Tanzimat’la birlikte Osmanlı aydınları Batı’dan ödünç aldıkları hürriyet-özgürlük kavramı üzerine konuşup durdular. Orta Çağ’da teolojik bakımlardan irdelenen özgürlük kavramını, modern zamanlarda Kant gibi düşünürler insan-birey merkezli ele aldılar. Namık Kemal de bu düşüncelerin etkisiyle hürriyetin savaşçı-kölesi oldu adeta: “Ne efsûnkâr imişsin âh ey didâr-ı hürriyet/Esîr-i aşkın olduk gerçi kurtulduk esaretten,” (Ey hürriyetin güzel yüzü, sen ne büyülü imişsin! Gerçi esaretten kurtulduk ama bu kez de senin aşkının esiri olduk.). İslami kavramlarla Batılı kavramları derç etti, özgürlük teorilerini anlamaya, dile getirmeye çalıştı Namık Kemal. Milletleri ayaklanmaya teşvik eden özgürlük dile geldikçe iktidar sahipleri yasakları artırdı. Yasaklamalara karşı isyanlar başladı. Özgürlük, öncelikle halklarına en adil davranan Osmanlı gibi imparatorlukları parçaladı. Osmanlının dağılma sürecinde yok olmaktan kurtulmanın yolları arandı. Çile dolu bir Ergenekon destanı hali yaşandı. Bilindiği üzere değişimin kaçınılmaz olduğu zamanlarda, retoriğin beslediği eylem hakikatin önüne geçer, sanat ve düşünce can çekişir. Özetle Tanzimat’tan Türkiye Cumhuriyeti’ne ne kaldı: Büyük tartışmalar, küçük lokmalar.
Zor zamanlardan geçen her devlet sert yasalar çıkarır, yasaklar koyar, bazen kendi evlatlarını darbelerle terbiye edip hizaya sokmaya çalışır. Zor zamanlarımız geniş zaman diliminde gerçekleştiği için demokrasiye geçişimiz beklenenden uzun sürdü. Tek parti dönemi de darbe yılları gibi sınırları belli bir özgürlük içerisinde geçti. Esasında dikenli tellerle çevrilidir her türlü özgürlük. Ülkemizde, dönem dönem özgürlüğün sınırları genişleyip daralacak, dikenli teller hep var olacaktır. İslamcı şairler demokrasi karşıtı söylemler ileri sürerken bir yandan da demokrasi yoksunluğu yüzünden ağır darbeler almışlardır. Namık Kemal’den Akif’e, Necip Fazıl’a kadar intikal eden, Sezai Karakoç’un da bilhassa yazılarında kendini gösteren bu özgürlükçü ses, kendini bu çizgiye eklemleyen bir sonraki İslamcı şairlerde görülmez. Cesaret ister çünkü bu iş.
Niçin 80 Kuşağı şairini anlatmaya Tanzimat’tan başladım, çünkü o günlerde ayyuka çıkan Doğu-Batı çatışması bütün gerilimiyle hâlâ devam etmektedir. Gerilimin azaldığı sadece bir zandan ibaret. Gerilim, şekil değiştirmiştir. Gündemi meşgul eden kadın hakları, lgbt tartışmaları vs. Doğu-Batı çatışmasının bir uzantısı olarak okunamaz mı. Bu çatışmalarda kazanan kim, kazanan her halükarda Batı’dır, büyük kaybeden ise Doğu değil –özünü korumakta çünkü-, kesinlikle değil, Batı özentisi züppe tiplerdir, çünkü hiçbir şey insan haysiyetinden, kişiliğinden daha değerli olamaz.
Hakikatleri yazacaksanız kodesi boylamayı da göze alacaksınız, ne denli dikkatli olursanız olun diliniz bir yerlerde sürçebilir. Sürçmese bile sürçmüş gösterilebilir. Dil bu, her yere çekilebilir. Bunların farkındadır Necat Çavuş gibi 80 Kuşağı’nın darbe görmüş nesilleri, şanssızdırlar, çünkü sanatta seçme hakları ellerinden alınmıştır onların. Sözlerini onlar, “mecburi-üslup”la sanatlı, örtük söylemek zorunda kamışlardır. Klasik dönemde de üslubun süslü olması bir tesadüf değil, sanatkârın can korkusu nedeniyle bilinçli seçimidir. Bu seçim, tek parti dönemlerine has bir seçim gibidir. Kayıp yok, söz azalsa ya da zayıflasa da biçimsel bakımdan sanat güçlenir. Sanatkâr zararda değildir yani. Öte yandan dilde yalınlaşmayı gerekli kılan toplumcu söylem, krallıkların zayıfladığı dönemlerde yaygınlık kazanmıştır. Doğal bir sonuçtur bu da.
80 Kuşağı’nın geneli naiftir ya da şartlar nedeniyle naif olmaktan başka yol bulamamıştır. Haydar Ergülen gibi şairler için ilki, Necat Çavuş gibi şairler için ikincisi geçerli, çünkü 90’lı yıllarda özgürlüğün sınırı görece genişlemeye başlamasına rağmen Haydar Ergülen, şiirinde bir değişikliğe gitmezken Necat Çavuş 2002’de susan şiirden konuşan şiire geçmiş, “Amerika” şiir kitabını yayımlamıştır. Onun uzun yıllar suskunluğun şiirini yazdığını, en çok da “Amerika”da imgeleri verevine açarak konuşmasından anlıyoruz. “Amerika” kitabına dek Necat Çavuş şiirinde coşku neredeyse hiç yok, edebi, felsefi ya da siyasi göndermeler oldukça az, bu da şiirin içe kapanmasına neden oluyor. Öyle ki deniz temaında bile şiir açılmıyor. Sıkı şiir derdi, sıkıcılıkla sonuçlanıyor çoğunlukla.
Evet, Necat Çavuş, “Amerika” kitabına dek kuşağının şairleri gibi darbe dönemlerine has bir üslupla yazdı. İmgesel ve kapalı. İmgesel ve açık değil, özellikle bunu belirtiyorum, çünkü kapalılığı daha ziyade belirsizlikle verebilirsiniz. İmge üzerine azıcık düşünüldüğünde belli ortak sonuçlara varılabilir. Kapalılık-belirsizlik, zihni aptallaştırır sadece. Bu huy 80 Kuşağı’na II. Yeni’den geçmiştir. Necat Çavuş’un tüm bunların dışına çıkıp medeniyet şiiri örnekleri de verdiğini belirtmek lazım:
“ANIT ÖPÜŞLER
Mimar Sinan Konstantiniyye’yi en güzel yerinden
Tutup öpmüş öpmüş İstanbul yapmıştır
Belki bir Şehzâdebaşı’da belki Süleymaniye’de
Bir öpüş rüzgâra karşı çınar
Bir öpüş çağlara karşı simya
Bir öpüş müziğin gül açımı
Bir öpüş denizin içindeki ses
Ya Üsküdar’daki Şemsipaşa
Tanrım! O ne öpücüktür, belki de
İstanbul hiç böyle öpülmemiştir.” (2015, 97).
Öteden beri, baskı dönemlerinde insan, insana değil, doğaya sığınmıştır –çok az bir bazen de muhatabı belirsiz aşka-; çünkü kimse kimseye güvenemez, kaygı hâkim olur her yere. İnsan, insanı ele verebilir, jurnalleyebilir, doğa öyle değil, doğayla –hayvanları ayrı tutuyorum- karşılıklı seyr içerisindesinizdir. 80 darbesini yaşamış nesilden Necat Çavuş da pastoral şiirlerle insandan kaçıp doğaya-nesnelere sığınmıştır. Yaratıcıdan izler taşıyan, insan eli değmemiş doğa –panteizmden bahsetmiyorum-, daha ziyade dilin suskunluk anlarını temsil eder. Pastoral söyleyişlerle Necat Çavuş, sanki romantikler gibi yücelik duygusunu amaçlamaktadır. Bütün mistikler azıcık natüralisttir bu yüzden, bütün natüralistler de azıcık mistik.
