Vahdet Mi, Vücûd Mu: Osman Serhat Şiiri / Zafer Acar / Makale

“AKŞAM

Kaç şair öldü son günlerde

Kaç bulut zincirlendi, dağıldı

Hemşireler izbe hastanelerde

Bir macun gibi mıncıkladı ruhumu





Da kurtulamadım

Şairler öldüler

De kurtulamadılar

Cehennem zebanisi gibi bir soru zihinde





Varlık-yokluk-hiçlik-Tanrı

Annemin babamın ruhları bunların neresinde

Ben bu sorunun neresindeyim

Akşam oluyor bu günlerde hazan oluyor

Kuşlar bir başka ezana yetişiyor gibi uçuşuyor.” (2016, 37).

[Metafiziğin sınırlarında dolaşan bir şiir, Rilke’yi hatırlatıyor. Modern Türk şiirinde Ayhan Kırdar, Cahit Koytak, Osman Serhat, Cevdet Karal gibi şairler bu tarz bir ruhsal gerilimin şiirlerini yazmışlardır.]

Şiire başlama yaşı son yıllarda yirminin üzerine çıktı, bunun ekonomik, politik, sosyal nedenleri üzerine ayrıntılı düşünecek değilim; ama psikolojik yönlerine dair bir şeyler söylemeden geçemeyeceğim. Eskilerin onlu yaşların başlarında şiire başladıklarını görüyoruz, çocukluktan çıkmadan şiire giriyor bu şairler, bu da onların yaşamlarının sonuna dek saf kalmalarını sağlıyor. Yirmi iki-yirmi üç yaş, hızlı kirleten ve tüketen bir çağda şiire geç kalmışlık, bozulmuşluk anlamları taşıyor bence. Şiir ile kir hiçbir şekilde bir arada bulunamaz, ikisini birlikte andığım için şiirden özür diliyorum.

İşte Osman Serhat, ilk şiir kitabı “Dizgi Yalnışı Yok”u daha on sekizindeyken çıkarmış, bu kitapta onun on altı yaş olgunluk şiirlerine rastlayacaksınızdır, şaşırmayınız. Sadece şiir yok bu kitapta, “Düşünen Şiir” başlıklı kısa bir manifesto da bulunmakta. Daha da ilginci, poetika yayımlayan usta şairlerin şiirlerinde bile ortaya konan poetika ile genelde bir tutarsızlık görürüz. Ama Osman Serhat, düşünceleriyle şiirini tam bir tutarlılığa ulaştırmıştır; şimdi, şu soru geliyor aklıma: Neden, Osman Serhat’ın on altı yaş şiirleriyle bugün elli yedisinde yayımladığı şiirleri neredeyse tıpa tıp birbirlerine benziyorlar? Şöylesi bir kolaycı yanıta da girişmek istemiyorum: Olabilir, çok erken yaşta üslup sahibi olabilir bir şair. Bu cümleye ortalama şiir okurları kolaylıkla kanabilirler. Fakat üslup denilen şey, şairin yaşam boyu ortaya koyduğu ürünlerinin bütünüdür. Elbette şair belli bir yaşta üslubunun genel özelliklerini oluşturur, ama nihayete erdiremez.

Osman Serhat’ın şiirlerinin, biçimsel olarak “Yerlere ve Göklere Dair” (2002) dışında değişim gösterdiğini söyleyemeyiz. Şiir üzerine az çalışan, ilhamı bol bir şair Osman Serhat. Sözü uzatamıyor, sözü uzatsa daha bir ötelere, yani öze varacak, söz dünya zarını yırtamıyor. Bir gün olur da birileri zeyl yazmaya merak salarsa, onlar için bulunmaz bir kaynak olacaktır Osman Serhat’ın şiirleri. Çalışabilseydi, Osman Serhat’tan bugünkü Osman Serhat’tan farklı ne olurdu? Türk şiirini fena halde hırpalayan, şiirin yürürünü değiştirecek cinste yetenekli ve verimli bir şair duracaktı karşımızda. Ne yazık ki, ağırlaşan psikolojik rahatsızlığı buna müsaade etmedi. Hastalığıyla barışık yaşayabilse ve hastalığını yüceltebilseydi, bunu başarırdı belki de; çünkü psikolojik rahatsızlıkları dünyaya bulaştıran Batı’da, birçok dâhi sanatçının bu tarz hastalıklarla boğuştuğuna da şahidiz.   

Osman Serhat, kısa mısralı, kısa şiirlerin şairi. Şiirin içerisinde doğaçlama dolaşır, karşısına çıkan ve kendini derinden etkileyen varlıkları, hiç zorlanmadan, yalınlıklarıyla göz kamaştıran imge düzeyine yükseltir. Şiirlerinde, sesten ziyade hissedilmiş düşünme ön plandadır. Yani, şiirleri kitabi değildir; hayatın özünden çekilmiş ve kağıda şırınga edilmiştir. Osman Serhat’ın şiiri, bu özü alacak gözlere ihtiyaç duyuyor; hala istenilen bilinirliğe kavuşmuş değil. Hiçbir şiirine tamamlanmış diyemem, bu bir eksiklik mi, ya da şiir tamamlanan bir şey midir? Elbette buna kesin bir cevap vermek mümkün değil. Ama bazen Osman Serhat şiirini okurken içim şunu söylüyor: Fazla kısa olmuş bu şiir. Doğaçlama yazan şairlerin çoğu, şiirlerini zayıf mısralardan araklamakta zorlanırlar, tarihte böyle şairler, özellikle de halk şiirinde fazlasıyla var. Onlardan geriye tek tük şiir kalmıştır, isimleri unutulmuş, anonim olarak adlandırılmaktadır. Bazı güçlü mısralar ise deyim ve atasözü olarak literatüre geçmiştir. Diğer doldurma mısralar zamanın ocağında kaynayıp buharlaşmıştır. Osman Serhat’ın şiirlerinin çoğu, onlardan değil, azı ise, her şairde olduğu gibi zamana mağlup olacaktır. Zayıfsa ziyanı yok.

70 Kuşağı şairlerinin en genci Osman Serhat, edebiyat içerisinde öyle olduk olmadık yerde görünmeyi doğru bulmayan, ismi-imzayı değil, şiiri önemseyen biri. Osman Serhat, II. Yeni’nin edebiyat ortamına yerleştiği yıllarda kendi şiirini söylemeyi yeğlemiş, düşünceyi farklı boyutlarıyla şiire yedirmeye çalışmış, fakat sonuçta anlamı dışlamak noktasına dek getiren II. Yeni’ye itibar etmemiş, hatta bir tepkisellikle şiirin düşünme yönünü öne çıkarmıştır. Bu da ilk gençlik yıllarını yaşayan şair için şiire iddialı bir giriş, ne yaptığını biliş anlamına gelmektedir. Öte yandan, dönemin sağ-sol tartışmalarına şiirini bulaştırmamış, yapay ideolojilere yaklaşmamış, kendi kişiliğinden doğan daha ziyade kozmik âlemi yoklayan fikirlerini, derin ve dibi görünen bir akarsuyu çağrıştıran imajlarla kalıcı hale getirmiştir.         

Osman Serhat, Türk şiirinin en metafizik gerilimler yaşayan şairlerindendir; çünkü, inançsız bir ortamda inançlı bir kalple doğmuştur. Onun şiiri, inançlı kalbin inançsız bedenine kan vermiyor. Kalp, gümbür gümbür atıyor, ama kan vermiyor. İşte bunun gerilimi, onun şiirine hâkim olmuştur. Yerlisi olduğu topraklarda, birçok Marksist şair gibi yabancılık yaşamıştır, yabancı topraklardaki bir yabancılığa benzemez bu. Ondaki gerçek ruh uyanışının üzerinde Sezai Karakoç’un göz ardı edilemeyecek etkisi vardır. Sol camiadaki değişim ve Müslümanlara karşı yumuşamanın altında Sezai Karakoç faktörü bulunmaktadır. Sezai Karakoç, solun sanatsal açıdan küçümsediği Müslümanlara saygı ve sempatisini arttırmıştır. 

Ben, “Yerlere ve Göklere Dair” üzerine pek düşünülmediğini, bu kitabın gözden kaçtığını veya kaçırıldığını belirtmek, vurgulamak istiyorum. Bu şiirde şair değil, Tanrı konuşuyor, yani Tanrı’yla empati kuruyor, tasavvuftaki vahdet-i vücûda yaklaşıyor. “Yerlere ve Göklere Dair”in tasavvufi şiirlerden farkı şu: Seyr-i süluk anını yazmıyor şair-ben, seyr-i süluka erip ene’l-hakk olduktan sonra konuşmaya başlıyor. Yanılmayalım, bu, bir şirkin kitabı değil; bu, birliğin kitabı. Şairin yok oluşunun kitabı. Belki de yanılıyorum, şiir kişisi kendine bir kutsal kitap indiğini sanıyor.

Saf bir şair dedim Osman Serhat için, dedim evet, biliyorum, o, bu saflığı Alman romantikler gibi doğada arar. Ağaçlar, kuşlar, böcekler, deniz, balıklar, yaratımın en ilkel ve ilk anına götürür onu. Panteist olabilir mi şiir kişisi, bilemiyorum, ama şiirde her şey mümkündür. İşte bunu iyi biliyorum.

KAYNAKÇA:

Erkekli, Osman Serhat; İnsanlık Hali, İstanbul 2016.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir