Ustalık dönemlerinde tanıdığımız yazar ve şairlerin çocukluk anıları ve acemilikleriyle doludur edebiyat dergileri; güvenilir kroniklerdir, yazarlık ve şairlik serüvenlerinin nesnel anlatıcıları. Mistik bir sisle ya da süsle mitolojik varlık haline getirilen üstatların insan yanlarıyla karşılaşırız dergilerde, bu yüzden dergiler kitaplardan daha sahicidir. Hemen her baskıda tashihi yapılarak daha nitelikli hale getirilip kapak ve sayfa tasarımları güncellenen kitapların aksine, dergilere ilk baskıdan sonra pek dokunulmaz, çoğunlukla ikinci baskı hakkı bile tanınmaz. Dergiler, insanın kaderini yaşar.
Bu söylediklerimi “Edebiyat” dergisini incelerken de hissettim. Aynı kategoride yer alan en sıra dışı şeyler bile en sıradana benzeyebiliyor çünkü. Mizanpajı oldukça sade, 4 sayfalık –zaman zaman sayfa sayısı artabiliyor- “Edebiyat”ın ilk sayısı altı imzayla -Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Bahri Zengin, İsmail Kıllıoğlu ve Eugéne Ionesco- Şubat 1969’da, son sayısı Mayıs-Aralık 1984’te çıkmış. Yaklaşık 15 yıllık bir süreç. Sıkı çalışma ve ürünlerle geçen 15 yıl bir derginin, sanatkârın kendini oluşturup iz bırakması için yeterlidir. Nuri Pakdil, ciddi anlamda ne yaptıysa bu 15 yılda yapmıştır.
Bir estetik seviye var “Edebiyat”ta, öyle çok zayıf diyebileceğimiz metne rastlamıyoruz. Profesyonel anlamda editörlük yapıldığını söyleyebiliriz. İmlâ ve noktalama herhangi bir kurala uyulmadan savruk olarak kullanılmış. Önemli aktüel meselelerin bir gün tarih olacağı bilinciyle dünyada olup bitenler yakın takibe alınarak yorumlanmıştır. Başta Nuri Pakdil olmak üzere neredeyse her yazar, birbirinden kopuk metinler yerine kitap bütünlüğünü gözeten ürünler yayımlamaya gayret etmiş. Bir konuda derinleşebilmenin yolu düzenli çalışmaktır. Dağınık çalışmalardan genelde dişe dokunur bir şey çıkmaz. Yaşamla içli dışlı olan kaotik bir eser bile sonuçta masa başında olgunlaşır. “Edebiyat” bunun farkındadır.
Nisan 1973’ten itibaren “Edebiyat”ın sahibi, sorumlu yönetmeni Nuri Pakdil olur. O güne dek Ahmet Bayazıt’tır. Dergi, kesintisiz çıkan son döneminde adeta okula dönüşür. Soluğu kesilip duran dergiler gençlere göre değildir çünkü. “Edebiyat” birinci döneminde ürün ağırlıklı bir dergi çıkarmış, ikinci döneminde gençlere kapılarını aralayarak yeni şair-yazar çıkarmıştır.
Evet, “Edebiyat” dergisinin iki dönemi olduğunu düşünüyorum. 1969’dan 1974’e birinci dönem. Haziran 1974 Rasim Özdenören’in “Edebiyat”ta en son göründüğü ay; zaten Erdem Bayazıt, Akif İnan daha evvel dergide yazmayı bırakmışlardır, muhtemelen “Mavera” dergisi hazırlığı içerisindedirler. Bu tasnifte Rasim Özdenören gerçekten önemli; çünkü alegorik bir benzetme yapacak olursak Nuri Pakdil pathosu [coşku (pathos büyülü bir ethosu da barındırabilir bünyesinde)], Rasim Özdenören logosu (akıl-sağduyu) temsil ediyor. “Edebiyat”ın kurucu ekibinden kapanışına dek bir tek Nuri Pakdil kalmıştır; en başından beri hâkim ismi, lideri konumundadır, kurucu kadrosundan 5-6 yaş büyüktür, abidir belki ama bir üstat değildir; çünkü edebiyat yaşları (ürün yayınlamaya başlama tarihleri) birbirlerine oldukça yakındır. Kaldı ki 5-6 yaş, edebiyat ve düşünce hayatı için öyle ciddi bir fark değildir. “Edebiyat”tan ayrılıp “Mavera”yı kuran ekip Necip Fazıl’ı üstat, Sezai Karakoç’u usta, Nuri Pakdil’i ise abi olarak görmüşe benziyor. Nuri Pakdil, istisnalar dışında –belki müsait değildir, bir yoğunluk içerisindedir-, derginin başyazılarını kaleme almış, bazı sayılarında ilk sayfayı sırf kendi ismi, hatta müstearlarıyla doldurup kurucu kadroya iç sayfalarda yer vermiş, bazı sayılarında ise yalnızca kendi ürününü yayımlamış –bu dergi değil kitap yayını demektir, farklı yazar ve şairleri görmek isteyen okuru da rahatsız eder-. “Edebiyat”ın neredeyse üçte biri Nuri Pakdil’in külliyatını içerir. Pakdil, 16, bir de kendisi var, 17 kalem kadar yazmıştır. Bunun bir riskli yanı var: Tektipleşmek. Sonuçta 17 imza, aynı kişiye-karaktere ait, doğal olarak “Edebiyat” yer yer çoksesliliğini-renkliliğini yitirmiştir. Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki, isme takılan bir maskeden başka bir şey değildir müstear; cesurları kahraman, korkakları ikiyüzlü yapar. Bu iki durum arasında ince bir çizgi vardır. Dikkat etmek lazım. Hiç şüphesiz birinci grupta yer alır Nuri Pakdil. Fakat yine de “Edebiyat”ta tedbir amaçlı da olsa gereksiz bir müstear alışkanlığı var. Büyük-Doğu’da iktidarın en tepe noktalarındakilerle çatışan Necip Fazıl’ın müstear isim kullanmasını anlıyorum, “Diriliş”te olduğu gibi “Edebiyat”ta da Necip Fazıl’dakine benzer bir sert-saldırgan tutuma rastlamıyoruz; Batıcılar-Marksistler, sizi gidi satılmış herifler denilse de hiçbir şekilde şahıslar hedef gösterilmiyor, üstelik illegal bir yayın da yapılmıyor. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” tarzı konuşmalarda genellikle üzerine alınan kız oluyor. Bu tür olumsuz tutumlar, sonradan “Mavera”yı kuracak ekibi dergiden uzaklaştırmış olabilir. Dergide, Musa Deniz’e –müsteara benziyor- ait Nuri Pakdil’i öven bir metnin başyazı olarak yayımlandığına şahit oluyoruz: “Nuri Pakdil, sürekli sorgulayan bir yazar. Kendisinden başlatarak tüm insanlığı kuşatan bir sorgu bu” (Edebiyat, Kasım 1980, s.1). Bu yazı, başka dergide yayınlansa daha bir saygı uyandırır ve ciddiye alınırdı diye düşünüyorum.
Birinci dönemde hemen hepsi “Diriliş” dergisinde amatörlüklerini atmış, ama artık ustalıklarını göstermek isteyen dinamik isimler vardır. Nuri Pakdil, 35 yaşındadır, diğerleri daha genç. Derginin yaş ortalaması 30 civarında gibi gözüküyor. Bir dergi için çok ideal bir yaştır. Kendini yetiştirmiş bir yazarın yetkin eserler ortaya koymaya başlayacağı bir yaştır aynı zamanda 30; öncesi coşku ve keşfin önemli olduğu, anlık yaratıcı deha gerektiren şiir için daha elverişlidir. Derginin ilk birkaç sayısında yazarların birikimi göz kamaştırıyor, ancak ilerleyen sayılarda kendilerini tekrar ettiklerine şahit oluyoruz. Dergicilik sürekli okuma-araştırma, gerçek bir entelektüel ilgi istiyor. Neyse ki Nuri Pakdil ile Rasim Özdenören hukuk; Erdem Bayazıt ile Akif İnan edebiyat; Alâeddin Özdenören felsefe eğitimi almıştır. Bu farklı dallardan edinilen birikim dergiye de yansımış.
“Edebiyat”ın birinci döneminde şiire az yer verildiğini görmekteyiz; baş şairi Erdem Bayazıt’tır. Cahit Zarifoğlu ile Alâeddin Özdenören arka planda kalır. Erdem Bayazıt meşhur “Sebep Ey” kitabını peyderpey oluşturmaktadır. Bu kitap 1972’de Edebiyat Dergisi Yayınlarında okurla buluşacaktır. “İşaret Çocukları”nın (1967) şairi Cahit Zarifoğlu “Yedi Güzel Adam”ı bir bir yayımlamaktadır. Bu kitap 1973’te Edebiyat Dergisi Yayınlarından çıkar. O güne dek eser vermemiş Erdem Bayazıt, niçin kitap sahibi bir şair olan Cahit Zarifoğlu’nun önüne geçirilmişti gibi bir soru beliriveriyor kafamda. Fazla öznel ve aşırı yoruma düştüğümü hissettirecek birkaç cevabım var. Bu yüzden bende kalsın. Cahit Zarifoğlu, kimi anlatmaya bağlı –türü tam belli değil- düzyazı denemelerinde bulunuyor. İlk birkaç metinde kötü bir Türkçeyle karşımıza çıkıyor: “Başımdaki düşünce kudurmuş hayvan gibi dolanıyordu” (Edebiyat, Mart 1969, “İns”, s.3). Kafamdaki düşünce, olmalıydı. “Karanlıkta kurtlar bağırmaya başlamıştı” (İns). Kurtlar bağırmaz, ulur; metnin bütünlüğüne bakıldığında bir kişileştirme amacı da güdülmediği görülüyor. “Elinde olsa kurtları çağıracak, onları yeniden çocuklara saldırtacak, kurt çocuk yerken olanın özünü anlayacaktı” (İns). Kurt çocuk, bu şekilde çocuğun kurt olduğu anlaşılıyor; bir virgülle mesele halledilebilir. Kurt, çocuk yerken… gibi birçok örnek. Cahit Zarifoğlu’nun şiirdeki anlaşılmazlığının arkasında bu tarz bir sorun mu var; şiir dilini mercek altına alsak nasıl bir sonuca varırız. Hayır, bir sonuca varamayız, çünkü modern şiir her türlü aksaklığı sanat diye yutturabilme yeteneğine sahip. Cahit Zarifoğlu da gerçeküstücü metinler deniyor sanki, “sanki” diyorum çünkü dil sorunları yüzünden tam anlaşılmıyor bu girişimleri de. Akif İnan ise divan şiirine yakın durur, hatta bitişiktir, divan şiirinin biçim unsurlarını güncellemeye çalışır –Osman Sarı acaba Akif İnan’dan mı doğdu-, inanç kaynaklı bir coşkuyla yazar, güvenilir bir limana demir atmıştır, onda bunalımın izine pek rastlanmaz.
