1955’te “Şiir Sanatı” adlı, sadece iki sayı devam edecek bir dergi çıkaran 22 yaşındaki Sezai Karakoç’un ilerleyen yıllarda dergi ile yoluna devam edeceği, dahası yeni yollar açacağı o dönemin ediplerince hissedilmiştir. Nurullah Ataç’ın dergiye saldırı nitelikli eleştiriler yöneltmesi de bunun somut karşılığı. Sezai Karkoç da kendinin ve yaptıklarının farkındadır: “Ben, daha fakülte öğrencisiyken edebiyat dergisi çıkarmıştım ve ortamı yenileyen bir ses esintisinin başlangıcı olmuştu o girişimim.” (Diriliş, 7. Dönem, 2o-27 Temmuz 1990, Sayı: 106-7). Bu farkındalık, muhatabında bir büyüklenme yaratmadığı müddetçe Sezai Karakoç da olduğu gibi yaratıcı güce dönüşür.
Sezai Karakoç, ilk gençlik yıllarında -16, 17’li yaşlar- muhtelif dergilerde şiir yayımlamış, üniversiteye başladığında ise “Büyük Doğu”nun mutfağına girmiştir: “Kaç kez, Büyük Doğu’da Edebiyat sayfasını yönetmiştim.” (Diriliş, 7. Dönem, 20-27 Temmuz 1990, Sayı: 106-7). Bu yönetme, aynı zamanda kişisel olarak üstadı Necip Fazıl tarafından doğru yönetilmek anlamına da geliyordu. O mutfakta yenilip içilenler Sezai Karakoç’un ruh bünyesini geliştirip büyütmüş, bu bünye her zaman Necip Fazıl’ın yanında bir nefer olarak durmuştur. Bugün Sezai Karakoç olmasa hakkıyla Necip Fazıl’ı anlayamazdık, şüphesiz o büyük şair ruhu Sezai Karakoç’da tezahür etmiş, gözle görülür hale gelmiştir.
İlginçtir ki “Diriliş”in ne ilk döneminde ne de sonraki dönemlerinde çıkışı “Büyük Doğu”yla pek çakışmamıştır. Yani ikisi de kimi ekonomik ve siyasi nedenlerle sık sık kapanıp açılmaktadır. Seza Karakoç, 1960’dan sonra da gerektiğinde “Büyük Doğu”da yazmıştır. “Diriliş” hiçbir şekilde Necip Fazıl’ı rahatsız etmemiştir; çünkü farklı bir boşluğu doldurmaktadır ve üstelik çoğunlukla haftalık çıkan “Büyük Doğu”nun aksine günlük politikadan uzak durarak 80’li yıllara dek aylık periyodlarla medeniyet merkezli yayın yapmıştır. Yani kısa menzilli değil, uzun menzillidir. Yazar kadrosunu ise yeni imzalardan oluşturmuştu. Herhangi biri “Büyük Doğu”dan kopup da “Diriliş”te yazmamıştır, hatta ilerleyen yıllarda yetişen gençler “Büyük Doğu”ya katkı verecektir. “Diriliş” ilginçtir “Büyük Doğu”yu da beslemiş, çırak, zamanla usta olmuştur. Şurası da var ki, bir aksiyon-salon adamı Necip Fazıl meydanları mektep olarak görüp on binlere seslenirken dingin mizacıyla Sezai Karakoç dergiyi mektep yapmış, sınırlı sayıdaki gençle organik ilişki kurmayı yöntem edinmiştir. Biri, mesafeyi lehte kullanırken; öteki, mesafeyi ortadan kaldırmış, ikisi de hedefine ulaşmıştır. Sezai Karakoç o yıları hatıralarında şöyle anlatır: “Arkadaşlar çevresinde bir hareket, umut ve yeni düşünceler kaynağı oldu Diriliş. Yetenekli olup da yazmaya yatkın olmayan arkadaşlarımı zorladım. Kimilerine yazı yazdırdım, kimilerine çeviri yaptırttım… Bir kadro doğurmak için büyük çaba sarfettim. Genç-yaşlı diye bir ayrım yapmadım. Gençlere de büyük güvenle yer verdim. Zaten geceleri geç vakitlere kadar kahvede gençlerle oturup konuştuğumdan onlar belli bir etki içinde idiler.”
“Diriliş” 1960-92 yılları arasında 7 dönem, toplam 396 sayı çıkmış. Hiçbir legal veya illegal yapıdan, kişiden destek almadan yayın hayatına devam eden bu dergi için Sezai Karakoç’un servet harcadığını söylemek yanlış olmaz. Meselâ dergi, 12 sayılık ikinci dönemini 16.000 lira borçla kapatacaktır. Az bir para değildir bu. Dava bilincine sahip olmayan birinin, böylesi bir borç karşısında yeniden yekinip dergi çıkaracağı beklenemezdi, tek başınalığı da vurgulanmalı; sonraki kuşaklar gibi bir ekip olarak, imece usulü ile dergi çıkarmamıştır Sezai Karakoç. Onun yıllar boyu süren ekonomik sıkıntılarının ardında işte İslam fikri ve sanatını savunmak, daha bir yerleşik hale getirmek için “Diriliş” dergisi ve akımında ısrar etmesi bulunmakta: “Haziran ayında maddî yönden çok sıkışmıştım. Kimseden de borç isteyemiyordum. Bir hafta hemen hemen hiçbir şey yemedim.” (Diriliş, 7. Dönem, 18 Ocak 1991, Sayı: 119-20, Sayfa: 11-17) diyen 36 yaşındaki genç Sezai Karakoç zafiyet geçirmiş, kapıcı onu hastaneye yetiştirmiştir, bir süre hastanede yatmıştır şair. Üstadı Necip Fazıl’ın aksine hiçbir partiden, hükümetten maddi destek talebinde bulunmamıştır. Bir mizaç ve mizacın uzantısı bir prensip meselesidir bu. Belki de üstadının bu tür ilişkilerden zararlı çıktığını görmüş, kendisi uzak durmayı seçmiştir. İhtimaldir.
Dergi, ilk döneminde (Nisan-Mayıs 1960) iki sayı çıkabilmiş, daha işin başındayken 27 Mayıs darbesine uğramıştır. Sezai Karakoç, derginin hazırlık aşamalarına hatıralarında değinir: “1960 Ocak, Şubat ve Mart ayları benim ‘Diriliş’i aylık bir dergi olarak çıkarmayı düşünme, karar verme ve hazırlıklarını yapma aylarımdır… Yeni bir nesil gelmişti. Ortam otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Düşünüşte bir tazelenmeye ve yenilenmeye ihtiyaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir süredir daldığım metafizik düşüncelerde kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu Diriliş… Basubadelmevt’in karşılığı olarak ‘Diriliş’i bulmuştum, ölümden sonra dirilme anlamında. Tabii ki, sadace metafizik anlamda değil, tarihi-sosyolojik anlamda da kullanıyordum.” Sezai Karakoç, derginin 3. sayısını hazırlarken darbe olduğu için kaos ortamında yayına devam etmeyi doğru bulmaz.
Yukarıdaki alıntıda dikkatten kaçmaması gereken “yeni dil ve üslup” ifadesi geçmekte. Ne demektir bu? Yine aynı alıntıda gizlidir cevap, “ortam otuz yıl öncesine göre çok değişmiştir” yargısı bizi 1960’dan 30’lara götürür, ne olmuştur bu arada? Harf inkılabıyla yetinmeyen iktidar, dilin özüne de müdahale etmek istemiş, “Güneş Dil Teorisi” ile öz Türkçe’ye yönelmiş, “Genç Kalemler”in dildeki sadeleşme hareketine hormon vermiş, Arapça ve Farsça kelimelerin yerine öz Türkçe kelimeler bulmaya, yoksa uydurmaya çalışmıştır. Tamamen olmasa da denediği kelimelerin yaklaşık beşte birini tutturmuştur. Bu soruna bir çözüm arar Sezai Karakoç ve dergiyi de ona göre çıkarır: “Yeni nesil de okusun diye uydurma dille değil de yeni bir dille ve üslubla yazıyordum. Bu gerçekten gençlik üzerinde etkili oluyordu. Yaşlılar istiyordu ki, kendileri mektepte hangi terimleri görmüş ve okumuşlarsa şimdi o dille yazsınlar. Oysa okullarda, gazetelerde dil değişmişti. Maksatlı veya maksatsız dilin değişmesi için çok şeyler yapılmıştı. Yeni nesil ile eski neslin arası dil sebebiyle açılmıştı.” (Diriliş, 7. Dönem, 2o-27 Temmuz 1990, Sayı: 106-7). Marksistler, derginin içeriğinden dolayı, sağcılar ise dilinden dolayı karşısında yer almıştır. İslami camianın bilhassa siyasi oluşumlarını şöyle eleştirir Sezai Karakoç: “Onlar her zaman aleyhime çalıştılar. Gizli açık, Diriliş’i boğmak, Diriliş Harekatı’nı söndürmek, beni de unutturmak ya da gençlere duyurtmamak için ellerinden geleni geri bırakmadılar. Kaç kere kadro kurdumsa, türlü cazip tekliflerle dağıttılar. Bugün, kurduğumuz parti aleyhinde de el altından her türlü iftira kampanyasını, yıkıcı kampanyayı yürütüyorlar. Ama bunlar boşunadır. Allah’ın izniyle, Diriliş Nesli yetişecek ve en büyük bilinçle her şey yerli yerine koyacaktır.” (Diriliş, 7. Dönem, 20 Ağustos 1991, Sayı: 127-28, Sayfa: 17-21). Bana soracak olursanız, bu süreç çoktan başlamış, edebiyattan siyasete ve millete yayılmıştır, büyüyerek devam edeceği ise öngörünün ötesinde bir gerçekliktir, meselenin somutluk kazanması için olayların bir olguya dönüşmesini beklemekteyiz.
“Edebiyat” dergisi –bir süre Nuri Pakdil, Ataç tarzı yazmıştır-, “Mavera” ve sonrası gençlerin çıkardığı dergilerin dilini de belirlemiştir “Diriliş”, bu açıdan da cesurca yol açmıştır. Yoksa dilsiz bir gençlik doğmadan ölecekti.
