-İki Öteki Benin Diyalektiği-
“İnsan, espri yapan bir varlıktır,” –ciddiyim- keşke sorgulayan, toplumsal (politik), düşünen ya da konuşan varlıktır, deyip geçebilsem, antikleri durduk yere mezarlarında rahatsız etmesem, ama bir hata var ortada, bir eksiklik. Bazı hayvanlar, en az iki üç yaşındaki bir çocuk kadar düşünüp taklit yollu konuşabiliyor, o halde ya iki üç yaşındaki çocuğa insan demeyeceğiz ya da bu nitelikteki hayvanlara insan diyeceğiz. İki seçenek de tercih edilebilir görünmüyor, çünkü yanlış önermeden doğru sonuçlar çıkmaz.
Aristo’nun “Politika” kitabında geçen meşhur “zoon politikon” -insan toplumsal bir hayvandır”- sözü ise yanlış anlaşılmış ya da Darwin’i desteklercesine yanlış anlaşılmak istenmiş -yalanın temelleri üzerine kurulmuştur modernizm-. Halbuki hem eski Yunanca zoon hem de Arapça hayvan canlı anlamına gelir. İngilizce animal (hayvan) kelimesi de “Latincedeki animus ruh ve anima can, eski Yunanca anemos rüzgâr sözcüğüyle aynı köktendir… Arapçada ise rüzgâr anlamına gelen ruh ve rin sözcükleri vardır. Eski Yunanca psyche sözcüğünün yakın biçimleri ise şöyle: Psycho üflemek, psychos serin, psychros soğuk ve physa körük.” (Jung, 2012: 29). Köklere ne kadar inersek o kadar dallara yaklaşırız; çünkü varlığın en eski ev sahipleriyle tanışmamızı sağlayan etimoloji kelimelerin değil, asıl bizim nereden gelip nereye gittiğimizi, yani gen haritamızı gösterir. Peki eski Yunan ve Araplarda canlık-ruh niçin rüzgâr-üfleme ile ilişkilendirilmiştir. İnsan yaşarken rüzgâr gibi üfler, yani nefes alıp verir, öldüğünde ise üfleme-rüzgâr kesilir. Belki de bu deneyim kadimleri böylesi bir sonuca ulaştırmıştı. Meselenin bir de metafizik-ontolojik boyutu var. Cevabı Kur’an’dan alalım: “Sonra ona [yaratılış] amacına uygun bir şekil verip Kendi ruhundan üfler ve [böylece, ey insanoğlu,] sizi hem işitme ve görme [melekeleri] hem de düşünce ve duygularla donatır: [Buna rağmen] ne kadar da az şükrediyorsunuz!” (Secde Suresi, 9) -bu meseleyi “Göz Medeniyetinin Körlükleri”nde uzun uzadıya anlattım-. Kur’an sadece işitme, görme gibi duyuları değil; düşünme, duygulanma gibi yetileri de üflenen bu ruhla ilişkilendirmiştir.
Aristo, “İlk Varlık akleder, nutuk-mantık sahibidir, kendi usulünce konuşur, dolayısıyla mantıksız konuşanlar, nitelikli yani teorik düşünmeyi öğrenemediği için vahşi bir hayvan gibi davranır, her zalim cahil ve mutsuzdur, sürekli kötülük üretir, saf iyi insan olmayı başaramamıştır, dahası ‘kendine egemen olamayan kişi bilerek kendine de zarar verebilir’ (2024,109), detayları atlıyorsun çocuk,” diyebilir bana, varsın desin -Farabi de üstadı Aristo’yu, “Dediler ki: Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (A’raf Suresi, 23) ayetiyle destekleyebilir, varsın desteklesin-, ama gerilmeyip azıcık gülümsesin Aristo, çünkü “insan, gülümseyen bir varlıktır.” Gülümsemek bizi diğer canlılardan ayırır. Espri –namıdiğer ironi- karşısında gülümsemeyen kişi en insanî vasıftan yoksun demektir. [Fr esprit: ruh, zekâ. Lat spiritus: nefes, ruh.] Zekâ-ruh ya da beden, espri-ironi anında düşünür-konuşur ve var oluşunu güçlü bir şekilde hisseder. Ben de aşırıya kaçmadan, insan, düşünen bir varlıktır klişesine bu bilgileri ekleyerek bağlı kalacağım, çünkü çelişkili değil, eksik bir önerme var ortada. Binlerce yıllık paradigmayla savaşmak yerine kendi şartlarını da ortaya koyarak anlaşmak daha akıllıca geliyor bana. Tabii burada bırakmayıp düşünmeyi espri-ironiden daha öteye taşımaya çalışacağım.
Asıl sorun “kendini bilmek”le (gnothi seauton), yani etikle ilgili. İnsan bir yolunu bulup düşünmeyi başarabilir –doğa iyi bir öğretmendir-, ama kendini bilebilir mi? Bilinçli birey ve toplum yaratmak için bu soruya cevap bulmak hayatî önem taşıyor. “Ben-bilincinin bilgisi aracılığıyla söze sahip olan kişi bununla tüm sözcükleri elde eder,” (2022, 95) diyor “Upanişadlar” -Spinoza da bu fikirdedir-, ne büyük kudret ama, Kant gibileri de uyarmadan etmiyor: “Kimse zihnin mahiyetini öğrenmeye çalışmasın, düşüneni öğrensin.” (2022, 96). Hindu inanışlarına göre zihin (ruh) Tanrı anlamına gelir. “Vedanta’nın temel ifadelerinden biri olan şu formül tarafından hususi bir netlikle onaylanır: Brahma Hakikattir, Bilgidir, Sonsuzdur.” (Guénon, 2022: 134-35) Kitab-ı Mukaddes’te geçen “bilgi ağacı”nı da hatırlayalım, Vedanta’ya göre yorumlarsak “bilgi ağacı” Tanrı oluverir, “kendini bilen, Rabbini bilir” sözünü de buraya iliştirelim –empirik bir alışkanlıkla tikelden tümele gitmek her zaman daha kolay gelmiştir insana, mevzu akıl bile olsa parça bütünü kapsayamaz, insan-ı kâmil yolculuğuna da buradan bakmak gerek-. Tanrı bilinmek ister (kenz-i mahfî), Tanrı’ya özenen insan da bilinmek ister. Berkeley’deki gibi ontolojik bir sorun değil bu -meseleyi yeri geldiğinde açacağız-, duramaz, kimi zaman kahramanlık kimi zaman popülerlik arzusuyla şaklabanlık yapar insan, Tanrı’yı ve de nitelikli herhangi başka bir şeyi her kafanın kavrayamayacağı detayını atlar ama.
“Monist diyebileceğimiz Parmenides ‘akıl sahihtir, duyularımız bizi aldatır’ sonucuna varır, ona göre ‘Düşünme’ ile ‘Varlık’ aynı şeydir. ‘Tanrı, düşünen varlıktır,’ -Aristo theoria; İslam’a göre âlim, irade sahibi- öyleyse Tanrı’yı kavrayabilmek için Tanrı’dan pay alan insan zihni üzerine düşünmek şart. Bu çağ kapayıp çağ açan devrimci eylemle zihnin tarihi başlamıştır. Ontolojiden epistemolojiye varmak kaçınılmazdı.” (Acar, 2024: 555). İslami bir rasyonalizmi işletmeye çalışan Mutezile ise aklın, dini-ahlâki ilkeleri kavrama yeteneğine sahip kategorileri olduğunu, iyiyi ve kötüyü ayırt edebileceğini savunmuştu –”Hayy İbn Yakzan”da bu meseleyi işler İbn Tufeyl işler-. Spinoza, “bizdeki doğru fikir Tanrı’daki bire bir fikirdir… Tanrı’nın kendisini insan zihninin doğasıyla açığa vurduğunu düşündüğümüzde” (2014, 169) diye başlar bir önermesini, bu önermeden etkilenmiş olmalı ki Kant “Saf Aklın Eleştirisi” kitabını yazmış, Heidegger ise kutsal “Düşüncenin Çağrısı”nı dile getirmiştir. Dolayısıyla insana ait tikel Saf Akıl, Tanrı’yı da imler, “Düşüncenin Çağrısı” ise Tanrı’nın çağrısıdır. “Kendini bilen, Rabbini bilir” sözü, “aklını bilen, Rabbini bilir”e dönüşmüştür. İslam geleneği açısından mesele daha iyi anlaşılsın için Hacı Bayrâm-ı Velî ilahisini hatırlayalım:
Bilmek istersen seni,
Cân içre ara cânı.
Geç cânından bul ânı,
Sen seni bil, sen seni.
Kim bildi ef´âlini,
Ol bildi sıfâtını,
Anda gördü zâtını,
Sen seni bil, sen seni.
Görünen sıfâtındır,
Anı gören zâtındır,
Gayri ne hâcetindir,
Sen seni bil, sen seni.
Kim ki hayrete vardı,
Nûra müstağrak oldu,
Tevhîd-i zâtı buldu,
Sen seni bil, sen seni.
Bayram özünü bildi,
Bileni anda buldu,
Bulan ol kendi oldu.
Sen seni bil, sen seni.
Öte yandan meseleyi arzu edilen noktaya taşıyamamışsa da Fichte, “Upanişadlar”a kulak vermişe benziyor. Sonuçta Kant da –“Upanişadlar”ın çevirisine ulaşamamış olmalı- işin içinden çıkamamış, sözün –Hıristiyanlara göre Tanrı- başladığı yere dönmüştür. Hintliler ve Antik Yunanlılar gibi akla Tanrı-ruh anlamları yükleseydi kendini bu işten geri çekerdi muhakkak. Kant’ın genel tavrı bu yöndeydi çünkü. “Kişinin hakikati bilebilmesi için kendisine dair hakikati bilmesi gerektiğinin yol açtığı döngü, IV. yüzyıldan itibaren parrhesia uygulamasının bir özelliği olmuş; Batı düşüncesinin –örneğin Descartes ve Kant’ın- sorunsal nitelikli bilmecelerinden biri halini almıştır.” (Foucault, 2016: 91). Esasında ortada çözülmesi imkânsız bir bilmece değil de kökeni unutulmuş mitoloji var gibi. “Kendini bilmek”, Tanrısal bir iç ışıkla kendinden doğmak-kendini döllemek-hakiki anlamda dirilmek anlamına gelir. “Tibet mitleri evrenin ve insanın beyaz bir ışıktan veya bir ilk varlıktan oluşumunu açıklar. Benzeri bir geleneğe göre, başlangıçta insanlar kendi iç ışıklarıyla ürüyorlardı… Bir Tibet keşişine göre, başlangıçta insanlar şöyle çoğalıyordu: Erkeğin bedeninden çıkan ışık kadının dölyatağına sızıyor, ısıtıyor ve döllüyordu. Cinsel içgüdü sadece bakışla tatmin edilirdi… Taocu teknikler, özellikle de iç ışığın bedenin içinde dolaştırılması ve sonunda bir embriyoya dönüşecek olan ‘gerçek tohumun’ üretilmesi tekniği de en az nefes tekniği kadar önemlidir… Maniheizmde de meni, kozmik ve tanrısal ışıkla özdeşleştirilir… Kutsal (tin), ışık ve semen özdeşliği fikri kesinlikle Hint-İran kökenlidir, hatta daha arkaik olması da muhtemeldir… Desanalara göre, ruh ışık yayan bir öğedir ve kendini aydınlatma gücüne sahiptir, bu Güneş’in her insana doğumda bahşettiği bir özelliktir… Kutsalın tezahürüne ilişkin (hiyerofani) olarak her şeyi cinselliğe bağlama yaklaşımının nedeni, belki de güneş ışığı ve güneşin sıcaklığının hem kozmik yaşamın hem de insan yaşamının kökeni ve devamlılığıyla özdeşleştirilmesinde aranmalıdır. Güneş-Baba varlığın temeliyle bütünleşir… Tüm dinsel sistemin kuruluşu Güneş-Tanrının teolojik açıklamasıdır ve bunun sonucu olarak, ışık, tin ve semen’in (meninin) doğuştan varoluşudur. Varolan, yaşayan ve üreyen her şey, Güneş’in bir salgısı ise (yani ondan yayılan şeyse) ve ‘tinsellik (zekâ, bilgelik, akıl, altıncı his, sağgörü vb.) güneş ışığının doğmasının bir niteliği ise, bunda her dinsel edimin aynı zamanda ‘tohumsal’ ve ‘görsel’ bir anlam taşıdığı sonucu çıkar.” (Eliade, 2019: 134-35-36-39-162-165). Bu bilgilerden haberdar olduğunu tahmin ettiğimiz İmam Gazali de –İran doğumludur- benzeri bir durumdan bahseder: “Diriliş ânında yeryüzünün insan spermasına benzer bir yağmurla kaplanıp bunun toprağa karışacağı şeklinde bazı rivâyetler vardır.” (2015, 222). Rivayetlerin kimden olduğunu bildirmez Gazali. Işık, hemen her dinde olduğu gibi Hıristiyanlıkta da –Meryem’in İsa’ya hamile kalışı mesela- kendine ayrıcalıklı yer edinmiştir. Mitolojiden teoloji ve felsefeye bilginin evrildiği birçok örnek bulunmakta. Antik Yunan, Homeros’a çok şey borçludur, Homeros’la yüzyıllarca hesaplaşmıştır. Lafı uzatmaya gerek yok, kendini bilen kişi İsa’yı doğurur, yani aşkınlaşır. O kadar. Bir kutsal kitap ya da hakikati söyleyen şiir, felsefi metin vs. de İsa olabilir. İşin mitolojik boyutu böyle. Modern dünyada ise “kendini bilmek”in yerini birey olmak, yani kendini var etmek almıştır. Kendini var etmek için ise ışığın kaynağı Tanrı, yani dölyatağı baba ortadan kaldırılmalıydı. Büyük bir cehalet pahasına bütün gelenekler dışlanmalı, her şey çakma tanrı bireyin son derece sınırlı içinde olup bitmeliydi.
Soruşturmaya devam edelim: Belki de “kendini bilmek”e, yani o iç ışığa-ilhama layık olmak için bir süre bocalamak, had bildiren süreçlerden geçmek, olgunlaşmak gerekiyor. “Kendini bil” deyip duran idealist sanat –Eflatun’dan yola çıkarak tabula rasa karşıtı bir tavırla “kendini hatırla” da diyebiliriz bu duruma, nasıl olacaksa-, “refleksyon” çıkmazını yine kendisi yaratmış, biraz da maddi bilgiden arınıp hakiki “kendini hatırlamak” anlamına gelen refleksiyonun önüne sınır, kocaman taş koymuş. Heidegger, bu engeli ancak şiirle aşabileceğimizi belirtir: “Hafıza, Musalar’ın Anası –düşünülecek olanı düşünme- şiirin kaynağı ve temelidir. Şiir yazma, bunun içindir ki kimi zaman geriye, kaynağına doğru akan sudur, yani hatırlama olarak düşünmeye doğru [yol alır]. Şurası kesin ki, mantığın bize düşünmenin ne olduğuna dair kavrayış sunacağı görüşünü benimsediğimiz sürece, şiirleştirmenin her türünün, hatırlamaya [tahattura ve tezahüre] dayandığını hiçbir zaman düşünmeye muktedir olamayacağız. Şiir, ancak hatırlayan [kökene doğru düşünen] düşünmeden fışkırır.” (2015, 58) Hafıza-köken ve düşünülecek olan ile Heidegger yaratıcıyı ima eder.
Yine idealizm, sanata Tanrısal yanlar yüklemiş, (“sanat, sanat içindir”) sanatçının kendi eseri hakkında, bilhassa eserin özü hakkında konuşmaması gerektiğini salık vermiş –eser kutsal metindir zaten, şerh okura düşer vs.-, konuşmanın elzem olduğu bir çağda sanatçıyı, yani toplumun dehalarını, öncülerini susturmuştur. Sanatçılar arasında en çok da şairler bu akıl dışı yaklaşıma ilahî bir kanun gibi sarılmış, aktivist olmaları gerekirken pasif karakterlere dönüşmüşlerdir: dünya genelinde sürrealistler, bizde Ahmet Haşim gibi şairler, II. Yeni gibi akımlar… az-öz sözü bile fazla görmüş, işi Wittgenstein dilsizliğine dek vardırmışlardır. Bu anlamda “şiir, şiirdir,” şeklinde hoş bir totoloji bile üretmişlerdir. Hep birlikte –kaç kuşak- yuttuk bu totolojiyi. Totoloji, bir kaçış, zihinsel tembelliktir esasında. Çoğu kez saçmadan doğan totolojiye şüpheyle yaklaşmamız gerekirdi. Hele de ithal bir totoloji varsa karşımızda, durup iki defa uzun uzun şüphe etmeliydik ondan. Etmedik.
Bir şeyi bilebilmek için dıştan bakmak şart gibi gözüküyor, ama bu dış kendi dışımız olmalı, kendi taşramız, ötekimiz. Şiir gibi saf-yerli bir türün böylesi bir tavır geliştirmesi zorunludur. Şairin şiirine bakışı, uzaktan bakış anlamına da gelir. Uzaktan bakmadan gerçek beni bütün olarak kavramak mümkün değil, ama uzaklık, görülebilir bir uzaklık olmalı. Sınır çizgisinde bir uzaklık, aşırı uzaklık körlük boyutunda bir yabancılık doğurur, şiirle şair arasına başka nesneler, düşünceler girer –Batılılaşma sürecini hatırlayalım-. Şiir yazma anı içten –ben-, şiir üzerine düşünmek ise dıştan –öteki- bakışı karşılasa da iki boyutlu bir-eylem çıkar ortaya: İki öteki benin diyalektiği. İki benin-öznenin kendini bilme, kendi bilincine vararak özgürleşme çabası. Yani şiir, şairin doğasıdır. Allah da “ben gizli bir hazine idim; bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım,” der, bu sözü “Ve [onlara söyle:] görünmez varlıkları ve insanları yalnızca [Beni tanımaları ve] Bana kulluk etmeleri için yarattım.” (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle destekler –Hegel’in “ol”u altı günle yetinmeyip binlerce yıllık bir sürece yayan tarihselciliğine buradan da bakılabilir-. Yaratıcı gibi şair de şiiri; bilinmek, dahası kendini bilmek için yazar-yayar, şiiri tarafından hakkıyla bilinir ve var olur. Şiirde gerçek manada bir özne –şiir kişisi, beni- konuşuyorsa o şiir tüketim nesnesine dönüşmez, hep özne olarak varlığını sürdürür –hikâye ve romanda karakter, şiir benine tekabül eder-. Kısacası şairin kendi doğası, öznesi üzerine düşünmesi anlamına gelir bu diyalektik durum. “En iyi şey kendimize özgü olanı bulmaktır gerçekten.” (Platon, 2004: 251).
Öte yandan Tanrı’nın doğası hakkında konuşabilen şair kendi doğası olan şiir hakkında niçin konuşmayacakmış, niçin kulak vermeyecekmiş şiir benine. Şiir beni, gizli bir özneye dönüşür yer yer, şairinin bilmediği âlemlerden haberler getirir. Bu haberlere sağır kal demek, manaya düzenlenmiş apaçık bir suikasttır. Nerden baksak dökülüyor bu paradigma. Üstelik analoji de sakat oluşturulmuş. Sanat ile sanatçı, doğa ile Tanrı arasında bir benzerlik olduğu muhakkak. Tanrı kendi yarattığı varlık üzerine kutsal kitaplarında konuşmamış mıdır, doğayı bir dil gibi sunmamış mıdır bize. “(O peygamberleri) apaçık belgeler ve kitaplarla gönderdik. İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve onların da (üzerinde) düşünmeleri için sana bu Kur’an’ı indirdik. (Nahl Suresi, 44). Düşünmeye vurgu Kur’an’da bir leitmotife dönüşür adeta. Evet, kesinlikle düşünmeye Kur’an’dan başlayabiliriz. Tanrı, evreni yaratıp kendi haline bırakmamış, kutsal kitapları aracılığıyla yaratıştaki amacını kullarına bildirmiş, spekülasyonlara meyilli beşerî düşünmenin önünü hakikî manada açmıştır. Fakat “Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar.” (Yunus Suresi, 100) –düşünmeyen kişiyi ölü sınıfına bile koymuyor Kur’an, murdar kabul ediyor. Ayetleri öğrenmek, tek başına yeterli değil elbette: “Sadece öğrenmek ve [öğrendikleri üzerine] düşünmemek boş bir iştir; öğrenmeden boş boş düşünmek ise güvensizlik getirir… Bütün gün yemek yemeden, bütün gece uyumadan düşündüm; bunun hiç faydası olmadı; öğrenmek gibisi yoktur.” (Konfüçyüs, 2022: 8).