Alâeddin Özdenören, kendine has bir şiir yazarken –şiiri pek merkezine almıyor gibidir- nitelikli düşünce metinleri de üretir. Özel bir kafadır. Felsefe eğitimi almış olması yazılarda kendini hissettirir. Nuri Pakdil ise 15 yıl boyunca şiirde diretir, dergi kapağında verir çoğunlukla şiirlerini, ancak bir eksiklik vardır onun şiirinde ya da bir fazlalık; nedir peki? Bunun da cevabını tam veremeyeceğim, çünkü kendine has bir şiir kuramamıştır, yazdıkları eklektiktir –dönüştürülememiş etkiler barındırır bünyesinde-, dolayısıyla Pakdil’in şiirinde kopukluklar göze çarpar. Üstelik kendisi de hissediyor olmalı ki bunları öz ismi yerine “Ebubekir Somut” müstearını kullanır şiirlerinde çoğunlukla. Şiiri asli işi olarak görmediği açıktır. Nuri Pakdil’in edebiyat tarihi üzerine yazıları da yeni şeyler vadetmez, meselelere değinip geçer. Ne yazarsa yazsın, isterse tıp-astronomi kitabı, her zaman ve her yerde bir denemeci-öykünmecidir Nuri Pakdil; Nurullah Ataç-Cemil Meriç arasında gidip gelir. Romantiktir hep. Zapt edilemeyen coşkusu ona bol bol “slogan” ve “aforizma” ürettirir. Devrimcilik bunu gerektirir çünkü. Zaten kendisi de “yazılarım devrim bildirileri gibidir” der. Coşkunun kaybolduğu yerlerde derin bir hüzün beliriverir ve aşırı duygusal-bunalımlı metinlerle karşımıza çıkar Pakdil. Devrimcilik bunu da gerektirir çünkü. İki uç noktada bulunabilmeyi.
1972’den itibaren dergiye genç yeteneklerin katılımı artmıştır. “Diriliş” dergisinin genç şairi Ebubekir Eroğlu’nu, Mustafa Miyasoğlu’nu şiirleriyle görürüz dergide. Birkaç yıl içerisinde Osman Sarı, Kamil Eşfak Berki de ilk şiirlerini yayımlar. Bu iki şair, “Edebiyat”tan sonra “Diriliş”e de katkı verirler. Dergilerin birbirine böyle gizli katkıları olur; dost veya düşman dergiler olsun, bu hiç fark etmez. Biliyoruz ki, hiçbir dergi gençlerin kendi bünyesinden koparak başka bir dergi kurmasına hoş bakmaz, kan kaybı olarak görür bunu; kopuşun bir genişleme, yayılma olduğunu kabullenmek istemez. “Edebiyat”, “Diriliş”ten kopmayla; “Mavera” ise “Edebiyat”tan kopmayla kurulmuştur. “Diriliş”in torunudur “Mavera”. Ne olursa olsun; baba çocuğunu, dede ise torununu reddedemez, hissettirmese bile gizliden gizliye sever.
“Edebiyat”ta öykünün taşıyıcı ismi “Hastalar ve Işıklar” (1967) kitabının yazarı Rasim Özdenören’dir. Daha 16-17 yaşlarındayken “Varlık”ta öyküler yayınlamış, 22’sine Sezai Karakoç’la tanışmış ve dönemin muhtelif dergilerinde boy göstermiştir Rasim Özdenören; “Edebiyat”da “Çözülme” ve “Çok Sesli Bir Ölüm” kitaplarına girecek öykülerini yayımlamaktadır; komplo teorileri de üretir sık sık, çekinmeden uçları yoklar, hata yapmaya açıktır bu tavrı: “Avrupa, felsefeye niçin bu kadar düşkündür, bu kadar çok filozof çıkarmasının sebebi nedir? Avrupa felsefesi sanki boyuna Hıristiyanlığın ortaya koyduğu ‘eksik insan’ı tamamlamak veya yeni bir insan inşa etmek çabası içinde gibidir” (Edebiyat, Haziran-Temmuz 1969, s.2). Ancak daha Hicri ikinci yüzyılda Müslümanlar da yoğun bir şekilde felsefeyle uğraşmaya başlamış, birkaç yüzyıl içerisindeyse onlarca filozof çıkarmıştır. Rasim Özdenören’in yaklaşımları pek tutarlı görünmüyor. Öyküde İsmail Kıllıoğlu da temiz Türkçesiyle; Durali Yılmaz çarpıcı kurgu ve ilginç anlatıcı kişilerle karşımıza çıkıyor. Mehmet Ragıp Karcı deneyselden -tek cümleden oluşan upuzun paragraf gibi- yana bir tavır koyuyor.
Denemede, çelişkileri-yer yer aşırı duygusallığı bir yana bırakırsak, Nuri Pakdil açık ara öndedir; dili kusursuza yakın –uydurma kelimeler hariç- ve son derece ritmik kullanır, şiirde başaramadığı birçok şeyi denemede başarmıştır. Şiirde ne kadar soğuk ve tutuksa denemede o denli sıcak ve akıcıdır. Kitap tanıtımları a yapmışsa da kuramsal metinlere pek yaklaşmaz. Bu hususta Rasim Özdenören daha yetkindir. Onun özellikle öykü üzerine kaleme aldığı yazıları bugün bile okumaya değer. Erdem Bayazıt da ilk başlarda denemeye heveslidir. Derginin 2. sayısında Bayazıt “Kelimenin Dirilişi” başlıklı vasat, ama son derece samimi yazısında Sezai Karakoç’a değinir: “Sezai Karakoç’un Türk düşünce hayatına getirdiği canlılıktan söz etmek istiyoruz. Kurucu bir tefekkürle düşünce hayatımıza giren Sezai Karakoç… ilkin, öz medeniyetimize ait küllenmiş, anlam kaymalarına uğramış, canlılığını yitirmiş terimleri yeniden ele almakla işe başlamıştır… Sezai Karakoç’un bu çalışması bir bakıma İslâm Medeniyeti Tarihindeki mücedditlerin çalışma tarzını andırmaktadır. Sezai Karakoç’un ‘Kıyamet Aşısı’ ve son olarak ‘Sütun’ ismi altında topladığı yazıları Türk düşünce hayatı için yeni bir dönemin ve sağlam bir geleceğin kesin habercisidir” (Edebiyat, Mart 1969, s.1). Bilhassa Karakoç’un “Sütun”undaki Batı’ya ve Marksizm’e bakışı “Edebiyat”ın omurgasını oluşturmuştur. Erdem Bayazıt, şiir ağırlıklı gidiyor, düzyazıya fazla yaklaşmıyor. Bence doğru yapıyor. Bahri Zengin ise ilk birkaç sayıda gayet nitelikli metinler üretmiş, ama sonra geri çekilmiş. Akif İnan’ın divan şiiri üzerine düşünmeleri –keşke modern şiir üzerine de düşünseydi- ve Tanzimat Dönemine yoğunlaşarak edebiyat tarihini yeniden yorumlama çalışmaları okunmaya değer. İnan, “Edebiyat ve Politika” (Edebiyat, Mart 1969, s.1) yazısında, sanatkârın iktidarla ilişkisini etraflıca irdeliyor, oldukça ikna edici sonuçlara ulaşıyor. Halil İnalcık’ın Marksist eleştiri kuramından doğan “Şair ve Patronaj” kitabına o zamandan verilmiş sağlam bir cevap olarak okunabilir bu yazı. Akif İnan bu yazılarıyla daha ziyade kendi bilinç seviyesini yükselterek poetikasını oluşturmaya çalışıyor. Derginin en tutarlı kalemi desek, sanırım yanlış olmaz. Atasoy Müftüoğlu seyrek de olsa entelektüel yönü kuvvetli denemelerle yer alıyor dergide.
Daha 70’li yılların başlarında “Edebiyat”, çeşitli çevreler tarafından “bunalım edebiyatı” yapmakla suçlanmıştır. Mehmet Ragıp Karcı bir öyküsünde şu cümlelerle karşımıza çıkar: “Kafamın bulandığını ve artık midemin de pencereden gelen soğuğu, kaldıramadığı ortada iyice. Işıklar yanıyorlar daha. Güm. Birden irkiliyorum. O yanımda ve güm’ü ben uydurmuş olacağım. Sesler. Şarıl şarıl; sesimi içimdeki sese uydurmaya çalışarak konuşuyor şimdi. Ben duymuyorum ama onu” (Edebiyat, Mayıs 1970, s.5). Aslında “Edebiyat”a yöneltilen “bunalım edebiyatı” bir suçlama değil bir hakikattir. Bunalım meselesi dönem dönem azalıp çoğalarak da olsa “Edebiyat”ın merkezinde yer alır. Mehmet Reha müstearıyla Akif İnan şu tespitte bulunur: “Tanzimat bir medeniyetin ve onun bir tezahürü olan devlet düzeninin, millet hayatında yüzyıllarca süren bir oluşuma dayandığı gerçeğinin bir tarafa itilmesi hareketidir ve bugüne kadar süregelen bunalımın başlangıç tarihidir” (Edebiyat, Mayıs 1970, s.1). Burada da görüldüğü üzere Akif İnan, genelde soğukkanlı yaklaşır meselelere. Emin Ziyaioğlu müstearıyla Nuri Pakdil şunları söyler: “Bunalımı gün gün artan, insanı yoğun bir aceleciliğe iteleyen bir çağ kesitindeyiz. Nereye dönsek çember daralıyor. Her yerde bir â r a f sıkışıklığı. Korku mu, umut mu, beklenen? Batı’nın bekleyişini anlatan Godot nedir? Bu, mutlaka savaş olamaz… Taşı tutsanız yerine koysanız, yine yuvarlanıyor daha çok hızlanarak. Camus’nün sisif efsanesinde anlattığının bir başka biçimde uygulanışı… Bizse, Batılı romancının, oyuncunun, sinemacının savaş açtığı korkuyu, hele Kafka’nın korkusunu çoktan kovduk kaf dağlarına. Çevremiz umut. Umuda dokunduk. Umuda dokunulunca onun özü de belirir, aydınlanır kapsamı, ülkü ve eylem öne geçer. Yazarken eylem de geliyor kalemin yedeğine. Sürekli seçim yapıyorsunuz. Eylemi ve yazarlığı bunun için birlikte götürmekteyiz. Yıkıldı yazarların bireysel kuleleri. Muştu. Yazar kente inmiştir. Yazar meydanlara yönelecektir” (Edebiyat, Mayıs 1969, s1). Umut, devrimcinin azığıdır. Öte dünyaya inanan hiç kimse ye’se kapılmamalıdır elbet. Ancak özellikle de birinci döneminde “Edebiyat” karamsarlığa düşmekten kendini kurtaramaz. Nuri Pakdil’in günlüklerine bakalım: “Cumartesi, 11 Mayıs. Akşam yine Mito’dan arkadaşlara söz açınca, Mito’nun o gördüğüm köprünün yakınında küçük bir yerde kaldığını söylediler. Mito’yu gördüğümden bugüne değin, Mito, ilgilendiğim olayların en başlarında yerini aldı. Çünkü delilik, Mito’nun yaşamasına eş bir yaşama, bu çağın bir kesiti oluyor. Ölüm nasıl gerçekse, intihar nasıl varsa delilik de öyledir. Deliliği şöyle yorumlamalı: Toptan topluluğun delirmesi olmuyor da, bir yiğit, bir başkaldıran çıkıyor, o topluluğun içinden… Savaşı yazar. Ölümleri bildirir gazete. Gazete haberleriyle deliler evi arasında çok sıkı bir ilgi var. Belki de ilk delilik gazeteyle yürürlüğe konmuştur. Kızdığınız haberlerin durmadan çoğalması, çağın hep bunalması. Hep gazete bunaltır” (Edebiyat, Haziran-Temmuz 1969, s.3-7). Mito, köyün delisidir. Nuri Pakdil bir natüralist gibi bu deliyi mercek altına almış. Rasim Özdenören “Batının Açmazı” başlıklı yazısında konuyla ilgili olarak şunları söyler: “Camus içinse var oluş, bir saçmalıktır, var oluş ‘saçma’dır ve bu ortamda, çözülmesi gereken tek değerli soru ‘intihar’dır… Sartre’ın teşhisi bunalım, seçememekten doğuyor” (Edebiyat, Nisan 1972, s.1). “Edebiyat” eleştirdikleri yazarlardan beslenmeyi ihmal etmez. Mesela yukarıdaki sözleri eden Rasim Özdenören, derginin aynı sayısında; Sezai Karakoç’un yeni çıkan “Yunus Emre” kitabı hakkında yazarken bir entelektüellik gösterisi olarak Camus’dan alıntı yapar: “Albert Camus, bir denemesinde, ‘efsanelerin kendi hayatları yoktur’ der. ‘Onlar bizim kendilerine can vermemizi beklerler’” (Edebiyat, Nisan 1972, s.7). Olabilir mi, olabilir; ancak mesele Camus olunca, böylesi çelişkiler insana saçma (absürt) gelebilir. Nuri Pakdil de Camus’dan etkilenmişe benziyor, gazeteyi absürt bir dille yorumluyor zaten. Bunalım, delilik, intihar vb. varoluşçuların konularından. Genel anlamda Nuri Pakdil, metinlerinde –özellikle oyunlarında- absürde, gerçeküstüne meylediyor; Sartre, Camus, Kafka vb. etkisiyle absürt-bunalım-intihara odaklanmışa benziyor. “Bizse, Batılı romancının, oyuncunun, sinemacının savaş açtığı korkuyu, hele Kafka’nın korkusunu çoktan kovduk kaf dağlarına” demesine rağmen “Edebiyat”ın Kasım 1975 tarihli sayısında varoluşçu yanlarıyla dikkat çeken, bir absürt tiyatro örneği olarak da okunabilecek “Korku” adlı bir oyun yayımlıyor. Mustafa Yakup –müstear olabilir- tek cümleyle “Edebiyat”ın amacını özetler: “Çağımızın hastalığını, bunalımlarını ve bunun nedenlerini tartışma dönemi, tartışma ortamı içindeyiz” (Edebiyat, Kasım 1970, s.9). Emin Ziyaioğlu müstearı ile Nuri Pakdil şöyle konuşur: “Miladın 1970 yılında Türkiye. Bunalımın kökenini araştırıyorum. Halk, tüm kurumlar, Devlet, uyumsuzluk içindedir. Nice zamandır zorlanıyor halk. Bunalım, batılı yazarların, Marksçı yazarların halk düşmanı oluşlarında toplanmaktadır. Yanlış şartlanma bizi bu noktaya getirdi” (Edebiyat, Mayıs 1970, s.6). Aslında Nuri Pakdil, bunalımı hissetmiş, ancak başka yerde aramış. Bunalım okumuş-elit kesime has bir hastalıktır. Sosyetedendir. Buna İngiliz aristokratları “spleen” (nedeni belli olmayan iç sıkıntısı) der. Ekonomik rahatlığın doğurduğu yaşantı zenginliğinden, her şeyi elde etmiş bireyin amaçsız kalışından, yani dünyada sahip olunan mal mülkün kapladığı yer kadar bir boşluktan doğar. İnsanlık tarihi boyunca halkın çalışıp karnını doyurmaktan düşünmeye pek vakti olmamıştır. Halk, ruhsal değil de bedensel rahatsızlık yaşar, ölür en fazla. Müslüman Türk halkı tarihin hiçbir zamanında bunalıma girmemiştir; çünkü inanç bunalıma girmeye, intihara müsaade etmez, sabrı salık verir. Bunalım –istisnaları saymazsak-, inancı rafa kaldıran entelektüellere ve kapitalist elitistlere aittir. Bunalım bir markadır, lüks mağazalarda satılır, halkın alamayacağı kadar pahalıdır. Bunalıma giren yöneticiler halka zulmeder ancak. Halk ise kriz anlarında bunalıma girmez, en fazla ayaklanır ve her türden fildişi kuleleri, şatoları yerle bir eder. Rasim Özdenören, bizi desteklercesine konuşuyor: “Sürekli olarak hiçbir zaman aldatılamamıştır halk. Bir Tanrıkulu kalkar ve ikaz eder toplumu. Ve o toplum, intihar düşüncelerinin afsunundan, kendini kötürüm eden büyülerin hasta etkilerinden kurtulunca bakar bir çevresine. Milyonlarca insan kurtarıcı düşüncenin gerilimiyle kalkar ayağa” (Edebiyat, Aralık 1971, s1). Kötülüğe son verecek bir kurtarıcı (Mehdi/Mesih) beklemektedir; bu, evet bu, bir bunalım belirtisi olabilir. Rasim Özdenören, “Batının Açmazı” başlıklı yazısında tartışmaya açık şeyler söyler: “Akıl dışı bir insan oluştu dünyamızın batı kesiminde. Yunan, Roma ve kendilerine ait bir Hıristiyanlık oluşturdu bu insanı… Aklın sınırlarını ilk zorlayan batılı, vara vara bir ‘ideler dünyasına’ varmıştı. Soyut, çözüm getirmeyen, amacı kendinden ibaret bir yaklaşım. Sonra Hıristiyanlık… Hıristiyanlık bir çözüm getirmedi kendilerine. Terk ettiler. Yani felsefi anlamda terk ettiler. Egzistansiyalizmin ilk sistemli kafası Kierkegaard, zamanın kiliselerini kötüler ve reddederken, böyle bir terk edişi de kekelemiyor muydu? Gerçekten de, bu felsefi akım, çağımızda tam bir tanrı tanımaz niteliğe bürünmüştür. Sartre’ın, insana sorumluluk yükleyişi, insanı ‘üstün’ tanıyışından değil, tanrıyı reddedişinden ileri gelmektedir” (Edebiyat, Nisan 1972, s.1). Genel olarak Rasim Özdenören, Batı’yı roman karakterleri, tipleri üzerinden kavramaya ve aktarmaya çalışıyor. Düşünürlere, pek yaklaşmıyor, felsefe tarihi bilgisiyle değinip geçiyor. Bu da onun yazılarının kimi zaman zayıflamasına neden oluyor. Platon’un ideler dünyasını “soyut, çözüm getirmeyen, amacı kendinden ibaret bir yaklaşım” diyerek eleştirirken İslam düşüncesinin ispatlanması mümkün olmayan, imanı gerektiren bir soyut üzerinden yükseldiğini unutuyor sanki. “Edebiyat”ı sarmalayan tasavvufun bu “idealar âlemi”nden ne çok beslendiğini bilmeyenimiz yok. Kafa karışıklığının bunalım sebebi olduğu bir gerçek. Atasoy Müftüoğlu son noktayı koyar: “İnsanın mutluluğu bir daha dirilmemek üzere öldürülmüştür” (Edebiyat, Mayıs 1973, s.1). Rasim Özdenören ise adeta Müftüoğlu’na oldukça pesimist bir cevap veriyor: “Şimdilik, insan, ‘bu dünya’ cehennemi içinde yaşıyor. Korku, telaş ve umutsuzluk içindedir” (Edebiyat, Şubat 1974, s.3). Kafka’yı da aşan bir Orta Çağ yazarı gibi –İmam Gazali ya da Dante olabilir bu- ürkütücü tasvir yapıyor. Rasim Özdenören, çoğalan eleştirilere dayanamayıp “Evet Bunalım Edebiyatı” başlığıyla bir itiraf olarak da okunabilecek sert bir tepki veriyor: “Doğrudur, hep karamsar tablolar çiziyoruz. Yolunu şaşırmış bir insanın ya da baştan beri şaşkın insanın veya elinde olmadan kara bir dünyaya gelmiş bir insanın uzun bir tarihi süreç içinde yoğunlaşmış bunaltılı yaşamını, alın yazısını anlatmaya çalışıyoruz… Biz, karamsarlığın edebiyatını yapmakla, gelecek aydınlık günlerin muştusunu vermek istiyoruz” (Edebiyat, Haziran 1974, s.2). Tam da burada dergi adına konuşan Rasim Özdenören “Edebiyat”ın ilk sayısının kapağında sunulan manifesto niteliği taşıdığını iddia ettiğim Nuri Pakdil’e ait “Kalemin Yükü” yazısıyla çelişkiye düşmekte. Metinde şu cümle geçmekteydi: “Edebiyatının yabancılaşması, ölümü demektir o ülkenin.” Yabancı, bir anlamda “yolunu şaşırmış bir insan”dır, Rasim Özdenören’in deyişiyle dünya cehennemine düşmüş, bunalıma girmiştir. Yerlinin karşısında olan yabancı, yerini yadırgar hep. Yabancılaşmaya karşı manifesto koyup sonra toplumdaki yabancıları metnin merkezine yerleştirmek bir paradoks olarak duruyor ortada.
Düşünmelerimize yabancılaşma-bunalım ve yerlilik üzerinden devam edelim. Yine “Kalemin Yükü”nde şunları söyler Nuri Pakdil: “Ülkemiz batıya yöneleli beri, edebiyatımız koptu yerli düşünceden, yerli duygudan, yadsıyacak güç kaldı mı kimsede bunu. Nedir edebiyatımızın bitmez tükenmez kaynağı bugün? Batıcılık” (Edebiyat, Şubat 1969, s.1). “Bunalım edebiyatı” diye de bilinen egzistansiyalizm (varoluşçuluk) 20. yüzyılın başından beri bütün dünyada moda. Türk edebiyatında ise II. Yeni şairleri ve Vüs’at O. Bener, Nezihe Meriç, Yusuf Atılgan, Orhan Duru, Ferit Edgü, Leylâ Erbil, Bilge Karasu, Onat Kutlar, Adnan Özyalçıner gibi 50 kuşağı öykücüleri bu akımdan etkilenmişler ve bunaltı, anlamsızlık, hiçlik, kötücüllük, suç, intihar, ölüm gibi temalara sıklıkla işlemişlerdir. Bu kuşağın süreğinde yazmaya başlar ve uzun bir süre etkisinden kurtulamaz Rasim Özdenören.
Nuri Pakdil “1923 Devriminden Sonra” başlıklı yazısında şu belirlemelerde bulunur: “Bu dönemin en ilginç olayı, yabancılaşmaya karşı başlayan iki mukavemet akımıdır. Necip Fazıl Kısakürek, yayınlamağa başladığı ‘Büyük Doğu’ dergisiyle, yerli düşünceyi yabancılaşmaktan kurtarmak istemiştir… Öbür mukavemet akımı da, büyük bir İslâm düşünürünün yürüttüğü ‘inanç’ eylemidir… Bu dönemin en önemli olayı Sezai Karakoç’un, yerli düşünceye, yerli edebiyata getirdiği çok güçlü solunum olmuştur. Onunla, yerli düşünce, en savaşçı bir anlatımla şiirleşmiştir, verimli bir düzeye varmıştır” (Edebiyat, 1969-70, s.12). Ama kendilerinden önceki bu birikimlerden pek yararlanılmış gibi görünmüyor ”Edebiyat”. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç hakkında kapsamlı müstakil yazılar, dosyalar yapabilirdi. Necip Fazıl fazlasıyla tanınıyordu, Sezai Karakoç öyle değil. En azından Sezai Karakoç, birkaç minik değinmenin ötesine geçilerek “Edebiyat” dergisi okuruyla buluşturulabilirdi. Varoluşçu yazarlar çarşaf çarşaf tanıtılmıştır ama. Bu bağlamda Ebubekir Somut müstearıyla Nuri Pakdil bizim gibi düşünenlere gayet sert bir cevap veriyor: “Bu kavga sürdürülürken, tüm dünya edebiyatıyla da ilgileneceğiz elbette. Örnekler vereceğiz onlardan. Ama bir kritikçi tutumla. Batının çürümüşlüğünü, kokuşmuşluğunu açıklayarak, göstererek. Böylece, 1923’ten sonraki devrimlerin kökenindeki batıcılığın, tutarsızlığın da bir kez daha tespitlemiş (tespit etmiş) olacağız” (1969-70, s.3). Bu çevirilerden kendileri de etkileneceklerdir, belki etkilendikleri için çevirmişlerdir, bilemiyoruz. Nuri Pakdil, varoluşçu bir düşünür olan Sartır’a sempatiyle yaklaşır ayrıca: “Sartre’ı, arkadaşları arasında öne alan eylemci tutumu olmadı mı? Cezayir savaşlarında Fransız yönetimine kafa tutanların en başında o geliyordu” (Edebiyat, Mayıs 1970, s.1). Nuri Pakdil “Zulüm” başlıklı yazısını şöyle açar: “Korku, giderek saçmalığa dönüştü. Camus, çağımızın korku çağı olduğunu söylerken, bir batılı olarak, doğru bir saptama yapmıştır… Exupéry, yıldızlarla döşeli yolda uçarken, içinden çıktığı uygarlığa, çağımızda insanı yeniden fethetme gereğini açıklamak için yazıyordu romanlarını. Bir işaret lambası gibi yandı ve söndü” (Edebiyat, Nisan 1973, s.1). Nuri Pakdil, “Cellat” başlıklı yazısına Camus’nun sözlerini epigraf yapar: “’Soylu yazarlık sanatı, korunması güç olan iki ödeve bağlı kalacaktır: Bile bile yalan söylememek ve insanın insanı ezmesine karşı koymak’ (Albert Camus, ‘İsveç Söylevi’nden)” (Edebiyat, Kasım 1973, s.1). Halbuki bu sözün benzerlerini hadislerden bulabilirdi, hatta kendisi de kurabilirdi. Batılı yazarlar okunsun ya da okunmasın demiyorum, benim bu husustaki kanaatlerim başka. “Edebiyat”ın hem yerlilik savunmasıyla Batı karşıtlığı yapıp hem de beğenmediğini açıkça beyan ettiği Batılı yazarları baş tacı yapmasını yadırgıyorum.
“Edebiyat” ciddi anlamda çıkmazdadır –derginin genç ve gelecek vadeden şairi İlhami Çiçek’in bunalıma girip intihar etmesi bu durumla ilgili olabilir mi-, Batıcılığa, yabancılığa karşı çıkıp yerli düşünceyi merkeze çekmeyi düşünürken Batılı bir akımın ağına düşmüştür; çünkü bunalım, gerçekten derginin hemen bütün sayılarına bulaşıcı hastalık gibi yayılmıştır. “Sezai Karakoç Kuşağı: İkinci Yeni” kitabımın giriş yazısında şunları söylüyorum: ‘J. P. Sartre, A. Camus, S. Backett, E. Ionesco, F. Kafka, Kierkegaard gibi Batılı yazarlardan, insanın yabancılaşması, anlamsızlaşması, hiçliğe ve saçmalığa itilmesi, bunalıma ve yalnızlığa düşmesi yani Vaoluşçuluk (egzistansiyalizm) II. Yeni eliyle edebiyatımıza hücum etmiştir” (Ketebe Yayınları, s.12). Bu isimlerin hemen hemen hepsi “Edebiyat”ta bilhassa Nuri Pakdil tarafından çevrilmiştir. Bu çeviriler, derginin bütün sayıları düşünüldüğünde yaklaşık beşte biri oranındadır. Diğer metinlerde ise çevirilerden etkiler gözükmekte. Evet, tam da düşmanı tanıdıkça sevip ona daha bir benzeme durumundan söz ediyorum. Birbirine düşman iki kişi arasında kaçınılmaz benzerlikler olur. Bu oran artarsa içlerinden biri adına tehlike çanları çalıyor demektir. Benzeyen-taklit eden, yok olmaya mahkûmdur. Bunu hisseden Nuri Pakdil, Batı ile Doğu edebiyatı arasında bir denge kurmak ister. Arap şiirinden çeviriler yapar. Fakat bu çeviriler Nuri Pakdil’in kendi keşfi değildir, Fransızcadan çeviridir. Yani isimleri belirleyen Fransızlardır. Türk edebiyatını bir İspanyol okur, Fransızca çevirilerden tanımaya kalksa ne çok yanılır, bir de Fransızcadan çevirmiş olsa kendi halkını yanıltır. Nuri Pakdil’in modern Arap şiirinden yaptığı çevirilerden Arap şiirini pek tanıyamıyoruz, çünkü çoğu sürrealist, Batı tarzı şiirler. Biz yine Arap şiirinden Batı’yı tanımış oluyoruz. Batı-Doğu dengesi kurulamamıştır. Öyle ki Nuri Pakdil Batı’dan “Hippiliğin Kökeni” (Arnold Toynbee) gibi ilginç, bence önemli metinler bile çevirmiştir. Rasim Özdenören İngilizceden Michael Harrington’ın “Öteki Amerika”sını Türkçeye aktarmıştır. Batılı ya da Marksist demeden James Joyce, William Faulkner, Jacques Prevert, Borges, Milan Kundera, Giuseppe Ungaretti, Hugo Von Hofmannsthal Gabriel Garcia Marquez, John Hawkes, Guillevic, Virginia Woolf, Exupéry, Ezra Pound, Edgar A. Poe gibi isimlerle okuru buluşturmuştur. Yapılan iş yanlış değildir elbette, ancak derginin çizgisiyle çeliştiği ortada. Bu tavır, okurda bir dava bilincinden ziyade bir kültür oluşturur. O kadar. Bütün Cumhuriyet aydınları gibi İslamcı aydınlar da Batı dili öğrenme imkânı bulabilmiştir; çünkü aynı eğitim sisteminden geçmiş, İslam ülkeleriyle organik bağ kurmakta zorlanmıştır. Derginin son yıllarında –geç kalmış bir bilinçle- William Butler Yeats ve Ezra Pound, T. S. Eliot gibi kendi geleneklerine bağlı şairler çevrilebilmiştir ancak. Mevdudî gibi önemli İslam düşünürlerinden, Malcolm X (Malik Şahbaz) gibi aksiyonerlerden yapılan çevirileri de unutmamak lazım.
Yayına yeni başladığı aylarda “Edebiyat” şöyle konuşmuştu: “Denedik ve anladık: Halkla bağımız, gide gide daha bir canlılık, sağlamlık kazanmaktadır. Üstelik İslam düşüncesini yayan yayınevleri, kitaplar çoğalmakta, İslâmcı yazarlar daha belirgin bir savaşçılığa doğru kaymaktadırlar. Bunlar mutlu oluşumdur. Halkla ilişkimiz tam bilinçleşince, devrim iyice boşlukta kalacaktır, batıcılık iyice boşlukta kalacaktır, Marksizm iyice boşlukta kalacaktır. Yani halksızlaşacaktır bunların hepsi. Bugün bile, bütün ülkelerde devrim miti, dokunsanız yıkılacak hale gelmiştir. Ne var ki, amaç, sürekli yapıcı olmaktır, yerli düşünceyle halkı ve devleti birbirine kaynaştırmaktır. Bunu düşünmek uygarlığımızın gereğidir” (Edebiyat, 1969-70, s.1). Meselelere yaklaşım biçimi “Diriliş”i anımsatıyor. Derginin daha ilk yılı, ümitvarlar; fakat aradan geçen onca yıla, sağ iktidarlara rağmen İslami camia yayıncılıkta ciddi adımlar atabilmiş değil. Belki niteliksiz kitaplar çoğaldı; bu, niteliksiz muhafazakâr yazarların çoğaldığı anlamına da gelir. Yokluk dönemlerinde yetişmiş kanaat önderleriyle idare ediyoruz hâlâ. Kanaat önderi bol, düşünürü az bir milletiz.
Akif İnan, “Edebiyat”ın beşinci yılında topluma yabancılaşmasını üzülerek itiraf eder: “Çok az kişi için yazıyoruz. Çok az kişiye ulaşıyor sesimiz. Çağa, topluma aykırı bir yol mu tutturmuşuz kavgamızda? Yoksa, o, alıcısı çok az olan, böyle olduğu halde gerçek değeri aşağı düşmeyen bir ‘fildişi kule’ sanatı mı üretiyoruz? Sanmıyorum böyle olduğunu… Hep ‘yerli düşünce’ diyoruz. Yerli düşünceyi, sanat biçiminde vermeye düşünce adına çalışmakta, ona çalışıyoruz… çalışırken kullandığımız araçlar mı antenleri kesiyor? Kopukluk ondan mı? Bu bir nedense, biline ki, anlatıma, biçime, bakış açımıza bir özel görüntü getirme, bizim kuşağın bir gereğidir” (Edebiyat, Nisan 1974, s.3).
Bahsini edip durduğumuz, “Edebiyat” dergisinin ilk sayısındaki Nuri Pakdil imzasını taşıyan “Kalemin Yükü” başlıklı sunuş yazısı, klişelere dayalı analojik bir girişle açılmasına, iyi-kötü meselesine romantik bakılıyor olmasına ve bir takım çelişkili yanlarına rağmen başarılı bir manifesto özelliği taşıyor: “Niçin yazıyoruz? Nedir amacı kalemi elimize alışımızın? Yazar önce bunları düşünerek masaya oturan kişidir. Bir ağacın çiçek açması gibidir yazının yazılması. Bir kadın doğum yapar, sancının sonu muştudur, yazarın da cümleleri öyle. Yazar ondan dönemez artık, bağlanmıştır… Yeni bir düzen aklı yenilerken, bilinci yenilerken, savaşı yenilerken, kalemi de açar. Bizim kalemlerimiz bu yeni düzenle yontulan kalemlerdir… YENİ DÜZENle insanın durumu mutlak bir konuma kavuşturulmuştur. Çok geniş anlamda anlıyorum insanın durumunu. Doğumu, yaşantıyı, insanın herkesle, her şeyle, Tanrıyla ilişkisini, zenginliği, yoksulluğu, işçiyi, emeği, tabiatı, eşyayı, hayvanı, devleti, mukavemeti, isyanı, egemenliği, bağımsızlığı, itaati, inancı, inkârı, egzistans gereğini, ölümü, ölümden sonra dirilmeyi, hesaplaşmayı, mutlak yargılamayı… Çağımız, kalemimizin önüne lök gibi çökmüştür. Mutlak kitaba inanmış yazarlar, ülkelerinin yanlış şartlanmasını düzeltme savaşına girerlerken, ayrıca, tüm çağ birikintisi yoğunlaşan emperyalist yargılarla da vuruşacaklardır. Onun için MUTLAK KİTABA inanmış yazarlar, kalemlerini artık iyice açıyorlar. Onların kalemlerinde kıskançlığı, hak yiyiciliği, döner aynalığı, küfür lâvını, övgü yılanlığı sırnaşıklığını, ölü yıkayıcılığını, halk düşmanlığını, kim işkencesini, ulu çınar ağacı kurtluğunu, devrim yarasalığını, Marksizm sinekliğini bulamayacaksınız… Çağdaş edebiyatımız, MUTLAK KİTABIN izdüşümü kollayıcısı, yerli düşünceyle olsun, yerli duygularla olsun, yeniden bir alışverişe girişmeden gelişmez… Ülkemiz batıya yöneleli beri, edebiyatımız koptu yerli düşünceden, yerli duygudan, yadsıyacak güç kaldı mı kimsede bunu. Nedir edebiyatımızın bitmez tükenmez kaynağı bugün? Batıcılık, arkasından Marksist fırtına, insanımızın MUTLAK KİTAPLA edindiği konumunu sarstı. Türkiye bunun için sallanıyor, bir deprem uygulanıyor edebiyatımızda… Özellikle son elli yılın edebiyatı bir panik edebiyatıdır adeta. Enkaz altında insanın bulabildiği parçalarını yazıyor kalem, eserleri bu. Öte yandan hırsızlara gün doğmuştur… Ne işi var ülkemizde batıcılığın? Marksizm ne arar? Bunlar yabancılaştırıyor beni. Mukavemet ede ede aştım aştım barikatları. Edebiyatının yabancılaşması, ölümü demektir o ülkenin… edebiyatı yabancılaşmaktan kurtarma görevi, bu kutsal sorumluluk, yazarlar düşmüştür… Nerde bir insan eziliyorsa, zulüm görüyorsa, ezilenin yanındayız, onunla birlikte başkaldırıyoruz işkencenin her çeşidine, her biçimine, MUTLAK KİTAPLA gelen MUTLAK DÜZENİN (YENİ DÜZENİN) yazarlarının yaptıkları gibi. İslam edebiyatı, insanın edebiyatı, bunun en doğal sonucu olarak da işkenceyi yenme edebiyatıdır” (Şubat 1966, s.1). Müslüman bir yazarın Marksist kavramlarla kaleme aldığı, bu melez manifesto, “Edebiyat” dergisinin son sayısına dek neredeyse bütün şiir, öykü ve denemelerin omurgasını oluşturacaktır. 15 yıl boyunca gencinden yaşlısına dergide kendine yer bulan her kalem bu manifesto etrafında düşünüp yazmış. Derginin en tutarlı yanı bu bence, baştan sona benzer şeyler söylemesi. Bir “öteki” üzerine yapılan konuşmanın ve sürekli aynı içeriğin tekrarı ortak düşman doğurması doğaldır: Batıcılar-Marksistler. Yurt içindeki bu lanetli kişilerin kim olduğu belli değildir, isimleri anılmaz –çekiniyorlar mıydı acaba, dergideki müstear isim yaygınlığı bundan dolayı mıydı-, yukarıdaki manifestodan yaklaşık dört yıl sonra Ebubekir Somut (Nuri Pakdil) benzeri şekilde şunları söyler: “Yerli düşünce kaynağımızı kurutanları Batılılaşma adına bizi uygarlığımızdan koparmak isteyenleri, bizi özümüze aykırı bir ulus yapmak isteyenleri biliyoruz. Bunlar, yurdumuzdaki düşman yazarlardır” (Edebiyat, Haziran 1973, s.1). Biliyoruz denilen bu düşman yazarlar kimlerdir, bunu 15 yıl boyunca üzerindeki taşra çekingenliğini atamayan “Edebiyat”tan öğrenemeyeceğiz, gereği de yok; çünkü ciddi bedeller ödeyecek olmasına rağmen Necip Fazıl, “Büyük Doğu”da bu isimlerin ipliğini çoktan pazara çıkarmıştır. “Edebiyat” ancak yurt dışındakileri açıkça belirtir, onlar da uzaktadırlar, gelip de kimseye zarar veremezler, dolayısıyla tek tek zikredilirler: Sartre, Camus vs. Üstelik tehlike de arz etmez bu adamlar, varoluşsal bunalımlarla boğuşmaktadırlar. Günah keçisi ilan edilen bu garibanlardan yeri gelir düşünceyi açmak, desteklemek için alıntı yapılır, hatta onların zekâ ürünü sözleri epigaf oluverir –yukarıda göstermiştik-. Hem derginin ulu orta her yerinde Marksizm’in kavramları kullanılır hem Marksistlere saldırıda bulunulur. Hem Batıcılar yerilir hem de onların ürettiği uydurma kelimeler derginin her yerinde cirit atar. Hem bu adamlara savaş açılır hem bu adamlara dergi, imzalı kitaplar gönderilir; bu adamlar tarafından görülüp tasdik edilmek istenir. Nuri Pakdil’in Varlık Yıllığı ve Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı bağlamında kaleme aldığı yazılarda bu psikolojik durum rahatlıkla görülmekte. Olabilir tabi, üstat değil, insandır o anlarda Nuri Pakdil: “Bir ülkede yazarlar birbirini anmıyorlarsa, birbirlerini eleştirmiyorlarsa, birbirlerinin görüşleri üstüne düşüncelerini yazmıyorlarsa, açıklamıyorlarsa, o ülkede ‘kıyamet kopsa’ yeridir” (Edebiyat, Şubat 1977, s. 3). Haklıdır, fakat geçen onca seneye rağmen değişen bir şey yok. Evet, 15 yıllık zaman dilimi içerisinde kapanıp açılan “Edebiyat”ın tutarlı yanlarından birisi de gelgitler yaşamasıdır. Bir de baştan sona değişmeyen tek isim olarak Nuri Pakdil; çünkü derginin tutunamayanlar diye nitelendirilebilecek yazar kadrosu sürekli değişir. Yerlilik vurgusu, “Edebiyat” çevresinde çoğu Anadolu kökenli Müslüman-muhafazakâr gençlerin toplanmasına yaramıştır. Nuri Pakdil’in en meşhur müstearı aslında 17.sidir: “Edebiyat” dergisi. Nuri Pakdil ile bu derginin serüvenini birbirinden ayırmak mümkün değil. Gençlerin etrafında toplandığı bir cazibe merkezi haline gelen “Edebiyat” dergisi midir, yoksa Nuri Pakdil mi? Burada iki soru, tek cevap var. Asıl soru şu: 17 müstear isme sahip Nuri Pakdil, başka birinin müstearı olabilir mi? Çünkü yaklaşık 300 yıldır Batı kültürünün işgali altındaki bu topraklarda yazarların kendi –“Edebiyat”ın ilk başlarda hemen her sayısındaki vurgusuyla “yerli”- kimliklerini oluşturmakta bir hayli zorlandığı bir gerçek. Öte yandan “Edebiyat”ta yer yer toplumsal kimlik (social identity) anlamında kullanılan “yerlilik” bireyin var oluşunu engellen bir istibdata da dönüşebilir… Üzerinde ısrarla durulan yerliliğin ne olduğu da tam belli değildir, bir kayıp ülke-ütopya gibi. Nuri Pakdil derginin tek amacının yerlilik olduğunu daha sonraki yıllarda da benzeri bir belirsizlikle vurgular: “1969’da M. Akif İnan, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt’la birlikte Edebiyat dergisini çıkarmaya karar verdiğimizde, bizi bu girişime zorlayan etken aslında tekti: Ülkü olarak Batıcılığı seçmediğimizi, yalnızca yerli düşünceye ve bunun tüm değer yargılarına bağlı olduğumuzu söylemek” (Edebiyat, Haziran 1973, s.1). Bu arada derginin kurucu kadrosunu da açıklamış olur.