1966’da “Diriliş” ikinci kez gün yüzüne çıkar ve yayınına bir yıl devam eder. İki sayılık ilk dönemine göre daha göz doldurucu, daha çok sayfalıdır: “Gerçi, ekonomik sıkıntılar bu dönemde de ortadan kalkmadı (zaten mali problem, Dirliş’in hiçbir döneminde ciddiyetini yitirmedi. Hiçbir döneme para bakımından rahat olamadık.) Diriliş, 7. Dönem, 2o-27 Temmuz 1990, Sayı: 106-7). Derginin 16 sayılık üçüncü döneminde (1969-71), diriliş fikrinin sağlam temeller üzerine üç boyutlu inşa edildiği görülüyor, büyük ideal adeta bir konkreleşiyor. 30’lu yaşlarının ortalarında, yani fiziksel ve ruhsal sağlığın en iyi olduğu dönemde Sezai Karakoç, kurucu metinlerini yayımlamıştır. Diriliş fikrini zaman içerisinde daha bir derinleştiren yazılar kaleme almıştır, o yılların çalkantılı sağ-sol olaylarından uzak kalmaya, gençleri İslam ile aydınlatmaya çalışmış, bu hususta etkili de olmuştur. O dönemi, Müslüman gençler Sezai Karakoç gibi birkaç uyanık zihinli düşünür sayesinde en az hasarla atlatmıştır. Yine derginin 60 sayılık dördüncü döneminde (1974, ufak ara vermek suretiyle 1978), soldan ve sağdan gençler birbirini vurmakta, her gün üç beş ölüm haberi ajanslarda verilmektedir. Bu bakımdan derginin mottosu olan şu ayet son derece manidardır: “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibidir…” (Maide, 32). Toplam 12 sayılık beşinci döneminde (Ekim 1979-Eylül 1980) “Diriliş” dördüncü dönemin devamı olarak 61. sayı ile başlamış ve şöyle açılmıştır: ”Diriliş bir yılı aşkın bir aradan sonra, tekrar yayın alanına giriyor. Böylece bir kere daha bir ölüm kalım savaşında varlığını ispat ediyor. Bu düşüş kalkış dünyasında bir kez daha ayağa kalkıyor. Seslendiği toplum, çağırdığı insanlık teşrih ve şifa masasına yatırmağa çalıştığı çağ gibi, kimi zaman ölüm sularına erip tarihe karışacak gibi olduktan sonra, umutsuzlukların en kabarık anında esen ilahi bir lütuf rüzgârı, onun, yeniden görünüşler aleminde zuhuruna imkân bağışlıyor.” Altıncı döneminde (7 Ocak 1983-17 Haziran 1983) “Diriliş”, 161 sayı, tek yapraklı günlük gazete olarak yayın hayatına devam eder. 12 Eylül askeri darbesinin üzerinden üç yıl geçmiştir ve ülke hâlâ askerler tarafından yönetilmektedir. Tekrar sivil yönetime geçme çalışmaları vardır. Necip Fazıl, 25 Mayıs 1983’te hakka yürümüştür. Diriliş, böyle bir zamanda çıkmakla adeta tarihi bir görev üstlenmiştir. Önceki dönemlerin daha teorik olmasına karşılık bu dönemin daha aktüel konulara eğildiğini görüyoruz. Bu dönemin ilk sayısında yer alan Diriliş imzalı, “Diriliş Günlük Olarak Çıkarken” başlıklı yazıda şu ifadeler yer alır: “1960’dan bugüne kadar, diriliş düşüncesi de, aylık dergi ve kitaplarla daha çok teorik planda, iç birikimini yapmış fakat aktüel olandan da büsbütün kopuk ve uzak durmamıştır… Diriliş günlük olarak çıkmak ve kaçınılmaz olarak politik hayatı gözlemlemek, bu alanda değerlendirmeler yapmak hali içinde de, eski amacından ayrılmış bulunmayacak, onu hayat ve toplum içinde, zaman karşısında pekiştirmiş olacaktır.” Yedinci döneminde (1988-1992) “Diriliş” partileşme sürecindedir. Sezai Karakoç, daha ziyade Türkiye’nin yakın tarihin ele alan “Bir Siyasi Portre: Turgut Özal” başlıklı kimi siyasi metinler yayımlar. Şu sözleriyle Mendereslerin, Demirellerin, Ecevitler ve Erbakanların içerisinde yer aldığı yakın tarihi sanki özetler: “Demokrasi girişimimizden bu yana belki, Türkiye ölçüsü içinde, günümüz şartlarında, bir parça, karizması bulunan politika kişisi, olsa olsa, Adnan Menderes olabilir.” (Diriliş, 7. Dönem, sayı 90, 6 Nisan 1990). Bilemiyoruz, daha sonraki siyasi gelişmeler Sezai Karakoç’un fikrini değiştirmiş olabilir mi? Liderden beklentisi, halkı ve bütün aydınları peşinden sürükleyebilmesidir, aydın kamplaşmalarının hat safhada olduğu ülkemizde bunun kolay gerçekleşemeyeceği ise su götürmez bir gerçek. 1990’da ise “Diriliş” partisi kurulur. Kağıt üzerinde duramayıp bir partiye dönüşmüştür artık fikirler, halka ulaşmak peşindedir; ama bu kolay olmayacak ağır ağır ilerleyecek ve insana işleyecektir. “Diriliş” harekatını ben, Ahmet Yesevi’nin İslam’ı Anadolu’ya halifeleriyle ulaştırmasına benzetiyorum.
“Diriliş” bir dava dergisidir; edebiyat, bu İslam davasına hizmet ettiği müddetçe vardır, araçtır, amaca dönüşmemiştir hiçbir zaman: “İslâm’ı hep alışılmış şeklinde ele alışın dışına çıkılmış oldu. Yeni bir düşünce yolu ve tarzı izlemiştik. Yeni bir ekol izlenimini vermiştik. Prof. Hamidullah’ın, Malik bin Nebi’nin eserlerinden örnekler vermiştik.” (Diriliş, 7. Dönem, 2o-27 Temmuz 1990, Sayı: 106-7).
Sezai Karakoç, bazen derginin neredeyse bütün metinlerini yazmak zorunda kalmış, doğal olarak şiirde bile müstear isim kullanmıştır, yazar azlığı onun çok üretmesine vesile olmuştur. “Diriliş”ten geriye kim kalmıştır? Sezai Karakoç ve öteki isimleri hiç hatırlamasak bile müsterih bir şekilde dergi büyük bir iş başarmış diyebiliriz. Sezai Karakoç varlığını “Büyük Doğu”yla değil, en nihayetinde “Diriliş”le ispatlamıştır. “Diriliş” birçok sayısıyla Sezai Karakoç’un kitabı gibi çıkmıştır. Sezai Karakoç, uzun tematik şiirlerini bölümler halinde yayımlamış, okur, ilk başlarda zayıf bulmuşsa eğer, böyle bir his yarattı bende, sonradan yanıldığını farkına varmıştır, çünkü kısa şiirlerin aksine, tamamlanmamış metinlerdir bunlar, kitaplaşınca büyüklüğü fark edilir.