Şair, eseri üzerine düşünüp yazmakla eserini her türlü fazlalıktan –taklit- arındırarak daha saf hale getirip anlaşılır kılacak ve toplumsallaştırmış olacaktır. Biliyoruz ki sanat eseri, ister bireysel ister toplumcu olsun seçkincilikten kurtulamaz. Sadece kutsal kitaplar değil, Eflatun da sözün samimiyet adına apaçık olmasından yanadır: “İnsan; sesini, davranışını bir başkasına uydurmaya çalıştı mı ne yapmış olur? Benzemek istediği kimseyi taklit etmiş olmaz mı?.. Demek ki, Homeros da, bütün şairler de anlatmalarında taklide başvururlar… Ama şair, kendini hiç gizlemezse, anlattıklarına taklit karışmaz.” (2004, 77). Eflatun, taklitle bütün söz sanatlarının anası sayılabilecek “benzetme”yi kast ediyor. Bir düşünür niçin benzetme sanatına karşı çıksın ki. Sanırım cevap şu: Tek Tanrılı dinlere sempatiyle bakan idealist Eflatun –bu bakımdan devrimcidir- pagan putlarını hakikî Tanrı’nın bir taklidi, benzetmesi olarak görmüş, putlara savaş açmak yerine –tehlikelidir, Sokrates bile idam edilmiştir- meselenin özüne, yani taklide savaş açmış, hedefine ise Homeros’u koymuştur –“Devlet”in son bölümü bu gözle okunursa meramımız daha iyi anlaşılacaktır-. “Sokrates’e yönelik yeminli suçlama şöyleydi (Favorinus’a göre, bugün hâlâ Metroon’da bulunmaktadır): ‘Pithos demosundan Meletos oğlu Meletos, Alopeke demosundan Sophroniskos oğlu Sokrates hakkında bu suçlamayı yaptı ve yemin etti. Sokrates devletin inandığı tanrılara inanmamakla ve başka bir takım tanrılar getirmekle suç işlemektedir; ayrıca gençlerin ahlakını bozmakla da suçludur: İstenen ceza: ölüm.” (Diogenes Laertios, 2020: 84).
Eflatun’a göre şair de taklitçidir, kelimelerle put üretir çünkü. “Şair, ressam gibi (musavvir, tasvir –resim, suret, heykel vb.- yapan gibi) hareket eder. Zira her ikisi de taklit yapandır.” (İbn Sina, 2020: 238). Şiirin kutsama ve kutsanma yanı inkâr edilemez. “İlyada ve Odysseia” paganizmin adeta kutsal kitabıdır. “Tanrıların Doğuşu”nu yazan Hesiodos da Eflatun’un eleştirilerinden payına düşeni alır. Bu bilince nasıl ulaşmıştı Eflatun? Şöyle: “Empedokles Suriye’de, Pisagor ise Mısır ve Mezopotamya’da tahsil görmüşlerdi. Bunların her ikisi de Yunan felsefe geleneğindeki ‘ilahi felsefe’ geleneğinin kurucularıdır. Sokrates ve Eflatun da bunların etkisi altındaydı.” (P. Adamson-R. C. Taylor, 2018: 226). Bu etki yavaş yavaş taraftar bulup yerleşik hale gelecektir. Sokrates’in öğrencisi, Eflatun’un arkadaşı Antisthenes durumu özetler: “‘Kime benzettiniz beni?’ Tanrı hiçbir şeye benzemez, dolayısıyla onu bir resimden tanımanın imkânı yoktur.” (Antisthenes-Diogenes, 2021: 39). Benzetmeye yönelik eleştiriler bahane yani, Eflatun’un en temel kategorilerden birini reddedecek kadar ileri gittiğini düşünmek yanlış olur, mağara alegorisi de kusursuz bir benzetmedir sonuçta. Sokrates, Antisthenes, Eflatun ve Aristo gibi filozofların putperestliğe karşı mücadelesi –öncü akınlardır bunlar bir nevi- Yunun ve Roma topraklarında Hıristiyanlığın yayılmasını kolaylaştırmıştır. “Antisthenes geleneğe göre farklı isimleri olan tanrıları genel olarak kapsayan tek bir isimle [=tanrı] anıyor.” (Antisthenes-Diogenes, 2021: 39). Antisthenes’in öğrencisi Diyojen de benzeri bir tavır içerisindedir: “Filozof Diogenes akşam olurken bir Herakles tapınağına girdi. Herakles’in ahşap bir heykelciğini aldı ve alay ederek şöyle dedi: ‘Haydi bakalım Herakles, bir zamanlar Eurystheos’a hizmet ettiğin gibi bana hizmet etme ve on üçüncü görev olarak mercimek çorbamı pişirme zamanın geldi.’ Ardından ahşap heykeli ateşe attı.” (Antisthenes-Diogenes, 2021: 129). İbrahim’in başına gelenler sanki burada tersten tekerrür ediyor, ataşe atılan put Nemrut imgesine dönüşüveriyor. Diyjen bu, İbrahim kıssasına göndermede bulunmuş olabilir. Aristo “Fizik”i adeta Tanrı’nın varlığını ispatlamak için yazmış, en azından Tanrı’nın ne olmadığını göstermeye çalışmıştır –beden, ruh gibi iki âlem ayrımı, bugünkü kadar net değildir-. “Fizik” şu metafizik cümlelerle sonlanıyor: “İlk devindirici ebedi bir devinimle sonsuz zaman boyunca devindirir. Öyleyse şu açık: o bölünmez, parçası yoktur, hiçbir büyüklük taşımaz.” (2019, 415). O, bir put değildir yani.
Taklit-benzetme zihnin bir kategorisi olarak görülür –Aristo’dan hatırlayalım-, zihin benzetme-karşılaştırma yaparak düşünmeye bayılır. Eflatun bu detayı atlamışa benziyor, ayrıca kendisi putları apaçık hedef göstermemişse de saf-şeffaf, yani dolaysız Tanrı’dan –idealar âlemi-, yani s’özden, şiirden yanadır. “Ion” kitabında içinde bulunduğu geleneğe uyarak saf şiire Tanrısal anlamlar bile yükler. Tanrısız şiiri, yalancılıkla suçlar. Taklit eden kişi, kendisi değil bir yalancıdır çünkü. [Eflatun’a kulak vermiş olabilir mi benzetme düşmanı Orhan Veli? Mümkündür, fakat Eflatun’u yanlış anladığı için Eflatun’un önerdiği saflığa değil maddeyle örselenmiş bir şiire varmış, yüzeyde kalmıştır.] Genel olarak modern şiirde mana gizlenir, soyutu somutlaması gereken imge bile giz yaratmak için kullanılır. “Şair, kendini hiç gizlemezse, anlattıklarına taklit karışmaz,” diyen Eflatun’dan bakacak olursak modern şair, hiçbir zaman kendisi olamamış, hep bir kompleks hali yaşamıştır, sonucuna varırız ve Ahmet Haşim’in “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” yazısında geçen şu cümleleri modern Türk şiirinin başına bela olmuştur, demekten kendimizi alamayız: “Bilâ mübalâğa denebilir ki herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran dûn şairlerin işidir. Büyük şiirlerin medhalleri, tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi, sımsıkı kapalıdır, her el o kanatları itemez ve o kapılar bazen asırlarca insanlara kapalı durur.” (1996, 73). Sanki Mallarmé’nin şiirlerinden yola çıkarak bu sonuca varmış Haşim, ama kompleksten kurtulup kendisi olduğu anlarda anlaşılmak arzusuyla coşar adeta, “melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz,” (1996, 157) şeklinde bir sitemde bile bulunur. Düşünen beni düşünmeye en fazla da sembolizm ya da sürrealizmden etkilenen şairlerin ihtiyacı var. Kendini bileni başkası – nitelikli okur- da bilir çünkü. Gerçi düşünemeyen beni düşünmeye yeltenen sürrealistlerin işi sembolistlere göre biraz daha zor olacağa benziyor.
Birikim sahibi sanatçının kendi genlerini taşıyan eseri üzerine birçok kişiden daha iyi konuşabileceği, daha doğru sonuçlara varabileceği bir gerçek. Şair, şiiri niçin eleştirmenin insafına bıraksın ki, dünyayı yaşanmaz hale getiren insan, şiire neler yapmaz ki. Sünnetullahın aksine şair, gerektiğinde kendi koyduğu kurallara müdahale etmeli, mucizeye karşı çıkarken büyüyü vazgeçilmez gören modern poetikalara takılıp kalmamalıdır. Okur-eleştirmen, sanatçıdan daha birikimli olsa bile sanat eseri hakkında değil, çağrışımın kendilerini yönelttiği şeyler hakkında konuşurlar daha ziyade. Göstergebilim-semantik böyle işler. Üstelik aklı, çağrışımın akışına bırakmak da tehlikeli. David Hume, çağrışımı nitelikli bir düşünme eylemi olarak görmez, alışkanlıkla ilişkilendirir: “Kuru bir odun parçasını ateşe attığımda usum hemen odunun alevi söndürmeyip büyüttüğünü düşünmeye götürür. Düşüncenin nedenden sonuca bu geçişi akıl yürütme yetisinden ileri gelmez. O, tümüyle alışkanlık ve deneyimden kaynaklanır.” (2016, 72). Dolayısıyla serbest çağrışımla yazan şairler, sanılanın aksine kendilerindeki yepyeni bir özü değil, epeski bir alışkanlığı kâğıda dökerler. Akıl paranteze alındığında özgürleşmez, zihni zincire vuran alışkanlık-töre devreye girer. Serbest çağrışım öyle sanıldığı gibi serbest değildir; çünkü hafıza benzerlik, neden sonuç, mekanda ve zamanda yakınlık gibi ilkelere bağlı işler, bu ilkelerin dışına çıkamaz. Öte yandan başkasının metnini –benini- incelerken edilgen duruma düşmekten kurtulamayız. Eser çok güçlüyse okuru, hatta eleştirmeni bile nesneleştirebilir. “Her edilgen teslimiyet, hakikate yönelik ilgiye ters düşer.” (Fichte, 2021: 194). Halbuki şair, kendi şiirini incelerken böyle bir tehlikeye düşmez, hatta düşünme kabiliyetinin birkaç kat daha arttığını fark eder. Şahsen ben, “Genç Şaire Açık Mektuplar”da şiirlerim üzerine yazarken bu durumu tecrübe ettim. Öte yandan bizim önerimizle “şair, kendi şiirinin eleştirmeni olmalı” sözü, aforizma gibi havada asılı kalmaktan kurtulup sağlam bir zemine yerleşir. Elbette biliyorum, benden önce de kendi şiiri üzerine teatilerde bulunmuş şairler var, ancak bunlar devrimci-kuramsal bir temele dayanmayan nostaljik metinlerdi. Etkili olmadı. En azından düşünmelerim, beni, şu an üzerinde konuşmakta olduğumuz sistemi kurmaya itti.
Kaynaklara inelim. Kant, “Yargı Yetisinin Eleştirisi”nde düşünmenin yolunu tıkayıcı şu sonuçlara varmıştı: “[Sanatçı] ürünü nasıl ortaya çıkardığını kendisi betimleyemez ya da bilimsel olarak belirtemez, ama doğa gibi kural verir; ve buna göre bir ürünün yaratıcısı, ki onu dehasına borçludur, kendisi düşüncelerini kafasında nasıl bulduğunu bilmez; ve bu tür şeyleri dilediği gibi ya da tasara uygun olarak bulup çıkarma ve başkalarına onları böyle ürünler üretme durumuna getirecek reçetelerde iletme gücünü taşımaz. (2011, 177). Kant, teslis izahı çıkmazından yola çıkarak felsefesini temellendirmeye çalışır –bu meseleyi daha evvelki yazılarımızda ele almıştık-. Kendince numen (ding an sich), yani “kendinde olan şey”, fenomenin ötesindeki bilinemez ve tanımlanamaz “gerçeklik”-“gerçek bilgi”den bahseder Kant, böylece sanata apaçık Tanrısallık, dehaya peygamberlik (İsa gibi bir Tanrılık-peygamberlik yok çünkü onlarda) atfetmiş olur. Zaten romantizmi Hıristiyanlıkla özdeş gören düşünür ve sanatçılar da bulunmakta. Kant’ın fikirleri kendinden sonraki Alman idealist-romantikleri etkisi altına almış, burada kalmamış, neredeyse bütün bir modern, hatta modernist sanatlara sirayet etmiştir. Necip Fazıl bile Kant’tan yola çıkarak “arı bal yapar, fakat balı izah edemez, ağaçtan düşen elma da arz cazibesi kanunundan habersizdir,” sonucuna varacaktır. Açıkçası biz ne hayvan ne bitkiyiz, içgüdülerimizle hareket etmeyiz, muhakeme yeteneğine sahibiz. İçgüdüyle ilhamı ima etse de Necip Fazıl, bizce teşbihte hata yapmıştır, üstelik şiirini absürtten uzak durarak sapasağlam bir mantıkla inşa etmesine rağmen modern-romantik poetikaların etkisinden kurtulamamıştır. Kökleri Antik Yunan’a dek uzandığını bildiğimiz, şairi mistifize eden böylesi bir paradigmanın sanatçıda egosantrik-kibirli bir hal de yaratması kaçınılmazdır. Meselâ olgunlaşmamış zekâ olarak görür doğayı Schelling, apaçık küçümser. Ona göre doğanın en yüksek amacı düşünce nesnesi haline gelmektir ve doğa bu amacına en yüksek ve nihai refleksiyonla ulaşabilir ki, bunu ancak insan aracılığıyla başarabilir: “Doğa, akıl yoluyla ilk kez bütünüyle kendine geri döner ve böylelikle doğanın, bizim kendimizde zeki ve bilinçli olan olarak tanıdığımızla, kökensel anlamda özdeş olduğu açığa çıkar.” (2022, 31). Böylece Schelling de öncüsü Kant gibi insanı, Hıristiyanların İsa’sına yaklaştırarak kutsamış olur.
Yüceliğin peşindeki sanat –bu yüce olduğu anlamına gelmez-, her şeye rağmen “fizik” ile “ötesi” arasında bir Araf hali yaşar, çünkü somuttan yararlanmak zorunda kalmıştır, yüceye dolaylı yoldan dokunmaya çalışmıştır, bu, hakikî düşünmenin ilk aşamasıdır. Sanatı, bu haliyle bırakmamak, ikinci bir aşamadan geçirmek gerekir, o da sanatçının kendi eseri üzerine düşünmesidir ki, bu aşamada “sanat”, “söz”e yani öze-manaya mümkün olan en dolayımsız şekilde ulaşır, maddeden kısmen de olsa arınma şansı bulur. Buna ben “düşünen beni düşünmek” diyorum [şairin kendi şiiri üzerine düşünmesi-kendini bilmesi anlamına gelir, –şiir, sadece akıl değil duygudur da-, ki zaten bilhassa ilk idealistlere göre Tanrı kendi üzerine düşünerek tecelli etmiş, hakikatinin bilinmesini sağlamıştı, “1 varlık”ı neredeyse hiçliğe eş tutan Plotinus, Tanrı yerine aklı koyar], metafizik soyutluk ya da bir belirsizlikten bahsetmiyorum, şeffaflık-saflıktan, anlama en açık halden bahsediyorum. Biliyorum “törel ya da metafizik bilimlerdeki ilerleyişimizde karşılaştığımız başlıca engel, ideaların karanlığı ve terimlerin belirsizliğidir.” (Hume, 2016: 80). İşte önerdiğimiz yöntemle binlerce yıllık bir metafizik belirsizlikten-karanlıktan kurtulmuş oluyoruz. Her şeyden soyutlanıp –imkânsızdır bu- aklı boşluğa bırakarak hiçliğin peşine düşmek “kendini bilmek” sanılıyordu. Başarısızlık kaçınılmazdı, öyle ki zihni maddi dünyadan kurtarmak için uyuşturucuya başvuran ve sonuçta madde bağımlısı olup çıkan sanatçılar bile bulunmakta –ironi bu ya, uyuşturucuyla bile mücadele eden bir yöntemden bahsediyoruz-. Ayrıca Alman idealistlerinin sanata atfettikleri ayakları yere basmayan yarım kalmış “yücelik” fikri, yine bu yöntemle tamamlanmış, ayakları yere basar hale gelmiş oluyor. Pozitif bilimleri dışlıyor değiliz, bilim insanı da düşünen beni düşünerek ilerler, ama maddeden öteye geçemez. Edison, ampulün icadı sürecinde binlerce kez yanlış-eksik düşünen beni düşünmüş, dolayısıyla her deneyden sonra yeni bir persona üretmişti. Bu personalarla diyalektik ilişki kurmasa ampulü icat edemezdi. İşte böyle, yanlış-eksik düşünen ben üzerine düşünmek bile ampul gibi insanlığı aydınlatan bir esere dönüşebilmekte. Deneyin yerine şiir eskizleri konulursa meramımız daha iyi anlaşılacaktır. Kısacası
İnsan, sürekli [düşünen] bir varlık değildir, idrak etme-bilinç anları anlamına gelen “anı kesitleri”nden oluşur, kesik kesik düşünürüz, zihin sıçrayışlar yapar çünkü, kişisel tarihimiz bir kolajdan ibarettir. Aristo da bu meseleye değinmiş: “Tek tek şeyler üzerine enine boyuna düşünülmez; örneğin ‘şu bir ekmek mi ya da gerektiği gibi pişirilmiş mi’ diye düşünülmez; bunlar algılama işidir. Kişi hep enine boyuna düşünecek olsa bu sonsuza dek gider.” (2024, 51)- “enine boyuna düşünmek”, nitelikli düşünmek olarak değerlendirilmeli-. Nasıl ki madde, bir yerden bir yere hareket edebilmek-ilerlemek için boşluğa ihtiyaç duyarsa biz de diyalektiğin şart olduğu entelektüel düşünceler üretebilmek için zihnimizde iki ordunun karşılaşacağı savaş alanı gibi bir boşluğa ihtiyaç duyarız. Zihin evrenimiz, idrak etmeye başlamamızla birlikte bombardımana uğrar, parçalanır. Parçalanır özne, kendi eleştirmenini-düşmanını doğurur: öteki ben. Ben –ötekidir artık- ve öteki ben diyalektiği böyle ortaya çıkar. “Bilinç gerçekte içinde tinsel varlıkların ya da güçlerin tözlerinin taşıdıkları biricik öğe”dir (2015, 236) der Hegel, kadim düşünürler gibi meseleyi daha bir metafizik alana çeker. Çeksin, bize uyar. Evet, insan düşünür, daha doğrusu düşündüğünü sanır, çoğunlukla boşluğa bakar gibi düşünür, ortaya bir nitelik koyamayan reflekslerdir bunlar çoğunlukla. Parmenides, Eflatun hatta Descartes’ın bahsettiği manada bir düşünmenin yanından bile geçemez. Öyleyse insan hep var olan bir varlık değildir, ara sıra var olabilen, bazense ölene dek hiç var olamayan varlıktır, diyeceğiz.
