ana damarlarından birinin Yahya Kemal olduğunu da unutmamak lazım.  

İlk iki kitabında –“Kaf ve Rengi”, “Bir Şair Bisikletle”- pergelin sivri ucu ruha batırılmış halde minik daireler çizerek içsel şiirler yazıyordu Ahmet Murat, doğayı ise duyuşunun somutlama alanı seçmişti; daha sonra daireler genişledi, genişledikçe modern yaşamı da çevreler oldu, böylece onun şiirine ironik eleştiri güç kattı. Kendisi de bunun farkında: “Benim kitaplarımda, değişme­yen şeyler ağırlıktadır gerçi ama bir evrim de hissedilir. Giderek içim dı­şıma çıktı diyebilirim. Ben de dışarı çıktım, güneşe.” (Söyleşi Yapan: Ertuğrul Rast, Mahalle Mektebi 5). Halbuki, en dışsal şiirinde bile Ahmet Murat, kendi iç âleminin manevi güneşinden kopmuyor. Sözlerine şöyle devam ediyor: “Eski şiirlerimde insansız, ta­rihsiz, asosyal bir dekor olarak do­ğaya dönmüştüm, belki de kaçmış­tım. Hilkat meselesi eski bir varo­luşçu olan beni çok meşgul ediyor­du. Doğanın işleri büyüleyiciydi, be­nim de onları yakından görme ve tatma fırsatlarım vardı, çünkü kü­çük şehirlerde yaşıyordum. Bir elma bahçemiz vardı ve ben orada sula­ma, ilaçlama, budama yaparak fiilen çalışıyordum. İnsana karşı doğa, kül­türe karşı doğa, tekniğe karşı doğa, tarihe karşı doğa… Âdemî bir dene­yimdi aradığım. Kendimi saf insan, ilk insan, dünyaya henüz gönderil­miş insan gibi duymak istiyordum. Sonra her şey gibi tabiatın da bir fikir olduğunu anlamaya başladım. İnsan­dan kaçılamıyordu çünkü insan insa­nın kaderidir. Önceleri ise insan in­sanın kurdudur diye düşünmektey­dim. İstanbul ve oradaki yoğun çalış­ma temposu da beni doğadan kopar­dı. Son şiirlerim doğasızdır.” (Söyleşi Yapan: Ertuğrul Rast, Mahalle Mektebi 5). Aslında durum şu: Onun şiiri, içten dışa doğru atağa geçti, bir evrim değil bir yayılma söz konusu burada. Diyorum acaba Ahmet Murat, tevazuuyla kendi şiirinin yüksekliğini bilip de bilmemezlikten mi geliyor. 

Her mısra ve gösterge üzerine düşünmüş, sağlam, dediğim gibi Yahya Kemal’den el alarak Behçet Necatigil-Hilmi Yavuz arası bir dille yazıyor, ne gevşek ne fazla sıkı. Manevi yönünü kaybetmemişleri çarpacak bir şiir onunkisi, ama serazat değil:

“kendime diyorum bazen seni buldum

çekerken ağları sudan” (2004, 7).

“ve aşk: içimin çalışkanı, habire onarandır

Benim köpükten ve yanıktan zırhımı.” (1999, 18).

“insansız bir uçak kadar yalnızdım düştüğümde” (2014, 21).

“bir kelimenin pimi elimde olacak” (2014, 39).

“yağmurlar yağmış yağmıştı uzun bir cümle içinde” (2010, 24).

“Tanrı’nın bir bestesini duyuyordum bütün içimle bu doğru” (2010, 24).

“içimde bir müzik, yüzüyor mutmain,

kim koydu ta oraya, onu kim” (2014, 20).

“kimin dili çözülmüş

ki çiçekler uçuşuyor,

kimin, kuşların gizlediği

köpeklerin inlediği dili.” (2014, 22). Yunusça bir söyleyiş. Çiçekler, Tanrı’nın birere göstergesine dönüşüyor. “Birer yarı dünyalı, bir meyvanın tadıyla insanlaşmak” (2014, 18). Sadece insan insana tebliğde bulunmaz, bir meyvenin tadı da insanı hakikate ulaştırabilir.

“ben geçerdim kaşık bala gömülüyor gibi ağır

bir çocuğa bir rüya damlıyor gibi hafif

hayır! anlatamadım.” (2004, 35). Bu mısraların seçkinliği üzerine İbrahim Tenekeci birkaç defa yazmış, dikkatlerimizi çekmişti; haklı.

“kimsesi kalırken yağmuru ve karı yağmış gök,” (1999, 24). Hissedilmiş ve ustalıkla somutlanmış bir mısra. “dursun ve seyretsin beni çığlığım çınlayarak yukarda,” (1999, 26). Hayatın derinliklerine dalarak imge yakalamaya çalışıyor o, soyuta düşmediği müddetçe orijinal sonuçlara varıyor. Klişe üretmemek adına imgeyi ayrıntılarda yakalıyor: “ve uçuşan ve bir iyilik için çarpışan/çiçek tozlarının minik gürültüleri/belki kayıp bile olan gölgeleri;” (1999, 33); “iğde çiçeklerinden sağılmış bu cumartesi” (1999, 35). Bence 90 Kuşağı’nın en kendine has imgelem dünyasına sahip şairi Ahmet Murat, bunun sebebi yaşantıyla ilgili, sonuçta imge yaşantıdan bağımsız oluşturulamaz. Tasavvuftan beslenen bütün şairler gibi Ahmet Murat’ın da ironiyle arası son derece iyi: “gözlerini kapat, iç dünyan soğuyacak!” (2014, 13); “ikinci kıtaya başladım yedi kelimelik ilk dize/Saydın yedi işte artık sevgilim değilsin” (2014, 13). Okurla uğraşan bir ironi. “çekirdek aileler hafta içini çitiliyor” (2010, 10); “ayrıca dünya hakkında konuşmaya ve şiire/ trafik mani oluyor bir de” (2010, 23).

Dini-tasavvufi göstergeler her daim onun şiirinde yer bulmuşsa da “Kalbin Kararı”nda daha bir göze çarpar hale gelmiş:

“KALENDER

kalenderiz, sesimiz çatal, suyumuz karanlık

karanlık ve acı mı? Acı da ne demek?

kaderimiz bir pazarın akşam saatleri

gel Allah’ın zabıtası topla bizi.





kalenderiz, sakalsız, taraksız, cascavlak

rabbini tüysüz bir oğlan suretinde gördü Şah

zahit bizi tayin eyleme, ta’n eyleme, tam eyleme

höykürürüz Zebur, kamburumuz Arafat.





kalenderiz, cemaat değil, dernek hiç

etkili yakınlarımızı yaktık güne zinde başladık

sesimiz ulaşmaz şükür koca Tanrı’dan gayrıya

zırnık biziz, halt biziz, biziz hiç.” (2014, 12).

Son şiirlerinde Ahmet Murat, sokak dilini, popüler kültürü de ironiyle kullandı: “Fazıl Say dinlemeye uygun, Hürriyet İK’ya zevk için bakan bir profil/… İkea, seninle Serdar Ortaç paylaştım Face’de” (2014, 45); “Ataların Vikingler miydi lan doğru söyle şimdi” (2014, 47). Bu tarz yavan somut göstergelerin onun romantik som-yüksek şiirine zarar verdiğini düşünüyorum.

Şiir dilinin her türlü imkânından yararlanmaya çalışıyor şair: “sana baktım bir bulutlar, davullar” (2004, 7). İngilizceden yapılan yanlış tercüme gibi bir dil bozması. “sen görmeni istemeyiz” (2014, 43). Kimi zaman ise “sevgilim okurum sen lütfen yabancı mısın kalma ayakta” (2004, 13) şeklinde yığma yaparak da dili hırpalıyor.

Kendiliğinden gelen kafiyeye hayır demiyor ama özel bir yer verdiğini de söyleyemeyiz, ritmi daha çok önemsiyor, hece kalıplarını bozarak yeniliyor, ses benzerliklerinden yararlanmaktan geri durmuyor: “o sincapsız sinbadsız toprak yoksa hep böyle miydi?” (2004, 35). Fakat göze batırıp kulağı rahatsız ederek sağlamıyor ahengi, daha çok bir neyi çağrıştıran iç sesle okurun ruhuna üflüyor.

Metinlerarasılıktan, bir nevi ruhlar-arasılıktan kaçınmıyor, apaçık atalarının isimlerini veriyor: “Bir tereddüdün şiiri” (2010, 9), Peyami Safa’nın “Bir Tereddüdün Romanı”na gönderme; “bat dünya bat iç-sesiyle Atay’ın” (2010, 15), “beni atay’la ve dosto ile büyütmüşler” (2010, 22), Oğuz Atay’ı ve Dostoyevski’yi şair otobiyografisinden şiire buyur ediyor; “Göl Saatleri” (2010, 40) şiirini de Ahmet Haşim’e ithaf etmiş; “tikleriyle oynuyor terasta gabriel usta” (2010, 25) diyerek Gabriel Garcia Marquez’i anıyor; “hızırla kırk birinci saate, soracaklar, var mısın?” (2014, 14), Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat”ine bir gönderme; bir anlamda da onun beslenme kaynakları bunlar. Dahası, “Kalbin Kararı”nın kapağındaki “ilahiler ve neşideler” alt başlığı Hz. Süleyman’ın “Neşideler Neşidesi”ne gönderme diye okunabilir. Ahmet Murat, hele de neşideler bölümünde “Kitab-ı Mukaddes”i hatırlatan bir edayla, Hz. Süleyman gibi, fakat erotiğe kaymadan aşk şiirleri söylüyor, öyle ki, ironiyi uçlara taşıyarak bir İsveç markası olan Ikea’ya bile aşk terennümlerinde bulunuyor: “Seni düşünürken akşam namazı geçti iyi mi İkea,/Sen her şeyin en iyisine layıksın,/Prens, prenses ve kutu kutu pense sensin.” (2014, 43). Bu şiirin bazı yerlerinde Ahmet Murat’ın kan kaybettiğini, ironinin espri düzeyine düştüğüne de şahit oluyoruz. 

 Kitapları 36, 38, 46, 48 sayfadan oluşuyor, her yeni kitabı bir öncekine göre üç beş sayfa artarak hacim kazanmış, ancak dünya literatürüne göre 40 sayfanın altındaki metinler kitap kabul edilmiyor. Bu notu da düşelim buraya. Literatürün canı cehenneme deme hakkımız da var elbette.

KAYNAKÇA:

Ahmet Murat; Bir Şair Bisikletle, Profil, İstanbul 2010.

Ahmet Murat; Kaf ve Rengi, Yedi İklim Yay., İstanbul 1999.

Ahmet Murat; Kalbin Kararı, Profil, İstanbul 2014.

Ahmet Murat; Kış Bilgisi, Birun Yay., İstanbul 2004.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir