Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı Kimlerdir? / Zafer Acar / Makale

Eminim yazının başlığına her çevreden farklı yanıt gelecektir: Şairler, filozoflar kendilerini başka âlemden yanlışlıkla dünyaya düşmüş tutamak bulamayan varlıklar olarak tanımlayabilirler. Hippiler gibi düşüncelerini kamuya kabul ettiremeyen anarşistler de kendilerini tutunamayanlar olarak görebilir. Müslüman mahallesinde salyangoz -düşünceler- satmaya çalışanlar benzeri şeyler söyleyebilirler. Kimisi ise kamusal alanda kendine yer bulamadığı için dağa çıkabilir, dağdan kendine şehir hayatı içerisinde yer açılsın için mücadele verebilir. Depresyona girerek bir mağaraya kapanır gibi kendi içine kapananları da unutmamak lazım. Depresyon; kimilerine göre bir terör, bir intihar eylemidir, topluma tutunamamak anlamına gelir çünkü. 12 Eylül’de solcular ile sağcılar, 28 Şubat’ta Müslümanlar kendilerini tutunamayan ilan etmişti. Hatta küçük esnaf, “abi” diyecektir, “şu AVMler yüzünden hiçbir yerde tutunamıyoruz, vergiydi, dükkân kirasıydı, müşteri de yok ortada, batıyoruz.” Kızılderililer tutunamadı, siyahiler tutunmakta zorlanıyor, son yıllarda bu tutunamayanlar arasına LGBTler de katıldı.

Aykırı tiplerin edebiyatta da yansımalarını gördük, görüyoruz; ama bir farkla. Gerçek hayatta sömürü savaşları ve sonucunda ölümler olurken –savaş üzerine de metinler üretildi elbette- edebiyatın ana akımında bu savaş ve ölümlerden arta kalan bunalım dolu yaşantı parçacıklarına şahit olduk çoğunlukla. Kapitalizme karşı elinden bir şey gelmeyen karakterler, kendilerini imha ederek zafer kazanmaya çalışıyorlardı adeta; kölenin-işçinin ölümü, makinenin bozulmasıyla aynı anlama gelir çünkü. Kâtip Bartleby “yapmamayı tercih ederim,” diyor, Gregor Samsa ise böceğe dönüşüyordu. Bilhassa varoluşçuluğun etkili olduğu XX. yüzyıl edebiyatı Gandhi tarzı bir sivil itaatsizlik-pasif direniş örnekleriyle doludur. Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”ı da bunlardan biri. Bu roman hakkında solcu, İslamcı, seküler hemen her çevreden yazar ve araştırmacıların uzun upuzun çalışmalar yaptığını biliyoruz. Dönem dönem tüketilmeye müsait birileri bulunuyor açıkçası. Bir zamanlar Yahya Kemal, sonra Orhan Veli, Tanpınar derken Oğuz Atay vb. Birkaç isme yapışıp kalmak şu anlama da geliyor: Edebiyatımızda çalışmaya değer şair-yazar kıtlığı var.

Kadına tutunamayanların kitabı olarak okunması gereken “Tutunamayanlar”ı bizden öncekilerin yapmış olduğu gibi özne ve iktidar, devlet ve ideoloji, öteki, ironi, varoluşçuluk vb. gibi büyük büyük başlıklar altında incelemeyeceğiz; ayrıca roman tekniği bağlamında monolog, diyalog, psikanaliz, hiciv, taklit, parodi, pastiş, yabancılaştırma gibi çeşitli post-modern tekniklere elimden geldiğince değinmeyeceğim. Ben burada küçük bir tespitimi dile getirmekle yetineceğim.

“Tutunamayanlar” hakkında yazılanların birbirinden farklı konuları işlemesini metindeki örtük dil ve eksiltili anlatıma bağlamak mümkün: “Tarifler, benzetmeler… Ben ne dediğimi biliyorum. Benim, Turgut Özben’in özbenliği. Kelime oyunu yapıyorum, oyuna getiriyorum. Kendimi ele vermiyorum. Evlendiği gece de onu kendine sakladı. Nermin’e anlatmak zordu. Anlatılabilecek gibi başlamamıştı ilişkileri. Selim, kadın olsa belki anlardı. Gerçekten neden Selim’e anlatmadım acaba… Akşam, evine yorgun dönersin. Karına anlatacağın bir sürü olay birikmiştir; içinde bir takım duygular gelişmiştir. Anlatmaya başlarsın. Birden, içinde bir duraklama duyarsın. ‘Şey’ engel olur sana: söyleme onu, der. Her ‘şey’i anlatma. Belki sözlerinin arasında, farkında olmadan beni ele verirsin. Belki anlar: insan bu, bilinmez. Sen gene dikkat et; her ‘şey’i ayrıntılı anlatma o kadar. Bütün ‘şey’ ayrıntılarda değil midir zaten? Ayrıntılarda ele vermez mi insan kendini? Başkalarına anlatmadıklarınla beslenir, varlığını sürdürür herhalde. Başkalarından saklandıklarınla gelişir.” (2010, 323). Gizlenen bu “şey” nedir? Üzerinde duracağız. Atay; örtük dili post-modern pozlar vermek amacıyla kullanmamıştır, kanaatimce. “Poz” gerçek edebiyatçı işi değildir zaten. Örtük dil ya da eksiltili anlatımı yazarlar, çoğunlukla toplumsal baskı veya iktidardan çekindikleri için kullanırlar. Belirsizlik; çarpık bir sanat eylemine dönüşmeden evvel, Atay’da da görülen şekliyle yasaklara karşı pragmatik bir yöntem olarak kullanılmıştır, böylece yazar, gizli-örgütlü bir yayılma alanı açmıştır kendine. Gizli olan şey, bilinçten çok bilinçaltını etkiler ve daha tehlikelidir, farkında olmadan istemediğimiz “şey”e dönüşebiliriz.

Siyasi-toplumsal karmaşanın yaşandığı 70’li yılların başlarında yayımlanmıştır bireyci yönleriyle dikkat çeken “Tutunamayanlar”, zaman dışıdır yani. Sırf bu yönüyle bile rahatsız edicidir. Hele de üstünü açmaya çalışacağımız meseleler ise dönemi için çok tehlikelidir. Gerçekten Atay, asıl “tehlikeli oyunlar”ı ilk eseri “Tutunamayanlar”da oynamıştır. Bugün İslami camianın kimi kompleksli yazarları, akademisyenleri ve dahası yayınevleri Atay’ın belki de bile isteye oyununa gelmiştir. Türkiye kozmopolit bir ülke, kültürü de inkâr edilemeyecek bir şekilde bu farklılıklar üzerine kurulmuş. Dolayısıyla bir düşünce ekolüne-inanışa sahip olmadan, daha sert bir dille söyleyecek olursak kimliksiz bir şekilde yazmanız çok zor. Yazmanın kendisi ideolojik bir eylemdir en nihayetinde; örtük dil ise ideolojinin adeta terör eylemidir. “Tutunamayanlar”da gördüğümüz bu tehlikeli oyun nedir? Kahramanların etrafını kara duman gibi saran “aydın bunalımı” mı? Değil elbette. İşte aydın bunalımı, romandaki asıl meselenin üzerindeki örtüdür. Örtü kaldırıldığında ortaya “cinsel tercih bunalımı”; diğer bir örtü ise “hem cinsi olan arkadaşa duyulan aşırı sevgi”, bu örtü kaldırıldığında ise ortaya “eşcinsellerin aşkı” çıkıyor. Oğuz Atay’ın bir sır gibi saklanan “Tutunamayanlar”ı özelde eşcinseller ve biseksüellerdir. Bence. “Bence”yi küçük bir ihtimale karşı kullanıyorum açıkçası. Okur ya da yazar ve çok saygın eleştirmenlerimiz tüm somut verilerimize rağmen bizimle hemfikir olmayabilirler ya da gerçekliğin üzerine bir oyun perdesi gibi inebilirler. Böylesi bir tavır, Atay’ın yapmak istediğiyle tam anlamıyla örtüşür.

Bir edebi metinin özetlenemeyeceğine inandığım için “Tutunamayanlar”ı özetlemeyeceğim, romanla ilgili işime yarayacağını düşündüğüm pragmatik birkaç cümle kuracağım sadece: Turgut Özben, intihar eden çok sevdiği arkadaşı Selim Işık’ın geçmişe doğru izini sürer, bu yolculuktan sayfalara buram buram aşk kokusu yayılır, Selim’i yakından tanıyanlarla ya da Selim’in sevgilileriyle –Esat, Metin mesela-  görüşmeler yapar ve sevgili arkadaşı hakkında yeni şeyler öğrenirken kendi kendisiyle de hesaplaşır, örtülerden arınmak ister, bu amaçla romanın sonunda intihar eder gibi evi-karısını terk eder vs. Romanın özetini merak edenler internette bolca bulabilir, romanı merak edenler ise hemen her kütüphaneden alıp okuyabilir, “Tutunamayanlar” o denli tutmuştur yani.

Gelelim karakterlerin gelenek tarafından örgütlenen toplumsal cinsiyet karşısındaki cinsel kimlik arayışı ve bunalımlarına. Öncelikle Turgut’un yakarışına bakalım: “Gerçekten öldün mü Selim? Bu yalnızlık dolu koca dünyada bütün tutunamayanları öksüz bırakıp gittin mi? Bat dünya bat! Talih! İki gözün kör olsun da piyango bileti sat! Midem yanıyor: İçkiden kurtarılacak ilk mide. Benim midem. Benim kalbim.” (2010, 297). Sevgilinin ardından yakılmış uzun bir ağıttır bu kitap. “Bütün tutunamayanları öksüz bırakıp gittin” ifadesindeki “öksüz” vurgusuyla Selim’e dişi-anne sıfatı yüklüyor yazar. Aslında bir erkek ismi olan Selim’e normal şartlarda uygun düşen “yetim bıraktın” ifadesidir. İlk alıntıda da Turgut, karısını Selim’le şöyle kıyaslamıştı: “Selim, kadın olsa belki anlardı.” Ancak toplumsal normların dışında bir durum var burada. Örtük bir dille “öksüz” diyerek Selim’e hem anne –kadın- hem baba –erkek- sıfatı yüklüyor yazar. Aşırı yorum mu oldu bu, değil sevgili okur, değil. Asıl aşırı yorum, “Tutunamayanlar”dan bilgelik, dervişlik devşirme çabasıdır, gerçekliği hakikat maskesiyle gizlemektir. Üstelik Turgut, apaçık bir şekilde bir şeyleri gizlediğini ve bunu büyük bir titizlikle gerçekleştirdiğini itiraf eder: “Bütün kuvvetimle mi atılacağım maceraya? Onu bile korumayacak mıyım? Onu, o ‘şey’i? Kimsenin bilmediği bir parça: tarifi güç, gene de varlığını çok iyi bildiği ‘şey’. Onu da tehlikeye atacak mıydı? Bütün Turgut’u hiçbir zaman teslim etmemişti. Hiçbir zaman. Onu kendine saklamıştı. Diğerini yalnız Turgut’un bildiği bir ‘şey’. Başkaları da birçok şeyler saklarlar insanlardan.” (2010, 322). Cinsel kimlik arayışını bir macera olarak yorumlar Turgut, içindeki eşcinsel temayülü kendine saklamıştır, zaten romanın sonunda ilk başlarda cinsel yönelimi nedeniyle benzemekten korktuğu Selim’e –eşcinsel- dönüşecektir.

Turgut, Selim aşkıyla yanıp tutuşmaktadır adeta: “Selim’i düşünmeden günler geçti. Yatakta karısının sıcaklığıyla, gecelerce uyudu.” (2010, 330). Bilinçaltının kendini ele verdiği bu iki cümle, tesadüfen art arda gelmiş olamaz. Romanın sayfaları ilerledikçe homoerotik atmosfer daha belirginleşiyor: “Dokunduğun her şeye kendini koydun, içini verdin. Acımadan her şeyi Selim’likle doldurdun. Bana gözlerini bıraksaydın hiç olmazsa giderken.” (2010, 364). Cemal Süreya’nın “Aşk” şiirinden etkilenilerek söylenmiş sözler bunlar: “Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git/Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler./Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin.” Olsun, bu şiir karşı cinse okunmak zorunda değil elbette, Cemal Süreya ayrım yapmadan herkes için yazmıştır bu şiiri. Turgut, öteki biri olarak gördüğü kimliğinden –eşcinsel, belki de asıl kimliğiydi- korktuğu için platonik aşkı Selim’e açılamamış, dolayısıyla kavuşamamıştır. Pişmandır bu durumdan: “Ah canım kardeşim! Şimdi yanımda olsaydın da sana yaşadığın hiçbir olaydan, hiçbir gizli duygudan utanmaman gerektiğini, içinde Selim’lik olduğu için her şeyden gurur duyabileceğini söyleseydim.” (2010, 416). Kavuşamamaktan kaynaklanan açlığını Selim’in ilişki yaşadığı Esat ve Metin’i dinleyerek gidermeye çalışır adeta. Esat, şunları söyler: “Üst kattaki odanın penceresinden başımı çıkarıp görünce, neşelenir, merdivenleri bir solukta çıkarak dağınık odamı, hemen kendine göre, o günün ihtiyaçlarına göre düzenlemeye girişirdi. Odayı, o gün yaşamak istediği oyunun mizansenine uygun bir duruma getirirdi. Yarı çıplak odada, hayallerine uygun bir şeyler bulurdu nasılsa… Selim, bu oyunlarda her yanıyla çocuktu. Onunla olmadığım zaman ne yaptığımı, nasıl yaşadığımı hiç sormazdı… Ben de bunu bildiğim için, Selim’le birlikte olmadığım zamanlarda ne yaptığımı anlatmazdım ona… Selim, ilk yıllarda üniversiteden çok sıkılıyordu. Birçok günler, evden çıkınca doğru bana gelirdi… her sabah kapıyı açarak onu kimseye göstermeden yukarı çıkarma düzenine de alıştım… Evdekiler, yukarıda olup bitenlerle pek ilgilenmezlerdi. Bu saatler, ikimiz arasında titizlikle saklanan bir sırdı.” (2010, 372-82-83). Yasaklanmış da olsa tam bir özgür aşk ilişkisi var ortada. Bu tarz anlatım romanda sayfalarca sürüyor. Bir eşcinsele aşık olma bahtsızlığını yaşayan Aysel de –Esat’ın kardeşi- meseleye dâhil oluyor: “Benimle evleneceğini sandım. Selim’in benimle uğraşmasını, beni adam etmeye çalışmasını bütün genç kızların anladığı gibi yorumladım. Bunun dışında, sıkıntılı yaşantımızda, gelip geçici bir yenilikti Selim. Onunla neden ilgilendiğimi anlamadı. Anlamıştır; sonunu düşünerek cesaret edememiştir. Bilmiyorum, oyunlarını, onun sevdiği gibi sevmedim. Bütün bunları geçici heves sandım. Bundan korkmuştur Selim de: böyle düşünmemden. Parlak bir geleceği vardı: iyi bir kısmetti benim için. Oyunlarına fazla düşkündü: gereğinden çok ‘sözünün eri’ idi. Böyle olduğunu bilsem bu oyunlara katılır mıydım? Ondan hoşlanıyordum ayrıca. İsteseydi her şey başka türlü olabilirdi. Kendini öldürmezdi belki.” (2010, 387). Aysel, normal bir evlilik ilişkisiyle Selim’i kurtaracağına inanır, mümkün müdür bu? Sanmıyorum. Turgut, bir ağıtçı gibi dayanamayıp araya girer: “Gene yanlış bir ortama girmişsin Selim. Önüne gelen nimetleri değerlendirmesini bilmeyenlerin, seni, senden başka türlü bir insan yapmak isteyenlerin arasına düşmüşsün. Aldatıcı yumuşaklığınla boş yere ümitlendirmişsin onları. Aslında ‘Evdeki Yabancı’ oyunun oynadın onlarla.” (2010, 387). “Yumuşaklık” kelimesi manidardır burada. Oğuz Atay, sürekli “oyun” matrisiyle karşımıza çıkıyor: “Tehlikeli Oyunlar”, “Oyunlarla Yaşayanlar” vs. En azından “Tutunamayanlar”daki bu oyunun ne olduğu malum.

Roman’ın karakterlerinden biri olan Metin, Selim’i şöyle anlatır: “Selim, erkeklik meselesinde arkadaşlarının yanında güç durumda kalırdı. Onların kadınlarla ilişkisini de hayranlıkla izlerdi… Sonra ben âşık oldum. Zeliha’yı, önce uzaktan şöyle bir görmüş ve ilgilenmiştim. Sonra bir doğum günü partisinde daha yakından tanıdım ve deli gibi âşık oldum. Bu partide Selim de vardı. Heyecanımla alay ediyordu. Dostluğumuza ihanet gibi görüyordu bu ilgimi. Selim’in bu alaylarına dayanamadım ve bu konudan bahsetmeyi yasakladım. Fakat beni ciddiye almıyordu bir türlü; sonunda kavga ettik… Kızlar, aramızda yeni meseleler çıkarabilirdi. ‘Korkma Selim’ dedim: ‘Zeliha’nın benim için hiç önemi yok artık.” (2010, 419-20-21). Roman, bu tarz ilişki biçimleriyle dolu. Peki, Oğuz Atay bu ilişki biçimlerinin neresinde duruyor. Yıldız Ecevit’e kulak verecek olursak Atay, romanlarının birçok yerine kendi yaşantı parçacıklarını yerleştirmiş. Bir üniversite hocası olan Atay’ın karakterlerini ve olay örgüsünü birçok defa üniversite çevresinden seçmesi Yıldız Ecevit’in tespitini güçlendiriyor. Dolayısıyla bir kurgu yazarı olmasına rağmen Atay da zan altında kalıyor. Zanla hareket etmek doğru değildir elbette. Yazarın cinsel tercihi, karakterlerin tercihleri kadar ilgilendirmiyor bizi; çünkü yazar bireysel varlıkken karakterler kimi zaman asırları aşan toplumsal varlıklara dönüşürler. Don Kişot’un hayatını Cervantes’ten daha iyi biliyoruz ve Don Kişot’un hayatı Cervantes’in hayatından daha çok etkilemiştir dünya halklarını. Gerçek bu.   

Homoerotik öğeler sadece “Tutunamayanlar”da mı var? Sorusunu da kendimize yöneltmeliyiz. Ben yönelttim ve Atay’ın meselâ “Eylembilim” romanında da benzeri şeylere rastladım. Romanın başkarakteri Prof. Server Gözbudak şunları söyler: “Yaşantılarımda tekrardan korkarım. Bu yüzden, yıllardan beri tanıdığım kişileri, hayatım boyunca, hayatımla birlikte sürüklemek isterim. Nedense Murat, bunlardan biri değildi. Evlenmiştim, eski ve yıpranmış ve bir daha kullanmayacağımı düşündüğüm kâğıtlar gibi, bazı ilişkilerimi yırtıp atmıştım. Murat –nedense- bunlardan biri değildi. Belki bir çekmecenin uzak bir köşesinde kalmış silik bir yazıyı taşıyan soluk bir kâğıttı. Çünkü biz o zamanlar hızlı bir yaşantı içinde olduğumuzu sanıyorduk. Yaşamak da bir eylemdi. Gülümsedim. Murat gene kendisine gülümsediğimi düşünerek bana karşılık verdi: ‘Yıllar geçiyor,’ dedi. Ben de itiraz etmedim. Kaldığımız yerden eskisi gibi devam ediyorduk. Belki şimdi beni daha çok beğeniyordu. Oysa ben, Sadık Beye, Refik Beye gülümsüyordum; Reşit Beye bile gülümsemiş olabilirdim, fakat Murat’a gülümseyemezdim. Reşit Bey bir bilseydi benim bir zamanlar…” (2018, 29, 30). Oğuz Atay’ın bütün metinleri bu bağlamda incelenmelidir. 1970’de Roman Ödülü veren TRT jürisi gibi “oyuna gelmemek için” –belki gelmemişlerdir, bilinçli bir tercihtir, bilemiyorum- neyi okuduğumuzu ve okuttuğumuzu bilmeliyiz artık. Mili Eğitim, Kültür Bakanlığı ve belediyelere bağlı hemen her kütüphane Oğuz Atay kitaplarıyla dolu. Neyin ne olduğunu bilelim, öyle davranalım. “Belirsizlik sanatı” adı altında kandırılmak hoş değil.

Not: Açıkçası bu yazıyı yıllar evvel kaleme almayı düşünmüştüm; fakat kendimi şiir eleştirisine verdiğim için bu yazı bugüne dek ertelendi. O günlerde benim gibi düşünen var mı diye araştırmalar yapmıştım, bulamamıştım. Camiamızda sel gibi büyüyen Oğuz Atay hayranlığı –aşktan ötedir bazen bu duygu- karşısında kendimi tutamadım ve “Tutunamayanlar” hakkında yazdım. Üstelik yeni araştırmalarımda referans değeri olduğunu düşündüğüm bir yazıyla da karşılaşma bahtiyarlığı yaşadım. Referans sevdalıları için paylaşıyorum: “Imitative Desire and Homoerotics in Tutunamayanlar” (Tutunamayanlar’daki taklit arzu ve homoerotizm) Özen Nergis Dolcerocca; Journal of Turkish Literature, Koç Üniversitesi, 2014.

Bazı şeyleri görmek için eleştirmen olmaya da gerek yok aslında. Ekşi sözlükte bile iki paylaşıma rastladım:

https://eksisozluk.com/tutunamayanlar–37943?p=85
https://eksisozluk.com/turgut-ozben-ve-selim-isik-arasinadaki-gay-iliski–4631773

KAYNAKÇA:

Atay, Oğuz; Tutunamayanlar, İletişim Yay., İstanbul 2010.

Atay, Oğuz; Eylembilim, İletişim Yay., İstanbul 2018.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir