Hariçte Zafer, Dâhilde Yenilgi: Sırat-ı Müstakim / Sebilürreşad Dergisi / Zafer Acar / İnceleme

Bismillahirrahmânirrahîm. Hamd, âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah’a mahsustur. (Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil. (Fatiha Suresi)[Sırat-ı Müstakim dergisi gibi yazıyı Fatiha Suresi ile açmak istedim.]

Son sözü en başından söyleyelim: Fetih ayetleriyle okuru selamlayan Sırat-ı Müstakim, dış mihraklara karşı galip gelmişse de iç mihraklar tarafından yenilgiye uğratılmıştır, bütün haksızlığa uğrayan yenilmişler gibi bu derginin çabaları ancak uzun vadede zafere dönüşecektir. Macerasını büyüklüğüne rağmen kısaca anlatmaya çalışacağım, yeniden dönelim başa:

Derginin Müessisleri (neşredenler): Ebu’l-ula Zeyn El-Abidin, H. Eşref Edip

Sahibi ve Müdür-i Mes’ul: H. Eşref Edip

Başmuharrir: Mehmet Akif

Derginin çıkış amacı kapaktaki başlık altında şöyle özetlenmiştir: Siyasi-dini-ilmi-edebi-ahlaki haftalık mecmua.

Derginin yazarları arasında Abdülaziz Çaviş, Bereketzâde İsmail Hakkı, Babanzâde Ahmet Naim, Ferit Kam, Mehmet Fahrettin, İzmirli İsmail Hakkı, Tâhir’ül Mevlevî, Aksekili Ahmet Hamdi, Mehmet Şemsettin Günaltay, Manastırlı İsmail Hakkı, Bursalı Mehmet Tahir, Akçuraoğlu Yusuf, Ahmet Ağaoğlu vardır.

Sırat-ı Müstakim (Doğru Yol), Ağustos 1908’den itibaren çıkmaya başlamış, edebiyattan ziyade, İslamcılığı kuramsal bir zeminde tartışan yerli-İslami dergidir. Sonraki yılların İslami dergi ve hatta gazetelerine öncülük etmiş, bir prototiptir. İlk sayılarında II. Meşrutiyet nedeniyle özgürlük, eşitlik gibi Tanzimatçılar tarafından eskitilmiş mevzuları gündemine taşır. Derginin genel politikası Müslümanlara yeniden güç ve saygınlık kazandıracağına inanılan İslam Birliğini sağlamaktır. Bu nedenle daha ziyade İslam’ın ictimai yönüyle ilgilenen bir aksiyon dergisi olma hüviyetini ilk döneminde Mehmet Akif ile sonuna dek korumuştur dergi. Tabii olarak İslam ahlakı, Kur’an ve Sünnete dönüşü de merkezine almış, tasavvufi yapılarda da bulunan hurafelere karşı durmuştur. Kadının modern hayat içerisindeki yerini uzun uzadıya tartışmış ve ilkokul eğitimiyle yetinmesi gerektiğini, fiziksel yetersizliği nedeniyle iş hayatına atılmasının yanlış olacağını ileri sürmüştür; bu tarz konuları Necip Fazıl’ın da “Büyük Doğu”da gündeme taşıdığını bilmekteyiz. Tanzimatçılardan beri kabul edilen “Avrupa’nın sadece teknolojisinin alınması” görüşünü benimsemiştir, bu görüş hâlâ geçerliliğini korumakta. Aynı zamanda dönemin materyalist-pozitivist yazarlarına da yer veren derginin yelpazesi daha bir genişlemiştir. İslam coğrafyasının önemli alimlerinden, bilhassa Muhammet Abduh’tan tercümeler yapması ülkemizdeki Müslüman entelektüellerin yeni yönelimlerini belirlemesi anlamına da gelmektedir. Önemlidir.

Sırat-ı Müstakim ile ilgili “paradoksal bir tespit olması bakımından altını çizerek şu hususlara dikkatinizi çekmek isterim: 1. Merkezi hükümet taraftarıdır. 2. II. Meşrutiyet ve parlamenterizmi önemle savunur. 3. İttihat Terakki’nin ‘merkeziyetçi siyaseti’ni de hararetle savunmuştur. 4. Yazarların önemli bir kısmı İT’e yakındır. 31 Mart vakası ve Abdulhamid’in halli meselesinde işbirliği yapmışlardır. 5. Meşveret ve şurayı İslamî bir duyarlılıkla savunurlar. Bu tezin parlamenterizmle mümkün olacağına inanırlar. 6. 31 Mart vakasında işbirliği yaptıkları İttihad ve Terakki yönetimi, siyasetine ters düştüğü gerekçesiyle 360. sayıdan sonra örfî idare kararıyla dergiyi kapatır ( 13 Teşrinievvel 1332/ 26 Ekim 1916). 7. İT çevreleri Abdülhamid konusunda aldıkları desteğe rağmen Sebilürreşat-Sıratımüstakim ekibinden nefret ediyorlardı. İlk fırsatta matbaayı basıp kalıplarını parçaladılar. Bundan dolayı dergi bir süre yayınına ara verdi.” [Üzeyir İlbak’ın Kültür Derneğinde Yaptığı Konferansından. (İT: İttihat ve Terakki)]

1925’e kadar 641 sayı yayımlanan dergi 183. sayıdan sonra Sebilürreşad (Doğru Yol, dergin adının anlamında bir değişiklik yapılmamış.) namıyla yayımına devam etmiştir. Derginin çıkış heyecanını Eşref Edip’ten dinleyelim: “İlk çıktığı günlerin heyecanını hiç unutmuyorum.  Yıllarca hasretin çektiğimiz hürriyet güneşi doğar doğmaz matbaalara koştuk. ‘Sırâtımüstakîm’ ünvanıyla ilk nüshamız çıkınca Bâbıâli alt üst oldu. Müvezzilerin ‘Sırâtımüstakîm, Sırâtımüstakîm’ âvâzeleri caddeleri kapladı… 24 saat sürmedi, on binlerce nüshası yağma oldu. Tekrar bastık yine bitti. Arkasından ikinci nüshası yetişti. Memleketin her tarafından telgraflar yağmaya başladı. Matbaalar gece gündüz çalıştıkları halde yetiştiremez oldular… Az zamanda İşkodra’dan Bağdad’a ve Yemen’e kadar bütün memleket Sırâtımüstakîmle doldu ve bütün İslâm dünyasına taşmaya başladı. Büyük âlimlerin, kudretli üstadların eserleriyle, kıymetli şiirleriyle Sırâtımüstakîm en birinci mecmua halini aldı. Hele Âkif’in şiirleri bütün gönüllere öyle heyecanlar verdi ki…” Peki ortalama 50 bin basan dergi her geçen gün nasıl uluslararası bir yaygınlığa kavuşmuştur: Mehmet Akif bir aksiyonerdir çünkü, 1913’te kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyetinin halkı edebiyat yoluyla aydınlatma amacı güden neşriyat şubesinde Recaizâde Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamid, Süleyman Nazif, Cenap Şahabettin ile çalışır. 2 Şubat 1913 günü Bayezid Camii kürsüsünde, 7 Şubat 1913 günü Fatih Camii kürsüsünde konuşarak halkı vatanı savunmaya çağırır. O yıllarda Osmanlı Devleti hâlâ geniş topraklara sahiptir ve Akif aldığı görevler sayesinde ilişkiler geliştirmiştir: Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa’dan gelen teklif üzerine İslam birliği kurma gayesi güden Almanya’ya (Berlin’e ) Tunuslu Şeyh Salih Şerif ile birlikte gider. (1914). İngilizlerle birlikte Osmanlı’ya karşı savaşırken Almanlara esir düşmüş Müslümanların kamplarında incelemelerde bulunur ve farkında olmadan Osmanlıya karşı savaşan bu Müslüman esirleri aydınlatmaya çalışır. Fransız ordusundaki Müslümanlara yönelik yazdığı Arapça beyannameler cephelere uçaklardan atılır. Bu tür faaliyetler Akif’in, dolayısıyla yazdığı derginin tanınmasını sağlar. Almanya’dayken kaleme aldığı “Berlin Hatıraları” şiirini İstanbul’a döndükten sonra Sebilürreşat’ta yayımlar. 1916 başlarında Teşkilat-ı Mahsusa tarafından Arabistan’a gönderilir. Görevi, bu topraklardaki Arapları Osmanlı’ya karşı kışkırtan İngiliz propagandası ile mücadele etmek, “karşı propaganda” yapmaktır. Mehmet Âkif, Berlin’deyken heyecanla “Çanakkale Savaşı”nı takip eder. 14 ay süren savaşın zaferle sonuçlandığı haberini Arabistan’dayken alır. Bu haber karşısında büyük coşku duyar ve “Çanakkale Destanı”nı yazar. Arabistan dönüşünde iki ay Lübnan’da kalan Mehmet Âkif, “Necid Çölleri’nden Medine’ye” şiirinde bu seyahatini anlatır. Lübnan’da yaşayan Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa’nın daveti ile 1918’de bu ülkeye gider, Lübnan’da iken Şeyhülislamlığa bağlı Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye Cemiyeti başkâtipliğine atanır. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Said Nursi gibi isimlerin kurduğu ve Osmanlı Devleti ile diğer İslam ülkelerinde çıkacak dini meseleleri halletmek, İslam aleyhindeki gelişmelere yanıt vermek amacıyla kurulan bu örgütte çalışırken bir yandan da Said Halim Paşa’nın “İslamlaşmak” adlı eserini Fransızcadan Türkçeye çevirir.

İstanbul’da çıkarılan gazetenin, rahat hareket etme olanağı kalmadığı için Mehmet Akif, görevinden azledilmeden kısa bir süre önce Sebilürreşat’ı Ankara’da çıkarması ve Milli Mücadeleye destek vermesi amacıyla Mustafa Kemâl Paşa’dan davet almış, oğlu Emin’le TBMM’nin açılışının ertesi günü (24 Nisan 1920) Ankara’ya geçmiş, bir süre sonra ailesini getirtmiş, Anadolu’ya geçerken Eşref Edip’e de arkasından gelmesini söylemiştir. Eşref Edip, Sebilürreşat’ın 463. sayısını yayımladıktan sonra 6 Mayıs 1921’de klişesini de alıp İstanbul’dan ayrılır.

Akif, Millî Mücadeleye şair, hatip, seyyah, gazeteci, siyasetçi şeklinde çok yönlü olarak katılmıştır. Ankara’ya geldiği günlerde Mustafa Kemal, Konya vali vekiline telgraf göndererek Akif’in Burdur milletvekili seçilmesini ister. Haziran ayında Burdur’dan, Temmuz ayında ise Biga’dan mebus seçildiği haberi meclise ulaşır. Akif, Burdur mebusluğunu tercih eder. Böylece 1920-1923 yılları arasında vekil olarak I. TBMM’de yer alır. Meclis kayıtlarında adı “Burdur milletvekili ve İslam şairi” olarak geçmektedir. Mehmet Akif ile Mustafa Kemal arasındaki bu yakınlığın arkasında sanırım İttihat ve Terakki cemiyeti bulunmaktadır. Bilindiği üzere II. Meşrutiyet ilan edildiğinde Mehmet Âkif, Umur-ı Baytariye Dairesi Müdür Muavinidir. Meşrutiyet’in ilanından 10 gün sonra arkadaşı rasathane müdürü Fatin Hoca’nın yönlendirmesiyle, 11 arkadaşıyla İttihat ve Terakki Cemiyetine üye olmuştur.

İlk olarak Akif, Konya Ayaklanmasını önlemesi için meclis tarafından Konya’ya gönderilir, bütün çabalarına rağmen bir sonuca varamaz ve Kastamonu’ya geçer. Halkı düşmana direnişe teşvik için 1920 Kasım’ında Kastamonu’daki Nasrullah Camii’nde Akif’in verdiği ateşli vaaz, Diyarbakır’da basılır ve tüm Anadolu’ya ve cephelere dağıtılır. Tek sayılık Kayseri macerasını da unutmamak lazım derginin, etkisi o kadar büyüktür ki, hâkimiyetindeki Türk halkları etkilenmesinden korkan Rusya, ülkeye girişini yasaklar. İşte dergi Anadolu’dan Rusya’ya, Hindistan Müslümanlarına dek ulaşmıştır…