Fichte meseleye başka bir açıdan bakar: “Kendi içinde hakikat, tüm düşünme sürecimizin bütünsel uyumunda oluşmuş olduğu müddetçe, bize saf, soylu ve yüceltilmiş bir haz sağlar… Kişi, kendisiyle bir olmalıdır; kendi uğruna/kendini amaç edinerek varolan tek bir bütünü oluşturmalıdır. Ancak o zaman, o kişi bir insandır.” (2021, 195). Adeta imkânsızı arzular Fichte: insan-ı kâmil. Evreni bütün olarak görüp incelememiz mümkün değildir, ancak zihinsel bütünlüğümüz bu eksikliği giderebilir. İşte gerçek manada zihinsel bütünlük şiir gibi odaklanma gerektiren sanatsal üretim anında sağlanabilir, ilham deriz biz buna, yıldırım çakması gibi kısa sürer, ama karanlığı aydınlatır. İlham, evet ilham. İlhamın varlığına, vahiy yoluyla bize ulaştığına inanıyorum. Vahiy yoluyla derken Kur’an’ı kastediyorum. Sadece Allah’ın değil, şeytanın da insana ilham verdiğini iddia eden âlimler bulunmakta –bu açıdan Bakara Süresi 268’e de bakılabilir-, riskli yani, ilhamın kimden geldiğini her şair ayırt edemeyebilir, dolayısıyla ilham için en somut ve güvenilir kaynak Kur’an’dan başkası olamaz –saf doğa bile insanı yanıltabilir-. Her Müslüman, sanatçı veya değil, hiç fark etmez, alacaksa Kur’an’dan almalı ilhamını. Böyle inanıyorum.
Bilindiği üzere zihinsel bütünlüğe en büyük saldırıyı Fichte’nin de şahit olduğu Sanayi Devrimi yapmıştır: Uzmanlaşma. Belli alanda uzmanlaşmak, bütünü düşünememek demektir, yabancılaşmaya neden olur, cehaletle sonuçlanır. Teknolojinin sınırları belli bir alanına odaklanmış uzman bilim insanları, neye hizmet ettiklerini bile bilmiyorlarken nasıl kendilerini bilebilirler ki, dünyadan bihaber kafasını kuma gömmüş devekuşu gibi çalışmalarına devam ediyorlar. Marks, sanayileşmeyle birlikte zihinsel bütünlüğün parçalandığını hissetmiş ve uzmanlaşmayı eleştirmişti.
Solon’a atfedilen “kendini bil,” sözü kadar filozofların kafasını karıştıran -yukarıda bizi de epey oyaladı-, spekülasyon yapmalarına neden olan başka bir söz var mıdır, bilmiyorum. Bu söz, kişinin nesneleşmeden kendini düşünemeyeceği sonucuna varan Plotinus’a neredeyse bir kitap yazdırmış, Müslüman düşünürleri fenafillah düşüncesine dek götürmüş, Yunus’a meşhur mısralar söyletmiştir. “Sokrates’in ‘bildiğim bir şey var, o da hiçbir şey bilmediğimdir,’ (öğrenilmiş cehalet) sözü de bu minvalde ele alınabilir. Sokrates, mütevazı bir tavırla epistemoloji yapmıyor, daha bir öteye geçmeyi deniyor. ‘Mutlak Özne’yle bütünleşme, bilgi nesnesini dışlama, yani İslam felsefesi kavramıyla söylemek gerekirse –Batı’da bu durumu daha iyi anlatabilecek bir kavram yoktur- “fenafillah”tan bahsediyor. Her şeye rağmen ‘bilinenin olması’ –hiçbir şey bilmemekle ima edilir, yani negatif nesne vardır ortada-, bilen ‘özne’yi, kendi zâtını bilmeyen ‘Mutlak Özne’den – filozofların Tanrısı ‘İlk Varlık’- ayırır.” (Göz Medeniyetinin Körlükleri’nden). Ortada bir çıkmaz var çünkü, kesinlikle, dert adamı söyletir. Sorun daha ziyade usulle ilgili. Akıl yanılmaz, yanıltan yöntemdir, bakış açısıyla Descartes “Yöntem Üzerine Konuşmaları” ele almıştır. Ariston’un “Organon”ları hâlâ önemini korumakta. İslam düşünürlerinin usule ne denli önem verdiği malumumuz. İlkesiz düşünmek kaos yaratır, aklın kaosudur şizofreni. Bu çalışmayla biz “kendini bil”menin usulünü de ortaya koymuş oluyoruz.
Modernler alışkanlık gereği “kendini bil” sözüne de tersten bakmayı tercih etmiş. Meselâ Richard Sennett “Gözün Vicdanı” kitabını Goethe’ye ait içselbakışçı yaşamı (bios theoretikos) eleştiren şu cümlelerle açar: “Çok önemli gibi görünen ‘kendini bil’ emrinin rahiplerin entrikalarından kaynaklanan bir hile olduğundan kuşkulanırdım eskiden beri. İnsanları dış dünyadaki etkinlikten ayartıp koparmaya, olanaksız istemlerle aklını çelmeye çalışıyorlar; insanları sahte bir içsel tefekküre çekmek istiyorlar. İnsan kendini ancak dünyayı bildiği kadar bilir; ancak kendinde öğreneceği ve kendini ancak onda öğreneceği dünyayı yani.” (2019, 9). Kilise’ye duyduğu şüphe, Romantik Goethe’yi materyalist bir dille konuşturmuş. Kant’a da sataşmış olabilir mi Goethe, sanmam, metafizikte “usun kendi kendisinin öğrencisi olması gerekir,” (2010, 27) diyen Kant da bir çıkmazı dile getirir, imkânsızlığı nedeniyle bu çarpıcı söz bir süs unsuruna dönüşüverir. Biz şairin müzmin bir idealist gibi içe kapanmasını değil –bu, boşa kürek çekenler tayfasına bir kişinin daha eklenmesi anlamına gelir-, kendini bilmesi için varlık olan şiiri üzerine düşünmesini öneriyoruz. Böylece Tanrılaşma temayülünün de önüne geçmiş oluyoruz, çünkü “iç”, Tanrı zannı uyandırabilir. Ayrıca belirtmeliyiz ki, hakikî şairi, ortaya sanat eseri koyamayan filozoftan üstün görüyoruz. Bu üstünlüğün ilhamla ilgisi yok. Filozof daha ziyade saf-soğuk akıl ile hareket ederek sınırları belli kavramlar üretirken şair donmaya karşı saf-soğuk aklı duygu ile ısıtıp yumuşatarak çok yönlü düşünme esnekliği, yani sınır tanımaz imgeler yaratır –imge; duygu, düşünce ve hayret birliğidir-. Sanat eseri olmayan filozof, düşünen beni düşünemeyecek, dolayısıyla gerçek manada kendini bilemeyecektir. “Hiç şüphesiz Allah katında sizin en yüce olanınız, takvaca en ileride olanınızdır.” (Hucurât Suresi, 13). Kendini bilmektir takva, kendini bilmeyenden sakınmaktır.
Heidegger, hâlâ düşünmeyi bilmediğimizi iddia eder. Bu, öyle eften püften bir laf değildir, Aristo’nun “insan, düşünen canlıdır,” tanımlamasına atıftan bulunmak ve nitelikli düşünmeyi beceremeyen insanı hayvan konumuna indirgemek anlamına gelir, ayrıca Descartes’ı da çağrıştıran ontolojik göndermeler içerir. Mesela Eflatun Phaidon diyalogunda “eğitim görmemiş ruhun bedenden ayrıldığında derhal ortadan kalkacağı”nı belirtir. İskender el-Afrodisi gibi Farabi de bu görüşe katılır. İslam’ın ahiret anlayışını bir kenara bırakan Farabi, ruhun sonsuzluğu için Tanrı’yla (Faal Akıl) bulaşmasını, yani insan-ı kâmile erişmesini şart koşar –fenafillah şartı da diyebiliriz-. Fakat Kant da dâhil hemen hiçbir filozof düşünmeye yönelik ikna edici bir yöntem sunmaz. Sanki Fichte etkisiyle “Kedimiz düşünüyorken düşünmenin ne demek olduğunu öğrenmeye başlarız,” (2015, 47) der Heidegger. Heidegger’i bir kenara bırakıp “düşünen beni düşünmek” hususunda bize kapı aralayan, fakat meseleyi çözemeyen Fichte’den yürüyelim. Derslerinde Fichte, Zenon’un “yarı yol” paradoksunu hatırlatırcasına öğrencilerine duvarı düşünün, dermiş, sonra duvarı düşüneni düşünün ve ardından duvarı düşüneni düşüneni düşünün… Böylece nesneleştirilemeyen, sonsuza kadar giden bir “Ben”i gösterirmiş. Fichte’nin “Mutlak Ben”idir bu, “Saf Ben” ya da “Transendental Ben”. Ona göre bu ben, ancak sezgi yoluyla hissedilebilir. “Mutlak anlamda ‘özne’ ya da ‘Mutlak Ben’ ise, sonsuz ve sınırsız bir etkinliktir ve bunun ‘dışı’ diye bir şey yoktur.” (Güçlü Ateşoğlu, Alman İdealizmi I, 2021: 22). “Fichte, her insanda insanlığının tamamının varlığı üzerinde duruyordu. Saf beni de ‘akıllı varlıkların tümü, ermişlerin bir ve bütün oluşu’ olarak tarif ediyordu… Fichte’nin saf ben dediği, bende bütün insanlık adına konuşan ve hareket eden şeydir.” (Garaudy, 2012: 119-123) -Her büyük şairin yer yer “saf ben”le empati kurduğunu biliyoruz.- Garaudy, sanki Tao”nun şu sözünden hareket etmiş: “Ermiş’in ruhu yoktur, halkın ruhunu kendine mal eder.” Duvar, düşünmenin önünde bir engele dönüşebilir. Fichte bunu mu ima ediyor acaba? Lao Tzu “Odanın asıl gerçeği duvarlar değil, onların içerdiği boşluktur” der. (Sennett, 2019: 27). Boşlukla ilgilenmiyor Fichte, daha somut bir şey söylüyor. Ne ama? Aristo versin cevabı: “Nitekim günümüzde şuna inanılıyor: oluşta zorunluluk tıpkı duvarın oluşunda zorunluluk olduğuna inanılması gibidir, çünkü ağır nesneler doğal olarak altta, hafif nesnelerse üstte bulunur, bunun için taşlar temel olarak alta, toprak hafifliğinden dolayı onun üstünde, en üste de tahta gelir, çünkü en hafifi o. Gerçi [duvarda] oluş bunlardan bağımsız değildir. (2019, 89). Duvar, “kendini bilme”nin önünde bir engel olarak görülen doğaya dönüşüyor birdenbire. Peki, “saf ben”in kaynağı ne? Alman düşünürlerini etkileyen “Upanişadlar” olabilir mi, gerçi meseleyi at arabası metaforuyla somutlamaya çalışan bu kitap da kadim dünyayı tekrarlamaktan öte geçemiyor: “Uykuda veya uyanıkken tüm nesneleri büyük ve her yerde, her zaman varolan Saf Özvarlıkla, Saf Benle algıladığını bilen arif için, artık üzüntü yoktur… Bil ki Özvarlık, Asıl Ben, at arabasında oturan; beden, at arabası; akıl (budhi), arabacı; zihin de dizgindir.” (2022, 38). Gerçekten her zekâya uygun yalın bir anlatım. Kadim dünya, modernler gibi kafa karıştırmak değil, aydınlatmak peşindedir çünkü.
Sanatçının kendi sanatı üzerine düşünmesi eleştirmenin ölümü anlamına mı gelir. Değil elbette. Eleştirmen-okur da duvarlardan kurtulmuş, düşünen beni düşünen beni görmüş olur –kendini bilen beni yani- ve bu eylemi yeni bir bakış açısıyla yeni boyutlara taşıyabilir, fakat yine de bir şey üzerine defalarca düşünmeyi doğur bulmadığımı belirtmeliyim: “Li Wenzi bir işe başlamadan önce defalarca düşünür sonra yapardı. Konfüçyüs bunu öğrenince şöyle söyledi: ‘İki kez düşünmek de yeterlidir.” (Konfüçyüs, 2022: 28). Elbette, sanatçının üzerine düşünmediği eserleri de olacaktır, eleştirmen bu eserler üzerine düşünerek de düşünmeye yaklaşabilir. Az bir şey değildir bu, fakat şımartılmaya alışmış eleştirmenler yaklaşımlarımızdan rahatsızlık duyabilirler. Hatırlayalım: Aristo, İbn Rüşd gibi filozoflar sanatın teknik yönüyle ilgilenenlere sanatçıdan üstün payeler vermişlerdi. Ne büyük yanılgı ama. İbn Rüşd, Aristo’yu referans vererek bu yanılsamayı apaçık savunur: “[Aristoteles] şöyle demiştir: Şiirlerin neyden yapıldığını ve onların nasıl yapıldığını tanıtan bilimsel sanat (es-sınâ’atü’l-ilmiyye) şiir yapmaktan riyasetçe daha üstündür. Aslında altındaki sanatların işinin farkında olan her sanat, altındakinden daha riyaset sahibidir.” (2020, 136.). Böylesi bir durumda, Tanrı’nın kitabını-eserlerini yorumlamaya çalışan âlimler Tanrı’dan üstündür sonucuna varmak mümkün. Ha evet, trans halindeki yaratıcı “1 varlık” ne yaptığını bilmiyor olabilir. Aristoteles, kuramcı ya da eleştirmen olmak bakımından yaptığı işi yüceltmek istemiş sanki, fakat bir detayı atlamış, teknik vukufiyet olmadan sanat icra edilemez. Yahya Kemal de bu hususta Aristo’ya katılmaz: “Âlim olan bir şâir, bir şiir eserinin mâhiyetini şâir olmayan âlimlerden çok daha iyi görebilir. Ben bu fikirdeyim.” (2021, 23). Fuzuli’nin “Farsça Divan”ının dibacesinden de biliyoruz, teknik bilgi önemlidir. O devirde genel kanaat böyle. “Orta Çağ’ın kurucuları tarafından temel bir aksiyom olarak ortaya konan formüle göre, bilimsiz sanat bir hiçtir (ars sine scientia nihil).” (Guénon, 2024: 68). Gerçek sanatçı hem sanatın tekniğini bilir hem sanatı üretir, eleştirmen ise bir tek sanatın teknik yönüne hâkimdir. Kadim düşünürler gibi meseleyi örnekleyelim: Bir ebenin dünyaya çocuk getiren anneden daha özel bir iş yaptığını söylemek anlamına gelir Aristo’nun iddiası. Ebe ancak çocuk doğurursa ebelikten anlamayan bir anneden daha niteliklidir diyebiliriz, tecrübeyle öne geçer.
Değişenin içindeki değişmeyen (logos), ben böyle bir sanatın peşinde olmaktan yanayım. Harcıalem bir laf değil bu. Açalım: Mekân ve zamana ihtiyaç duyar değişim, dolayısıyla maddeyi ilgilendiren bir durumdur. La mekân-zaman varlıklar değişim kategorisine dâhil edilemez, şimdidedir onlar hep. Şimdide olmak değişmeden hep var olmaktır: Geçmişteki şimdide, gelecekteki şimdide, şimdiki şimdide. Şimdi –ân-, esasında bir zaman bile değildir, belki her şeyin vuku bulmasını sağlayan bir logostur. “’an’ bir sınır olduğundan ötürü zaman değil, zamanın bir ilineği.” (Aristoteles, 2019, 197). Zamanla Tanrı arasında bir ilişki kuracaksak Parmenides’in dediği gibi Tanrı’ya en yakışanı şimdidir. Kısacası sanat, şimdide soluk alıp verir, hep diridir. Ya geçmiş, geçmişin ne olduğunu cevaplamak şimdiye göre daha kolay. Geçmiş, geleceğin olup bitmesidir, geleceğin yeni şekli, ölü adı. Oluş bir tek geleceğe ait bir potansiyeldir çünkü. Vakti gelince şimdide gerçekleşir. Geçmiş, anı parçacıklarından ibaretken gelecek hep bütün bir zaman olarak varlığını sürdürür. Yani hakiki manada –mahlûk- zaman gelecektir. Zamanı pragmatik nedenlerle geçmiş, şimdi ve gelecek şeklinde parçalamışız. Şair, şiiri üzerine düşünürken değişmeyen şimdiye de (logos) temas etmiş olur. Bunu niçin deneyimlemesin, niçin vadilerde şaşkın şaşkın dolaşsın ki.
Hemen her şiirim, geçmiş zaman içerisinde düşünen bir “ben”dir, geçmişe yerleşmiş, kıpır kıpır bir “şimdi”, çünkü özden (idea) yapılmıştır. Nesneleşmekten kurtulduğum anların ispatıdır. O anlar dışında her varlık gibi kendimizi tüketiriz. Beş duyumuzun birden bombardımana uğradığı şu günlerde şiir, inzivaya çekildiğim mağaramdır benim. Hiçbir şey inzivaya çekilmemizi engelleyememeli. Öte yandan şiirlerimiz üzerine düşünmek, bir bakıma devrimci bir eylem olacaktır. Düşünceler üzerine düşünmek (refleksiyon), “ben”den önceki “ben”le –şiir beni- hesaplaşmak demektir. İki öznenin hesaplaşması. Bir erginlik hali değil, mantık çerçevesinde dönen diyalektik bir durumdur bu. Plotinus, kişinin kendini düşünemeyeceğini, aynı anda hem nesne hem özne olamayacağını iddia etmişti, fakat insanın nesneleşmeden kendinden doğan başka bir özneyle –şiir beni, kişisi- kendini bilme ihtimalinin olabileceğini görememişti.
DÜRÜSTKÂR
Kafa kol bacak derken gövde ve kalp
böyle başladım yaratmaya
bu benim şiir insanım
canlanması için
kendi ruhunuzdan üfleyin
şiir dünyam demedim
canlanamaz çünkü o
boşluğa bırakılmış kesik bir baş
Öyle uzaklara dalmışım ki, 25 yaşıma varmışım. Zaman ve mekân bir anlık dalgınlıkla aşılabiliyor işte. Fantastik makinelere gerek yok. Gençtim, yaşımın tüm delikanlı enerjisini üzerimde hissediyor, hem pozitif hem negatif yönden beni sarmalayan bir ruh haliyle yazıyordum, şiir merkezimdeydi, yalnızca şiir. Düzyazıya, düz manaya, maddeye tapmayı tercih edip maddeciliğin altında kalan dümdüz olmuş güruhlara yüz vermiyordum. Belki de tek zalimliğim buydu o yaşlarda. Şiire vuruyordum neredeyse her şeyi, her edebi eseri, kıymetli veya değil, şiire göre değerlendiriyordum. Böylesi bir dönemde “Coğrafi Delilik” adlı ilk şiir dosyamı tamamlamış, kitabı ise yukarıdaki şiirle açmaya, kafa-kol-bacak-gövde ve kalp şeklinde beş bölüme ayırmaya karar vermiştim. Benden neşet etmiş olsa bile benim dışımda da varoluşunu tamamlamaya çalışan bir organizmaydı şiir, hayvan ya da bitkiden öte düşünmeye hevesli ama bu hevesi son nefesine dek sürdürecek bir eşref-i mahlûk özneydi, Âdem’in yaratılışına benzemeliydi, şair ise yaratıcıya; ancak her benzetmede olduğu gibi bu benzetmede de eksikler vardı: Okur. Gerçek manada ne şiir bir insandı okursuz ne de şair bir yaratıcıydı, bu ikisinin de okura “ihtiyaç” duyması apaçık beşer olduklarını gösteriyordu. Kadavrayı diriltmek lazımdı. Peki, her okur böylesine yüce bir görevi ifa edebilir mi, yani İsa olmayı başarabilir mi? Zor elbette. Dolayısıyla şair, şiiri gibi kendi okurunu da yaratmak zorunda, yoksa frankeştaynı bile aratacak cinsten ucube metinler çıkar ortaya. Bu yüzden hakiki şair, okurunu seçer, yetiştirir, eserini içselleştirecek erdemli bir eleştirmen haline getirir, eserle okur arasında özdeşlik ilkesi şarttır çünkü; her halükârda toplumcudur da, ama popülerleşmekle arasına parlak imgelerden oluşmuş bir uzay boşluğu koymaya dikkat eder. Işıldar ama popüler olmaz.
Yarattığı şiir insanına okurundan ruh üflemesini, yani imece usulü yardım isteyen şiir kişisi, ortaya koyduğu metnin toplumsallığını da ima eder. Böylece şiiri mülk edinmediğini de gösterir bütün bir âleme.
Bir şairin her şiirinde farklı bir şiir kişisinin konuştuğu düşünülmemeli, aynı şiir kişisi farklı zamanlarda da söz hakkı alabilir, hatta başka şairlerin metinlerinde de konuşabilir. Eski şairler buna zeyl demişler. Öyle ki bazen şairin kendisi de etkiyi hissetmeyebilir. Kim bilir Fuzuli’nin lirik şiir kişileri nice Osmanlı şairini içten fethetti. Necip Fazıl’ın şiir kişileri hemen her modern şairin şiirinde soluk alıp vermeye devam ediyor. Endişeye gerek yok, bu bir gelenek, Fuzuli ya da Necip Fazıl da hudayinabit değillerdir. Meselâ “Dürüstkâr”daki şiir kişisi, yıllar sonra “Mülkiyetsizm” kitabımda yeniden karşımıza çıkıveriyor:
“İŞE YARAMAZ BİR ŞAİRİN HAZİN İTİRAFLARI
Çek defterim yok, olsa şiirler yazardım üzerine
rakam değil bunlar harf işte
ey yayıncı fazla beklentiye girme
hep kağıt masrafı hep zarar
sanmam ki bu kitap da
bir banknot kadar işe yarar
kime ait olduğu şüpheli kitaplarımın
telif hakkı verilse Allaha
içim söğüt gölgesi kadar ferahlar
okur da bu kitabın yazarıysa
okura telif hakkını kim verecek
Allahım yok bende para”
Bu şiirin sondan ikinci bendi “ilham”ı mı ima ediyor. Sanmam, daha ziyade etkilenmelerden, eklektik bir yapıdan bahsediyor. Yukarıda da belirttiğimiz gibi hiçbir metin saf değildir, biliyoruz, belki minicik bir öze sahiptir, o kadar. Bir yerlerden beslenmeden varolamaz. Dolayısıyla her şair, birçok kişiye borçludur eserini, görünmeyen bin bir elle inşa etmiştir. Bunların farkında olan şiir kişisi, okura emeğinin karşılığını verememekten de mustariptir. Meseleye mistik boyutlar katarak şiir yayınından telif alan şairi hak yemekle suçlayabilir. Olsun, zararı yok. Hayatın her anını adil yaşamak isteyen birinden rahatsızlık duymak zalimliktir.
Şair –sanatçı-, telif almamalı mı, sorusu dikiliveriyor karşımıza. Bol telif alan, şiiri dünyevî arzuları için basamak olarak kullanan şairler düşünsün deyip geçelim ve ekleyelim: Paranın canı cehenneme. Kur’an da paranın canı cehenneme diyor (Tevbe Suresi, 34-35). Düşünsenize cehennemde vücudunuzun her yanına dolar, euro desteleri yapıştırılıyor ve aç bir Afrikalı tarafından ateşe veriliyorsunuz. İnsanı ATM olarak gören popüler-sahte din adamları ve sanatkârlar düşünsün deyip geçelim.
Öte yandan şairin fukaralığını da gündeme taşıyor şiir kişisi, kadim bir meseledir bu, gelecekte de durum değişeceğe benzemiyor. Öyleyse telif almayan ve okuruna telif veremeyen fukara şairler ne yapmalı, hak için adalet için savaşarak Hakk’a ve halka borcunu ödemelidir. Böylesi bir fedakârlık karşısında maddî şeylerin esamesi bile okunmaz: “KADINLARA, çocuklara, altın ve gümüş (cinsin)den birikmiş hazinelere, soylu atlara, sığırlara ve arazilere yönelik dünyevî zevkler insanoğlu için çekici kılınmıştır. Bütün bu zevkler bu dünya hayatında tadılabilir, ama hedeflerin en güzeli Allah katında olanıdır.” (Âl-i İmrân Suresi, 14). Atların yerini arabalar, özel uçaklar aldı. Bol bol özgürlük sloganları atıldıysa da ne yazık ki modern dünyada kadının durumu daha bir fenalaştı. Çocuk ise mal biriktirmenin-yolsuzluğun-hırsızlığın neredeyse temel sebebi haline geldi. Çocuğu olmamasına rağmen sermayelerini çocuk büyütür gibi büyütenler de yok değil elbette, onların aklından daha fazla şüphe ediyoruz. “Gerçek şu ki, insan Rabbine karşı çok nankördür; ve kendisi (de) buna şahittir: çünkü servet hırsına kapılmıştır.” (Âdiyât Suresi, 6-7-8). İnsan işte… 1500 yıldan bu yana bir karış yol alamamış.
Para üzerine bir gazel bile yazmışlığım var. Gazel olduğuna göre ortada bir aşk vardır demeyin. Kadim dünya tarafından mistik anlamlar yüklenen para değil bu. Nicelikle örselenmiş niteliksiz paraya duyulan şehvî arzuyu –aracın amaca dönüşmesi- para aşkı şeklinde adlandırmak binlerce yıldır kötülük üreten parayı temize çıkarmak olur. Yanlıştır. Gazel, şu ironik beyitle açılıyor:
“Üç defa suçludur para suçludur para suçludur para
yoksa hapis cezası alarak yatırılmazdı bankalara” (Zafer Divanı)
İlk şiire dönelim, “Dürüstkâr”, kâğıttaki ak boşluğa bırakılmış dünyanın -o- değersizliğine vurgu ile sonlanıyor -o, sıfır olarak da okunabilir-. Dünya, şiire düşmandır çünkü, madde şiire düşmandır, bütünlüklü düşünme yeteneğinden yoksun, canlanması mümkün olmayan ruhsuz bir varlıktan medet ummak boşuna. Şiir dünyam ifadesinin ölü doğduğu açık. Bu hususta şiir kişisiyle hemfikirim hâlâ.
Bir imge (tümel varlık)-tema ya da konu üzerine farklı zamanlarda tekrar düşünmelerde bulunanlar daha derinlikli sonuçlara varırlar. Böylece sentetik dağılmadan ziyade analitik yoğunlaşma gerçekleşir. Bu bilinçle kendi şiirimi kurmaya dikkat ettim. “Dürüstkâr”la paralellik gösteren bir şiirim üzerine daha düşünmek istiyorum.
“PUSULA YAPSAN SAÇLARINI EY
bir ney olacağım dedi çocuk
insanlar üfleyecek beni
içimde kıvrımlar
içimde gül yolları
ah içimde aşk var
ve ay ışığı örsü
büyüyen ah büyüyen
bir ney olacağım dedi çocuk
insanlar üfleyecek beni
cebimde papatyalar
ve gündüzün ellerini yıkayacak
bir gece var
dostlarım
parmaklarınız kapamasın göğümü
göz kırpsın bana hoş
bir ney olacağım dedi çocuk
insanlar üfleyecek beni
göze göz
kulağa kulak
ağıza ağız ekleyeceğim
bekleyin bağışımı
ve anlamsız sandığınız anlamı” (Coğrafi Delilik)
Mevlana… Bu şiiri düşünmeye Mevlana diyerek başlamam boşuna değildir. Mevlana ile ney özdeşleşmiş durumda. Bunu görmek için “Mesnevi”yi baştan sona okumaya gerek yok, Mevlevihaneye bir defa gitmek yeterli.
2000’in baharında “bir ney olacağım dedi çocuk/insanlar üfleyecek beni” mısraları düşüvermişti dilime ve bir kenara not almıştım. Bu mısraların şiir özü taşıdığı muhakkaktı, ama bu özü şiire dönüştürecek bir şair yoktu hâlâ, sesimi arıyordum çünkü, yazdıklarım ikna etmiyordu beni. Yerli yabancı birçok şairi okumuş, akımları anlamaya çalışmıştım oysa. Sembolistleri, Sürrealistleri, Dadaistleri, somut şiir yazan Fransız şairlerini denemiştim. Hep eksik bir şeyler vardı onlarda, anlamsızlığı zorlayan yapay bir şeyler. II. Yeni de bu Batılı yazarlara benziyor, kekre bir tat veriyordu. Gençtim ve ben de Sürrealistler gibi aklımı paranteze alarak birkaç şiir yazıp ulusal dergilere gönderdim, yayımlandı da, ama hayır, böyle olmamalıydı şiir, tesadüfe bırakılmamalı, kendi yazdıklarım yabancı-sahte gelmemeliydi bana. O yıllarda –bugün de öyle- Necip Fazıl büyük şairimdi. Belki Necip Fazıl’ın hecede başardığını serbest şiirde gerçekleştirmek gerekiyordu. Sanırım bir süre bunun peşine düştü bilinçaltım.
Mevlevi gibi kafamda dönüp durdu “bir ney olacağım dedi çocuk/insanlar üfleyecek beni”. Hoştu, zihnim şiirle temizleniyordu, düşünmenin zararı yoktu. Yaz boyu çalıştım bu ikiliği şiir yapmak için, olmadı. Derken yaz ortalarında bir gece yarısı “Pusula Yapsan Saçlarını Ey” şiiri dökülüverdi kâğıda. Ney olmak isteyen çocuk, yani şiir kişisi –bir yönüyle şair ben- konuşmuş, varoluş sürecinden ve amacından bahsetmişti. İnsanın dünya sürgünü, kamışlıktan koparılarak köksüzleştirilen ney ile anlatılabilirdi en iyi. Öğretmen, doktor, mühendis gibi bir şey olmak istemiyordu çocuk, bir ney olmak istiyordu, “içimde kıvrımlar/içimde gül yolları/ah içimde aşk var/ve ay ışığı örsü/büyüyen ah büyüyen”, diyerek ruhsal durumunu gözler önüne seriyordu. Bu soyut meseleyi ney ve insan üzerinden nesnel karşılığı gözeterek anlatmalıydım. “cebimde papatyalar/ve gündüzün ellerini yıkayacak/bir gece var/dostlarım/parmaklarınız kapamasın göğümü/göz kırpsın bana hoş”, ney’in gerçekten içi karanlıktır, insanın da öyle değil mi? Bu karanlık doğru ellerde işlendiğinde gündüzü bile kirinden arındırabilir. Gece deyip geçmemek lazım. Kur’an da bir gece vakti vahyedilmeye başlanmıştır: “Biz onu kutlu bir gecede indirdik: zaten Biz, [insanı] her zaman uyarmaktayız.” (Duhân Suresi, 3). Yedi gözlü şiir kişisi –ney-, şairin okurdan yardım istemesi gibi dostlarından kendisini doğru üflemelerini, parmaklarıyla gözünü, yani göğünü kapamamalarını istiyor. Susmak bana göre değil diyor. Ney’in yedi gözü birden kapanınca, ses çıkarabilmesi, konuşması mümkün olmaz. Gözleriyle konuşur o. Yani parmakların hareket etmesi şart. Hareket şart. “bu benim şiir insanım/canlanması için/kendi ruhunuzdan üfleyin” mısraları daha bir anlam kazanıyor ve şiire dönüşüveriyor ney imgesi, yani çocuk, şiir olmak istiyordu. Böylece aynı mesele farklı imgelerle açılım kazanıp pekişmiş oluyor. Ney’in başına gelenleri düşünün diyor şiir kişisi, baskı-çile varoluş sürecinde kaçınılmaz bir şekilde yaşanacaktır, benim gibi dümdüz olun, kimsenin önünde eğilmeyin diyor, bir giz yaratmıyor, tüm bu sıkıntılara niçin katlandığını şiirin sonunda apaçık dile getiriyor: “göze göz/kulağa kulak/ağıza ağız ekleyeceğim/bekleyin bağışımı/ve anlamsız sandığınız anlamı”. Bu mısraların kaynağını da Kur’an’da buluyoruz -metinlerarasılıktan bahsediyorum-: “Gerçek şu ki, Biz, cehennem için, kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitemeyen görünmez varlıklardan ve insanlardan çok canlar ayırmışızdır. Hayvan sürüsü gibidir bunlar; hayır hayır, doğru yolu kavramakta onlardan da aşağı: Körcesine dalıp gitmiş olanlar işte böyleleridir.” (A’râf Suresi, 179). İslam coğrafyasında doğup büyüyen hemen herkesin iliklerine dek sinmiştir Kur’an. İstesen de bu etkiden kaçamazsın. Kur’an’ı rafa kaldırmak çözüm değil. Mevlana’dan, Yunus’tan gelir bu etki, çeşmelerden, camilerden gelir ve bizi var eder.
“MİRASYEDİ
bir ısırışla
koca bir cenneti tüketmek
sevmiyorum işte bu yüzden ağzımı
ah bu insan lokmaları
lokma arayan,
insan sormuyor değil bazen
açlık mıdır bizi var eden
elmanın içindeydi dünya
ve kandırıkçı yıldızlar
salıverdiler ormana” (Coğrafi Delilik)
Eski Ahit’ten yola çıkan bir bakışın şiiri bu. Kur’an’da yasak meyvenin ne olduğu bildirilmemiştir. “Ve (sonra,) ‘Ey Âdem,’ dedik: ‘Sen ve eşin bu bahçeye yerleşin ve orada dilediğinizden serbestçe yiyin; ancak bir tek şu ağaca yaklaşmayın ki zalimlerden olmayasınız’”. (Bakara Suresi, 35). Elma metaforu, anlatıya çok uygun, muhtemelen kırmızı, en azından benim zihnimde öyle beliriyor. Aiskhylos da elmayı kırmızı olarak düşünmüş olmalı ki, Prometheus’a insanlar için Tanrılardan ateşi –yakıcı aklı simgeler- çaldırmıştır. Toplumdan topluma, çağdan çağa birçok değişik isim ve nitelikle karşımıza çıkar şeytan, kılık değiştirmek onun en belirgin vasfıdır, mesela Eski Ahit’te yılan maskesiyle, Antik Yunan’da insan sevgisiyle dolu fedakâr Prometheus maskesiyle selamlar bizi. Biz insanlar da bu selamı almadan edemeyiz tabii.
Cennetten sürgün edilme hadisesi her çağda insanın ilgisini çekmiş, çeşitli yorumlara, yeniden yazımlara konu olmuştur. Doğaldır bu, çünkü nerden geldik, nereye gidiyoruz, burada ne işimiz var ya da Tanrı’nın, özgürlüğün, sonsuzluğun mahiyeti nedir, gibi sorulara zihin zorunlu bir şekilde cevaplar aramakta. Kaçış yok. Tevrat’a rağmen Antik Yunan filozoflarının “ilk hareket” hususunda ne çok spekülasyon ürettiklerini biliyoruz. Bazen inanmak, Musa’nın asası gibi bütün spekülasyon yılanlarını yutacak kadar gerekli olabiliyor, zihni gereksiz uğraşlardan kurtarabiliyor.
Biz de inanmaktan yanayız, ancak maddeyi reddedip düşünceyi öteleyen bir inanmak değildir bahsettiğimiz, bilakis inandığımız şey üzerine düşünmektir. “İnanmak, aklı saf dışı bırakır,” dogması materyalist bir safsatadan başka bir şey değildir. Dikkatli bir akıl, Hay Bin Yekzan örneğinde olduğu gibi doğadan yaratıcıya ulaşabilir, çünkü doğa yaratmanın iziyle doludur. Elbette Antik Yunan, Roma ya da Aydınlanmacı deist doğa filozoflarının aksine doğadan üst insan olmayı öğrenebileceğimize ya da kulluğa dair bütün bilgilere ulaşılabileceğimize inanmıyorum. Putları, Tanrılaştırılan kralları değil de tahrif edilmemiş İsa’yı kendilerine rehber edinselerdi Romalılar o denli vahşi olmazlardı. Bir yanıyla doğa savaş alanıdır çünkü. Arena ise şehrin merkezine kondurulmuş bir doğa prototipi. Öte yandan dini metinler üzerine teatilerde bulunan, metafiziği merkezine alanlar derin düşünmenin, eleştirinin temelini atmışlardır. Antik Yunan’ın da atası medeniyetler beşiği Mezopotamya ve Mısır din demektir. Mirasyedidir modern dünya, ancak bunun pek farkında değildir.
“Bir ısırışla/koca bir cenneti tüketmek/sevmiyorum işte bu yüzden ağzımı” diyen inançlı şiir kişisi, aynı zamanda cennetten sürgün edilme hadisesine yeni bir bakış getirmeye çalışıyor. Bu hadisede insanın temel içgüdüsünü bulabiliriz: İktidar. İnsan iktidarı ele geçirmek için akla gelmeyecek şeyler yapabilir, akıldışı davranır çünkü, kendisini yoktan var eden ve kendisine cennet gibi bir konfor alanı sunan cömert bir yaratıcıdan vazgeçip cimri şeytanı –kibir cimrilik belirtisidir- rehber edinebilir, özgürlük bahanesiyle kendi menfaati için konmuş ilahi yasaları çiğneyebilir, cenneti kumar masasına koyabilir. İnsanın iktidar açlığı hiçbir zaman dinmemiştir. Sınırlı bir dünyada fethedecek yer kalmayınca nice fatih bunalımın pençesine düşmüştür. Halbuki, en büyük cihangirler dış dünyada değil, asıl kendi benliği-aklı üzerinde hâkimiyet kuranlardır, çoğu insan bunun farkında olmadığı için dünya çöplüğünde tavuk gibi ölene dek didinip durur. Dikkat! Bugün adları bile hatırlanmayan nice padişah geldi geçti, ama küçücük bir dergâhtan dünyaya nutuk çeken Mevlana hâlâ fetihler yapmaya devem ediyor, düşünce dünyasını okyanus ötelerine dek genişletiyor. İnsan neyin değerli neyin değersiz olduğunu, kendisini neyin huzura kavuşturacağını ya da hüsrana uğratacağını bilmiyor. Öyle ki, iktidar arzusu, Allah’a şirk koşmaya kadar varabiliyor. Nemrutlar, Firavunlar, anarşist özgür bireyler böyle doğmuştur. Öyle ki bu negatif örnekler devri de kapandı. Modernist insanın Tanrılığı bir üst Tanrılıktır adeta, çünkü şirk, mutlak iktidara ortak olma, Allah’a eş koşmak anlamına gelir. Burada bir yaratıcı ön kabulü vardır, artık iktidarlar açısından şirk çağı da kapandı, çünkü yaratıcıyı reddeden ateistler çağı başladı. Yine de bizim gibi inanlar için bu bir şirktir: “Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): ‘Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın.” (Zümer Suresi, 65).
Gerçekten en büyük kumarı Havva ile Âdem oynadı –şeytanla kumar oynanır mı hiç-, elmayı ısırmak tek seferlik zar atışıydı, kaybettik. Kabullenelim, mirasyedilerin soyundan geliyoruz. Sonrasında onlar büyük bir pişmanlık duydu, peki biz bu trajediden ders çıkarıyor muyuz? Önemli olan bu. Küçük iktidar alanları oluşturmak pahasına Faust gibi bütün insani vasıflarımızdan vazgeçiyorsak akıllanmamışız demektir. Faust başkan, Faust müdür, Faust patron, Faust düşünür, Faust şair, yazar vs. Kesinlikle cadı kazanı gibi kaynıyor şeytanın ateşlediği dünya. Ne olacak canım bir ısırış, bir bakış, bir koklayış diyemeyiz, her şey birdenbire oluyor çünkü dünyada, bir bakmışsın doğmuşsun, bir bakmışsın ölmüşsün. Şiir kişisi, “sevmiyorum işte bu yüzden ağzımı” derken dünya zevklerinin lağıma çıkan sonunu görmüştür: ağız, mide, bağırsaklar, lağım. Dolayısıyla ağzını sevmemekte haklıdır.
“Mirasyedi”den yaklaşık 20 yıl sonra “Zil” şiirimde meseleyi ironiyle daha bir deşmiş, felsefi alana çekmeye çalışmıştım. Demek ki, bu seferki düşünmem üçüncü belki dördüncü aşama bir “düşünen beni düşünmek” oluyor.
“makarna ile teolojiyi yapmak arasında pek bir fark yok sanırım
yiyorum öyleyse varım, azıcık sos, halbuki ben yok olmak istiyorum
dayanılır gibi değil tükenirken ha bire bir şeyler tüketmek ah Tanrım
üstelik külçe külçe ateş yemişçesine
doğduğumdan beri midemden rahatsızım
beyni ya da elleri harekete geçiren açlıktır bence –Hamsun da aynı fikirde-
bilmeyecek ne var, teknoloji pragmatik aklın ürünü kesinlikle
dadaizmden dataizme, hadi gel de epistemolojinin haline üzülme
bir hücrede çile dolduran dervişleri anlıyorum şimdi
uzun bir oruçtan sonra düşünmeye davet ediyorum Heideggeri
açlık olmasa düşünmeyi öğrenip çağ atlayamazdı zekâ
cahil cüheladır tokluk, miskinlik yayar doğaya
fakat güç alır her türlü açlıktan yaşam
“ilk hareketin kaynağıdır mide, yerçekiminin merkezi”
derdim Aristo ya da Newton’un yerinde olsam
yukarıdan aşağıya yuvarlanır lokmalar midedeki medeni çekimle
kutsama düşünce yoluyla bile dünyaya ilişen hiçbir şeyi
arzu kılıklı açlık tekmeler atar içten içe
ok yapar tank yapar savaş açar mideye
göklerden gelmiyor bu gurultular
ne vahiydir ne ilham, atom patlamasıdır bu gurultular
emin ol iyi bir şey olsa
kasapta bu denli ucuza satmazlardı işkembeyi
ıstırap veriyor bana düşünmek bu saçma şeyleri”
Empiriklerden etkilenmiş görünüyor şiir kişisi, sanırım “ah bu insan lokmaları/lokma arayan,/insan sormuyor değil bazen/açlık mıdır bizi var eden” mısralarını, 20 yılın sonunda “Zil”le daha bir açımlayıp gövdelendirmeye çalışmış. Nedir peki mide? Mide: İktidar. Tanrı’nın olmadığı yerde işkembe emirler veriyor demektir. –Düşünmenin kölesi olmaya da gerek yok, tembellik hakkımı kullanıyor, “Zil”deki diğer imge tümelleri üzerine düşünmeyi sizlere bırakıyorum.-
“Elmanın içindeydi dünya/ve kandırıkçı yıldızlar/salıverdiler ormana” dünya ve yıldızlar elmanın içindeki çekirdeğe benzetilmiş olabilir, evren ise ormana. Yıldızlar her parlak şey gibi kandırıkçıdır, binlerce yıl Tanrı numarası yapmışlar, kendilerine insanların tapınmasından rahatsızlık duymamışlar, en günahkâr olan ise açık ara güneştir.
Ha unutmadan, mirasyedi demişken belirtelim, hırsızlığın-yolsuzluğun olduğu zamanlarda mirasyediler artar. Şeytan soyundan gelen cimri hırsızların savurgan çocukları olur. Emprik bir kaderdir bu.
“GELSİN KORKUT ATA ve KOYSUN BU ŞİİRİN ADINI
bu vaktin insan yavruları sahte
daha doğmadan adları konuyor
daha rahme düşmeden
daha evlenmeden anne baba
doğar doğmaz hazıra konan
hazır bulan dünyayı kağıt bezler arasında
nasıl hatırlasın ölümü
kundağa girmeyen pişmiş toprağı görmeyen yavrucak
bana ihtiyacı kalmamış kimsenin dedi dede korkut
ben gidiyorum dolaşın dünyada adsız atsız” (Coğrafi Delilik)
“Mutlak Hakikat”i, dini reddeden tikelci adcılık (nominalizm) değil meselem. Belirsizliğe sırtını dayayan iflah olmaz bir şüpheciliğe karşıyım. Her türlü mana kaosuna rağmen bir yolunu bulup anlaşabiliyoruz, fırıncıya iki ekmek ver dediğimizde, fırıncı iki ekmek veriyor. Ekmeğe ekmek adını koymuşuz, iki ayrı bütüne iki demişiz. Mutlak manada olmasa da –buna çok da gerek yok- anlaşmamızı sağlıyor dil. Tikel farklılıklar tümelin anlaşılmasına engel olmuyor, hatta renk katıyor. Zararsız yani. “Bardak” göstergesi her zihinde farklı bardak imgesi –türlü çay bardakları ya da su bardakları gibi- oluştursa da sonuçta oluşan bir bardak formudur, fil değil. Pragmatik anlamda anlaşabilmek için bu kadarı yeterli bence. Su bardağı istiyorsam su bardağı derim, gerekirse su bardağının başka özelliklerini de belirtirim. Adlar, tek başlarına değillerdir çünkü, sıfatlardan yardım alabilirler. Bu böyleyken sofistike yaklaşımlarla aklımızı bulandırmaya ne gerek var. Anlamamakta direnip gereksiz bir detaya ilişkin bunakça sorular soranların iyi niyetli olmadığını biliyoruz. Tarihin belki de ilk adcıları sayılabilecek Yahudiler ukalaca bunu denemişti. “Hani, o zaman Musa, halkına: ‘Dinleyin! Allah bir sığır kurban etmenizi emrediyor’ demişti. Onlar: ‘Sen bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. O: ‘Bu kadar cahil olmaktan Allah’a sığınırım!’ diye cevap verdi. Onlar: ‘(Madem öyle), Rabbine bizim için dua et de bunun nasıl bir kurban olacağını bize açıklasın’ dediler. (Musa) ‘Bakın!’ dedi, ‘O, ne yaşlı ne körpe, ama ikisi arasında orta yaşta bir sığır olmasını istiyor. O halde size verilen emri yerine getirin!’ Onlar: ‘Rabbine bizim için dua et de onun renginin nasıl olacağını bize açıklasın’ dediler. (Musa’nın) cevabı şu oldu: ‘O, kurbanın sarı renkte, parlak tonda, görenlere zevk veren bir sığır olmasını istiyor.’ Onlar: ‘Rabbine bizim için dua et de onun nasıl olacağını bize (daha açık) bildirsin, (çünkü) bize göre tüm sığırlar birbirine benzer; ve sonra, Allah arzu ederse biz elbette doğru yola yöneliriz!’ dediler. (Musa’nın) cevabı şu oldu: ‘O, kurbanın ekinleri sulamak veya toprağı sürmek için hiç koşulmamış, kusursuz, alacasız bir sığır olmasını istiyor.’ Onlar: ‘İşte, sonunda gerçeği bildirdin!’ dediler; ve hemen (onu) kurban ettiler, halbuki neredeyse hiçbir şey yapmadan kalacaklardı.” (Bakara Suresi, 67-71). Yahudiler, yan çizmeyip gelen ilk ayete uyarak siyah ve de çifte koşulan bir sığır kesselerdi Allah bu kurbanı da kabul edecekti, çünkü detayı insana bırakmıştı. Dili ve de dini anlam üzerinden fazla zorlamaya gerek yok. Detaylar çok önemli olsaydı, Kur’an çok daha hacimli olurdu. Öze odaklanmalıyız. Ayrıca bir kişinin zihninde oluşan imge, o kişinin gerçek tümelidir. Yığınların sözde evrensel onayına ihtiyaç duymaz hakikat, duysa hakikat olmaz. Mutlak tümele tikel-tekil düşünmelerle ulaşılabilir ancak.
Yukarıdaki şiirde en basit anlamıyla insana ad koymaktan bahsediyor şiir kişisi, çocuk bekleyen modern ebeveynlerin bilinçsiz heyecanını eleştiriyor. Bilindiği üzere –istisnalar hariç- Türkçede adlar sıfatlardan sonra gelir. Neden? Kişinin bir özne olabilmesi ve bir ada sahip olabilmesi için önce kendine has özellikleri olduğunu göstermesi gerekir. Liyakat şartı, zengin fakir-soylu köylü hiç fark etmez özne olmanın daha ilk adımında kişinin önüne konuyor. Torpil yok yani, kendinle baş başasın. Şiir kişisi –Dede Korkut-, “Gelsin Korkut Ata ve Koysun Bu Şiirin Adını” diyerek şiire geçici bir ad vermişse de bu adın hak edilmediğini apaçık belirtmekten geri durmamıştır. “Dede Korkut Hikâyeleri”nin anlatıcısıdır Korkut Ata, bazı araştırmacılara göre de Dede Korkut’un kendisi, ama ozan olduğu kesin, adsız bir şiire ad koyabilir yani. Dirse Han Oğlu Boğaç Han Hikâyesi’ni hatırlayalım. Boğaç Han, boğayla olan mücadelesinde boğayı öldürmeyi başardığı için Dede Korkut gelip hak edilen bu adı ona vermişti. Daha evvel Dirse Han Oğlu’ydu sadece, bir babanın adsız-liyakatsiz oğlu. Ad, aynı zamanda bir kişinin sıfatı, tanımıdır. Geleneklerden haberdar şiir kişisi çağımızı eleştiriyor: “bu vaktin insan yavruları sahte/daha doğmadan adları konuyor/daha rahme düşmeden/daha evlenmeden anne baba.” Eski gelenekler devam etseydi sanırım çevremizde tek tük kişinin adı olur, makamların çoğu boş kalırdı, çünkü sahtecilik var ortada, süslü adlar-rumuzlar, ama adam yok: “doğar doğmaz hazıra konan/hazır bulan dünyayı kâğıt bezler arasında/nasıl hatırlasın ölümü/kundağa girmeyen pişmiş toprağı görmeyen yavrucak.” Şiir kişisi, bebeğin pişmiş toprakla kundaklanması geleneğinden el alarak konuşmaya devam ediyor, ona göre geldiği yeri –toprak- unutan, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan ehlikeyif biri hiçbir işte liyakatli olamaz. Uzman olur, ama liyakatli olamaz, profesör olur ama liyakatli olamaz, kaymakam-vali olur ama liyakatli olamaz, çünkü konformist kâğıt bezlerdir onlar. Üstlerine evet, altlarına hayırdır onlar.
Hiç şüphesiz geleneği temsil ediyor Dede Korkut, gördüklerinden rahatsızlık duyuyor: “bana ihtiyacı kalmamış kimsenin dedi dede korkut/ben gidiyorum dolaşın dünyada adsız atsız.” Modernizm tarafından saldırıya uğramıştır kadim değerler, bu saldırılara direnmediğimiz için bize kırılmış, sırtını dönmüştür. Son iki yüzyıldır dünya sahnesinde adımız yok, atımız ise hiç olmadı, ama boğa gibi tüm hızıyla bize doğru koşan baş edilmesi zor acılarımız var.
“GEZİNTİ
Karaköyde
bankalar caddesinden geçerken
kendimi bir namlunun içinde hissettim
az ötede deniz
bir Allah gibi rahatlattı beni
bu şehirde yanmakta insanlar barut gibi
bir kurşunu gökdelenin tepesine çıkarabilmek için
ben bu gaflara gelmedim
Galata köprüsünden
“Haş ile iki O”nun sırılsıklam aşkını seyrederek
Eminönüne geçtim
cebimdeki kelimeleri
keyifle güvercinlere serptim
öyle beğendiler ki
çiğnemeden yutuverdiler
insanlar gibi değil kuşlar
şiiri seviyorlar besbelli” (Hamse)
Tünel’den Sirkeci istikametine doğru yürürken yazmıştım bu şiiri. Sene 2007 olmalı. Çoğunluğu Ermeni ve Yahudilerden oluşan tefecilikten gelme ilk bankerler Galata-Karaköy’de at koşturmuş –tabii otomobil de yok o sıralar-, ilk Osmanlı bankası da yine burada kurulmuş. Kirli bir ortam yani. Gece hayatını, fuhuşu da ekleyelim bu peyzaja. Bir mekânın geçmişini bilmek insanda daha derin etkiler uyandırır. Ayrıca buharlı gemilerden yayılan kömür dumanları, bilhassa mazotla çalışan motorlu taşıtların geride bıraktığı simsiyah gazlar İstanbul’u griye boyamıştı. Bankalar Caddesi ise paranın ve gece hayatının da kiriyle daha yapış yapış siyaha çalan bir griye dönüşmüştü. Bu caddeden geçerken ben, böylesi bir manzaraya ek olarak hava kara bulutlarla kaplanmıştı, “kendimi bir namlunun içinde hissetmem” kaçınılmaz hale gelmişti. Hissettim de, üstelik birkaç protest mısra bile söyleyiverdim: “bu şehirde yanmakta insanlar barut gibi/bir kurşunu gökdelenin tepesine çıkarabilmek için.” Barut –emekçiler- ve kurşun –elit zümreler, Bey Efendiler-, biri tükenirken öteki hedefine daha çok yaklaşır. Sadece barut zarar görmez, barutun itici gücü yüzünden kurşun birilerini yok eder, bunun için var olmuştur zaten.
Bankalar Caddesi’nde daralmıştım, ama çok geçmeden ferahlayacağımı biliyordum: “az ötede deniz/bir Allah gibi rahatlattı beni.” Binaların tarihi bizi insana götürürken tarihsiz doğa yaratıcıyla buluşturur. Deniz saflığın, Bankalar Caddesi ise kirin temsilcisidir bu şiirde. “ben bu gaflara gelmedim” diyen şiir kişisi barut olmamaya direndiğini belirtir. Şiir kişisi diyorum, çünkü ben de sistemin ürünüyüm, barut ailesine barut doğmuşum. En azından elit zümrelerden –kurşun- olmak için çabalamıyorum, ne yazık ki gücüm bir tek buna yetiyor. Olmamak da varoluşsal bir tavırdır sonuçta. Yürüyüşüne devam ediyor şiir kişisi, adeta kabuslardan kaçıp aşk dolu hayallere dalıyor: “Galata köprüsünden/’Haş ile iki O’nun sırılsıklam aşkını seyrederek/Eminönüne geçtim.” Oksijen ile Hidrojen’in aşkı bu. Su. İbrahimî dinler suyu, varoluşun-canlılığın temel unsuru olarak görür. Şiir kişisi, aşkla dirimi, üremeyi de ima eder. Bankalar Caddesi, para, makam mevki aşkın-hareketin karşısında kadavra hükmündedir.
Doğayı kendine yakın hisseden şiir kişisi, denizden sonra güvercinleri davet ediyor metne: “cebimdeki kelimeleri/keyifle güvercinlere serptim/öyle beğendiler ki/çiğnemeden yutuverdiler/insanlar gibi değil kuşlar/şiiri seviyorlar besbelli.” Somutlama, mübalağa ve tecahül-i ârif sanatıyla anlatımı güçlendirmeye çalışmış, güvercinlerin kelimeleri çiğneyemeyeceğini biliyor elbette. İnsanlar şiiri sevebilecek seviyeye gelseler barut olmaktan kurtulurlar belki de. Kesin konuşamıyorum, belki de diyorum, çünkü bir deniz, bir kuş değil, insan bu.
“TATLI LİMON ŞARKISI
Yalnız senin mi çevrende uçuşup duracak Allahın kuşları
sıcacık bir yuva kuracak
şubatı çoğaltan balkonlarına
inanmam saat kulesi
karşıda kubbeler pırıl pırıl dururken
kalbimiz hâlâ nisan diye vururken
kandırmışlar seni
ayaklarına çakmışlar kaderi
sürünüp duruyorsun işte
ey akrep ey yelkovan
sayıların çorak kentinde
uğramaz sana Allahın çiçekleri
dolaşırsan ağaçsız bahçelerde” (Hamse)
Bu şiirde saat kulesi –bir nevi Greenwich-, modern zamana hükmeden Hıristiyan Batı’yı temsil ediyor. Ne yazık ki Batı, yaklaşık son iki yüzyıldır Kilise’den Müslümanların bile zamanını belirliyor, eğip bükebiliyor. Şiir kişisi bu durumdan mustarip, saat kulelerinin karşısına kubbeleri minareleriyle camileri koyuyor, çünkü beş vakit ezandır “Müslüman Saati” –Ahmet Haşim’i hatırlayalım-. Saatin anavatanı Doğu olsa da kule saati yapma geleneği Hıristiyan Batı’da ortaya çıkmış, ilk defa kilise ve saray kulelerinde uygulanmıştı. Avrupa’da XIII. yüzyılda görülmeye başlayan, XIV. yüzyılda ise yaygınlaşan saat kulesi furyasına Osmanlı XVI. yüzyılın sonlarında katılmış. Oldukça erken bir dönem. Banaluka Ferhad Paşa Camii Saat Kulesi (1577) ve Üsküp Saat Kulesi ilk iki örnek. II. Abdülhamit döneminde ise saat kuleleri Osmanlı’nın hemen her yerinde görülür olmuş. Yani Batılılaşma son birkaç yüzyılın işi değil.
Parmenides’ten Heidegger’e birçok filozofun zaman üzerine kafa yorduğunu biliyoruz. Mühim bir mesele. Zaman ile mekân ayrılmaz ikilidir, biri elden gitti mi diğeri de gider. Batı bunun farkındaydı, önce zamanımızı ele geçirdi, sonra topraklarımızı –mekân-. Bu yüzden hemen her şehrin, semtin merkezine yerleşmiş çan kulesi görünümlü zafer takı saat kulelerinden rahatsızlık duymaktadır şiir kişisi, kendi geçmişimize –ezan- sahip çıkmaktan yanadır. Allah’ın kuşları ile hem güvercinleri hem de geçip giden zamanı ima eder. “Yalnız senin mi çevrende uçuşup duracak Allahın kuşları/sıcacık bir yuva kuracak/şubatı çoğaltan balkonlarına” mısralarında Batı’ya sesleniyor. “Şubat” ile 28 Şubat sürecine, “balkon”la ise Sezai Karakoç’un Batı’nın sembolü haline gelen “Balkon” şiirine göndermede bulunuyor sanki. Burada olduğu gibi kısacık mısraya koca bir evren sıkıştırılabilir. Şubatın karşına dikilen “nisan” ise baharı, iyilikleri, mutluluğu, yani medeniyetimizi temsil ediyor desek tutarsız bir okuma olmaz sanırım.
İkinci bentte şiir kişisi, pragmatik bir hayat süren Batı’yı saat üzerinden eleştiriyor, adeta uyandırmaya çalışıyor: “kandırmışlar seni/ayaklarına çakmışlar kaderi/sürünüp duruyorsun işte/ey akrep ey yelkovan/sayıların çorak kentinde.” Gerçek manada da akrep ile yelkovan ayaklarından –buna kafasından da diyebiliriz- saatin tam ortasına çakılı vaziyette dolaşıp durur. Sayıların çorak kenti ise saatteki toplam 12 göstergedir. Sonsuzlukla ifade edilen tanrısal zaman teknik buluş adı altında çölleşmiştir. Eee şiir kişisi bunun farkındalığıyla “uğramaz sana Allahın çiçekleri/dolaşırsan ağaçsız bahçelerde” diyerek sözünü sonlandırır. Allah’ın çiçekleri harfleri imler. Sayılar gibi harfler de ticari ürün olmalarına rağmen sözün-derin düşüncenin-kültürün zorunlu taşıyıcısı haline gelmiştir. Matematikle görece soyutluk kazansa da sayılar büyük oranda özünü koruyarak barbar bir ticareti taşımıştır günümüze dek, harfler ise gücü oranında kültürü, medeniyeti taşımaya gayret etmiştir.
“ABİ GAZELİ
Yetim bir milletin öksüz oğlu olduğum için beni dövdüler abi
Irağı bombalar gibi kutsal değerlerimize sövdüler abi
bizi tabaklarda görmek isteyenler var
o ağları balıklar için değil bizim için ördüler abi
namusun anlamını bilmiyor internetten araştırıyor yeni nesil
şarap gibi kadınlar her gece onun bunun bardağına döküldüler abi
sen modern bireysin zafer boş ver soyu sopu
son derece gelenekseldir acar diyerek beni ikiye böldüler abi
ayrık-otları memleketimde orman sayıldı
sağlam ağaçlar köklerinden söküldüler abi
onca yıl Kapıkulluğu yapan dikenler bile
güle bakıp küçümseyerek güldüler abi
yazdığım kitapları hiç basarlar mı
defterlerimizi bir bir dürdüler abi
onları tekmeleyeceğiz abi sivri burun ayakkabılarını al gel
onların ağzını burnunu kıracağız sıkı yumruklarını al gel” (Zafer Divanı)
Bu şiirin “ben” ve “öteki” çatışması üzerinden ilerlediği açık. “Öteki” harici değil, dâhili bir düşman izlenimi yaratıyor. “Ben” ise şairin kendi şahsından bütün bir gelenek savunucularının temsiline dönüşüyor. Bu şiirdeki “ben” bencil değildir, bencil olan dayatmacı-egemen güç “öteki”dir. Antik çağlardan günümüze “ben” ve “öteki” çatışmasını, var oluşun zorunlu diyalektiği olarak gören düşünürlere rastlanmakta. Doğanın işleyişi bu yaklaşımı desteklemiyor değil, fakat insan özü itibariyle doğayı aşabilen bir varlık, dolayısıyla barışın yollarını aramalı. Bunun için insan, öncelikle insani vasıflarını kazanmak zorunda, fakat modernizm bir boğa gibi önümüze dikilmiş durumda, tankları tüfekleri, ölüm saçan savaş uçaklarını saymıyorum bile. Üstelik kaos tanrısını da yardımına çağırıyor. Maymundan geldik diyor, eee hayvani bir doğaya sahibiz, eee hayatta kalmak için çatışmak-savaşmak, gerekirse şaklabanlık yapmak zorundayız diyor. Modernist insan, kendisine şahsiyet kazandıran geçmişini ipe sapa gelmez spekülasyonlarla aşağılayarak gerçek bir var oluş sürecini imha etmiştir. Modernist insan yoktur aslında. Hiçtir. Hiç olacaktır. Bunu reddetmez de, fütursuzca savunur.
İnancımıza göre saldırıya uğradıysak kendimizi savunacak, gerekirse savaşacağız. Yok etmek için değil, kendi varlığımızı korumak için savaşacağız. Medeniyetimiz 200 yılı aşkın bir süredir saldırı altında. Önce bu saldırı dıştan gerçekleşti, sonra içten yandaşlar buldu ve saldırılarını daha bir arttırdı. 200 yıl evveline göre bugün çok daha yenik bir durumdayız. Osmanlı yok meselâ, ama İngiltere, Fransa, Amerika hâlâ var, hatta İsrail gibi yapma devletler bile katıldı onlara. Üstelik hem saldırıyorlar oraya buraya hem demir kubbelerle kendilerini koruyorlar. Kendi attıkları füzelerin gölgesinden korkuyorlar adeta. Yıllardır onlar çoğalırken biz parçalanıp ölerek azalıyoruz. Görünen o ki, kaybettiklerimizi ancak kaybettiğimiz şekilde savaşarak geri alabiliriz. Savaş parçaladı bizi, savaş birleştirecektir. Barıştan yanayım, ama savaş kaçınılmazsa elden bir şey gelmez. Öyle zamanlar vardır ki, barışın sözcülüğünü yapmak sahtekârlık anlamına gelir. Ailesini, vatanını kaybetmiş bir adama barış sözcükleriyle gidemezsin. Küfür olur bu ona. Makyavel’i Hobbes’u kendine rehber edinmiş bir “öteki”nin uzlaşmaya kesinlikle niyeti yok. Bu bilinçle şiir kişisi konuşuyor: “Yetim bir milletin öksüz oğlu olduğum için beni dövdüler abi/Irağı bombalar gibi kutsal değerlerimize sövdüler abi.” Gerçek manada en son Osmanlı, yüzlerce yıl medeniyetimize analık babalık yapmıştı. Hicretten günümüze hiç bu kadar sahipsiz kalmamıştı Müslümanlar. I. Dünya Savaşı’nın ardından İslam coğrafyası kişiliksiz, kukla devletçiklerle doldu. Bu kuklalar Müslümanları eğlendirse bari, nerede, bilakis Müslümanların acılarını birkaç kat daha artırıyor, kendilerini oynatan iplerle başkaldıranları idam sehpasında sallandırıyor. Her soysuz gibi kuklaların da saltanatı uzun sürmez, çabuk değişir, ama bu süreçte olan yine gariban halka olur. Amerika gibi okyanus ötesi bir emperyalist devlet, Müslümanlara küfreder gibi işgal eder topraklarımızı. Irak bizim topraklarımızdır, Suriye, Afganistan bizim. İngilizler tarafından tecavüz yollu döllenmemişti Amerika, rahme düşmememişti daha, ama bizimdi bu coğrafya. Nasıl yeniden özgür ve bizim olacak, var mı savaştan başka bir yol, varsa gelsin ve Hızır gibi göstersin bize o yolu. Yoksa kan akacaktır. Birileri gidip haksız yere insanları katledip sömürürse Allah bile onlardan vazgeçer, biz niye onlardan vazgeçmeyecekmişiz ki: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de bir perde vardır; dehşet verici bir azap beklemektedir onları.” (Bakara Suresi, 286). Allah’ın bile lanetlediği biriyle barış yapmak mümkün mü? Cevap açık: “bizi tabaklarda görmek isteyenler var/o ağları balıklar için değil bizim için ördüler abi.” Ağ bir metafor. Ağın yerine atom bombasını, fosfor bombasını, savaş filolarını-uçaklarını, topları tüfekleri, kurşunları koyun. Yetmez, bir de soğuk savaş, biyolojik savaş, siber saldırılar var. Yetmez, bir de bilmediğimiz, hayal bile edemediğimiz şeyler var. Sanırım tabaklarla şair tabutları –kolay mı tabut bulmak- toplu mezarları kast ediyor. Abi, diye kime sesleniyor peki? Bilemiyorum, ama gelecek nesiller olabilir, çünkü zamana başka yerden bakıyor, onun “babam oğlumsa annem benim kızımdır torunlarımın soyundan geliyorsam ya” (Akrep İle Yelkovanın Düellosu- “Hamse”) dediğini biliyoruz. Demek ki şiir kişisi, çağdaşlarından ümidini kesmiş: “namusun anlamını bilmiyor internetten araştırıyor yeni nesil/şarap gibi kadınlar her gece onun bunun bardağına döküldüler abi.” Gerçekten namus kelimesi neredeyse tedavülden kalktı, namus kelimesini kullananlar gerici ilan edilecek duruma geldi. Üstelik şiir kişisi, fazla iyimser, namus kelimesini internetten araştıran filan da yok. En azından onların yerine biz araştıralım, bakalım ne anlama geliyormuş namus: Türkçeye Arapçadan geçen “namus” kelimesinin kökeni, Yunancada “kurucu ilke” ya da “genel ilke” anlamına gelen “nomos” kavramına dayanmaktaymış. Antik Yunan şehir devletlerinde temelde soyluların çıkarlarını koruyan ve kökeni Tanrılara dayandırılan sözlü yasaları ifade eden “thesmoi” karşısında “nomoi”, insan yapımı yazılı yasaları ifade etmekteymiş. Son derece devrimci yani, laik anayasalarla yönetilen çağımıza da uyuyor. Peki sorun ne, niçin rahatsız olduk bu kelimeden, çünkü Arapçada “peygamberlere vahiy yoluyla gelen ilahi yasa” anlamında kullanılmaktaymış meşhur nomos. Öte yandan değişip duran bu kelimenin anlamını cahilliğimizle daraltmış, sonra da dışlamışız. Dünya sahnesinde Müslümanların başına gelen de budur. Kelime deyip geçme, bazen böyle bir kelimeyle dinler tarihine girip felsefe tarihinden çıkabilirsiniz. Hakikati kucaklayabilirsiniz. Yeter ki samimi olun, işinizi ciddiye alıp araştırın, kelimelerle oynamayın. İnsanlığın gizli tarihidir etimoloji. Ya kadınlarımızın durumu, “şarap gibi kadınlar her gece onun bunun bardağına döküldüler abi” mısraını atlamayalım. “şarap gibi” ifadesinden sonra var ile yok arası bir virgül bulunmakta. Var, şarap gibi kadınlar onun bunun bardağına döküldü; yok, kadınlar şarap gibi onun bunun bardağına döküldü şeklinde ikili anlam vermeye çalışmıştım. Beyoğlu’nda kadınların, gencecik kızların barları hınca hınç dolduruşu bu mısraı bana söyletmişti. Şu paradoksa bakın ki akıl çağında insanlar, var olan azıcık akıllarından bile kurtulmak istiyor, bunun için ise alkolden başka çara bulamıyorlar. Üzücüydü durum. Kimse kendinden emin olamaz, herkes tehlikededir: “sen modern bireysin zafer boş ver soyu sopu/son derece gelenekseldir acar diyerek beni ikiye böldüler abi.” Biçimsel manada da Zafer, beytin birinci, Acar ise ikinci mısraında yer alıyor. Birbirlerinden ayrı düşmüşler yani. Bölünmüş kişi bocalamaz mı. İsimle özgür birey, soy isimle gelenek ima ediliyor, bu açık. O halde bireycilik safsatası yüzünden geleneği reddeden biri soysuzluğu kabul etmiş oluyor. Halbuki, insanın varoluş bütünlüğünü sağlayan iki tarihi var, kişisel ve toplumsal tarih. Sadece toplumsal tarihle-gelenekle yaşamını sürdüren makineleşir, sadece kişisel tarihle yetinen ise makineler tarafından yok edilir. Hiçbir hippi uzun yaşamamış, hiçbir avangart çıkış uzun soluklu olamamıştır. Kişi uzun yaşamak, geleceğe kalmak istiyorsa gelenekten pay almak zorundadır. Mesela bu şiir, modern göstergeler kullanılarak geleneksel gazel formuyla yazılmıştır. Bir imkândır bu, kesinlikle dışlanmamalı.
Bireycilik gibi bir soğuk savaşın yanında sıcak savaş da sürmektedir: “ayrık-otları memleketimde orman sayıldı/sağlam ağaçlar köklerinden söküldüler abi.” Ayrık otları Batı’yı, sağlam ağaçlar medeniyetimizi temsil ediyor olabilir mi? Olabilir, okuma bütünlüğümüze uygun düşen de bu, fakat otlar-ağaçlar birer imge, farklı şekillerde de anlamlandırılabilir. Sanayileşen Batı, buldozerlerle medeniyetimizin üzerinden geçti, peki yerine ne koydu, daha güçlü görkemli ağaçlar mı, hayır, yorgunluktan bitab düşen bir çiftçiye, işçiye gölge bile veremeyen ayrık otlarını koydu. Bu otların minik kökleri ekinlere ciddi zararlar vermektedir. Sömürülmenin azı çoğu yok yani. Toprakların istila edilmesin istemiyorsan zararlı hiçbir ota yaşam hakkı tanımamalısın. Bu kadar basit.
Düşmeyegör, önce yakınındakiler terk eder seni: “onca yıl Kapıkulluğu yapan dikenler bile/güle bakıp küçümseyerek güldüler abi.” Gül burada klasik edebiyatımızdaki anlamlarını da içerir şekilde kullanılmış. İslam medeniyeti diyelim özetle biz buna. Dikenler ile Brütüs arasında ilişki kurulabilir. Kapıkulu isyanlarını da hatırlayalım. Yine Osmanlı’nın düşüş dönemindeki vali ve ayanların isyanlarını düşünelim. Dikenlere güven olmaz yani.
İşin bir de kültür boyutu var: “yazdığım kitapları hiç basarlar mı/defterlerimizi bir bir dürdüler abi.” İşgalcilerin kültür alanını boş bıraktığı sanılmasın, bu büyük bir hata olur, çünkü Batı, bir yere öncelikle kültürle girer, sonra işgal eder. Batı’nın kültüre yön veren ekonomik bakımdan son derece güçlü organlarının, şubelerinin bizim ülkemizde de faaliyetler yürüttüğü, etkili olduğu su götürmez bir gerçek. Batı tarafından finanse edilen ve merkezi kapmış gazete, televizyon kanalı, yayınevi, dernek, internet sitesi niçin bizim gibi emperyalizme karşı direnen kişilerin reklamını yapsın, kitabını bassın ki. Aksi bir beklenti, defterlerimizi bir bir düren Batı’nın gerçek yüzünü görememek anlamına gelir. Böylesine küçük şeyler bizi yıldıracak değil, sabırla mücadeleye devam edeceğiz. Ümitvar olmak, yeise kapılmamak için nedenlerimiz var: “Allah, imana erişip dürüst ve erdemli davranışlarda bulunanlara, tıpkı kendilerinden önce gelip geçen [bazı toplumları] egemen kıldığı gibi, onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına; onları üzerinde görmekten hoşnut olduğu dini onlar için kuvvetle kökleştireceğine ve çektikleri korkulardan, kaygılardan sonra onları mutlaka güvenli bir duruma kavuşturacağına dair söz vermiştir; çünkü (böyleleri yalnız) Bana kulluk eder, Benden başkasına tanrısal güçler ve nitelikler yakıştırmazlar. Artık [bütün] bu [açıklamalardan] sonra da hakkı inkâr yolunu seçenler, günaha gömülüp gitmiş olanların tâ kendileridir!” (Nûr Suresi, 55).
“AYIM GAZELİ
“Ben bu şiirde olduğu gibi savaşta da hep en baştayım
askerlerim payınıza düşeni alın cesaretten bin parçayım
gizlenmesin düşman bir defacık çıksın karşıma
korkum yok Lorca gibi kurşuna dizilecek yaştayım
ne ki vücut kimyam alışıktır kurşuna
lakin öteler girmiştir kanıma ben çok hastayım
orada burada aramış bulamamış güya beni
kaçmam ne mümkün ben hem ora hem burayım
yük taşımak kolay mı sevgili halkım
kaç defa makas değiştirildi dinamitlendi rayım
asıl fazlalık sensin hey bu dünya
tartıya gel darda değilim ben darayım
taradım dürbünle etrafı yoooook dostum dost yok
ben yardımıma düşmandan başka kimi çağırayım
insan devleti kuracağız yakındır zaman
bizden gelecek nesillere selam” (Zafer Divanı)
Böylesine bir coşkuyla, meydan okurcasına konuşan şiir kişisi kimdir acaba? Bir direniş lideri olabilir mi? Olabilir. İsteyen buna Ömer Muhtar isteyen Che Guevara diyebilir ya da pasif direnişi yöntem olarak seçmiş bir aktivist. Ortada özel bir isim yok, bir mücadele var yalnızca. Şiir kişisi, “Ben bu şiirde olduğu gibi savaşta da hep en baştayım,” derken gerçekten de “Ben” zamirini en başa yerleştirmiş, biçim ile öz uyumu diyoruz biz buna. “askerlerim payınıza düşeni alın cesaretten bin parçayım,” diyerek liderin cesur ve ön saflarda savaşmasının zafer açısından önemini vurgular. Lider, savaşın seyrini belirler.
Öyle bir insansız zamanda yaşıyoruz ki, savaşlar bile insansız –hava uçaklarıyla- gerçekleşiyor, bombalar yağıyor başına, katilini bile görmüyorsun. Meselenin psiko-sosyal yönüne de değinmiştim “Kapı” şiirimde: “Kapıyla konuştuğuma göre yalnız değilim, insansızım//denize bakıp durduğuma göre insansızım/balıklar hayırsız çıktı, bir kelime etmediler benimle//büyük bir şirketin sahibiyim, yüzlerce çalışanım var ama insansızım/vakıflar dernekler kurdum STKlarda bulundum ama insansızım/her cumartesi buluşup sohbet ediyorum eski arkadaşlarımla ama insansızım//öyle insansızım ki/gördüğüm her kapının koluna giresim var.” Modern dünyada ötekilerle dolu kalabalıkların insanı kaygı ve korkuya saldığı, yalnızlaştırdığı kesin. “Ayım Gazeli”ndeki şiir kişisi, meseleyi daha somut zeminde ele alıyor, kurşuna dizilecek bile olsa celladını görmek, celladının gözelerine öfkeyle bakmak istiyor: “gizlenmesin düşman bir defacık çıksın karşıma/korkum yok Lorca gibi kurşuna dizilecek yaştayım.” İspanyol şair Lorca 38 yaşında öldürülmüştü –şair, şiiri yazdığı yaşı da böylece belirtmiş oluyor-. “ne ki vücut kimyam alışıktır kurşuna/lakin öteler girmiştir kanıma ben çok hastayım” insan vücudunda kurşun bulunduğu bilgisini işleterek dramatik bir atmosfer yaratmak istiyor. Ötelerle, neyi kast ediyor, metafizik bir durumu mu, Tanrı’yı mı, ruhu mu. Hepsi de olabilir. Hastalığı ise bilinçten doğan dertle, davayla, hatta ilahi “aşk”la ilişkilendirmek gerektiğini düşünüyorum. Maddeyle örselenmiş bir beden için bundan daha büyük hastalık olamaz. Hemen ardından gelen şu mısralarda ise ötelerin perdesi biraz daha aralanıyor: “orada burada aramış bulamamış güya beni/kaçmam ne mümkün ben hem ora hem burayım.” Şimdi ve burada, dünya; ora ise metafizik âlem. İki âlemde de varım diyor direniş lideri şiir kişisi, korkudan hiçliğe karışmak isteyen sizsiniz diyor ve ekliyor: “yük taşımak kolay mı sevgili halkım/kaç defa makas değiştirildi dinamitlendi rayım.” Düşman boş durmaz, davayı yüklenenleri türlü yollarla raydan çıkarmaya çalışır, akıl oyunlarıyla yasak meyveye yöneltir mesela, olmadı diyelim, ölümle, yok etmekle tehdit eder, hatta bazen tehdit bile etmeden harekete geçer. Şiir kişisi “asıl fazlalık sensin hey bu dünya/tartıya gel darda değilim ben darayım” şeklinde meydan okusa da bilir, direnmek zordur, bu durumu itiraf eder: “taradım dürbünle etrafı yoooook dostum dost yok/ben yardımıma düşmandan başka kimi çağırayım.” Büyük mücadeleler genelde bir avuç insanla başlar, sayıca üstün düşman orantısız güç kullanmadan duramaz, işte bu orantısız güç adeta yardım eline dönüşür ve halk mücadeleye destek verir. Dolayısıyla bu gazel de ümitvar mısralarla sonlanıyor: “insan devleti kuracağız yakındır zaman/bizden gelecek nesillere selam.” İnsan devleti; güç odaklarının kendi çıkarları uğruna tepe tepe kullandığı hümanizmden farklı, pragmatik aklı aşan, erdemlerin ölçüt kabul edildiği bir devlettir, asla ütopya değildir, tarihte birçok örneği bulunmaktadır.
“ZAFER ACARI ÖLDÜRMELİYİZ
Zafer Acarı öldürmeliyiz
çünkü canımı sıkıyor
sesi kulağımı tırmalıyor
giyim tarzı ağzı burnu hiç hoş değil
karşıma çıkıyor çarşıda pazarda
göz zevkimi bozuyor
diriyken gıcık göründü bana
belki cesedini sevebilirim
Zafer Acarı öldürmeliyiz
şimdiye dek yaşadı da ne oldu
bir ülke mi fethetti keşifte mi bulundu
faydasız şiirler yazıyor
kıymetli bir siyasetçi ya da müteahhit olsa anlarız
kelimelerle oyalanıp duruyor
tek başına şu mısraı bile beni çıldırtmaya yetiyor
“onlar ip atlasın biz çağ atlayalım”
halbuki gericinin önde gideni o
yiyor içiyor oksijenimizi tüketiyor
her on yılda bir dünyayı sallıyor ekonomik kriz
boşa giden bir ömre daha fazla tahammül edebilir misiniz
Zafer Acarı öldürmeliyiz
Çoklu Kişilik Bozukluğu nedeniyle
daha bir kalabalık yapıyor dünyayı
bütün kimliklerini elinden alıp yırtmalıyız
kendinden bıkmıştır kendi de
asit içerek midesini oyabilir
cinayetimize yardımcı olabilir
Zafer Acarı öldürmeliyiz
tek tabanca dolaşıyor
her an birimizin kafasında patlayabilir
muktedirlere saldırdığını gördüm kaç kez
koca kütüphaneden birkaç kitabın eksilmesi gibi
yokluğu kolay kolay fark edilmez
Zafer Acarı öldürmeliyiz
kalemini kırmalı dilini kesip kedilere vermeliyiz
jestlerle mimiklerle düstursuz konuşuyor
bazı kelimeleri yanlış telaffuz ediyor
nerede susacağını bilmiyor
ne şairi Türkçenin düşmanı
dil alimlerinin fetvasına göre helaldir kanı
Zafer Acarı öldürmeliyiz
satın alınamayacak kadar değersiz o
eski kafalının teki
Lidyalılardan evvelki devirlerde yaşıyor
insanoğlu takas edilemez diyor
başımıza filozof kesildi
süt beyazı dondurma olduğumuz halde yalamıyor bizi
utanmadan diyor: “külahta dondurma yok mu
milletimizi bozdu
alıştırdı yalakalığa”
ne alakası varsa
Zafer Acarı öldürmeliyiz
acele etmeliyiz ecele bırakmamalıyız bu işi
her türlü tecavüzü taciz ediyor
nesnelere bile özgürlük istiyor
anayasanın olmadığı yerlerde
babayasaları kullanırmış diktatörler
bünyemize sızmış bir mikrop o
eşitlik eşitlik diye bağırıyor içimizde
çoğalıp hasta edebilir bizi
görünün hemen Amerikan Hastanesindeki hekiminize
Zafer Acarı öldürmeliyiz
karınca gövdesiyle gökdelenimizi küçümsüyor
gücünü Everestten almışçasına duruyor karşımızda dimdik
postallarımızla onu çoktan ezip geçmeliydik
Zafer Acarı 40’ına varmadan öldürmeliyiz
sağ bıraktık Muhammedi
gördünüz başımıza neler geldi
sempatik gülüşüne kanmamalıyız
ip var asabiliriz onu silah var kurşuna dizebiliriz
sürgüne zorlasak peygamberi gibi orduyla döner
hapse atsak kendini Yusuf zanneder
sonra memleketin başına geçer
Zafer Acarı öldürmeliyiz
Allaha inanıyor çünkü
inanılır gibi değil hemen öldürmeliyiz
kitaplarıyla birlikte gömmeliyiz Belgrat Ormanına
her imgesi bir terörist
mezar taşı bile fazla ona” (Falan Filan)
Şaire karşı düşmanlığın şiiri bu. Zalim ve inançsız olduğu açık, rahatı yerinde Bey-Efendi şiir kişisi kendine ait yüksek bir şer kürsüsünden şair hakkında verevine olumsuz konuşuyor, okuyucuyu-halkı manipüle ederek yanına çekmeye çalışıyor, çünkü tasvir edilen şair tipi güç odakları için hep tehlikeli olmuştur.
Kur’an şair meselesine hususi yer ayırır -filozof, müzisyen, mimar, heykeltıraş ya da ressama değil-: “Şairlere gelince, [onlar da kendi kendilerini aldatmaya yatkındırlar ve bu sebeple] onlara [da yalnızca] azgınlar uymaktadır. Görmez misin onların her vadide [sözcüklerin, hayallerin peşinde] şaşkın şaşkın dolaştıklarını; ve [çoğu zaman] yapmadıklarını söyleyegeldiklerini? Ama inanan, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koyan, Allah’ı sıkça anan, [sadece] haksızlığa uğratıldıktan sonra kendilerini savunan ve haksızlık yapanların, hangi devrimle devrileceklerini er geç görecekleri [konusunda Allah’ın vaadine güvenen şairler] bu hükmün dışındadır!” (Şuarâ Suresi, 24-27) -Hâme fî vidyân (“vadilerde gezdi”) deyimini pek çok müfessir, hayal dünyasında bir amaca hizmet etmeksizin kelimelerle oynayıp durmak olarak yorumlamıştır-. Etliye sütlüye karışmayan, kendi içine kapanmış “sanat, sanat içindir” mottosuna körü körüne bağlı bir Saf Şiir –II. Yeni de diyebiliriz- eleştirisi söz konusu burada. Oyalanmak-oyalamak anlamına gelir oyun, halihazırdaki şartlardan memnun olanlar oyunu kurar, böylece ayrıcalıklı hayatlarını eğlence kültü ile koruma altına alırlar, ancak her zalim-diktatör gibi tedirgindirler, adaletin huzuru onların kapısını çalmaz. Ayrıca onlara savaş açmıştır hakikat. Mesela Kur’an şairden erdem ve zulme karşı mücadele beklemektedir. Bu, şairin sağlaması olacaktır. Müslüman şair de “haksızlığa uğratıldıktan sonra kendini savunmak” zorundadır, devrimci eyleme dönüşmeyen söz yalandır çünkü –sözün gücüne inanmıştı kadim dünya-, öte yandan durduk yere ya da ganimet için birilerine saldırmak değildir cihat, savunma savaşıdır. Kim istemez böylesi şairler topluluğunu, hangi Müslüman hangi sosyalist ya da hangi gariban.
Ayrıca Kur’an ile Eflatun’un “Devlet”indeki şaire bakış arasında kimi paralellikler olsa da temelde ciddi bir farklılık söz konusu. Kur’an, şairden somut mücadele talep ederken Eflatun daha soyut, ilhamla idealize edilmiş, adeta şirkle ilişkilendirdiği mimesis –maddi dünya- karşıtı pasif şair tipini, yani imkânsızı arzular, onun bu isteği zihni devre dışı bırakmak anlamına gelir, çünkü zihin nesnesiz düşünemez. Buna karşın Eflatun, düşünme sistematiğini kurarken şaire dayattığı bu zor şartları ihmal eder. Soyutu somut nesnelerle anlatmaya çalıştığı mağara alegorisi eksiksiz bir benzetmenin bütün unsurlarını bünyesinde barındırır. Zorunluluk gereği soyutu somutla izah etmek durumunda kalmıştır. Büyük filozofun büyük çelişkisidir bu. Üstelik Eflatun, “resimle ilgilenmiş ve şiir yazmıştı” (Diogenes Laertios, 2020: 131). Ayrıca aristokrattı, devrimden yana değildi, düzenin restorasyonu ve devamı için çabalamıştı.
Milattan öncesine uzanan şair hakkındaki yerleşik fikir ve inanışların günümüzde de etkisini sürdürdüğü muhakkak. Hem Eflatun hem Kur’an şiiri yermiyor, aksine farklı şekillerde yüceltiyor –ilkinin isteği imkânsız tabii-; bu yer öyle yüce bir yer ki şairlerin çoğu ona ulaşamıyor, dolayısıyla sahtecilik yapıyor, mış gibi görünüyor. Hakiki şairler de bu hengameden payına düşeni alıyor.
Yukarıdaki şiir binlerce yıllık şair-sanatkâr psikolojisini, gerilimini dile getirmekte. “Zafer Acar” rahatsızlık veren bir şair imgesi, kimi açılardan bir kurgu. Onun yerine katledilen bütün şairleri koyabiliriz. Elindeki gücü kötüye kullanmaktan çekinmeyen şımartılmış Bey-Efendi şiir kişisi, şairi öldürme isteğini ilk başta sudan bir nedene bağlıyor: çünkü şair canımı sıkıyor, diyor. Bir Bey-Efendinin canını sıkarsan ölüm cezasına çarptırılırsın. Ana fikir bu. Üstelik şairin sesi, giyim tarzı, ağzı, burnu Bey-Efendinin göz zevkini bozuyormuş. Eee ne yapılmalı, şair katledilmeli. Estetik şiirler üreten şairin birilerinin göz zevkini bozması ise ironik bir durum. Şu mısralar ise trajik: “diriyken gıcık göründü bana/belki cesedini sevebilirim.” Belki ama, sevemez, çünkü şairin ölüsü dirisinden daha tehlikeli olabilir. Bunu bilir her Bey-Efendi. Peki, bu Bey-Efendi kifayetsiz muhteris bir şair tipi olabilir mi? Kuvvetle muhtemel. Aşk gibi ölümcül nefret de yakınlıktan doğar. Uzaklıkta korkuya benzer bir yüzeysellik vardır hep, ama yakınlık öyle değil. Malum, siyasetçinin siyasetçiden, tacirin tacirden, düşünürün düşünürden, şairin şairden, erkeğin erkekten, kadının kadından nefreti gibisi yoktur. Çoğu kez insan yakınlarından görür zulmü. İletişim çağı, nefreti daha da körükleyeceğe benziyor. Lüks yaşam tarzlarını ekranlardan izleyen yoksullar, zenginler için büyük bir tehlikeye dönüşebilir. Orta Çağ’da Hıristiyan dünyası Doğu’nun zenginliğinden haberdar olmasa belki de Haçlı Seferleri gerçekleşmezdi.
İkinci bentte sanat düşmanı materyalist olduğu iyice anlaşılan Bey-Efendi, pragmatik açıdan ele alıyor ve eleştiriyor şairi, Ezop’un Ağustos Böceği gibi işe yarar şeyler üretmemekle suçluyor: bir ülke mi fethetti, keşifte mi bulundu, kıymetli bir siyasetçi ya da müteahhit olsa anlarız, yiyor içiyor oksijenimizi tüketiyor, her on yılda bir dünyayı sallıyor ekonomik kriz/boşa giden bir ömre daha fazla tahammül edebilir misiniz. Bey-Efendiler ekonomik krizi başkalarına bağlamakta mahirdirler. Halbuki her kötülüğün müsebbibi kendileri, hak yiyicileri kendileri, hırsızlık yapan kendileri, adil paylaşımın önündeki engel kendileri; fakat tüm bunları akıl oyunlarıyla örtbas eden yine kendileri. Suçlu kim: aza kanaat eden, işine bakan halkın evlatları –işçi, köylü, düşünür, sanatkâr vb.- Buna inandırılır halk, çünkü Bey-Efendiler aynı zamanda retorik ustasıdırlar.
Fayda meselesine giriyor Bey-Efendi, maddeyi tapınç nesnesi haline getiriyor. Ne yapıyormuş şair: faydasız şiirler yazıyor/kelimelerle oyalanıp duruyormuş. Bu inançsız Bey-Efendiler burada olduğu gibi gerekirse Kur’an’a göndermede bulunup ayetleri keyiflerine göre tevil edebilirler. Soralım öyleyse: Ne yapıyor siyasetçiler, hukukçular, akademisyenler, âlimler, hatta peygamberler ne üretiyor. Kimin karnını doyurur bunların bilgisi. Pragmatik açıdan sanatı dışlayan bir siyasetçi, hukukçu ya da herhangi bir din, kendi doğası ile çelişiyor demektir. Bu Bey-Efendiler istedikleri an maddi manada yararı olmayan bir şeyi çok değerli yapabilme sihrini de ellerinde bulunduruyorlar: reklam. Mesela süs eşyası olarak kullanılan milyonlarca dolarlık mücevherler ne işe yarar. Ya da herhangi bir sıradan eşyayı maliyetinin onlarca katı fiyatına sattıran markalar. Logo için ödenen onca para. Ne işe yarar logo. Gösterişten başka hiçbir işe yaramaz. Gösteriş ise birilerini ezmek anlamına gelir, süsün zalimliğidir. İsterseler bu Bey-Efendiler resim gibi yararsız bir sanatı bile değerli hale getirebilirler. Tablolara para yatırmaları yeter. Böylece bir tablo, üzerinde türlü finans oyunları dönen milyonlarca dolarlık yatırım aracına dönüşür. Neyin yararlı, neyin zararlı olduğuna karar verenler yine onlar.
Tarihe şöyle bir göz atıldığında Bey-Efendileri kalkındırırken toplumsal yaşama büyük zararlar verenin pragmatizm olduğu görülecektir. Hedefte kendisinin olduğunu fark eden Bey-Efendi bazı mısralar karşısında çılgına döner -“onlar ip atlasın biz çağ atlayalım”-, gelenekle bağ kuran şairi gericilikle yaftalamaya, gözden düşürmeye çalışır, meramını daha güçlü kılmak için oksimorondan yardım alır, işi bilmektedir yani: halbuki gericinin önde gideni o. Bilim insanları kendinden öncekilerle bağ kurduklarında büyük adam kabul edilirken sanatkârlar gericilikle suçlanıyor. Paradoksun böylesi görülmemiştir. Bilim birikerek ilerlermiş, ama sanat öyle değilmiş. Modern şiiri geçmişten bir kopuş olarak görmek romantik bir budalalıktır. Geçmişten günümüze büyük şiir geleneğimiz-birikimimiz olmasaydı, bugünkü modern şairlerin hiçbiri olmazdı. Bizimkilerin ayılıp bayıldığı Fransız şiiri de gökten zembille inmedi.
Bey-Efendinin elinde bir silah daha var: Şairler psikolojik rahatsızlıkları olan kişilerdir. Paranoyak, şizofren vs. Onların sözüne güven olmaz. Onlar hayal görür, olmayan şeyler uydururlar. Aslında bu yaftalamaya sadece şairler değil, sözle ilişkili herkes maruz kalmıştı. Mesela Mekkeli müşrikler peygamber efendimizi saralı ilan etmişlerdi. Farabi’den İbn Rüşt’e Eflatun ve Aristo izleğindeki birçok İslam düşünürü de peygamber ve şairleri hayal kuran kişiler olarak tanımlamıştı. Küçümseyici eski taktikler bunlar. Bey-Efendi, şairin Çoklu Kişilik Bozukluğu nedeniyle dünyayı daha bir kalabalık yaptığını, bütün kimliklerinin elinden alınıp yırtılması gerektiğini belirtir. Bütün kimlikler nelerdir acaba? Bir şair aynı zamanda eleştirmen, romancı, hikâyeci, tiyatro yazarı, düşünür, kanaat önderi, aksiyoner olabilir. Toplum içinde elde edilen zorunlu rolleri –babalık, kardeşlik, öğrencilik, işçi, memur, çiftçi vs.- saymıyorum bile. Manipülasyon ustası Bey-Efendi sanırım bütün bunları Çoklu Kişilik Bozukluğu olarak sunuyor. Ayrıca Bey-Efendiye göre şair intihar meraklısıdır, dolayısıyla kendinden bıkmıştır kendi de, asit içerek midesini oyabilir, cinayetimize yardımcı olabilir, temennisinde bulunur. Görüldüğü üzere Bey-Efendi, manipülasyon yapmakta oldukça mahir, dünyayı manipülasyonun yönettiğini iyi biliyor. Esasında duyargaları açık şairler adaletsizlikler üzerine kurulmuş dünya düzenini değiştirememekten mustariptir, kendileriyle bir alıp veremedikleri yoktur yani, sözün pratik karşılık bulmaması şairi bunalıma itmiştir çoğu kez, fakat hakiki şairler bu zor şartlar karşısında da pes etmemiş, sabırla direnmişlerdir. İntiharsa intihar etmeyen binlerce şair; intihar eden binlerce siyasetçi, tacir, sade vatandaş var.
Bey-Efendi, kendi gibi güç odaklarını da uyandırmaya ve yanına çekmeye çalışıyor. Önermelerinde haksız sayılmaz. Şairi dünyaya-maddeye bağlayan hiçbir şeyin olmadığını “tek tabanca dolaşıyor” mısraıyla veriyor. Böyle biri hiçbir şeyden korkmaz. Bey-Efendi bu durumu “her an birimizin kafasında patlayabilir/muktedirlere saldırdığını gördüm kaç kez” mısralarıyla dile getirir. Şairi yererken kitaba benzeterek yüceltir de, yalancının ağzından hakikat ne yapar eder doğruluk zeminine sıçrar. Jung olsa buna bilinçaltı hakikati derdi bence. “koca kütüphaneden birkaç kitabın eksilmesi gibi/yokluğu kolay kolay fark edilmez” şairin, diyen Bey-Efendi büyük yanılıyor. Çoğu kez zulme uğrayıp öldürülen ortalama şairler kocaman oluvermişlerdir. Edebiyat tarihleri böylesi örneklerle doludur.
Her konunun uzmanı Bey-Efendi, bir çakma eleştirmen gibi şiir ve dil üzerine analizler yapmaya başlıyor. Şairin ölümü için dil âlimlerinden fetva almaya kadar götürüyor işi, çünkü bazı kelimeleri yanlış telaffuz ettiğini, nerede susacağını bilmediğini, Türkçe düşmanı olduğu için kanının akıtılması gerektiğini belirtiyor. Şairi en güçlü yerinden vurarak itibarsızlaştırmaya, silahsız bırakmaya çalışıyor: jestlerle mimiklerle düstursuz konuşan şairin kalemini kırmalı, dilini kesip kedilere vermeliyiz, şeklinde bir çözüm önerisinde bulunuyor. Pratik. Şiir-dil-kalem yoksa şair çırılçıplak korunaksız kalır, değil toplumu, kendini bile savunamaz. Ana dili için canından vazgeçebilecek birine, dil üzerinden saldırılması kötülüğün boyutlarını gösteriyor.
Tüccar tıynetli Bey-Efendi “değer” mevzuuna da giriyor. Alınıp satılabilen nesnelerin bir değeri vardır, manevi yanımızı temsil eden inancın-sanatın-düşüncenin maddi bir değeri olamaz. Nesneleşmeye karşıdır şiir, şairin satın alınamayacak kadar değersiz olması övünülecek bir durumdur. Hiçbir maddi araçla onu satın alamazsınız, çünkü ona bir değer biçemezsiniz. Onu tartamazsınız, onun boyunun ölçüsünü alamazsınız. Maddi güce tapan Bey-Efendi, elindeki gücün zayıflığını hissedince çılgına döner ve şaire daha bir hınçla saldırır: eski kafalının teki o, Lidyalılardan evvelki devirlerde yaşıyor, insanoğlu takas edilemez diyor, başımıza filozof kesildi, süt beyazı dondurma olduğumuz halde yalamıyor bizi, utanmadan diyor: “külahta dondurma yok mu, milletimizi bozdu, alıştırdı yalakalığa”. Ne alakası varsa, ifadesi ile Bey-Efendinin “külahta dondurma” ironisini kavrayamadığını anlıyoruz.
Elinde bulundurduğu gücü kaybetme korkusu yaşayan Bey-Efendi, şairden rahatsızlığının nedenlerini daha bir açıyor. Şair, her türlü tecavüzü taciz ediyormuş, nesnelere bile özgürlük istiyormuş, anayasanın olmadığı yerlerde babayasaları kullanırmış diktatörler diyormuş. Bu sözleriyle nefret ettiği şair tipini de tasvir etmiş oluyor. Böylesi bir kişi saf şaire evet, direnişçi şaire hayır der muhakkak. Tehlikenin boyutlarını yandaşlarına hissettirmeye çalışır: bünyemize sızmış bir mikrop o/eşitlik eşitlik diye bağırıyor içimizde/çoğalıp hasta edebilir bizi/görünün hemen Amerikan Hastanesindeki hekiminize. Amerika vurgusuyla Bey-Efendi kimliğini açık eder: Batıcı. Biz ona sömürgeci de diyebiliriz. “Acele etmeliyiz ecele bırakmamalıyız bu işi” mısraındaki “acele” göstergesi ise adeta Bey-Efendinin bilincinde açılmış bir yarıktır, hız çağıyla uyumlu şeytani bir karakteri ifşa ediyor. Bu karakter ecel vaktini belirleyen Allah’a bile kafa tutacak kadar güç zehirlenmesi yaşamakta, ilahi kaderi beşeri iktidarla alt edebileceğini düşünmektedir –kader ve iktidarın aynı kökten olduğunu hatırlayalım-. Kendini ne sanıyor şair, “karınca gövdesiyle gökdelenimizi küçümsüyor/gücünü Everestten almışçasına duruyor karşımızda dimdik/postallarımızla onu çoktan ezip geçmeliydik.” İlk bakışta haklı görünüyor Bey-Efendi, çünkü absürt bir mücadele vermektedir şair, karıncanın gökdelene kafa tutması gerçekten absürt, ama ruhun yüceliği maddi gücü hiçleştiriyor. Üstelik madde-mülk kimsenin elinde ebet müddet kalıcı değildir, kolaylıkla taraf değiştirebilir. Everest’in yerine Tanrı’yı koyabiliriz. Bey-Efendi inançsızlığı gereği Tanrı demekten imtina ediyor. Kendiyle tutarlı. Ayrıca “gökdelen ve “postallar” göstergelerinden Bey-Efendinin sırtını hangi egemen güçlere dayadığını apaçık anlıyoruz.