Necat Çavuş’un “Amerika” dışındaki şiirlerinin genel özelliklerini aşağıdaki şiirde görmek mümkün: “Suna/geceyle gündüz arasında açıldın, gün ortasındaki/hüznün solmaz ışıklarında parladın, geceye gece,/gündüze gündüz, dedin ama/yine de bir gülün, bir lâlenin/kır çiçeklerinin ya da/göğsüne yerleşen ateş gibi hayat ve ölüm birlikte/vuruyor senin gülüşünün kıyılarına//Suna/bozuldu ateş düzeni, kor kor değil artık köz köz değil, ayak/izleri kardeş kardeşe gitmiyor, çözüldü kervan sistemi, o hiç/durmadan akan ırmak kurudu ve günlerin yürekleri yetiştirdiği/görülmez oldu, ve/unutulmuş leylâ adları, eski çağlarla gül-sen/gül sonsuz çağ eskimeyen ağız ritmiyle/geri gelsin ileri gidecek olan/geri gelsin hiç yitmeyecek olan/ve masum bir prensesin ağzı tarih bir gülüşle açıyor sayfalarını/ve gülüşün parlatır paslanmış hazineleri açar çocuk kalplerini/Suna/eğer gökteki yıldızlarda hayat varsa, orda yaşayan senin/gözlerindir//Suna/bu okyanusun fırtınalarında tekbaşına terkedilmiş/her bebeğin yanında senin bebek kalbin atar, ve/yeni doğan bebekler ilkin senin ruhuna sarınırlar//Suna/gerçek, yıl yıl ilerler, hayâlse hep kendi etrafında döner,/ ve hep hilâlin ağzına bakar, gülüşüne” (2015, 76-77). Şiirin göstergelerine bakarak hangi zamanda yazıldığını anlamak zor. Şair, zamansızlık mı yaratmaya çalışıyor, bu mudur sonsuzluk duygusu. Değil elbette. Şehirden köye ya da günümüzden geçmişe kaçmak sonsuzluk duygusuyla karıştırılmamalı. Yoksa bütün çobanıl şiirler sonsuzluğa içkin olurdu. Şairin seçtiği kelimelerden modern dünyaya alışamadığını, yabancı kaldığını çıkarmak mümkün. Çok az yerde günümüzün nesneleri giriyor Necat Çavuş şiirine. Buna yeni olandan ürkmek, “yeni-nesne-korkusu” [phobia of new object-evrenselleşsin terim (!)] da diyebiliriz. Modernleşememiş veya modernliğe tepkiler geliştiren kesimler hâlâ bu korku içre yaşamakta. Yeni nesneleri hayatlarına soksalar da bunu yazıyla ifşa etmekten çekinmekteler. Necat Çavuş’un modern dünya göstergelerini ise detaylara girmeden bütün olarak ele aldığına şahit oluyoruz. Şair, detaylara girmekten çekiniyor sanki. Meselâ, “Muhammed Ali/Kamyonu bir/Treni iki eliyle/Durdurmuş” (2015, 249). Kamyon, tren gibi modern dünyanın ürettiği bu bütüne ait firen, siren sesi gibi detaylara girmez. Kamyon, tren bir örnek sadece. Birçok İslamcı şair gibi kelime seçiminde muhafazakârdır Necat Çavuş. Halbuki ustam dediği Sezai Karakoç bu eşiği çoktan aşmıştı, her türlü kelimeden şiir yapmıştı: “Kıyılarda, yol üstünde, camlar içinde/Ustam dedi: ‘Dünya bir İstiridye/Dönüşelim bir inci tanesine’” (2015, 134). Bu üçlükteki alıntıyı Sezai Karakoç’tan yapmıştır Necat Çavuş, şiirin de ötesinde özel bir ilişki kuruyor Seza Karakoç’la: “O zaman Sezai Karakoç değildi sanki/Denizin kendisiydi konuşan Pendik’te/Ordusuz bir Alparslan gibi/Ve son kahraman gibi/Binbir mücevher dağıtan medleriyle//Ve baktık geleceğe uzanmakta kolların işareti/Kabaran göğüsten kopan tarihî kelimelerle//Ve güneş parlayınca üstümüzde/Şikâyet ettik güneşten de.” (2015, 158); “Ve Nuh’un gemisi kuyudan sesleniyor/Binbir güzellik çıkacağı belli//Sezai Karakoç gibi” (2015, 159). -“Denizin kendisiydi konuşan” ifadesi bizi “Hızırla Kırk Saat”e götürdü. Karakoç da “Hızırla Kırk Saat”in yazım sürecinden bahsederken “sanki denizle mülakat yapıyordum da şiir bu mülakatın notlarıydı,” diyerek Kehf Suresine (60-82) atıfta bulunur: “HANİ, [gezginlik günlerinde] Musa yardımcısına: ‘İki denizin birleştiği yere kadar yoluma devam edeceğim’ demişti, ‘[bu yolda] yıllar harcamam gerekse bile!’” (Kehf Suresi, 60). Yani bir seyrüsüluk (inisiyasyon) örneği olan “Hızırla Kırk Saat”, yolculuğa Kur’an’dan başlıyor.- Genel olarak ustaların iyi okunup tahlil edilmediğini düşünüyorum. Necat Çavuş, sanki özellikle ustasından uzak durarak kendi şiirini yazmaya çalışmış, bunda çok başarılı olamamış. Sezai Karakoç’u iyi kavrayıp sömürebilirdi, evet gerçekten sömürebilir, oradan yeni sonuçlara varabilirdi. Büyük şiirin etkisine kapılmamanın biricik yolu o şiirin şifrelerini çözüp kavramaktır. Yoksa var olamazsınız. Bir metni yüzeysel okumak taklitle sonuçlanıyor çoğunlukla. Necat Çavuş “Amerika” gibi özgün denilebilecek şiirinin kimi yerlerinde bile ustasının şiirini çözümleyemediği için ustasına benzemekten, dönüşmekten kurtulamamış. Sadece biçimsel değil, Sezai Karakoç’tan düşünsel bakımdan da etkilenmiştir. Sezai Karakoç, 60’lı yıllarda o dönemin siyasi atmosferine uygun düşecek şekilde komünist Rusya ve Hıristiyan Amerika gibi iki büyük güçten kitaplı bir dine inanan Amerika’yı, biraz da siyasi nedenlerle ehven-i şer olarak değerlendirmiş, ona yakın durmuş, bu minvalde yazılar kaleme almıştır. Necat Çavuş da neredeyse tek muhalif şiiri “Amerika”da bile bir Müslüman şairden beklenmeyecek bir yumuşaklıkla Amerika’ya sesleniyor, kimi yerde akıl veriyor, sanki Amerika’nın akla ihtiyacı varmış gibi, Trump şunları okusa nasıl bir tivit atardı acaba: “Amerika ses ver ustamın çağrısına/Ses ver kulak ver gönül ver gönülden ver/Diriliş bir rozet değildir yakada/Elini sokmaktır ruhun kazanına/Ve zaman kaynamakta altında” (2015, 194); “Sağırlık tutmuşken insanı candan/Senden büyük Allah var amerika/Gururu varlık sanma ona ışık salma/Parıldatma boşuna parlamaz ezelî tasma/Şiirimi anlamaya çalış amerika/Bak suyun üstündekini sayıyorum yalnızca/Kafan karışmasın diye amerika/İnmeden söz avına derinlere/Rilke’nin ‘leopar’ını bırak/Çavuş’un ‘kaplan’ına bak/Doğu gibi doğ batı gibi batma/Sen de gurbettesin amerika/ Sen de gireceksin tarihin sandığına/İyi şeyler yazmaya bak amerika/Sayfayı ateşle kanla doldurma/Tarihe yeni giriyorsun daha/Bu yaşlı filin altında kalma/Bir yeniyetmesin kucağında/Ama kim söyler bunu sana/Uzaktan seslenen şairden başka” (2015, 201). Şairin ustamdan kastı, diriliş fikrinin öncüsü Sezai Karakoç’tur, Amerika’dan Sezai Karakoç’a kulak vermesini bekliyor. Bu beklenti fazla romantik. Ortada bir denklik yok. Davette de güç-iktidar denkliği gerek. Peygamberimiz Roma ve Sasani İmparatorluğu gibi büyük güçleri, devlet olduktan sonra İslam’a davet etmişti. Tarihi doğru okumak lazım. Necat Çavuş bu detayları gözden kaçırmış gibi. “Baş göğe erdi mi ağla/İnsan gözyaşlarıyla döner aslına/Bir müjde kazanır çıplak ayaktan/Avuç avuç başlar dağıtma/Yukarıya bak ama/Yukarıdan bakma Amerika/Kendini Tanrının kırbacı sanma” (2015, 189). Sanki şiir kişisi, “Guantanamo Kampı”nda işkence görmüş, psikolojik bakımdan yıkılmış gibi ezik bir üslupla konuşuyor. Şair, gerçekten bunu amaçlamışsa çok başarılı olmuş, diyebiliriz. Tanrı’nın kırbacı ile efendi-köle diyalektiğine göndermede mi bulunuyor acaba. Niçin olmasın. Genel izlenime göre dünya köle, Amerika efendi; bir kölenin ütopik isteğine, gerçek bir kırbaçla karşılık verir efendi. Şiir kişisi, bir kölenin dilinden konuşmuyor da değil: “Bu yaşamak sana göre değil amerika/Bu ölüm sana göre değil/Mekik dokuyacağına yıldızlar arasında/Kan versene bizi bağlayan damarlara” (2015, 220). Bir de yardım istiyor Amerika’dan şiir kişisi, tam bir üçüncü dünya ülkesi psikolojisi, Yeşil Kuşak psikolojisi, Amerikancı-ılımlı İslam psikolojisi. Bu psikolojinin edebiyat ve siyasetteki köklerine inmeyi deneyelim: “Bomba” (1911) hikâyesinde, eskiden içinde bulunduğu komite tarafından tehdit edilen Sosyalist Boris’i Ömer Seyfettin şöyle konuşturur: “Evet Magdacığım. Yarın Amerika’ya gideceğiz, orada çalışacağız. Küçük, rahat, asude bir evimiz olacak. Ne komite, ne eşkıya, ne vahşet, ne cinayet! Yalnız çalışacağız. Gider gitmez çocuğumuz orada doğacak. Zavallı babam geçirdiği yetmiş senelik azabın mükâfatını orada görecek. Kalbi rahat, yatağında ölecek. Geceleri hücum ve boğazlanmak korkusundan uzak, tatlı tatlı konuşacağız. Aşkı, hayatı, güzelliği, iyiliği, fazileti hissedeceğiz. Göreceksin ki o zaman, insanlık ne tatlıymış!.. Güzel ve asayişli şehirler… Tiyatrolar! Geniş ve aydınlık sokaklar, cennet gibi köyler. Birbirine ihtiram etmesini bilen adamlar… Hiçbir sefalete müsaade etmeyen büyük şefkat müesseseleri… Hastaneler, sanatoryumlar… mektepler, darülfünunlar… Hasılı cennet! Mümkün değil bunları tahayyül edemezsin.” (2018, s. 136-37). Servet-i Fünûnculardaki Yeşil Yurt-Yeni Zelanda (ütopya) Ömer Seyfettin’de Amerika olarak mı karşımıza çıkıyor, tam bilemiyorum; ama geri kalmış ülkelerde Amerika’ya karşı bir sempatinin oluştuğu kesin; çünkü emperyalist İngiltere’ye karşı özgürlük mücadelesi veren kolonilerin zaferi sonucu 1776’da kurulmuştu Amerika, muhakkak sömürülen dünya ülkeleri için umut ışığı olmuştur. Daha sonraları Amerika’nın ekonomisi sanayiye yönelmiş ve bunun gerektirdiği serbest işgücü için kölelik, Abraham Lincoln tarafından kanlı bir iç savaş sonucunda 1865’te kaldırılmıştı. Kentli makineler karşısında köylü kas gücü yenilgiye uğramıştı. Yeni kölelik biçimi -ülkemizde doğru okunamamış olabilir o yıllarda-, köleliği kaldıran ülke olarak alkışlanmıştır Amerika. Şarlo, “Modern Zamanlar” (1936) filminde işçi sınıfı adıyla ortaya çıkan bu tür bir yeni köleliği ele alır. Makine Efendilerin elinde can çekişmektedir işçi köleler. Çok geçmeden Amerika, öteki-yabancı olarak gördüğü İngiltere’ye benzeyerek emperyalist bir güce dönüştü. Bir defa daha Hegel haklı çıktı. Sanırım Ömer Seyfettin’in Boris’i yanıldı. Kafka’nın 1911-14 yılları arasında yazdığı tahmin edilen “Amerika” romanında, hiç görmediği Amerika’yı aşırı zenginlik ile aşırı yoksullukların gerilim hattı olarak anlatması şaşırtıcıdır. Romanın daha ilk paragrafında Kafka, kahramanı Karl Rossmann’ı şöyle konuşturur: “Bir hizmetçi kız onu baştan çıkarıp, ondan çocuk peydahladığı için yoksul anne ve babası tarafından Amerika’ya yollanan on altı yaşındaki Karl Rossmann, hızını artık kesmiş olan gemiyle New York limanına girerken uzun süredir izlediği Özgürlük Heykeli’ni sanki ansızın güçlenen bir güneş ışığında gördü. Heykelin kılıcı tutan kolu sanki yeniden havaya kalkmış gibiydi ve bedenin çevresinde özgür rüzgârlar esiyordu.” (2016, s.1). Heykelin elinde meşale vardır, fakat Kafka Özgürlük Heykeli’nin eline meşale yerine kılıç vermiştir. Boris’e göre Karl kesinlikle çok daha bilinçlidir. Milli Mücadele yıllarında da Amerika’ya hayran Borisler vardı, Amerika mandası olma fikri Sivas Kongresi’nde tartışılıp reddedilmişti. I. Dünya Savaşı’ndan sonra bazı az gelişmiş ülkeleri, kendi kendilerini yönetecek bir düzeye eriştirip bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar Milletler Cemiyeti adına yönetmek için bazı büyük devletlere verilen yetkidir manda (Fr: mandat, İng: mandate). Amerika mandası olma fikrine İsmet İnönü gibi isimlerin sıcak bakması ilginçtir. Demek ki öteki büyük devletlere göre Amerika, daha güçlü ve adil zannedilmiş. Bu hüsnüzan, ne yazık ki hâlâ aramızda yaşamaya devam ediyor.
Necat Çavuş’un tematik-konulu “Amerika” şiirinde bağımsız sayılabilecek bölümlere de rastlıyoruz. Buralarda şair, okuru tekdüzelikten kurtarıp rahatlatmak istemiş gibi, kitabın sayfa sayısını artırmak için yaptığını düşünmek şiire haksızlık olur.