“Diriliş” özellikle hem müstakil yazı eksiğini gidermek hem de bilhassa Kitab-ı Mukaddese inanan, İslam’a yakın düşünüşteki yazarları, Arap dünyasından şairleri çeviri yoluyla yeni nesle tanıtmaya çalışmıştır. Bu arada genç Sezai Karakoç da işin içerisinde pişmiş, oldukça erken yaşlarda yetkin düşünce yazıları üretmiştir. “Büyük Doğu” daha ziyada XIX. yüzyılın klasik yazarları üzerinden giderken “Diriliş” XX. yüzyıl modern şair ve yazarlarıyla okuru buluşturmuştur, bu bakımdan İslami camianın ilk entelektüel edebiyat dergisidir ki zaten Sezai Karakoç, gençlere sentez yapmayı ve analitik mantığını somut metinlerle kazandırmıştır. Necip Fazıl sırf zekâya abanırken Sezai Karakoç zekâya birikimi de katmış, spesifik değil, polemiklerden uzak duran ağır başlı bir dergi külliyatının altına imza atmıştır. “Diriliş” günlük gazete ve haftalık dergi olarak yayımlandığı dönemlerde aktüel siyasete de yer vermiştir. Düşünce yazılarının zekatı olarak yaklaşık yedi yıl, iki ağır ceza mahkemesinde yargılanmış, bu süreçte kaçak yaşamıştır.
Bugün de sol kültür iktidarına karşı bir kompleks göstergesi olan saldırma alışkanlığı muhafazakar ve İslami camiada devam etmekte. Taktik adamıdır Sezai Karakoç: “İşte sağda hep bu usûl uygulandı. Hep solculara, İslam düşmanlarına hücum yapılarak bir yerlere varılabilir sanıldı. Oysa, solcu ve batıcı basın hiçbir zaman bizim isimlerimizi, tenkit için olsun manşetlere çıkarmadı. Bizi hep yokmuş gibi saydı. Sağ gazeteler kendi yollarını ve adamlarını tanıtacağına, hep bu şekilde, solun, dinsizliğin, batıcılığın kötü olduğunu yazmakla vakit kaybetti. Solcuları, batıcıları meşhur etti.” (Diriliş, 7. Dönem, 3-10 Ağustos 1990, Sayı: 107-8, Sayfa: 9-14).
Bilhassa “Diriliş”in ilk yıllarındaki yazı dar yazı kadrosunun sebeplerinden biri de İslami camiada yetişmiş adam sıkıntısıdır; çünkü aynı yıllarda çıkan “Varlık”, “Yeni Dergi”, “Dost” “Soyut”, “Papirüs” gibi sol dergilerin kadrosu son derece kalabalıktır, back-groundları vardır, bu dergiler ise iktidar tarafından desteklenmiştir. “Varlık” aralıksız çıkmış ve nesillere edebiyat okulu olmuş, sol dergi ve gazetelere yazar yetiştirmiştir. “Büyük Doğu” ve “Diriliş”teki kesintiler bilhassa genç kadroların dağılıp savrulmasına da neden olmuştur diye düşünüyorum. Genç enerji, heyecanlıdır ve sabırla beklemeye gelemez, ya başka dergilere kaçar ya da yeni bir dergi kurar. Ama yıllar içerisinde, bir mektebe dönüşen “Diriliş”ten onlarca isim geçmiştir. “Diriliş” dergisinin çeşitli dönemlerinde şiirleri, yazıları ve çevirileri ile yer alan isimler: Sezai Karakoç ve ayrıca müstear isimlerle ( Diriliş, Zülküf Canyüce, Mehmet Yasin, Sait Yeni, İmzasız, S.K, Mehmed Yasinoğlu, D. ), Şevket Eygi, Erol Güngör, Ziya Nur, Mehmet Genç, Rami Ayas, Sait Mutlu, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Gökalp, İhsan Babalı, A. Buğra, Cevat Ülger, Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu, Şakir Diclehan, Ebubekir Eroğlu, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alâeddin Özdenören, Halil İbrahim Kaymak, Mustafa Ruhi Şirin, Kâmil Eşfak Berki, M. Cahit Atasoy, M. Güleçyüz, Kâmil Öztürk, Yüksel Peker, Sedat Umran, Halim Uğurlu, Said Çekmegil, Bahri Zengin, İsmail Kıllıoğlu, Cahit Koytak, Osman Sarı, İhsan Sezal, Mahmut Kanık, Durali Yılmaz, Ahmet Yücel, Mehmet Çavuşoğlu, Turan Koç, Nuri Pakdil, Ahmet Kot, İsmet Özel, Ömer Öztürkmen, Kemal Özyurt, Arif Soylu, Hamit Can, Necat Çavuş, Olcay Avcı, Cafer Barlas, Bülent Timur Demirgil, M.Ertuğrul Düzdağ, Mesut Güvenli, Göksel Korkmaz, Süleyman Portakal, Hüseyin Atlansoy, Mevlüt Ceylan, Muzaffer Budak, Kâmil Doruk, Ömer Erdem, Haydar Murat Hepsev, Mevlâna İdris, Ahmet İşler, Yüksel Kanar, Cevdet Karal, Mustafa Kirenci, Erdem Bayazıt, Yener Sonuşen, Yusuf Yazar, Rıdvan Memi, Tahir Yücel, Ali Özkavaf, Turgut Akman, Türkay Gültekin, Rıza Akçay, Murat Fırat, İsmail Atabek.
Eserlerinden tercümeler yapılan yazarlardan bazıları ise şunlardır: Osman Yahyâ, Mahmud Ahmed, Muhammed Hamîdullah, İnamullah Han, Ebü’l-Hasan Ali Nedvî, Resul Hamzatov, Ahdat Suyef, T. S. Eliot, A. Sorokin, S. Kirkegaard, Paul Hazard, Virginia Woolf, Gabriel Marcel, W. Faulkner, Rilke, Claudel, Dylan Thomas, Ezra Pound, Hard Crane, W. Blake, Karl Jaspers, Wolfrang Köhler, Arland Ussher, W. B. Yeats, Eugene Ionesco.
-II-
Sezai Karakoç’un yarım kalmış ve dolayısıyla kitaplaşmamış “hatıraları”na da değinmem gerektiğini düşünüyorum.
Bizim gibi İslam geleneğine bağlı halklar, hatıra yazmaktan uzak durmuştur. Ta ki Batı’yla tanışıp sarmaş dolaş olana dek. Biz Müslümanlar, iyi ve kötü amellerimizi gizlerken Hıristiyanlar kilise gibi kutsal bir mekânda her türlü günahlarını ifşa ederek arınmaya çalışırlar. Gerçi onlarda hatıra yazımı, tamamen dinle ilintili değildir, çünkü İsa’dan önce başlar, sonra ise daha da artar.
Hatıra türünün ilk örneğini eski Yunan sanatçısı Ksenophon’un “Anabasis” adlı eseriyle vermiştir. Eflatun’un ise bu türden birçok çalışması bulunmakta. Hıristiyanlığın kurucu isimlerinden Augistunus, “İtiraflar”ında adeta parrhesia –doğru söyleme- hakkını kullanarak gençlik yıllarını neredeyse tüm süfli yanlarıyla anlatır. Kendini topluma açmak bakımdan daha sonraki yazarları etkilemiş görünüyor. Niyeti, trajedilerde olduğu gibi iğrenç kötüyü anlatarak iyiye davettir. “Doğruyu Söylemek” kitabında Foucault “Hıristiyanlık bir itiraftır,” der ve ekler: “Hıristiyanlık bir başka hakikat zorunluluğu biçimini de gerektirir. Hıristiyanlık dininin mensubu herkes, kim olduğunu, içinde neler olup bittiğini, işlemiş olabileceği suçları, önündeki ayartılma ihtimallerini keşfetme ödeviyle karşı karşıyadır. Ayrıca herkes bunları başkalarına söylemek ve böylece kendisi hakkında tanıklık edilmesini sağlamak zorundadır.” (2016, s.117, Ayrıntı Yay.) –Anlaşılan grup terapisinin kökeninde de Hıristiyanlık bulunmakta-. XV. yüzyılın sonları ila XVI.. yüzyılın başlarında yaşamış yazar Erasmus “Deliliğe Övgü” adlı roman-hatıra arası kitabında, bütün çıplaklığıyla başından geçenleri anlatmıştı. XVIII. yüzyılda J. J. Rousseau’nun “ İtiraflar”, Goethe’nin “Yaşamımdan Şiir ve Hakikat”; XIX. yüzyılda Fransız edebiyatından Victor Hugo’nun ”Gördüklerim”i, Stendhal’ın “Bencillik Anıları”, Tolstoy’un “İtiraflarım”ı; XX. yüzyıl yazarı Andre Gide’in “Jurnaller”i bu alanda önemlidir. Batılı yazarlarda “itiraflar” diye neredeyse bir tür gelişmiş. İşte J. J. Rousseau, ideallerinin de bir gereği olarak adeta kiliseyi, papazı reddedip itiraflarını topluma yapıyordu. Varsa günahı topluma karşı işlediğini düşünüyordu. Modern zamanlarda, seküler-bireycilikle birlikte papazın yerini psikologlar, psikiyatrlar aldı: “Psikanaliz camiasının bir nevi Kilise olduğunu söylemeye çalışmıyorum –her ne kadar bunu söylemek imkânsız olmasa da.” (Jacques Lacan, 2019: 11-Psikanalizin Dört Temel Kavramı, Metis Yay-).
Biz günahımıza şahiat tutmamakla görevliyiz. Yaşamımıza sinmiş bir hadis: “Ümmetimin hepsi affa mazhar olacaktır, günahı alenî işleyenler hariç. Kişinin geceleyin işlediği kötü bir ameli Allah örtmüştür. Ama, sabah olunca o: ‘Ey falan, bu gece ben şu şu işleri yaptım!’ der. Böylece o, geceleyin Allah kendini örtmüş olduğu halde, sabahleyin, üzerindeki Allah’ın örtüsünü açar. İşte bu, günahı alenî işlemenin bir çeşididir.” [Buharî, Edeb 60; Müslim, Zühd 52, (2990)]. Bu anlamda, bütün detayları ile hatıra yazmak bir nevi dinimizle çelişmemiz anlamına gelir. Dolayısıyla bizde “hatıra” bütün yönleriyle insanı vermez, eksilterek anlatır. Öte yandan sevaplarımızı, başarılarımızı yazmamız ise kibir olarak algılanabilir. Evet, onu yazma bunu yazma, yarım yamalak hatıralar kimsenin işine yaramaz. Biraz da bu yüzden eli kalem tutan bizim kadim yeteneklerimiz, neredeyse bütün enerjilerini şiire vermişler. Edebi tür anlamında hatıra ise bizde Tanzimat Dönemi’nde başlamıştır –Batılılaşma sürecinde başlaması manidar- ve ardından edebiyatımızda hatıra yazarlığı artmış, Cumhuriyet döneminde ise adeta bir ifşaya dönüşmüştür.
