Sene 1921. Meleklerin kalemi kırılmıştır adeta, bir millet kendi kaderini yazmakla meşguldür. Anadolu’da yeni devletin sınırlarını ve siyasi yapısını belirleyecek bir silahlı mücadele verilirken İstanbul’da yine bu devletin bünyesine uygun bir edebiyat ve kültür inşa edilmektedir: “Dergâh.”
Anlı şanlı o eski büyük dergilerin ciddi paralarla, lüks ofislerde çıkarıldığı sanılır, halbuki işin aslı öyle değildir, kütüphanelere gidilip ufak bir araştırma yapılsa, varlıktan çok yoklukla yola koyuldukları görülecektir. Bu açıdan “Dergâh”ın (1921-23) çıkış macerasını, aynı zamanda sahipliğini üstlenen Mustafa Nihat’tan (Özön) dinleyelim: “O vakitler İkbal Kırâathanesi vardı, Çarşıkapı’dan, Nuruosmaniye’den çıkınca sağ kolda. Askerden terhis olmuş iki kardeş açmıştı, orayı ilk kez. Biz de oraya dadandıktı. Âdeta lokantamızdı. Çünkü beş kuruşa simit, çay, işte öğle yemeklerin öyle geçirebiliyorduk. Halil Vedat, Ahmet Hamdi, Kadri Yörükoğlu, işte bütün üniversiteli arkadaşlar. Hâşim bile dadanmıştı oraya. O zaman Düyun-ı Umumiye’de çalışıyordu, çıkınca ilk işi oraya gelmekti. Hâşim dolayısıyla Abdülhak Şinasi de gelirdi. Meşhur Farsça öğretmeni Tahir Nadi zaten oranın gediklisiydi. Eee, işte bizde dergiler ekseriyetle böyle ortamda doğar. Edebiyata, şiire, hikâyeye düşkün birkaç kişi bir araya geldi mi, ‘Haydi bir dergi çıkaralım’ derler. Bizimki de aşağı yukarı öyle oldu. Dergi çıkarmayı Halil Vedat ortaya attı. Derginin adı için orada bir sürü ad önerildi, uzun bir liste ortaya çıktı. Sonunda ‘Dergâh’ta karar kıldık. Derginin sorumluluğu da bana yüklendi… Aslında Dergâh düşünce, sanat alanında da Ümit dergisine bir tepki olarak doğmuştur. ‘Ümit’ Damat Feritçiydi, padişahçıydı, İstanbulcuydu. O zamanın bir takım yeni yazarları, şairleri de orada yazıyorlardı. İşte meselâ ‘Hecenin Beş Şairi’ o derginin gediklisiydi.” (cilt 1, sayfa XXXIX).
“Dergâh” kendine hangi dergi ya da gazeteyi örnek almış olabilir? Bunun için tarihsel olarak biraz daha gerilere gitmemiz, ilkleri yoklamamız gerekir. Yıllarca Osmanlı, yenilik düşmanı şeklinde gösterildiyse de artık bunun bir aldatmacadan ibaret olduğu anlaşılmıştır, resim-müzik-mimari gibi sanat alanlarında Batı’yı pür dikkat takip eden bizzat Osmanlı devletinin kendisidir. Batı’ya eğitim için onca öğrenci göndermesi gelişmeye açık olduğunun da apaçık göstergesi. Yeniliklerin öncelikle sarayda başladığını söylemeye bile gerek yok artık. Üstelik özgür düşüncenin yayılmasında en önemli araçlardan biri olan ilk gazete de devlet eliyle çıkarılmıştır: “Takvim-i Vakayi” (1831). Öyle ahım şahım bir gazete değildir elbette, devletin görüşlerini yansıtır, resmi ilanlar, gayrı resmi duyurular, iç ve dış gelişmelere ilişkin haberlere yer verir. Osmanlı Türkçesi dışında, büyük ve çok dilli devlet olmanın gereği Arapça, Farsça, Fransızca, Rumca, Ermenice baskılarıyla da okura ulaşmıştır, bir prototip özelliği taşır, yeni bağımsız gazetelere kapı aralaması bakımından da önemli. Bütün yenilikler tedricen olgunlaşıp kemale kavuşur, özeleştiri yapacak olursak bizde gazetecilik hâlâ jurnalcilik ve magazin haberciliğinden öteye geçememiştir, çok nadirdir adam gibi bir makale veya düşünce üreten metinle karşılaşmamız, çünkü daha en başından bir üslûp (kişilik) sahibi değil gazetecilerimiz, ya soğuk bir akademik dille ya da cıvık bir konuşma diliyle yazmaktadır çoğu. Tedricen dedik, evet işte “Ceride-i Havadis” (1840), İngilizlerle ortak çıkarılan yarı resmi gazete; “Tercüman-ı Ahvâl” (1860), Agah Efendi ve Şinasi’nin gayretleriyle vücut bulmuş ilk özel gazete; “Tasvir-i Efkar” (1862), Şinasi tarafından çıkarılıp sonradan sırasıyla Namık Kemal, Recaizâde Mahmut Ekrem, Ebuziyya Tevfik in yönetimine bırakılmıştır.