Kadim dünyadan haberdar Bey-Efendi peygamber ile şair arasında bir yakınlık, hatta bir denklik kuruyor, kötülüğün kanaat önderi gibi konuşuyor: Şairi “40’ına varmadan öldürmeliyiz/sağ bıraktık Muhammedi/gördünüz başımıza neler geldi/sempatik gülüşüne kanmamalıyız/ip var asabiliriz onu silah var kurşuna dizebiliriz/sürgüne zorlasak peygamberi gibi orduyla döner/hapse atsak kendini Yusuf zanneder/sonra memleketin başına geçer.” Açıkçası tarihi verilerle ikna edici konuşuyor. Tarihi iyi bilmeyen iktidarda kalamaz. Bilhassa siyasi tarihin büyük bir bölümü tekerrür eder. Kan akacaktır, bunun taş ya da sopayla, kılıç ya da ateşli silahla gerçekleşip gerçekleşmemesi mühim değildir. Şairi “öldürmeliyiz/Allaha inanıyor çünkü/inanılır gibi değil hemen öldürmeliyiz/kitaplarıyla birlikte gömmeliyiz Belgrat Ormanına/her imgesi bir terörist/mezar taşı bile fazla ona.” Hatırlanmamalı maktul, katili hatırlatır çünkü. Mezar taşı kitabeye dönüşebilir ve gelecek nesillere katillerin kim olduğunu fısıldayabilir. Öldürülen birçok büyük direnişçiden geriye ne mezar ne mezar taşı kalmıştır.
“İNSANI TANIMAK İÇİN
Dünyada açlık ve yokluk yok
dünyada zulüm ve ölüm yok
insanda açlık ve yokluk var
insanda zulüm ve ölüm var
sakın felsefeye bulaşayım deme
insanı tanımak için
toprağa bak tohuma dokun yokluğu tat
orda duruyor yaprakların arasında bozulmayan yaldızlı yemin
güzel kokulu Havvayı ve kuş seslerini al eksik yaratılan Âdeme kat
sana tik tak tik tak vakti anlatacaktır
çiçeklerin kalbiyle çalışan saat
doğuyor emekleyip yürüyor insan
her şeyi bildiğini sanıyor üç beş kelime öğrenip konuştuğu an
bura diye bir yer var, bunun ötesine geçemiyor çoğunlukla
hadi gel de yaşa bir çiçek bir fidan bir çimen olarak onca kütük arasında
kütük dememi yadırgama
kaba saba benzetmeler olmasa nasıl çıkar farklılıklar ortaya
insanı tanımak için
atalarımız az gitmiş uz gitmiş
dini kitapları atmış kenara, pusulaya tapmış
Rönesansla kırmış levhaları, Reformla rotasından sapmış
Amerika gibi öteki adaları yerli canavarları keşfetmiş
Kızılderililerin silahlarla tokalaşacak kadar saf olduğunu gizlemiş
modası geçen çarmıha yüz vermeyip kutsalı kurşuna dizmiş
açılan tv deliklerinden dünya savaşlarını seyretmiş
vahşidir insan, insandan doğan eşya
arınır belki şehvetin değil de dönse merhametin etrafında
insanı tanımak için
ben de çok yol denedim kalmadı gitmediğim Amerika Avrupa
bilimle uğraştım kadın denen laboratuvarlarda
reddettim özümü bir ara öznellikten kurtuldum
objektif oldum evdeki kamerama fotoğraf makineme
trajik görüntüler çektim
insanı tanımak için
süsten caymalısın yoksa imge olup çarpamazsın kimseyi
cımbızı at, al eline bir çubuk kurcala toprağı, biraz da karışsın dünyanın aklı
Habil gibi Kabilin yazdığı tarihe gömüleyim deme
kırkını aştın tam öğrenme yaşındasın bir süre daha ölme
her gün yeniden doğuyor güneş gözümüzün içine baka baka
ikinci defa doğan insana rastlamadık daha
varoluştan beri sürüyor kan çağı
vahşice doğmanın bedelini herkes öder hayatıyla
gel de anlat onca çirkin yaratığı
güzel söz söyleme sanatıyla” (Mülkiyetsizm)
Yazının icadından beri insanı tanımak üzerine kim bilir kaç kitap yazılmış, kaç söylev çekilmiş, kaç lakırdı edilmiştir. Yukarıdaki şiir de onlardan biri, yer yer büyük laflar etse de insanı tanıtma iddiası taşımıyor, böylesi bir iddia insanı hiç tanımamak, düpedüz cehalet anlamına gelir. ”İnsan insandır,” diyerek işin içinden çıkmaya çalışabiliriz, fakat bu iki insan göstergesi arasında bile bazı farklılıklar bulunmakta. İlki özne, ikincisi yüklemdir, ilki yalınken ikincisi ek almıştır ve mekân bakımından ikincisine göre öndedir vs. Üstelik insanın evrendeki en kompleks varlık olduğu bir gerçek, ürkütücü, evrenden daha karmaşık yapıya sahip öngörülemez bir aklı var çünkü, bedeni de en az evren kadar bilinmezlik içeriyor. Güneş, ay, yıldızlar hakkında konuştuklarımız kalp, ciğerler, böbrekler hakkında konuştuklarımızdan çok da fazla değil. Kendinde Tanrısal güçler vehmeden bugünkü bilime, ileri teknolojiye rağmen hâlâ cahiliz. Hırsımız, aç gözlülüğümüz, güç istencimiz yüzünden kanlı, çok kanlı savaşlar çıkardığımıza göre eskilere nazaran kara cahiliz. Bilgi-teknoloji maneviyat yoksunu cahillerin elinde çünkü.
Şair, haklı olarak diyor: “Dünyada açlık ve yokluk yok/dünyada zulüm ve ölüm yok/insanda açlık ve yokluk var/insanda zulüm ve ölüm var.” Farkındayım, karamsar bir başlangıç. Âdem ile Havva’nın hikâyesi de böyle karamsar başlamıyor mu? İlk baştaki cennet fragmanı, ağza çalınmış bir parmak baldan öte bir şey değildi, baldırana dönüşmüş bir bal. Âdem ile Havva doğrudan dünyaya gelse balın tadını bilmedikleri için o denli acı çekmeyeceklerdi. Belki de geldiğimiz yeri bilmememiz büyük bir lütuf.
İnsanın vakti saati geldiğinde ölmesi, ölüm gibi görülmemiş, güzel adlandırılmıştır hep: Ebedi âleme göç etti, terk-i alem etti, hakkın rahmetine kavuştu vb. Her ölüm bir değildir çünkü. Kur’an da bu farkı dile getirir: “Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler, fakat siz bilemezsiniz.” (Bakara Suresi, 154). Şehitler yüce-ilahi bir amaç için savaşırken canlarından olmuşlardır. Haksız yere öldürülmektir asıl ölüm, insanlığın ölümü gibi bir şeydir böylesi bir ölüm, güzel adlandırılmamıştır hiçbir zaman, korkunçtur, kabul edilip sindirilemez. Katledilen biri ölmemiş, öldürülmüştür. Dünyadaki açlık ve yokluğun, zulmün ve ölümün sebebi de ne yazık ki insandır, insanlıktan çıkmış sapkın insan.
Atalarımız ilk başlarda doğa üzerine düşünmüş, kimi sonuçlara varmışlardı. Uzunca bir süre anâsır-ı erbaa ile oyalanmışlardı. Bilhassa Parmenides’ten itibaren insanı tanımak için beden ve duyuların yetersiz kaldığını kavramış, Tanrı ile bağları olduğuna inanılan zihne yönelmişlerdi. Eflatun, Aristo, Yeni Eflatuncular, kimi Hıristiyan ve İslam düşünürü, Descartes, Kant gibi modern filozoflar bu silsileye eklenebilir. İnsanı, bilhassa insan zihnini tanımak az çok Tanrı’yı da tanımak anlamına geliyordu. Bu yüce itici güç, filozofları zihne yöneltmişti. Tanrı, özellikle idealist filozoflar için neredeyse her şeyin merkezinde yer almaktaydı. Gazali’den doğduğunu bildiğimiz Descartes’ın “cogito, ergo sum”una Berkeley de eklenir, ama Descartes’tan ziyade İbn Arabi gibi konuşur: “Berkeley, varlığın algıya dayandığını düşünmüyordu. Olmak ilkesinin algılanmak anlamına gelişinin algılayacak birini ima ettiğini düşünüyordu. Algı kavramı zorunlu olarak özne (ruh) kavramıyla bağlantılıdır. Algılayacak biri olmalıdır. Bu özne için var olmanın algılamak anlamına geldiği doğrudur; esse algılama ile eşdeğerdir. İşte burası insan bilincinin, öznenin sahneye çıktığı yerdir. Fakat, tüm gerçekliği kapsayan bir başka bilinç daha vardır, Berkeley’e göre, algılanabilen her şeyi daima algılayan bir bilinç. Bu Tanrı’dır. Öyleyse Tanrı her şeye güç verendir. Şu halde, esse percipiye eştir: Her şey Tanrı tarafından algılandığı müddetçe var olur.” (G. Skirbekk-N. Gilje, 2013: 296). Berkeley dolaylı bir şekilde “Söz” algılanmaktır, diyor.
Yukarıdaki şiir, ruhu-iç dünyayı daha keşfedememiş ilk filozoflar gibi insanı tanımaya doğadan başlıyor. Doğa hem içtir hem dış. Mağara, çadır, ev, burun-kulak deliği, mide, her türlü yarık içtir. O kadar. Şiir kişisi felsefeye bulaşma dese de felsefe yapıyor. Muhtemelen felsefi spekülasyonlara karşı bir mesafe koymaktan yana. “Toprağa bak tohuma dokun yokluğu tat/orda duruyor yaprakların arasında bozulmayan yaldızlı yemin.” Yaldızlı yemin, yıldızlı gök olmalı. Yere ve göğe dikkat kesilen şiir kişisi, Kur’an’a kulak vermiş sanki: “Kuşkusuz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbirini takip edişinde; insanlara faydalı yüklerle denizlerde seyreden gemilerde; Allah’ın gökten indirerek onunla ölü toprağa can verdiği ve her çeşit canlının çoğalmasını sağladığı yağmurlarda; rüzgârların (yönünün) değişmesinde ve gökle yer arasında kendileri için tayin edilmiş belirli güzergâhlarda akan bulutlarda: (bütün bunlarda) düşünüp, akıllarını kullananlar için mesajlar vardır.” (Bakara Suresi, 164). Şiir kişisi doğa ile yetinmez, meselenin künhüne varabilmek için yaratılış anına dek gider. Tek başına Âdem eksiktir: “güzel kokulu Havvayı ve kuş seslerini al eksik yaratılan Âdeme kat.” Havvasız Âdem eksikti, anıdan hikâyeye geçebilmek için bir ikinci karakter gerekiyordu: Havva. Hikâyeyi güçlü bir trajediye dönüştürmeye yetmezdi iki kişi. Kötü bir karaktere ihtiyaç vardı: Şeytan. O halde insan toplum içinde gerçek kimliğine kavuşur mu demek istiyor şiir kişisi. Diyebilir, ama sanki daha ziyade insanın aciz bir varlık olduğunu göstermek istiyor. Zaman üzerine düşünmek, hatta metafizik yapmaktan geri durmuyor: “sana tik tak tik tak vakti anlatacaktır/çiçeklerin kalbiyle çalışan saat.” Çiçeklerin kalbiyle çalışan saatin vakti anlatması, hoş duygular uyandırsa da bizi düşünsel bir derinliğe ulaştırmıyor. Belirsiz kalıyor. Gerçi şiirin her mısraını anlamak zorunda değiliz –bazen şairler kendi şiirlerindeki imgelerin neyi kast ettiğini unutabilirler-.
Şiir kişisi adeta Konfüçyüs’ün üstün-insanı gibi konuşuyor. Kendini bazen Zerdüşt bazen Nietzsche sanıyor. Hem eleştiri hem özeleştiri niteliğinde şunları söylüyor: “doğuyor emekleyip yürüyor insan/her şeyi bildiğini sanıyor üç beş kelime öğrenip konuştuğu an/bura diye bir yer var, bunun ötesine geçemiyor çoğunlukla.” Hikmeti dile getirirken kibre mi kapılıyor: “hadi gel de yaşa bir çiçek bir fidan bir çimen olarak onca kütük arasında/kütük dememi yadırgama/kaba saba benzetmeler olmasa nasıl çıkar farklılıklar ortaya.” Kütük, köklerinden uzaklaşmış ruhsuz insanları, çiçek-fidan-çimen ise toprakla bağını kesmemiş, hâlâ canlılığını koruyan insanları temsil ediyor. Kadim dünyanın Tanrı, insan, hayvan, bitki hiyerarşisinde en altta kalıyor şiir kişisi, canlı da olsa bitkisel hayattadır. Bunu biliyor. Kibirli mi, sanırız değil.
Dördüncü bentte şiir daha eleştirel bir tavır takınıyor. “insanı tanımak için/atalarımız az gitmiş uz gitmiş” mısraları “öteki” kavramını gündeme taşıyor. Öteki iklim, öteki mekân, öteki insan. Samimi seyyahların “ötekinde beni keşfetmek” düşüncesi, sömürgeci Batı için romantik bir söylemden öte bir anlam taşımıyordu. Halbuki insanı ve dolayısıyla Tanrı’yı bilmek için kadim dünya din adamları, bilgeleri iç yolculuk anlamına gelen inzivayı, yani tefekkürü önerirlerdi. Bu öneri, teknolojiyle buluştuğu için içi içine sığmayan Hıristiyan Batı’yı kesmeye yetmedi. Ötekini bilmek, sömürmek anlamına gelir oldu. Batı “dini kitapları atmış kenara, pusulaya tapmış”, yani dini kitapların rehberliğinden vazgeçip pusulaya teslim etmiş kendini. Bu mısra, modernizmi özetliyor adeta. Sonuç: vahşi kapitalizm, sömürü, kan ve ölüm. Açık, “pusula” göstergesi ile pozitif bilimler kast edilmekte. Pusulanın günahı, ateşli silahlarınkinden daha fazladır kanaatimce. Pusula olmasa şimdi Amerika’da 500 milyona yakın Kızılderili yaşıyor olacaktı mesela. Sömürgecilikle devleşip canavarlaşmayacaktı Batı, bu denli şımarmayacaktı belki de. “Rönesansla kırmış levhaları, Reformla rotasından sapmış” diye devam eden bent açıklamaya ihtiyaç duyulmayacak kadar yalın. Hatta süreğindeki diğer bentler için de aynı şey söylenebilir. Birkaç mısra daha üzerine düşünmekle yetineceğim.
Şiir kişisi, insanı tanımak için “reddettim özümü bir ara öznellikten kurtuldum/objektif oldum evdeki kamerama fotoğraf makineme/trajik görüntüler çektim” diyerek özne ve nesne arasındaki mesafenin darlığını göstermeye çalışıyor. Yani ilk başlarda söylediklerimi öznelliğime, Batı’ya karşı önyargılı bakışıma veriyorsanız, hadi biraz da tarafsızlık adına nesneleşeyim diyor. Objektif olmak en doğru çözüm. Sonuç değişmiyor: Trajedi. Batı, Antik Yunan’dan beri dünya sahnesinde ötekinin kanıyla yıkanıp arınmayı çok seviyor.
Not: İncelememiz devam edecek.
KAYNAKÇA:
Acar, Zafer; Göz Medeniyetinin Körlükleri, Ketebe Yay., İstanbul 2024.
Ahmet Haşim; Bütün Şiirleri, Dergâh Yay., İstanbul 1996.
Antisthenes-Diogenes; Kinik Felsefe Fragmanları, Çev: C. Cengiz Çevik, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2021.
Aristoteles; Fizik, Çev: Saffet Babür, YKY, İstanbul 2019.
Aristoteles; Nikomakhos’a Etik, Çev: Saffet Babür, BengiSu Yay, Ankara 2024.
Carl Gustav Jung; İnsan Ruhuna Yöneliş, Çev: Engin Büyükinal, İstanbul 2012.
David Hume; İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma, Çev: Münevver Özgen, İstanbul 2016.
G. Skirbekk-N. Gilje; Felsefe Tarihi, Çev: Emrah Akbaş-Şule Mutlu, Kesit Yay., İstanbul 2013.
Diogenes Laertion; Ünlü Filozofların Yaşamları ve Öğretileri, Çev: Candan Şentuna, YKY, İstanbul 2020.
Gazzâlî; Filozofların Tutarsızlığı, Çev: Mahmut Kaya-Hüseyin Sarıoğlu, Klasik Yay., İstanbul 2015.
Fichte; Alman İdealizmi I, Editörler: Eyüp Ali Kılıçaslan-Güçlü Ateşoğlu, Doğu Batı Yay., Ankara 2021.
F. Max Müller, Paul Deussen; Upanişadlar, Çev: Suat Ertüzün, Satori Yay., İstanbul 2022.
Hegel; Tinin Görüngübilimi, Çev: Aziz Yardımlı, İdea Yay., İstanbul 1986
İbn Sînâ; Poetika, Çev: Ferruh Özpilavcı, Litera Yayınları, İstanbul 2020.
Kant; Yargı Yetisinin Eleştirisi, Çev: Aziz Yardımlı, İdea Yay., İstanbul 2011.
Kant; Arı Usun Eleştirisi, Çev: Aziz Yardımlı, İdea Yay., İstanbul 2010.
Konfüçyüs; Konuşmalar, Çev: Giray Fidan, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2022.
Michel Foucault; Doğruyu Söylemek, Çev: Kerem Eksen, Ayrıntı Yay., İstanbul 2016.
Mircea Eliade; Okültizm, Büyücülük ve Kültürel Modalar, Çev: Cem Soydemir, Doğu Batı Yay., Ankara 2019.
Muhammed Esed; Kur’an Mesajı/Meal-Tefsir, Çev: Cahit Koytak-Ahmet Ertürk, İşaret Yay., İstanbul 2009.
Peter Adamson-Richard C. Taylor; İslam Felsefesine Giriş, Çev: M. Cüneyt Kaya, İstanbul 2018.
Platon (Eflatun); Devlet, Çev: Sabahattin Eyuboğlu-M. Ali Cimcoz, İş Bankası Yay., İstanbul 2004.
René, Guénon; Varlığın Muhtelif Merhaleleri, Çev: Kemal Çelik, Ketebe Yay., İstanbul 2022.
René Guénon; Niceliğin Egemenliği, Çev: Ayça Barut, Ketebe Yay., İstanbul 2024.
Richard Sennett; Gözün Vicdanı, Çev: Süha Sertabiboğlu-Can Kurultay, Ayrıntı Yay., İstanbul 2019.
Roger Garaudy; Medeniyetler Diyaloğu, Çev: Cemal Aydın, Türk Edebiyatı Yay., İstanbul 2012.
Schelling; Transandantal İdealizm Sistemi, Çev: Merve Ertene, Doğu Batı Yay., Ankara 2022.
Yahya Kemal; Edebiyâta Dâir, İstanbul Fetih Cemiyeti Yay., İstanbul 2021.
Bir yanıt yazın