Milli edebiyatçılar milliliği, sosyalist yazarlar da yerliliği işlemişlerdi. Birbirlerini halk düşmanı, vatan haini olarak görmüş, birbirlerine faşist-komünist diyerek saldırmışlardı. Kanlı olaylar yaşanmıştı. Sonuçta iki kadro da şiir, öykü ve romanda bu düşüncelerinin eserlerini vermişlerdir. Bugünden bakılınca Milli duygular üzerine kurulmuş devlet karşısında küçük örgütlenmeler halinde direnen Marksistler kaybetmiş görünüyor; bitmiş değil mücadele, direnmeye devam ediyorlar. Bize ait olmayan yeni bir kavram kullanırken çok dikkatli olmak zorundayız. Kavram uzun çalışmalar sonucunda varılmış bir düşünce özüdür, birden bire kabul edilmemeli. Yerlilik de bunlardan biri. Aşırıya kaçan yerlilik vurgusu, kişiyi atavizm tehlikesiyle karşı karşıya getirebilir, ki zaten millilik gibi –Fransız İhtilali- “yerlilik” kavramı da “yabancılar” tarafından üretilmiştir. Batılılaşmaya karşı yerliliği savunmak Batı adamının keşfi. Her neyse, deyip meselenin vahametini azaltmaya çalışalım. “Edebiyat”ta yerlilik, amaçsız bir fikir olarak var, eyleme-esere dönüşememiş; hatta bu fikir, öyle bir idealize ediliyor ki, bir inanç seviyesine kadar yükselebiliyor. “Edebiyat” ekibi yerlilikten tasavvufa varıyor sanki. Akif İnan’ı dinleyelim: “Bilindiği gibi iman ve itikat; Kuran, Hadis, Enbiya Kıssaları, mucizeler vs.dir. Tasavvuf bu medeniyetin kurulmasında ikinci bir unsur olmuştur” (Edebiyat, Mayıs 1970, s.4). Birinci unsur nedir, belli değil. Nuri Pakdil, adeta Hegel tarihselciliğinden ilham alan Yahya Kemal gibi konuşur: “Ama ben halkımın inandığına inanıyorum. Halkımın bağlandığı yüce değerlere bağlanıyorum. Çünkü benim düşüncemin kökeni, halkımın inançlarının kökeniyle aynıdır” (Edebiyat, Mayıs 1970, s.6). Halkın inandığı dine Şamanizm, Maniheizm gibi İslamiyet öncesi inançlar da karışmıştır. Halkı kutsayan bu modernist cümleler tehlikelidir. Fatih Sultan Mehmet’in “ben Muhammet’in söylediklerine inanıyorum” cümlesi bile itikadi açıdan sıkıntılı bulunmuş, tartışma konusu olmuştur. Nuri Pakdil, daha sonra da “halkçı inanış”ı destekleyen cümleler kuruyor: “Kafamın içindeki için yaşıyorum. Halkımın inancı, kafamın içindekinin besisidir” (Edebiyat, Kasım 1970, s.1). Tasavvufu ve bu felsefenin eserlerini alışılmışın dışında ele alıyor: “Tasavvuf edebiyatını, bireyin iç dünyasını, fizik ötesi algılarını yansıtan, dile getirmek isteyen, bireyde kimi vakit fizik ötesi bir ayarlama yapan, insanı tam anlamıyla var oluş kıvamında tutan eserler toplamı olarak görüyorum… Tasavvuf şairleri, Devletin uyguladığı ülkünün özüyle bireyin özünü aynılaştırıyorlardı. Mevlana’nın Mesnevisi, İslâm devletinin destanıdır, devletin günahlardan arınmasına, her çağda devletlerin mutlaka arınmalarına bir çağrıdır. Her çağın yazarına taşınan bir mutlu yük vardır Mesnevi’de” (Edebiyat, Mayıs 1969, s.4). Mesnevi’yi okumadan yorumlamaya çalışmış gibi, o denli Mesnevi dışı yaklaşımlar; aşırı-yorumdan, yanlış okuma denemelerinden başka bir şey bu, bence Pierre Bayard’nın “Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz?” sorusuna verilebilecek bir cevap.
Geleneksel bakış açısı, Nuri Pakdil’de “Bağlanma” duygusunu doğurmuş olmalı. Bir yazarın üstat edinmesi, dahası bunu ilan etmesi riskli bir durum. Nuri Pakdil; Akif İnan’ın evinde Necip Fazıl’la bir söyleşi sırasında “Edebiyat” dergisindeki arkadaşları adına –öyle görünüyor- Necip Fazıl’a şunları söylüyor: “Onurla itiraf etmeliyiz: Bizim üstadımızsınız. Tarih bilinci içinde düşünmeye sizinle ulaştık. Getirdiğiniz eleştirel ölçülerle yabancılaşmaya yiğitçe karşı koyuyor, uygarlığımızı savunuyorsunuz. Uygarlığımızın savunulmasına değgin sağcı hareketin gelişmesinde büyük payınız var. Bunu söylemek, yazmak borcumuzdur. Aydınların, uygarlığımızı yeniden anlamaları, bir tarih süreci içinde terk edilmiş görülen değerleri yeniden savunmaları için bir ortam oluşturdunuz.” (Edebiyat, Şubat 1972, s.3). Bunları itiraf emekte bir beis yok denilebilir. Bence var, toplumu aydınlatmak niyetiyle kürsüye çıkmış 38 yaşındaki birinden kendi özgür iradesiyle konuşması beklenir. Yaşlılık dönemini yaşayan bir ustaya üstat demekten bahsetmiyor, konuşma dilinde var olan muhataba “üstat” seslenişinden de bahsetmiyorum. Başka bir şey bu, bu bir bağlanma şekli. Sizden beslendik üstat dense sıkıntı yok. Her türden ipi koparma eğilimindedir gerçek düşünürler. Bütün semavi dinlerin özünde özgürlük duygusu olduğunu biliyoruz: Tanrı’dan kopup gelen ruhun Tanrı’ya kavuşmasıdır en büyük özgürlük. Aynı gelen bunu da salık verir. İnsani ilişkilere biraz da buradan bakmak lazım. Bir kişi kendi kendine Nemrut, Firavun, Tağut olmaz, onu tebaası kutsar. İnsanı Tanrılaştırma durumu Hümanizmle kılık değiştirerek varlığını sürdürmüş, günümüze dek gelmiştir. Şeytan, yalnızca bir fikirdir bazen, saflığın-samimiyetin içine gizlenebilir. Nuri Pakdil’in Necip Fazıl’la gerçekleştirdiği söyleşiden yaklaşık altı sene sonra “FETHİ GEMUHLUOĞLU’NUN BÜYÜK ANISINA BİTİMSİZ SAYGIMIZLA” ithafını tepesine kondurduğu “Bağlanma” adlı, daha sonra kitaplaşacak bir yazı serisine başlar, dolayısıyla Necip Fazıl’a bağlılığı şüpheli hale gelir: “Her birlikte oluşumuzda bir tutanak tutulduğunu, sözlü bir tutanak tutulduğunu, yeryüzünün yeni bir yorumunun yapıldığını anlar gibi oluyordum: ‘kavga’ derdi, ‘daha iyi büyür gecede’ derdi, ‘gece derin. Gece büyük. Doğum olur gecelerde’. Eklerdi: ‘benim’ derdi, çok gecelerim geçti: konuşarak’. Gecenin sabırla sabah’ı bekleyişini örnek olarak koyardı önümüze: (ÖNDER’in bir kentten başka bir kente geçişinde geceyi seçişinin bilgeliğini çok coşkulu yorumlardı: ‘geceyi bunun için seviyorum’ derdi… (Hiç tartışmaz mıydık? Tartışırdık: daha iyi anlamak için sorular sorardık yani = susardı bazen + susardık hepimiz: başlardı sonra anlatmaya: çağlayanlaşırdı: sözcükleri bomba gibi yağdırırdı yeryüzüne + tarlalara serpilen tohum gibiydi sözcükler = YEŞERECEK, BÜYÜYECEK, TÜRKİYE İÇİN). Kimi geceler, çok geç saatlerde Hacı Bayram’a giderdik: saygı sunmaya + güç almaya + yenilenmeye + bilinçlenmeye + arınmaya = GECENİN BİR ÇEŞİT YAKARIŞIYDI BU. O bizden bir adım önde dururdu: (geceyle bütünleşir gibi, hepimiz adına bir kez daha ‘durum yargılaması’ yaparak, umutlu, avluya bakan o küçük pencerenin önünde dururdu) : durduk. Yıldızlar da, ay da, inerdi avluya: birkaç dakika süren gece törenleriydi bu: ay, yıldız yeniden göğe çıkardı: uğurlardık onları: Komutan Hacı Bayram’ın erleri de, (O anlatırdı sürekli bu görülmez erleri) sonra bizi uğurlardı: uzaktan, bir kez daha dönüp yinelerdik saygımızı = üstümüz başımız o zaman yeni bir elektrikle donanırdı + tüm nesneler ışırdı + kışsa ısınırdı+ ısınırdık. TÜM İNSANLARI O GECE DAHA ÇOK SEVMEYE BAŞLARDIK + uzaklarda tek tük ışıkları görülen yoksul mahalleleri iyice kalplerimize yerleştirirdik + başka kentlerin yoksul mahallelerini düşünürdük + önümüzde düş işçileri yürürdü + yürürken kendi kendimize artardık + değer tekti bizim için = alın teri + emek (zulmü, sömürüyü, adaletsizliği ipe çekerdik soyut darağaçlarına = Ulus alanından her geçişimizde soyut darağaçları kurardık alana) + adalet. (: ‘Acımadan insanlara’ derdi, ‘nasıl kurtarılır insanlar?’ derdi, ‘bu bataklıktan’. + zulümdü, sömürüydü, tüm adaletsizlikti ‘bataklık’ dediği. ‘Çok genişlemeli kalbimiz’ derdi, ‘sevebilmek için’” (Edebiyat, Mart 1978, s.3). Niçin böyle uzun bir alıntı yaptım, çünkü metnin tümüne ritim halinde yayılmış aşırı duygusallığı göstermeliydim. Mevlana-Şems ilişkisini hatırlatıyor bu içli ifadeler. Nasıl yorumlanmalı, Seküler bir bakış açısı bizi Nuri Pakdil imajından uzaklaştıracağı kesin. Geleneksel bir metne modern kuramlarla, modern bir metne geleneksel şerh yöntemiyle bakmak gibi olur bu. Yanılırız. Nuri Pakdil ile Fethi Gemuhluoğlu’nun dünya görüşünü göz önünde bulunduracak olursak geleneğimizdeki uhuvvet (kardeşlik-aşkla bağlılık) kavramına zorlanmadan ulaşabiliriz. Modern bir ilişkiyi geleneksel bir kavramla izaha kalkmakla yanılıyor olabilirim. Olsun. Uhuvvet adına yanılmaya değer. “Edebiyat”ı birlikte kurduğu yazı arkadaşlarının kendisinden uzaklaşmasından kaynaklanan yalnızlık duygusu mu onu bu denli derin ve sarsıcı duygularla Fethi Gemuhluoğlu’na itti acaba. Bilemiyoruz; ama “Bağlanma”nın post-modern bir eserle metinler-arası bir ilişki kurduğunu söyleyebiliriz: Oğuz Atay “Tutunamayanlar”. “Bağlanma”daki duygu yüklü monologları ile “Tutunamayanlar”ın üslubu arasında can sıkıcı bir yakınlık var. “Tutunamayanlar”da Selim intihar etmiştir, Turgut, roman boyunca bunun ağıtını yakar. “Bağlanma”da Fethi Gemuhluoğlu vefat etmiştir, Nuri Pakdil yas içerisinde, adeta bir mersiye yazar. Nuri Pakdil’in Necip Fazıl’a olan düşünsel bağından daha kuvvetli duygusal-romantik bağdır bu. Bir soru aklıma takılıyor: Başka bir kişiye –F. Gemuhluoğlu 1977’de vefat etmiştir- manevi anlamda bağlandığını gören Necip Fazıl –o yıllarda hayatta-, bu metinlerden rahatsız olmuş mudur? Bilemiyoruz.
Tam da “Bağlanma”nın yazılmaya başlandığı tarihlerde Necip Fazıl’a Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Bahri Zengin, Reşat Aksoy’dan altında her birinin imzası olan bir mektup gelir -20 Mayıs 1978-, yeni bir kopuş durumu: “Muhterem Üstadımız, Malum olan siyasi kanaatimizin değişmediğini ve değişmeyeceğini elbette takdir buyurursunuz. Bu bakımdan ‘Büyük Doğu’nun ikinci sayısının size arz ettiğimiz ve muvafakatinizi lütfettiğiniz stratejiye muvafık düşmediğine ayrıca bu sayının en yakın çevremizi de çok derin bir üzüntüye sevkettiğine şahit oluyoruz. Bundan böyle dergiden bizi affetmenizi, yazılarımızı yayımlamamanızı istirham ediyoruz. Bunları size karşı beyan bizim için çok güç olmuştur, üzgünüz. Kendimizi sonuna kadar B.D. davasının mensubu saymak, bundan böyle de boynumuzun borcudur. Bundan emin olmanızı dileriz. Saygı ve bağlıklarımızla.” Mektubun üstüne Necip Fazıl, “Kötü Dostların Mektubu”, “Hiyanet Vesikaları” şeklinde notlar düşer. Kopuş mektubunun “saygı ve bağlılıkla” şeklinde bitmesi de son derece ironik! Acaba, bağlanmaktan hoşlanmayıp kopanlar mı entelektüel sınıfına giriyor. Olabilir, ama bu durum “Mavera” dergisi ekibi için pek geçerli değil, onlar özgürlük eyleminde bulunmamış, bağlandıkları kişiyi değiştirmişlerdir genelde. Sonuç itibariyle neredeyse her biri bir tarikata intisap etmiştir.
“Bağlanma”dan yaptığım alıntı üzerine biraz daha düşünmek istiyorum: “Uzaklarda tek tük ışıkları görülen yoksul mahalleleri iyice kalplerimize yerleştirirdik + başka kentlerin yoksul mahallelerini düşünürdük + önümüzde düş işçileri yürürdü + yürürken kendi kendimize artardık + değer tekti bizim için = alın teri + emek (zulmü, sömürüyü, adaletsizliği ipe çekerdik soyut darağaçlarına = Ulus alanından her geçişimizde soyut darağaçları kurardık alana) + adalet. (: ‘Acımadan insanlara’ derdi, ‘nasıl kurtarılır insanlar?’ derdi, ‘bu bataklıktan’. + zulümdü, sömürüydü, tüm adaletsizlikti ‘bataklık’ dediği. ‘Çok genişlemeli kalbimiz’ derdi, ‘sevebilmek için’.” Her devrimcinin içinde aşır bir duygusal “ben” vardır. Bu duygusallık yüzünden bazen dava arkadaşlarını bile kurşuna dizer, ipte sallandırır devrim liderleri, şiddete meyillidirler: “Ulus alanından her geçişimizde soyut darağaçları kurardık alana.” Duygularına şeksiz şüphesiz güvenirler; çünkü dava, en saf haliyle kalpten gelen duygu demektir; duygu kutsal bir bilinçtir, dava bilinci. İdealist değil, kesinlikle değil, burada daha ziyade materyalist devrimlerden bahsediyorum. Son birkaç yüzyılımız bize böyle söylüyor. “Devrim” Batılı bir gösterge; sömürge, zulüm, işçi, emek vs. ise yine Batı tandanslı akım olan Marksizm’in kavramları. Adalet kavramı, evet Kur’anîdir. Niçin bunları söylüyorum; çünkü Melih Cevdet Anday “Edebiyat” dergisinin bir solcu dergi gibi çıktığını iddia etmişti “Bağlanma” kaleme alınmadan dört sene evvel. O bahse biraz sonra gireceğiz.
Kabullenmek lazım, Nuri Pakdil’in düşüncelerinde, dil tutumunda –öz Türkçe- Devrimlerin ve Marksizm’in etkisi var. Üstelik Nuri Pakdil’in “Edebiyat”ı ve Edebiyat Yayınlarından çıkan kitapları Batıcı ve Marksist yazarlara gönderdiğini de biliyoruz. Kütüphanelerde, sahaflarda rastladığımız, onlara imzalı kitapları birer tarihi vesikadır. Bu bağlamda Ceyhun Atuf Kansu’dan gelen ve “Edebiyat”ta yayımlanan bir mektup var mesela: “Sayın Nuri Pakdil, ‘Edebiyat’ dergisinin her sayısını gönderirsiniz. Bu değer vermeye teşekkür borçluyum. En azından derginizi okumaya lâyık görüyorsunuz beni. Derginizi okumamı istiyorsunuz. Üstelik derginizin savladığı düşüncelere de hep birlik değilim. Ama hoşgörüyle dolusunuz” (Edebiyat, Ağustos 1976, s.1). Doğrudur, çünkü polemiklerde de gördüğümüz kadarıyla Nuri Pakdil nezaket sınırlarını ihlal etmeden son derece ılımlı bir dille konuşur. İletişime hayır demiyoruz elbette, iletişimin politik nedenlerden dolayı gizlenmesine karşıyız. Bu mektubun yayınında olduğu gibi her şey şeffaf olsun istiyoruz. Nuri Pakdil’in Batıcı, Marksist yazarlarla iletişim kurma çabası birkaç farklı şekilde okunabilir: 1) Kavgaya son verecek dostluk adımları, 2) Yerli ve milli değerlerden uzaklaşmış aydınları kendi değerleriyle buluşturma gayreti, bir tebliğ yöntemi, 3) Ülkenin kültürel iktidarı olan kesimlere kendini kabul ettirme girişimi. Bilemiyoruz.