Ahmet Mithat Enfendi’nin saray desteği ile yayın hayatına başlayan “Tercüman-ı Hakikat”i de unutmamak lazım. Ahmet Cevdet, Hüseyin Rahmi, Ahmet Rasim gibi keskin, mizahi zekâya sahip isimler bu gazetede belirginleşmeye başlamış. Genç Osmanlılar ile ilişki kuran Ahmet Mithat, daha sonra Ebuziyya Tevfik üzerinden Namık Kemal’le tanışmış, Namık Kemal’in yayımlamaya başladığı “İbret” gazetesinin sürekli yazarları arasına girmiş, Yeni Osmanlılara yakınlığı nedeni ile tepki çekmiş, onun “Duvardan Bir Seda” adlı makalesi dinsizlikle suçlanmasına neden olmuştur. Ahmet Mithat Efendi’nin, yeni edebiyat taraftarı Recaizâde Mahmut Ekrem’den Tercüman-ı Hakikat’te yazılar yayımlaması, damadı Muallim Naci’nin arkadaşları ile birlikte gazeteyi terk etmesine neden olmuştur. Bu malumatı şunun için veriyorum, neredeyse bütün İstanbul yazarları gazete vesilesiyle birbirlerinden haberdardırlar.
Recaizâde Mahmut Ekrem’in Mekteb-i Mülkiye’den öğrencisi Ahmet ihsan, “Servet-i Fünûn” (1901) dergisini çıkarmaya başlar. Bu dergi, sağlık bilgileri ve Avrupa’da yapılan bilimsel keşiflere yer verir ilk başlarda, yine Galatasaray Lisesinden Recaizâde Mahmut Ekrem’in öğrencisi Tevfik Fikret’i derginin edebiyat bölümünü yönetmek konusunda ikna edince (1896) her sayısıyla şair ve yazarların daha bir dikkatini çeker. “Malumat”ta yazan Muallim Naci, o sıralar Recaizâde Mahmut Ekrem ile “kafiyenin göz için mi, yoksa kulak için mi” tartışmasına giriştiğinde bu gazeteye karşı cevaplarının bir kısmını Recaizâde Mahmut Ekrem, “Servet-i Fünûn” dergisinde verir, böylece ciddi bir hareketlilik başlar ve başka mecralarda da yıllarca devam eder; çünkü basit bir şiir meselesi değildir bu, daha derin ve tehlikeli bir mevzuyu barındırır içerisinde: Alfabe. Yaklaşık çeyrek asır sonra musikişinas Yahya Kemal, bu tartışmaya “Dergâh”taki yazılarıyla dahil olur, reyini kulaktan yana kullanarak yenilikçi taraflarıyla öne çıkan Recaizâde Mahmut Ekrem’in yanında yer alır ve meseleye daha bir gövde kazandırır. Bütün Arapça ve Farsça kelimelerin yazılışta Türkçeye uydurulması, asıllarına bağlı kalınmadan bütün seslilerin Türkçede olduğu gibi gösterilmesinin gereğini savunur, bu durumun yazım hatalarını azaltacağına inanır. Samimidir bu tavrında. Zaten Latin alfabesine geçişimizle soylarından soyutlanan bütün kelimeler seslilerine uygun yazılarak tektipleşmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında Arapça ve Farsçadaki uzatmalar gösterilmişse de sonradan bu uygulama da terk edilir. Nihayetinde Recaizâde Mahmut Ekrem galip gelir.
1896’da bir nevi Recaizâde Mahmut Ekrem’in etrafındaki gençleri “Servet-i Fünûn” topluluğu meydana gelir ve bilim dergisi yerini tamamen bir edebi dergiye bırakır. Gerilim dolu her tartışma, sonunda bir gruplaşmayı getirir. Bu hareket, 1901’de Hüseyin Cahit Yalçın’ın Fransızcadan çevirdiği “Edebiyat ve Hukuk” makalesindeki sakıncalı ifadeler nedeniyle kapatılır. Devlet son derece temkinlidir.
Ahmet Haşim, Refik Halit Karay, Ahmet Rasim gibi yazar ve şairler tarafından başlatılan “Fecr-i Ati”nin “Servet-i Fünûn”a (Edebiyat-ı Cedide) tepki olarak doğduğu öne sürülse de pek öyle değildir. Bugün bile bazı edebiyat çevreleri gündem yaratabilmek için bu tarz bir danışıklı dövüşe baş vurmakta. “Fecr-i Ati”, Batı’daki benzerlerinde olduğu gibi belli ilkeler çevresinde birleşen gençler topluluğudur. 1908 özgürlük bildirilerini “Servet-i Fünûn” dergisinde yayımlamışlardır. Çocukça bir oyundur aslında bu, bir dergiye o derginin sayfalarında saldıramazsınız, hakikati haykıramazsınız, realiteye terstir bu.
“Fecr-i Ati” topluluğu,20 Mart 1909’da İstanbul’da “Hilâl” gazetesinin yayımlandığı basımevinde ilk toplantısını yapar, 24 Şubat 1910’da “Servet-i Fünûn” dergisinin 977 sayılı nüshasında, kuruluş nedenlerini kamuoyuna açıklar. “Sinâ-yı Emel” olarak ileri sürülen isim Faik Ali’nin isteği üzerine “Fecr-i Ati” şeklinde kesinleşir. Edebiyatımızda ilk beyannameyi yayınlayanlar, işte bu Fecr-i Aticilerdir. Onlara göre edebiyatın nesnesi edebiyattır, beyannamede altı çizilecek cümleler: “Encümen, edebiyatı çok ciddiye almakta, onu hoş vakit geçirmek için bir araç olarak kabul etmemektedir. Bu inanışın edebiyatımızdaki ilk temsilcileri ise, Servet-i Fünûnculardır. Gerçekten, edebiyatın ciddi bir çaba olduğu hususunda, Türk kamuoyuna ilk öncülüğü yapanlar onlardır. Bu ciddî çalışmalarına onların 1908’den sonra yeniden başlamaları beklendiği halde, ne yazık ki, ortada görünmemişlerdir. O halde, yaptıkları hizmet daima beğenilmekle beraber, artık onlara ‘geçmiş’ gözüyle bakmak yerinde olacaktır. Şimdilik, Avrupa edebiyatındaki benzeri toplulukların küçük bir örneği olan Fecr-i Âti ise, Türk edebiyatının geleceğini temsil etmektedir. Dilin, edebiyatın, edebî ve sosyal bilimlerin ilerlemesine dikkat etmek; genç yetenekleri bir araya toplamak, ancak fikir tartışmalarıyla kamuoyunu aydınlatmak, Batı’nın önemli edebiyat ve fikir eserlerini çevirmek, edebiyat ve fikir konuları üzerinde konferanslar düzenlemek, Batı’daki benzeri kuruluşlarla sürekli bir temas kurmak onun gayeleri arasındadır.” (Servet-i Fünûn, C:38, No:977, 11 Şubat 1325). Dediğim gibi, her şeye rağmen Servet-i Fünûncuları övmekten de geri duramamışlardır, yoksa dergide yer bulmaları mümkün olamazdı.
“Dergâh” bir nevi “Servet-i Fünûn” gençlerini, daha detay söyleyecek olursak ustalık yaşına gelmiş Fecr-i Aticileri de kendine çekmiştir. Ahmet Haşim, Refik Halit bunların başında gelir. Öteden beri Yahya Kemal’in “Servet-i Fünûn”a karşı ilgisi bulunmaktadır. İlk gençlik yıllarında Cenap Şahabeddin’i ve “Edebiyat-ı Cedide”nin diğer şairlerini tanıdığını ve “İrtika” ve “Malumat” dergilerinde “Servet-i Fünûn” tarzı manzumeler yayınladığını da bilmekteyiz. Yahya Kemal, yenilikçiliğiyle öne çıkan, bir nevi “Servet-i Fünûn”un arka bahçesi Galatasaray Sultanisi’ne kaydolmak istemişse de kayıtlar dolduğu için bu okula girememiş, tahsilini Vefa Lisesi’nde tamamlamıştır. Gazete ve dergilerimiz etrafında toplananların çoğunlukla aynı okuldan olmaları dikkate şayan. Sonraki yılları da göz önünde tutarak söylüyorum: Hoca-talebe, usta-çırak ilişkisi ile yetişen kalemler edebiyatımıza damgasını vurmuştur. Şunu da belirtmeliyim ki, bugün için büyük kabul edilen yazarların kısa pantolonlu talebelikleriyle karşılaşırız dergilerde, geçmişin içindeki taptaze anları yaşarız.
“Dergâh”ta şiir, makale, tenkit, tiyatro, hikaye, musahabe, edebiyat tarihi, dil, musiki, felsefe, mimari konularında telif ve tercüme yazılar yayımlanmıştır. Derginin şair ve yazarları arasında bir davadan, ideal birliğinden bahsedemeyiz. Birlik oldukları noktalar daha ziyade milli mücadeleye yaklaşımları, dil meselesindeki tutumları ve estetik bakışlarıdır.
Derginin adını Yahya Kemal koyar; ayrıca derginin dizgi, tertip, başlık, baskı işlerinden, makalelerin konusuna ve düzenlemesine kadar her şeyiyle kendisi ilgilenmiştir. Yahya Kemal’in bir amacı da edebiyat fakültesindeki yetenekli öğrencileri çevresine toplamaktır. Bunu başarmış ve bu yönüyle de 40’ına varmadan üstat ilan edilmiştir. Mustafa Şekip’i (Tunç) dinleyelim: “Fakat bir üstad-ı sanatın tesiri altında kalan genç ve taze ruhların nasıl kendilerin kaybederek perestiş ettikleri sanatkâra temessül ettikleri daima görülmektedir. Meselâ üstad-ı zevk Yahya Kemal Bey’in pek kuvvetli şahsiyet-i bediiyesi tesiri altında kalan körpelerin çoğu onun canlı birer fotoğrafları gibi dolaşmaktadırlar. Hatta bu kabil sanatkârların açtıkları ize dâhil olan müridlerdeki ateş ve samimiyet o kadar çok ve derin oluyor ki, üstadın bizzat kendi eser ve şahsiyetine olan sadakatini bile aşıyor. Fakat her devirdeki gençliğin sanat üstadları etrafında pervaneler gibi uçuşmasından daha hayatî bir şey olur mu?” (cilt 1, sayfa 11). “Nev-Yananilik” girişimindeki yol arkadaşı Yakup Kadri de Mustafa Şekip’ten farklı şeyler söylemez: “Yahya Kemal!.. O genç bir üstaddır, hepimizin üstadı. Son nesil içinde onun tesirinden kurtulmuş pek az kişi tanıyorum… Yahya Kemal birçok şey muharrirleri tashîh etti. Yeni yetişen birçok şairlere yol gösterdi, o büyük şair değildir, bir büyük mürşiddir” (cilt 2, 263). Metnin buraya dahil etmediğim kısımlarında Yahya Kemal’i Mallerméden bile üstün görüyor Yakup Kadri. Bence haklıdır da. Bir de Nurullah Ata(ç) var: “Yahya Kemal gençliğin timsalidir. Ona, taarruz edemezsin! Biz gençler, bütün nesil ona inanıyoruz ve seviyoruz.” (Tanpınar, “Yahya Kemal” kitabı). Yahya Kemal ise yakın dönem şairlerinden Abdülhak Hamit Tarhan ve Tevfik Fikret’ten saygıyla bahsediyor ve Halit Ziya ve Hüseyin Rahmi’nin bu devrin iki büyük simâsı olduğunu söylüyor.
Bir de Yahya Kemal’e yönelik ironik eleştirilerde ve iddialarda bulunan derginin mesul müdürü Mustafa Nihat’a (Özön) kulak verelim: “Yahya Kemal yalnız ‘Dergâh’ta değil ‘İleri’ ve ‘Tevhid-i Efkâr’ gibi gündelik gazetelerde de yazıyordu. Oradaki yazıları da ‘Dergâh’taki o yazı gibi ateşliydi, ama Metris Tepe zaferi günleriydi onlar. Sonra Yunan ordusunun ileri harekâtı başlayınca son derece vehimli, oldukça da korkak olan hocamız, bizi, öğrencileri ‘Dergâh’ı bırakıp Bulgaristan’a kaçtı, çünkü tutuklanacağı korkusuna kapılmıştı. Gerçi oradan da yazılar gönderdi bize, işte o ‘Balkan’a Seyahat’ filan gibi, ama o seyahat filan değil düpedüz kaçıştı. Altı ay kadar sürdü bu. Sonra Anadolu’nun ileri harekâtı başlayınca yine yüreklendi.” (cilt I, giriş). Dergiyi dikkatlice incelediğimizde Mustafa Nihat’ın haksız da sayılamayacağı sonucuna varıyoruz. Dergi, ilk sayılarında Milli Mücadeleye sessiz kalmış, sanki biraz da temkinli yaklaşmıştır. Türk ordusunun 1921 Temmuz’undaki Kütahya-Eskişehir yenilgisi Yahya Kemal’i ürkütmüş, Sakarya Zaferi yeniden kendine getirmiş olabilir, onun psikolojisi bu tür tepkiler vermeye müsaittir açıkçası.