80 Kuşağı şairlerinin bazılarında bir düzyazı-şiir yazma tutkusu var. Nereden geliyor bu alışkanlık, İlhan Berk’ten mi, o nereden etkilendi, Fransız şiirinden mi? Evet Baudelaire ve Mallermé gibi Fransız şairleri mensur şiirler kaleme almıştır. Tanzimat döneminde Recaizade Mahmut Ekrem ve Abdülhak Hamit’in mensur şiir denemeleri olmuştur; fakat bu türün isim babası ve Türk edebiyatındaki ilk temsilcisi Halit Ziya Uşaklıgil, 1891’de “Mensur Şiirler” ve “Mezardan Sesler” başlığıyla mensur şiirlerini yayımlamıştır. Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Ahmet Hikmet gibi isimler de mensur şiir yazmışlar. Dikkat edilirse bunların bazıları romancıdır, şiir yazma tutkularını böyle gidermiş olabilirler. Şairler neden mensur şiir yazmıştır, bu sorunun cevabı kolay: Şair, her şeyi deneyen adamdır. Necat Çavuş da denemiş: “hâle, şebnem, ayşe, üç kızla battım akşam denizinin/ufuklarında, ve gecenin ani rengine yakalandım: öten/gece, oynayan, şakıyan, bütün yitiklerin türküsünü/çağıran gece/Süren sürenin ve en sessiz dalga, ben” (2015, 86). Bu metin için Halit Ziya’dan bir sadeleştirme örneği dense inanırdım; çünkü metinde bizi günümüzle irtibatlandıracak bir tek gösterge yok. Sorun tam olarak bu değil; asıl sorun, metnin bu tarza ait çok ham ilk örneklerine benzemesi. Gelişigüzel yapılan teşbihlerin genelde bir karşılığı olmuyor; zihin, ister istemez bir anlam arayışına çıkıyor, bulamayınca tökezliyor, eee diyor, bunun daha gerçeği ve güzeli doğada var, seni niçin okuyayım. Necat Çavuş’un bu çabasını Servet-i Fünûn dönemine ait mensur şiir pastişi diye mi okuyacağız. Aşırı yoruma hiç gerek yok.
80 Kuşağı şairlerinden çok azı ironiye yaklaşmıştır. 60’lı, 70’li yılların Sosyalist Gerçekçi ciddiyeti şiirimiz üzerinde etkisini 80’lerde ve hatta 90’larda –bilhassa İsmet Özel aracılığıyla- sürdürmüştür. İroni, Can Yücel seviyesine indirgenerek küçük görülmüş; Orhan Veli, bilhassa Cemal Süreya gibi bu işin ustaları göz ardı edilmiştir. Hiçbir söz sanatına veya yazma tekniğine müdahale edilmemeli kanaatindeyim. Önemli bir zenginliği mirasyedi gibi çarçur etmek olur bu. 80 Kuşağı şairlerinden Osman Konuk, daha ziyade bireysel ve toplumsal ironi örnekleri vermiştir; fakat ironi, siyasi alanda gerçek kişiliğine kavuşur. Bu bağlamda cesaret, kişiyi Sokrates veya Nefi gibi gerçek ironistler mertebesine yükseltir. Necat Çavuş birkaç yerde ironiyle zayıf temas kurmuş: “Adalar vapuru geçerken şaşırıyor/Timsahlar ne kadar büyümüş, diyor” (2015, 96); “ve en çok şunu isteyin istediklerimden:/Seine’den içen bir deve, ve Zemzem’den içen bir ren.” (2015, 89).
Çarpıcı mısraya giden yolda imgeye çok iş düşer. Necat Çavuş, az da olsa bunun farkında: “…Ve doğuyorum, bense/doğuyorum tüm çoğalmalara karşı bir doğumla,” (2015, 78); “Ve her türlü köleliğe hayır! diyor/Boynundaki ben” (2015, 80); “Şiir yazdım/Şiir nedir bilmeden/Ayşegül/Sayesinde” (2015, 258); “Demek/Benden uzunmuş/Ayşegül/Ona bakarken/Yıldızları görüyorum da” (2015, 269); “Öpülen yere dudak değmemiş ola” (2015, 81); “ve yeni adlar getirmişsin lâleye güle.” (2015, 87); “Evden çıktım tabiata gittim/Baktım ki güneş daha büyülü/Ve gökyüzü bütün gökyüzü” (2015, 95); “İçeriden ses geliyor ama/Kulağın yabancı kuşlarda hâlâ” (2015, 130); “Benim küçük küçücük esmer güneşim.” (2015, 84).
Edebiyat podyumlarında, billboardlarda, gazete manşetlerinde boy gösteren bir şair değil Necat Çavuş, kitapları da öyle anlı şanlı yayınevlerinden çıkmadı, dolayısıyla ondan etkilenen şairler bu etkilenmeleri gizlemekte çok da zorlanmamışlardır. Meselâ YKY’den çıkan ve sonra Everest Yayınlarında toplu şiirlerine ad olan Ömer Erdem’in en etkili kitabı “Evvel” formunu –bilhassa tekrir- Necat Çavuş’a borçludur bence. Form, modern şiirde başat unsur kabul edilir. Bu bağlamda Necat Çavuş’tan bir örnek:
“BUKET
Gülümse çözülür hayretten gümüş bulutlar
Gülümse yeryüzü kuştüyü hafifliğinde
Gülümse ayça güller açılır ruhumun atlasında
Gülümse şimşek uysal bir kavis parmağında
Gülümse mevsimlerimi bahar kanıyla tazele
Gülümse işarettir avare bilgenin gelişine
Gülümse yanaklarda gözyaşı gerdanı inci ve yakut tane tane
Gülümse bahçemde eğilir matem çiçekleri
Gülümse çoğalır ağzının hazineleri
Gülümse toplanır canlar buketi
Gülümse ölülere merhaba dirilere merhaba
Gülümse öyle daha güzel ölüyor dünya” (2015, 98).
Ömer Erdem’den bir örnek:
“Sen dolu karanlığı çıkmaz sokağın sana
Sen kurbağa sevenim ağaç ağızlım sana
Sen sel gazabı çocuk mantığı sana
Sen dilbüken otu gece üç çayım sana
Sen ardıçların yurdu vahşi ayaklım sana
Sen duvar çatlağı bozgun düğümü sana
Sen şaffaf mermer şekeri çin balığı sana
Sen onyedinciyüzyıl küflü hançer sana
Sen mektep bayrağı çatı kuşu sana…” (2010, 6), diye devam ediyor.
Hayır, bir tanecik örnekle bir kitabı başka bir şairle ilişkilendirmek doğru olmaz derseniz, bir örnek daha verebilirim. Necat Çavuş:
“ ‘Tales from topographic oceans. Yes’ ama
Güneşe giden ateş getirmiş midir
Aya bakan uyanmış mıdır
Yıldızları izleyen ulaşmış mıdır
Aynanın önündeki kendini çözmüş müdür
Suya giren güzeli görmüş müdür
Mozart’ı duyan Mozart’ı bulmuş mudur
Renkleri ayıran anlamış mıdır
Birliğe doğru çıkıp boyanmış mıdır
Secdeye kapanan alçalmış mıdır
Göklere açılan hiç batmış mıdır” (2015, 133).
Ömer Erdem:
“neye benzetsem seni!/bağ bıçaklarının diş girintilerine mi
neye benzetsem seni!/gemilerdeki kaptan köşkü genişliğine mi
iğne yapraklarından düşen/kristal kar güneşlerine mi!
neye benzetsem seni!/kış gecesi serilen çarşaf sesine mi!
ince buzlarda yürürken/duyulan korku düşmesine mi!
neye benzetsem seni!/bahar dumanları içinde/henüz yaratılmamış kelimelere mi!
Neye benzetsem seni!/kaya diplerindeki/ömürsüz ot köklerine mi!” (2010, 50), diye devam ediyor.
Başka örnekler de var. Ama meraklısı, kelime kadrolarında da benzerlik bulunan bu iki diriliş şairini karşılaştırmalı okuyabilir. Etkilenmeleri öncelikle sanatkârın en yakınında aramalıyız. Tekrir sanatı, Osmanlı edebiyatında sıkça kullanılmıştır. Bu iki şair gibi birçok modern şairimizin üzerinde Osmanlı şiirinin doğrudan ya da dolaylı etkisi olduğu bir gerçek.
KAYNAKÇA:
Çavuş, Necat; Küçük Okyanuslar, Mevsimler Kitap, İstanbul 2015.
Erdem, Ömer; Evvel, Everest Yayınları, İstanbul 2010.
Franz Kafka; Amerika, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2016.
Ömer Seyfettin; Bütün Eserleri 3, Bilgi Yayınevi, Ankara 2018.
Bir yanıt yazın