Emin Ziyaioğlu müstearıyla ara sura güncel meselelere “Değinmeler”de de bulunur Nuri Pakdil, “Edebiyat”ın Haziran 1974 tarihli sayısında Melih Cevdet Anday’ın Cumhuriyet gazetesindeki bir yazısına cevap verir: “Melih Cevdet Anday, 5 Nisan 1974 tarihli Cumhuriyet gazetesinde çıkan ‘Bir Karşılaştırma’ başlıklı yazsında, Edebiyat dergisiyle, Edebiyat Dergisi Yayınlarından iki kitap üstüne (‘BATI NOTLARI’ ve ‘EDEBİYAT VE MEDENİYET ÜZERİNE’) düşüncelerini yazmaktadır. Yazar, yazısının başlarında, Edebiyat dergisi yazarlarının Türkçe sözcük kullanmağa önem verdiklerine değindikten, bunu sevindirici bulduğunu vurguladıktan sonra, andığı iki kitaptan alıntılar yaparak, bu yazarların, batılılaşmayı eleştiren görüşlerinin kimi solcu yazarların ‘kültür emperyalizmi’ ve ‘Batı öykünmeciliği’ diye yakındıkları durumla ortaklık, hiç olmazsa benzerlik belirttiği sonucuna varmakta, yazısının sonlarında da, aşağı yukarı özetleyecek olursak, şu soruları sormaktadır: 1) Acaba sol mu sağı, yoksa sağ mı solu etkiledi de bu buluşma gerçekleşti? 2) Yoksa benzerlikler aynı koşullar içinde bulunmanın olağan sonuçları mı? 3) Karşıtlık dinci görüş ile sol görüş arasında değil, burjuva-kapitalist görüş ile sol görüş arasındadır. İyi ama, bunlar kendilerine niçin sağcı diyorlar? 4) Dinci bir toplum kurmak eğilimi ‘sol’ bir eğilim sayılabilir mi? 5) Edebiyat dergisindeki şiirlerini de okuduğum bu yazarların, 1960 kuşağının solcu ozanlarının yazdıklarından hiçbir ayrım göremedim doğrusu, biçim olarak da benziyorlar birbirlerine. Peki, hani öz, biçimi belirlerdi?” Bu soruları tek tek cevaplamaya çalışıyor yazının devamında Nuri Pakdil, kimisi ikna edici kimisi değil, ancak ortada acı bir gerçek var: “Edebiyat”ın dışarıdan görünüşünü özetler aslında bu bakış. Devrimlerin ve Marksizm’in doğrularından, imkânlarından yararlanıyoruz dese Nuri Pakdil daha sağduyulu davranmış olurdu. Melih Cevdet’in eleştirilerine hak vermemek mümkün değil çünkü. Ayrıca “Edebiyat”ta öz Türkçe-uydurma kelimeler kullanılmaktadır. Devrimlere karşı muhalefet geliştiren Nuri Pakdil, dil hususunda devrimin yanında yer almıştır. Devletin bütün kurum ve kuruluşlarıyla yok etmeye çalıştığı eski dilde diretmek kolay değil elbette. Nuri Pakdil, bence de doğru bir tercihte bulunmuş; ancak itidalde kalamamış, işi ifrat ve tefrite vardırmış. Dilimize yerleşmiş bazı dini kavramların yerine zorlama kelime kullanımı fazla iğreti duruyor. Mesela Necip Fazıl’ın vefatını duyuran metindeki “Ulu Tanrı” ifadesi bunlardan yalnızca biri: “ULU TANRI’DAN BAĞIŞLANMA VE RAHMET DİLİYORUZ” (Edebiyat, Haziran 1983, s.1). Necip Fazıl yaşıyor olsa bu cümleden dolayı dergiyi uyarırdı bence, belki de basardı. Bilemiyorum. Yerlilikten bahsedip duran dergi, bu tutumuyla halkı kendinden uzaklaştırmış olamaz mı? Halk, 17 yıl boyunca ezanı “Tanrı Uludur”, “Tanrı Uludur” şeklinde dinlemişti, Demokrat Parti’yi belki de sırf bu tarz psikolojik tacizden, işkencelerden kurtulmak için iktidara getirmişti. Tanrı göstergesi Türkçe, kullanılacak elbette; ancak kalıplaşmış söz gruplarını bozmadan, hele de “Allah” lafzının geçtiği özel yerlere dokunmadan kullanılmalı. Allah büyüktür yerine Tanrı büyüktür; Allah’ın izniyle yerine Tanrı’nın izniyle demeyi Genç Kalemler –Yeni Lisan Makalesini kaleme alan ekipten bahsediyorum- de önermez. Nuri Pakdil’in peygamber efendimiz yerine, “Mutlak Önder” göstergesini kullanması da bir Cumhuriyet/devrimci aydını tavrıdır nereden bakılırsa bakılsın –daha sonra yeniden “Peygamber” kelimesine dönmüştür-. Ayrıca Allah lafzı yerine “Mutlak Hakikat” Kur’an-ı Kerim yerine de “Mutlak Kitap” göstergesini kullanır. Halbuki, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi şairlerde de gördüğümüz, Aristoteles’e ait “Mutlak Gerçek-Hakikat” kavramı semavi dinlerdeki tek Tanrı anlayışından farklıdır, Tanrı öncesi bir durumu karşılar. “Allah” lafzı varken niçin kendi üretmediğimiz ve içeriğinden tam emin olamadığımız yabancı kavramları kullanalım ki.
Nuri Pakdil, Melih Cevdet’le yaşadığı bu anlamlı polemikten dört yıl evvel “EDEBİYATIMIZIN UMUDU” başlıklı yazısında şunları söylemiştir: “Yabancılaşan yazar, ulusun dış düşmanlarınca halkın içine sokulmuş dışa bağlı bir iç sömürücüdür… 1923 devrimi yazarları, bu yabancılaşmanın, halk düşmanlığının öncüleri oldular… Halkın devrim şokundan çektikleri ayrıntılı olarak yazılmalıdır. Yeniden yazılmalıdır. 1940’tan sonra, tüm yerli düşünceye inanmış yazarlarımız yapmıştı bu aydınlık görevlerini. Hâlâ da yazıyorlar tabiî. Marksçı Kemâl Tahir ‘Kurt Kanunu’nda olsun, ‘Yorgun Savaşçı’da olsun bunları deniyor. Ne var ki, bozuk. Batıcılık, ülkemizde bitmiştir. Onun yedek takımı gibi maça giren Marksçılık da öylece bitecektir. Ülkemize edebiyatla birlikte gelen, yerleşen yabancılaşma, yine ancak edebiyatla ülkemizden dışarı atılacaktır. Tüm çemberi edebiyat kıracaktır sonunda, bağımlılığın çemberlerini” (Edebiyat, Kasım 1970, s.1). Dergi adının neden “Edebiyat” konduğu ve neden yazarlarının daha ziyade edebi eserlerden beslendiği –işin künhüne varmak için bu yeterli değildir- böylece anlaşılmış oluyor. Yine dört yıl evvel, Emin Ziyaioğlu müstearıyla Nuri Pakdil Marksist yazarların halkla ilişkisini şöyle anlatmıştır: “Bu yazarların halka düşman olduklarını bir cezaevine girmeyi görsünler, anlayabilirsiniz kolaycana. Çünkü halkı ancak orada görebilmişlerdir, sürekli olarak kalem oyunu yaptıkları, yani kumara sürer gibi yabancılaşmaya doğru hovardaca sürdükleri halkı, yoksul, acılı halkı: cezaevinde görebilmişlerdir” (Edebiyat, Mayıs 1970, s.6). Fazla keskin ve acımasız yaklaşımlar. Sezai Karakoç, bir yazısında Nazım Hikmet’i bu bakış açısıyla yargılamıştı. Bu sözlerden dört yıl sonra, Nuri Pakdil’in fikirlerinde bir değişme, bir yumuşama mı olmuştu? Öyle görünüyor.
Nuri Pakdil’in “Sur” başlıklı yazısında Sezai Karakoç matrisleri ile Marksist göstergeler iç içe: “İbrahim, kentlerin sokaklarından bir karşı devrimin habercisi gibi usulca, yüreğinde bir Cebrail soluğu, İsrafil’in suruyla geçiyor. İbrahim’in avucunda işçilerin hakkı, alıp herkese dağıtacak, o biliyor ki kutsal kitapta yazılı. Başlangıçta kutsanan işçinin alın teri, aslında herkes bir işçi, herkes sadece alın terinin karşılığını alabilir. İbrahim bir muştu bütün işçilerin yüreğinde, onların ekmeğinde. Malı arıtan, ak eden, helâl eden, mutlak bir sabun var İbrahim’in dağıttığı” (Edebiyat, Haziran-Temmuz 1969, s.1). Sezai Karakoç’u çok önemsediği anlaşılan Nuri Pakdil, Emin Ziyaioğlu müstearıyla sanki öncülükten pay kapmak amacıyla daha yolun başındayken şunları yazmış: “Diriliş ve Edebiyat dergileri, yerli düşünce özüyle, yabancılaşmaya başkaldırışın 60 sonrası öncüleri oldular” (Edebiyat, Aralık 1973, s.1). Kronolojiye ters bir yaklaşım bu, çünkü aralıklarla da çıksa “Diriliş” 1960’da yayın hayatına başlamış. “Edebiyat” ise Şubat 1969, yani 60’ların sonu. Pakdil’in söyledikleri, “Diriliş” için doğru olabilir, ama “Edebiyat” için değil.
“Edebiyat”ın ikinci dönemi ise 1974-1984 arasını kapsar. Derginin çizgisinde öyle çok belirgin bir değişimden söz edemeyiz; çünkü akıl aynıdır: Nuri Pakdil. Özetle geçeceğim bu 10 yıl, Nuri Pakdil’in ustalaşıp bununla birlikte biraz da yorgun düştüğü ve dergiyi genç isimlere daha bir açtığı dönem olarak da okunabilir: Mehmet Atilla Maraş, Şükrü Karatepe, Ahmet Kot, Abdullah Uçman, Arif Ay, Turan Koç, Yaşar Kaplan, Ali Göçer, Cahit Yeşilyurt, Ali Karaçalı, Kâmil Aydoğan, İbrahim Demirci, İlhami Çiçek, Necip Evlice, Ömer Erinç, Hüseyin Su gibi gençler yıllar içerisinde eserlerini oluşturuyorlar. Bu eserlerin çoğu “Edebiyat Dergisi Yayınları”ndan çıkıyor. Gençler dergide birbirlerinin kitapları hakkında yazıyorlar, birbirleriyle söyleşiler yapıyorlar. Dergi 80 sonrası tam bir okul hüviyetine bürünüyor.
İlk dönemdeki bunalımın yerini, ikinci dönemde biraz da genç enerjinin etkisiyle umut almaya başlıyor. Nuri Pakdil’den sonra Kudüs üzerine düşünen gençler çıkıyor: Arif Ay, Turan Koç. Belli bir süre şiir yayımladıktan sonra bu iki genç zamanla şiir ve düşünce üzerine yazılar kaleme alıyor. Bilhassa Turan Koç entelektüel bir kalem olacağının ipuçlarını veriyor. Yaşar Kaplan öykü ve çevirileriyle 1976’da hızlı bir giriş yapıyor “Edebiyat”a, sonra birden bire kayboluyor. Sanırım “Aylık” dergiyi kurmaya hazırlanıyor. “Edebiyat”ta yapılan bazı toplantılar yayınlanıyor. Ali Göçer, İlhami Çiçek ve Eyüp Önder “Yabancılaşma” üzerine karşılıklı konuşuyorlar. Şubat 1982, demek ki yabancılaşma hâlâ gündemde ve gençlerin de ilgisini çekiyor. Ekim 1982’de de Ali Göçer ile Fuat Altınsoy “Don Kişot”u konuşuyor. Dergileri daha bir okunur kılan çalışmalardır bunlar. 14 Haziran 1983, hazin bir olay yaşanıyor, İlhami Çiçek intihar ediyor. Bazen gazete gibi çıkan “Edebiyat”, bu trajik durumu Temmuz sayısında haber bile geçmiyor, sadece susuyor, belki de kabullenemiyor. Gençler ve “umut” dedim, yanılıyor muyum acaba. Her şeye rağmen “Edebiyat”ın ikinci döneminde de “bunalım” vardı da fark etmedim mi? Bunalım, kanser gibi gizlice bütün bir bünyeye yayıldı da kimsenin haberi olmadı mı acaba?
Bilemiyorum.
Bir yanıt yazın