“Dergâh”ta 36 musahâbenin 15’ini Yahya Kemal, 4’ünü Ahmet Hâşim, 6’sını ise Yakup Kadri kaleme almış. 129 şiirin 42’si Ali Mümtaz (Arolat), 18’i Necmeddin Halil’e (Onan) ait. Ali Mümtaz’ın şiirlerinde tabiat ve aşk teması, Necmettin Halil’de millî duygular öne çıkmakta. Şiirler üzerinde Mehmet Akif’in, Mehmet Emin Yurdakul’un, Yahya Kemal ve Ahmet Hâşim’in etkisi gözlenmekte. Dergi, genç şair çıkarma konusunda başarısız olmuştur. Ahmet Hâşim’in 1905-1908 yılları arasında yazdığı ve Piyâle kitabına aldığı “Şi’r-i Kamer” serisindeki şiirleri hayal zenginliği, iç ahenkteki kuvvet ve büyük telkin kabiliyeti ile dikkat çekmiş ve beğenilmişti; sonra 1909’da Fecr-i Âtî‘ye girmiş, “Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek” fikrini poetikasının temeli yapmıştı. “Dergâh”a da hakim olan Batı tandanslı bu anlayışı Yahya Kemal tarih-medeniyet algısıyla daha yerli ve elle tutulur hale getirir. Dergi, yeni şair çıkaramadıysa da Yahya Kemal’in şair olarak bilinirliğini artırmıştır. Yahya Kemal daha Paris’ten dönmeden (1912) dikkat çekici şiirleri ve akım girişimleriyle Ahmet Haşim edebiyat ortamında kendinden söz ettirmeyi başarmıştır. Kitap yayınına da girmiş, otuzlu yaşlarının sonlarındaki Ahmet Haşim’in “Göl Saatleri” (1921) adlı ilk şiir kitabını okurla buluşturmuştur. “Göl Saatleri” çıktıktan sonra Ahmet Haşim hakkında Abdülhak Şinasi ve Nurullah Ata(ç) dergide yazmışlardır. Bu yazıların kitap satışını artırdığı sanılmasın, Nijat Özön’ün şahitliğine kulak verelim ve nitelikli kitapların kaderinin hale değişmediğini bir defa daha görelim: “ Haseki’deki evde bir sürü ‘Göl Saatleri’, bir sürü ‘Kiralık Konak’ vardı.” Derginin sekizinci sayısı (5 Ağustos 1921), Ahmet Haşim’in “Şiirde Mana” başlıklı musahabesiyle açılır ki, bu modern Türk şiiri adına bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Ahmet Haşim, “Piyale”nin 1926-28’de yapılan baskılarının başına “Şiirde Mana” başlığının yerine “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar”ı koymuş ve metinde kimi değişikler yapmıştır. Neticede demem o ki “Dergâh” asıl Yahya Kemal’in işine yaramış, tanınırlığına nitelik kazandırmıştır.
İşgal altındaki Osmanlı başkenti ve bütün toprakları yazarları sanki “zor ân sığınağı din”e yaklaştırmış. Ahmed Haşim’in “Müslüman Saati” başlıklı yazısına biraz da buradan bakmak gerektiğini düşünüyorum: “Yeni ‘ölçü’ bir zelzele gibi, menâzır-ı zamanı etrafımızda zîr ü zeber ederek, eski ‘gün’ün bütün setlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni ‘gün’ vücuda getirdi. Bu Müslümanın eski mesut günü değil, fakat bedmestleri, evsizleri, hırsızları ve katilleri çok ve yer altında mümkün olduğu kadar fazla çalıştıracak köleleri sayısız olan büyük medeniyetlerin acı ve nihayetsiz günüydü… Yeni saat, Müslüman akşamının mahzun ve müşa’şa dakikasını dağıttığı gibi, yirmi dört saatlik yabancı ‘gün’ün getirdiği maişet şekli de bizi fecir âleminden mehcûr bıraktı… Şimdi Müslüman evindeki saat, başka bir âlemin vakitlerini gösterir gibi, bizim için gece olan saatleri gündüz ve gündüz olan saatleri gece renginde gösteriyor. Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.” (cilt I, 122-3). Şiiri Batı’dan öğrenmeye çalışan, dahası modern şiirimizin kurucularından Ahmet Hâşim, sanki bir çelişkinin içindedir, hatta bir imam bu parçayı hutbede okusa gericilikle yaftalanır. Hangi ilk dönem cumhuriyet aydını çelişkisiz bir hayat sürmüştür ki.
Yine Mustafa Nihat’a göre “idaresi güç olan Hâşim’di. Hâşim gayetle kıskanç, alıngandı.” Tanpınar ise “Yahya Kemal” kitabında hoş ve gayet isabetli bir karşılaştırmada bulunur: “Yahya Kemal’de her şey ciddiydi ve esaslıya doğru giderdi. Hâşim ise daima avant-garde kalmayı isterdi. Biri sürüklemenin, alıp götürmenin, öbürü şaşırtmanın peşindeydi… Her ikisinin de darılmadan önce birbirlerini beğendiklerini bilirim.” Ahmet Hamdi Tanpınar içeriden bakışlar atar, çünkü “Dergâh” çıkmaya başladığında çok gençtir ve hocası Yahya Kemal’in etrafından ayrılmamıştır, onun isabetli yaklaşımları biraz da bundan.
Yakup Kadri’nin dergiye kimlik kazandıran katkısı gözden kaçırılmamalı. Dergide, Milli Mücadeleye dair hikâyeler, edebiyata dair değerlendirmeler ve mistik mensureler olmak üzere 25 metni yayımlanmıştır. “Erenlerin Bağından” yazısında bir hakikat habercisidir adeta o: “Şiir saf ve hayran kalplerin sesidir. Kesif ve sakil unsurlar onunla ülfet edemez. Şeytanî ve süflî duyguları bestelemiş hangi insanlar arasında şairiyetle beşer oldu?.. Şeytana mahsus olan ‘benlik’, o hudutsuz kibir, sanatkâri muttaki ve âbidden ayırdı, mabedi yapan mabûda inanmıyor, ilahîyi besteleyenin gönlünde şüpheler hıçkırıyor. Ey kalp, şiire de mâsivâ karıştı. Eskiden ruha ulvî ve rabbanî bir sarhoşluk veren bütün o güzel şeyler şimdi kadında tezyin, erkekte temellük hırsını ateşlemekten başka bir şeye yaramıyor… Ey, ezelî sevgilinin hayran âşıkları! En güzel sözler sizin ağzınızdan çıktı ve en coşkun seller sizin bağrınızdan aktı. Sizi anlayanlar anladı, anlamayanlar anlamadı ve bundan sonra gelecekler sizi hiç anlamayacaklardır.” (cilt 1, safa 15). Aynı metinde bir mürit gibi “pirimiz Yunus” derken cumhuriyetin ilk yıllarında batılılaşma yolundaki devrimleri Yakup Kadri’nin büyük bir iştahla ve son derece samimi duygularla bir mürşit gibi desteklediğini görürüz. “Ankara” romanında o, kurtuluş mücadelesi veren yoksul aydınların bürokrat olmalarının ardında dünya nimetlerine kavuşmalarıyla burjuvalaşmasını eleştirir, yeniden devrimci kimlik kazanmalarını telkin eder. Tam da burada belirtmeliyim ki, Osmanlı aydınları arasında 19. yüzyıldan itibaren hüküm süren pozitivizm, materyalizme karşı çıkmıştır Dergâhçılar; Bergson felsefesinden gelen modern, mistik ve yer yer de sembolist bir anlayışı sahiplenmişlerdir. İşte Ahmet Hâşim ve Yakup Kadri gibi şair ve yazarlardaki dini duyarlılık biraz da Bergson’un sonsuzluk duygusuna içkin belirsiz-mistikliği ile ilintilidir. Hele de Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar bu felsefeyi, yer yer psikolojiyi ömürlerinin sonuna dek sürdüreceklerdir. Muhafazakâr kesim yazarlarının Müslüman okurda dini duyarlılık fikri uyandıran üsluplarının ardında hep gizli bir şirk gibi Bergson –statik ve dinamik din- durmaktadır. İslam ikinci plandadır aslında. “George Bernard Shaw, 1921 yılında Bergson’un yaratıcı evrimini şöyle tanımlamıştır: ‘Sahte Hıristiyanlığın ve şüpheciliğin küllerinden ve mekanikçilerin ve neo-darvincilerin ruhsuz tasviplerinden ve kör inkârlarından doğan Yirminci yüzyılın dini.’” (Alatlı, 2010: 1607). Mesela Yahya Kemal’e göre insanda dini duyarlılık yaratan başka duyuşlar da vardır: “Her türlü histen bir türlü şiir çıkıyor, yalnız şiirden de kuvvetli, dine benzeyen bir lezzet varsa ağrıların tadıdır.” (cilt I, 175). Yine de “Dergâh”ın ustalarından çok Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ata(ç), Abdülhak Şinasi Hisar gibi çırakları cumhuriyete monte olmuştur; Yahya Kemal, Ahmet Haşim gibi Osmanlı genlerini taşıyan şairler ise her şeye rağmen geçmiş ihtişamın hülyasında yaşamaktan tamamen vazgeçememişlerdir.