Sezai Karakoç da “Hatıralar”ını yayımlarken dini ve psikolojik gelgitler de yaşamış: “Bütün bunları yazmaktan bir zevk duyduğumu sanmayınız. Aksine, çok büyük ıstırap duyuyorum. Hatta kimi zaman üzülüyor, ‘nerden başladım bu Hâtıralar’a?’ diyorum kendi kendime. Ama bir kere başladık. Kader başlattı. Her hafta dergi yakama yapışıyor ve istesem de istemesem de ‘bir parça’ hâtıra koparıyor. Haftalık gıdası gibi. Bunda hâlâ bir tereddüdüm var. Bu Hâtıralar’ı yazmalı mıydım, yazmamalı mıydım? Bunda hâlâ bir tereddüdüm var. Ama mademki yazmaya başladım, hakikatleri yazmalıyım. Bunları gizlersem okura ve camiaya, gençlere karşı görevimi yapmamış olurum…” (Sezai Karakoç, “Hâtıralar-CI”, Diriliş, S. 107-108, 3-10 Ağustos 1990, s.10). Çünkü Sezai Karakoç, geçmişte ister istemez aynı ortamı teneffüs ettiği bazı yazarların kendisi hakkında konuşup yazdıklarından mustariptir, ona göre Cemal Süreya’nın anıları “yozlaştırılmış, çarpıtılmış, yamru yumru hale getirilmiş”, “suçlama biçimine sokulmuş” iddialardan ibarettir. Bu hatalara düşmemek için yazdıklarına azami dikkat edecektir. Meselâ Hilmi Yavuz, hatırayı, gerçeklikle örtüşmesinden ziyade akılda kaldığı şekliyle önemser, yanılmış olmayı hatıranın bir tadı olarak görür. Sezai Karakoç başka bir yerde ise meseleyi daha bir derinlemesine ele alır: “Muhyiddin-i Arabî Hazretleri, tasvir edilen kişilerin ahirette canlanarak ressamlarından davacı olacaklarını söyler. Hâtıralarını yazanlardan ise, kendisinden bahsedilenler mi yoksa bahsedilmeyenler mi ötede davacı olur diye düşünmekten kendimi alamıyorum.” (Sezai Karakoç, “Hâtıralar-XXXVII”, Diriliş, S.37, 3 Nisan 1989, s.9). Sezai Karakoç’un ve Yahya Kemal’in hatıraları bana bilhassa yazılış teknikleri bakımından Goethe’yi hatırlatmıştır.
Yahya Kemal, Yakup Kadri, Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınarların hatıralarını edepli bir dille yazdıklarını biliyoruz. Tanpınar’ın “Günlükler”ini yayımlayamayıp devlet arşivi gibi saklaması ve yeni zamanda (2008) yayımlanması ise manidardır. Bu edep, edebiyattan değil, İslam ahlakından kaynaklanır aslında. Peki, gerçek anlamda Batılı bir hatıra yazarımız olmuş mudur? Olmuştur: Necip Fazıl “Babıali”. Batılı bir yazar gibi ”itirafnâme” yazmıştır adeta. Onun bu tavrında şeriattan çok tarikat etkili olmuştur; çünkü tarikat nefsi ayaklar altına almayı telkin eder. Kumardan at yarışına, aşklarından esrara, dostlarıyla özel görüşmelerinden kulislere kadar yapıp ettiklerini bütün ayrıntılarıyla didik didik edip önümüze sermiş, üzerinden geçmemizi istemiştir Necip Fazıl, yer yer kendini övmekten de geri durmamış. Bunu bir kibir olarak görmemeliyiz, büyük bir şair-lider gibi olağan üstlüklerle yaşamış, sıradanla pek ilgilenmemiştir, ne anlatsa muhatabına kibirli-abartılı görünebilir, bu muhatabın sığlığıyla da ilgili aslında. Necip Fazıl’ın hatıraları Babıali’den ibaret sanılmasın: “Cinnet Mustatili”, “Benim Gözümde Menderes”, “Kafa Kağıdı”, “O ve Ben” gibi kitapları da hatıraları arasında değerlendirilmeli.
Niçin, Sezai Karakoç bahsinde Necip Fazıl’a daldım? Çünkü, Sezai Karakoç’un edebi/siyasi diye bir ayrım yapılamayacak hatıraları da büyük oranda üstadı Necip Fazıl etrafında dönüyor, anlam ve belirginlik kazanıyor. Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu”yu yayımlama çabası, vazgeçemediği alışkanlıkları, dönemin politikacıları ve edebiyat dünyasıyla ilişkisi, tuzaklara çekilmesi, uğradığı ihanetler Sezai Karakoç tarafından tarihe not düşülüyor. Sezai Karakoç, 14 yaşındayken “Büyük Doğun”un nâr-ı beyzâ gibi yeniden yayına başlayacağını öğrendiği an meftunu olur: “O güne kadar İslam, içimizde sakladığımız bir inanç idi. Kimselere pek açılamıyorduk. Yasak, mağdur ve mazlum bir düşünce gibiydi ruhumuzda. Ama işte görmüştük, İstanbul’da çıkan bir dergide onu çağdaş bir üslupla savunan bir kalem vardı. İslam’ın yükselen, yeni, canlı sesiydi bu. Bu, benim için büyük bir mutluluk olmuştu. Çünkü bir umut doğmuştu: Bütün sıkıntıları göğüsleyebilirdim.” (Diriliş, 13 Şubat 1989, Sayı.30, Sayfa: 9).
Tam da Necip Fazıl, tarih sahnesinden çekilip Sezai Karakoç bir aktör olarak meydana çıktığında hatıralar kesiliyor. Bunun birçok sebebi olabilir, belki de Sezai Karakoç, hatıralara devam ettiği takdirde birilerinin kırılacağını düşünüyor, belki zaman bulamıyor, bilemiyoruz, ama yakın tarihi kendinde saklı tutuyor diyebiliriz. Necip Fazıl’ı bir dış göz olarak görmek istiyorsanız Sezai Karakoç’u okumalısınız. Çırağın ustaya (sanattan ziyade, dini bir bağlılıktır bu) bakışı hakim “Hatıralar”da: “Birçok şiir yazıyordum. Ama bunları yayımlamayı düşünmüyordum. Ankara’da edebiyat dergisi olarak Hisar çıkıyordu. Ancak sağcılık görüntüsüne rağmen onunla fikirce bağdaşmam mümkün değildi. Sanatta da bir durağanlık içindeydi. Bir şiirden sonra ona şiir göndermedim. Başkaca da bir dergi yok. Büyük Doğu’ya gelince. O, davamızın dergisiydi. Onda sanat ve şiire az yer verildiği gibi kendimi ona layık da görmediğimi söyleyebilirim o zamanlar.” (Diriliş, 26 Mayıs 1989, Sayı: 45, Sayı:8).
Çırak, öyle dikkatli ki, üstadı hakkında günlük tutmuşçasına her şeyi bütün ayrıntılarıyla hafızasına not almış. Üstadının mutluluklarıyla coşmuş, yıkımlarıyla hüzünlenmiştir. Kimi yerde üstadına evlatlık yapmış, kimi yerde babalık. Üstadını ailesinden biri bilmiş ve her yönüyle kabullenmiştir. İslami mücadelede takip etmiş, ederken kumar düşkünlüğü manşet olduğunda terk etmeme haysiyetini göstermiştir: “Ama Büyük Doğu Cemiyeti dağılma noktasına gelmişti. Birçok kişi, daha Büyük Doğu fikrine ısınma aşamasında iken vazgeçmeye başlamışlardı. Birçok genç daha o zaman Büyük Doğu’yu bırakıp Risale-i Nur talebesi oldu. Bediüzzaman eski nesle mensup olmakla birlikte, Risale-i Nur gençlik arasında Büyük Doğu’dan sonra tanınmaya başlamıştı. Kumar hadisesi üzerine Risale-i Nur talebeleri arasında bir artma ve patlama oldu. Sanırım, Bediüzzaman’ın yaşlılığı, uzaktan eski İslam âlimi görünümü, mütevazı ve riyazetli, münzevi, skandalsız yaşantısı, bu olay üzerine ağır basmış, bir nevi daha yeni yeni Büyük Doğu’ya alışan gençler, Risale-i Nur hareketine transfer olmuşlardı.” (Diriliş, 2 Haziran 1989, Sayı: 46, Sayfa: 7-8). Sezai Karakoç, Necip Fazıl’a daha onlu yaşlarının başlarında İslam’a gönül vermiş olması hasebiyle yakınlık duymuş, sonradan bağlanmıştır, sanki bu yüzden birçoklarının aksine bir siyasi lider ya da şeyhe ihtiyaç duymamıştır.
Kumar, Necip Fazıl’da bir hastalık halidir. Sezai Karakoç “Büyük Doğu”ya gelen bir yabancının Necip Fazıl’ı at yarışına çekmeye çalışmasını ve onun nefis mücadelesini ironik dille şu şekilde anlatır: “Bir his, onu, bu müptelâsı olduğu hastalığa çekiyor, diğer his ise onu kurtarmak için öbür tarafa yöneltiyordu. Rahmanilik ile şeytanilik savaşıyordu âdeta içinde. Yüzünden okunuyordu bu savaş. Rahmaniliğin ağır bastığı anda adamı kovuyor, fakat biraz sonra şeytanın çağrısına kulak kabartmaktan kendini alamıyordu. Adamda ise yüz yoktu âdeta. Onur diye bir şey kalmamıştı sanki. Necip Fazıl ona o kadar hakaret ettiği halde çekip gitmiyordu. Hâlâ, şu atın, bu atın kazanacağından bahsedip duruyordu. Necip Fazıl da biraz önce, o adama, o sözleri söyleyen bir başkasıymış gibi, adamın tahminlerini eleştiriyordu.” (Diriliş, 17-27 Ağustos, Sayı:109-110, Sayı:13).
Necip Fazıl ise bir üstada sahip olmadığı için bir şeyh gereksinimi hissetmiş olmalı. Necip Fazıl’ın üstadı olarak Kafasının bir yerlerinden Abdülhak Hamid’i geçirenler bilmelidirler ki, Necip Fazıl için Abdülhak Hamid bir dost, az metafiziğinden dolayı ise yarım adamdır.