Derginin estetik ve sanat cephesini Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu; fikri ve felsefi cephesini Mustafa Şekip, Mehmet Emin Erişgil ve İsmail Hakkı Baltacıoğlu temsil eder. Dergide Türkçülük şuurunun yerleştirilmesi için Türklerle ilgili inceleme ve araştırmalara önem verilmiştir. Hüseyin Namık (Orkun)’ın, Mehmet Hilmi’nin, Nureddin Mustafa’nın, Ziya Gökalp’in “Küçük Mecmua”dan alıntılanan makaleleri, Ragıp Hulûsi’nin (Özdem) tercümeleri dergide Türkçü hüviyeti belirginleştirmiştir. Milli mücadele karşıtı Cenap Şahabettin ve Ali Kemal gibi isimlere yönelik saldırı metinlerine yer verilmiştir, ama Ziya Gökalp’e büyük saygı gösteren ve bir açıdan da “Yeni Lisan” hareketini benimsemiş dergide Ömer Seyfettin ile ilgili Fevzi Lütfi’nin çok sert bir yazı kaleme alması anlaşılır gibi değil. Mehmet Fuat’ın (Köprülü) edebiyat tarihi araştırmaları dikkat çekici. Nurullah Ata(ç) tiyatro eleştirileri yanında aşık tarzı şiirleriyle karşımıza çıkıyor, zamanında şiir çalışmamış olsaydı, belki de şiir üzerine o içli denemeleri yazamazdı.
Dergide imlâ meselesini Yahya Kemal ve Ahmet Haşim ele almış. Ahmet Haşim, “İmlâya şekil veren hocalar, doktorlar, mütehassıslar değil, ancak şairler ve ediplerdir” diyerek tarihi bir laf etmiştir, ancak imlâ kılavuzumuzun cumhuriyetten buyana yaklaşık 30 kez değişikliklerle yeniden yayımlanması Ahmet Hâşim’in önerisine kulak vermediğimiz, bu işi akademisyenlere bıraktığımız anlamına geliyor. Yahya Kemal’in söyledikleri ise daha bir iç kanatıcı: “İmlâmız, lisanımız düzelince, lisanımız da kafamız düzelince düzelecek, çünkü o da ancak onlar kadar bozuktur, fazla değil!” (cilt 2, 322). Kafamızın düzelmediği ise ortada, hâlâ Doğu-Batı arasında kalmış, bocalıyoruz, milletçe kimlik bunalımı yaşıyoruz.
Yahya Kemal, uzun uzadıya aruz meselesini de irdeler ve isabetli tespitlerde bulunur: “Türklerde aruz Türkçenin asıl yerli zevkini asırlarca mühimsemedikten sonra, birden bire Tevfik Fikret’in ağzıyle, sokakta ve evde konuştuğumuz gibi konuşmaya başladı, sonra onun felsefede muarızı olduğu derecede sanatta muakkibi olan Mehmet Âkif Bey’in elinde büsbütün yumuşadı; müdekkik bir göze bu bir tekâmül gibi görünmekten ziyade bir atlayış gibi görünür.” (cilt II, 631). Yahya Kemallerden evvel 1914’e dek Darülfünun hocası olan Mehmet Akif, ilk gençlik yıllarında “Servet-i Fünun”da şiir ve yazı yayımlamıştır, yani somut anlamda da haklıdır, çünkü Akif’i bulunduğu ortamlardan da tanımaktadır. Yahya Kemal, şiirinin iskeletini oluşturan aruz konusunda mütereddittir: “yerini millî vezinlere terk eden aruz, büsbütün kaybolacak mı? Mustafa Şekib Bey gibi ben de ortadan kalkacağını zannetmiyorum. Aruza hâkimken Türk vezinleri zaman zaman keyfe göre kullanılıyordu, bu defa kaide ber-akis olarak aruz öyle kullanılacak.” (cilt II, 632). Yahya Kemal, aruzun serbest şiir karşısındaki durumu üzerine konuşmuyor, serbest şiir daha ufukta görülmemiştir o yıllarda, serbest müstezattan öteye geçilememiştir, asıl mukayese edilen aruz ile hece veznidir, çünkü Milli Edebiyatçılar heceyi bir yenilik gibi sunmuş, aruzu Arap vezni suçlamasıyla ipte sallandırmışlardır. Ne yazık ki, Yahya Kemal bu hususta ileriyi görememiş, serbest şiirin Fransız edebiyatından dünyaya yayılışını 1912’ye kadar Fransa’da bulunmasına rağmen haber verememiştir. Şimdilerde aruz, muhafazakâr kesimin amatörleri dışında kimse tarafından kullanılmıyor, deneysel işleve de sahip değil. Yahya Kemal, hecenin merkez vezin olacağını düşünmüş, serbest şiir karşısında deneysel duruma düşeceğini hissedememiştir.
Bu imzaların dışında dergide metinleri yayımlanan şair ve yazarları da belirtelim: Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Talat Onay, Ahmet Tevfik, Ahmet Vefik, Ali Ekrem Bolayır, Ali Nizami, Arif Dündar, Basri Lostar, Cavide Hayri, Emin Recep, Falih Rıfkı Atay, Halide Edip Adıvar, Halil Bedri Yönetken, Halil Fikret Kanat, Halil Vedat, Hamit Saidi, Hasan Ali Yücel, Hasan İhsan, Hasan Rasim, Hüseyin Avni, Hüseyin Galip, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, İsmail Hikmet, İzzet Melih Devrim, Karib Hasan, Kemalettin Kamu, Kilisli Muallim Rıfat Bilge, Köprülüzade Ahmet Cemal, Mahmut Celaleddin, Mahmut Nedim, Mehmet Emin Yurdakul, Mehmet Halit Bayrı, Mehmet Hilmi, Mehmet Sait, Mehmet Şerafettin Yaltkaya, Mehmet Tahir Bursalı, Mihrabi Baba, Mimar Mazhar, Mimar Semih Rüstem, Münir Tevfik, Namık İsmail, Necmettin Halil Onan, Nurettin Mustafa, Osman Senai, Ragıp Hulusi, Rezan Arif, Ruşen Eşref Ünaydın, Salih Zeki, Samih Rıfat, Satı Bey, Salih Suat Arsal, Süleyman Cevdet, Şekip Şükrü, Şükufe Nihal Başar, Tevfik Fikret.
“Dergâh”ın 42 sayıdan sonra neden kapandığını bize Mustafa Nihat anlatıyor: “Şimdi biz ‘Dergâh’ı bin sayı basıyorduk. Hemen hemen yalnız İstanbul’da satılıyordu. Bir de Bursa’da bir bayiimiz vardı. Ancak arada bir kaçak olarak Anadolu’ya giderdi. Sonra satışı gittikçe düştü, 200’e kadar filan düştü.”
“Dergâh” geleneği merkezine almakla birlikte batılı anlamda bir edebiyatın da peşine düşmüş; Necatigil, Sezai Karakoç, Hilmi Yavuz gibi şairlerin doğmasına vesile olmuş, bir anlamda da yeni Türk edebiyatının temellerini atmıştır.
Bizler hakkında da bir şeyler mırıldanmış Yahya Kemal, sosyal meseleleri daha bir keskin öngörüyle aktarıyor, bakın neler diyor: “Biz bugüne kadar şevka-şevk bir saltanatın hatıralarıyla dolu insanlardık; yarınki Türk cemiyeti ise, hafızası katliamlar, yangınlar, işkenceli ölümlerin levhalarıyla dolu olarak yaşayacak, bu hummâlı hatıralardan yarın nasıl bir şiirin tebahhur edeceği kestirilebilir.” (cilt I, 175).
Yahya Kemal ne yazık ki bir defa daha haklı çıktı.
KAYNAKÇA:
Alatlı, Alev (Derleyen); Batı’ya Yön Veren Metinler, K.M.Y.O., İstanbul 2010.
Dergâh; Hazırlayan: Dr. Arslan Tekin ve Dr. Ahmet Zeki İzgöer, ’Türk Tarih Kurumu, 2014 Ankara.
Bir yanıt yazın