Sezai Karkoç, hatıralarında çocukluk yılarını ve doğduğu yer olan Ergani’yi de detaylı bir şekilde anlatır. Aile portresini ustalıkla çizer, hayatını çizgiselliğe dikkat ederek anlatır. Okul yıllarına özel, hatta sanki gereğinden fazla yer ayırır. Mülkiye dönemiyse sosyal hayatının merkezini oluşturur; çünkü Mülkiye’de okuyanlar, devleti ve dolayısıyla toplumu yönlendirip yönetmektedir. Mülkiye, Sezai Karakoç’un sanatta ve siyasette önemli makamlara gelmiş arkadaşlarıyla karşılaştığında, ister istemez sıklıkla mevzu bahis olur. Cemal Süreya, Muazaffer Erdost, Gülten Akın, Ece Ayhan gibi isimler daha ziyade bu vesileler ile gündeme gelir. Öte yandan, kendi acılarını, ölümün eşiğinden döndüğü hastalıklarını ve yaralı olarak kurtulduğu Sirkeci’deki patlama hadisesini, hastaneye düşecek kadar açlık çekmesini bir çırpıda geçerken Necip Fazıl’a ilişkin minicik bir hadiseyi bütün duyargalarıyla hissederek anlatır. Adnan Menderes’e ise yer yer sanki kendisi başbakan da o halktan biriymişçesine acır, Menderes’in trajik sonu bunda etkili olmuş olabilir. Şurası kesin ki Menderes dönemini çok iyi okumuş, “Turgut Özal”ı anlattığı yazılarda da günün ve geleceğin siyasilerine akıl verircesine kimi yönlerden eleştirmiştir. 1952 Kasım’ında Başbakan Adnan Menderes bir konuşma yapmak için Malatya’ya gelir. Bu sırada “Vatan”da yazan muhalif gazeteci Ahmet Emin Yalman vurulur, ama suikasttan sağ kurtulur: “Sonra tüm Türkiye’de devlet terörü esti. Ne kadar İslami dergi varsa kapatıldı. Sahipleri tutuklandı. Tevkif edilenler hep Malatya’ya sevk edildi. Menderes birden dönmüş, Müslümanlar aleyhine bir tavır almıştı… Yurt çapında bir baskı başladı dindarlar üzerinde. Âdeta nefes almak zorlaştı. Biz fakültede bile bunalıyorduk. Şevketle bir araya geldiğimizde bu bunalışımızı birbirimize açarak müteselli olmaya çalışıyorduk.” (Diriliş, 14 Temmuz 1989, Sayı: 52, Sayfa:10). Bu olay nedeniyle Necip Fazıl’da tutuklanacaktır.
Sezai Karakoç, İslami camianın kendisine sunduğu “Sabah” ve “Bugün” gazeteleri gibi elindeki büyük imkânları doğru kullanmadığı için Şevket Eygi’ye sitemde bulunur. Mizacı icabı Şevket Eygi, ya politikacı olacaktır ya da gazeteci, gazetecilikte karar kılmıştır. Şevket Eygi, ne yazık ki, bir romanın kötü karakteri gibi sıkça karşımıza çıkar. Sezai Karakoç’un hatıralarına bir La Fontaine gözüyle bakarsak: Necip Fazıl kaplan, Menderes koyun, Şevket Eygi ise tilkidir. Tabii ki bu, bende oluşan bir imaj yalnızca. Şevket Eygi, Sezai Karakoç’u birçok defa kırmıştır. Desteklemek şöyle dursun, kendi menfaatleri için engellemiştir. Sezai Karakoç, bir İslam eridir, İslam’da erimiştir. Kendisine karşı yapılan bütün kumpasları İslam’a karşı yapılmış olarak görür ve bu görüşünde de son derece haklıdır. Necmettin Erbakan’ı ise herhangi bir İslami hareketin içerisinden gelmediği için yeterince bilinçli bulmaz: “1969 Ekim seçimlerinde Necmettin Erbakan da Konya’dan bağımsız olarak milletvekili seçilmişti. Erbakan’la o zamana kadar hiçbir yerde karşılamamıştım ( Bu zamana kadar hiç bir yerde karşılamamıştım.) Gerek 1950-1955 arasında Ankara’da, gerekse 1955-1969 arasında İstanbul’da hiç bir yerde, ne Osman Yüksel’in kitabevinde, ne Necip Fazıl Bey’in evinde, ne Büyük Doğu idarehanesinde, ne Yeni İstiklâl’de, ne Sabah Gazetesi’nde, ne Aydınlar Ocağı’nda, ne bir yürüyüşte, ne bir mitingde, ne bir konferansta, ne bir toplantıda, ne kahvede. Hiçbir yerde ona rastlamadım.” (Diriliş, Sayı 119-20, Sayfa 11-17). Bu sözleriyle o, siyasi tarihe de ışık tutuyor.
Sezai Karakoç gibi gelenekten beslenen şair düşünürler, kendilerini her şeyden az çok anlamak zorunda hissederler. Modern anlamdaki branşlaşma hala teoride vardır. Bu yüzden hele de bir dava adamı, hem dini birikime hem edebiyat ve siyaset kültürüne hem aksiyon yeteneğine sahip olmalıdır, diye düşünürler. Edebiyat ve siyaset ayrılmaz ikilidir onların dünyasında, bu yüzden “Hatıralar” edebiyattan çok siyasete içkindir. Yukarıdaki alıntıda da görüldüğü üzere onun Necip Fazıl’la tanışması bile edebiyat değil İslam düşüncesi dolayısıyladır. Sezai Karakoç, fikirlerinin karşılığı bir siyasi yapı var olsaydı belki de siyasete hiç yaklaşmayacak, kanaat önderliğiyle yetinecekti. Onun siyasi alandaki direnişini bu açıdan okumak lazım. Siyasi meselelerdeki sentezleri, edebiyattaki sentezlerinden daha az önemli değildir. Ayrıca diyebilirim ki öngörülerinin neredeyse yüzde doksanı çıkmıştır.
Bu okumalarımız, “Diriliş” dergisindendir ve 41 yıllık eksiği bulunmaktadır. Yani, 82 yaşındaki Sezai Karakoç’un tam yarı ömrü. Hatıralardaki kimi tekrardan kaynaklanan fazlalıklar ve dilsel pürüzler ise hatıraların kitaplaşması aşamasında giderilecektir diye düşünüyorum.
Bir yanıt yazın