İstiklâl Madalyası ile ödüllendirilen Mehmet Âkif, Milli Mücadelenin kazanılmasıyla 1923’te Ankara’dan İstanbul’a döner. Artık Batı tandanslı devrimlerle dolu yeni bir dönem başlamıştır. Doğu bütün temsil güçleriyle dışlanacaktır. İşte Takrir-i Sükûn Kanunu (Huzurun Sağlanması Yasası), 4 Mart 1925’te Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilir. Hükümete olağanüstü yetkiler veren Takrir-i Sükûn Kanunu ile Kasım 1924 ortalarında dinsel gericilik tehlikesine karşı Başbakan İsmet İnönü sıkıyönetim ilan edilmesini ister. Ancak mecliste bu isteğini kabul ettiremeyince istifasını verir ve yerine ılımlı kişiliğiyle tanınan Fethi Okyar başbakanlığa getirilir. 1925 Şubat ortalarında Şeyh Said Ayaklanması başlayınca Doğu Anadolu’da sıkıyönetim ilan edilir. Fethi Bey düşürülür ve yeni hükümeti 3 Mart’ta İsmet İnönü kurar. Yeni hükümet ilk iş olarak Takrir-i Sükûn Kanunu’nu meclisten geçirir ve biri ayaklanma bölgesinde, öteki Ankara’da iki İstiklal Mahkemesi kurulur. Diğer taraftan ordu birlikleri harekete geçer. Ayaklanma çıkaranlar dağıtılıp elebaşları yakalanır. Suçlu oldukları hükümet tarafından iddia edilenler İstiklâl Mahkemelerinde yargılanır, suçlu bulunanların çoğu idam edilir. Yapılan soruşturmada ayaklanmaya katılanlardan bazılarının Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına mensup oldukları anlaşılır. Bunun üzerine memleketteki tek muhalefet partisi de 3 Haziran 1925’te hükûmet kararı ile kapatılır. 3 maddeden oluşan 4 Mart 1341 (1925) tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu’nun 1. maddesi şöyledir: “İrticaa ve isyana ve memleketin nizam-ı içtimaisini (toplumsal düzen) ve huzur ve sükûnunu ve emniyet ve asayişini ihlale bâis (bozmaya yönelik) bilumum teşkilât ve tahrikat ve teşvikat ve teşebbüsat ve neşriyatı ( örgütlenmeleri, kışkırtmaları, yüreklendirmeleri, girişimleri ve yayınları), Hükümet, Reisicumhurun tasdikiyle ve re’sen ve idareten men’e mezundur (kendi başına yasaklamaya yetkilidir). İşbu ef’al erbabını (bu eylemleri işleyenleri) Hükümet, İstiklâl Mahkemesi’ne tevdi edebilir.” Sebilürreşat, günümüz dergilerinin aksine maddi sıkıntıdan dolayı değil, işte Cumhuriyet dönemi istibdadı eliyle kapatılmıştır. Hayret edebilir insan, aslında siyasanın yanı başında mücadeleye büyük destek veren Sebilürreşat gibi kültürel ve dahası aksiyoner bir derginin kurtuluştan sonra öteleneceğinin o sıralar kolay kolay kimsenin aklına gelebileceğini düşünmüyorum. Savaş öncesi miğferler, şapkalar düşer, kel görünür. Sebilürreşat’tan doğan boşluk ise “Dergâh”ın genç kalemleri tarafından doldurulmuştur. Soralım, Kurtuluş Savaşında büyük yararlıklar göstermiş bir yayın organı niçin kapatılır ki. Yeni kurulan bütün devletlerde olduğu gibi Cumhuriyet’in ilk yılları da sürpriz kovuşturmalar, tutuklayıp hapse atmalar, idam etmelerle doludur. Sebilürreşat da bundan payını almış, Mehmet Akif’e ise gönüllü sürgünlük düşmüştür.

Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine kışı geçirmek için Mısır’a gider Akif. Gitmeden evvel Kur’an’ı Türkçeye tercüme etmek üzere Diyanet İşlerinden teklif alır. Kendisine teklif edilen bu görevi başlangıçta reddetmiştir, çünkü kendi eserlerini yazmak, milli mücadele destanını yaratmak istemektedir, ancak bu çeviriyi yapabilecek tek adam olarak görüldüğünden kabul etmesi için çok yoğun ısrar vardır ve kabul etmek zorunda kalır. Birkaç sene yazları İstanbul’da, kışları Mısır’da geçirir. 1926 kışından sonra Mısır’dan dönmez. Kahire yakınlarındaki Hilvan’a yerleşir. Mehmet Âkif, Mısır yıllarında Kuran çevirisinin yanı sıra Kahire’deki “Câmiat-ül Mısriyye” üniversitesinde Türk dili ve edebiyatı dersleri vermiştir (1925-1936). Kur’an çevirisi üzerinde altı yedi yıl çalıştıktan sonra sonuçtan memnun kalmaz ve bu sorumluluktan kurtulmak ister. 1932’de Diyanet İşleriyle yaptığı anlaşmayı fesh eder. Diyanet İşleri Başkanlığı hem tercüme hem yorumlama işini Elmalılı Hamdi Efendi’ye verir. Akif, kendi yazdıklarını dostu Yozgatlı İhsan’a teslim eder ve ölür de geri dönemezse yakmasını salık verir. Güreş ve yüzücülük olmak üzere uzun yürüyüş, koşma ve gülle atma yarışlarına katılan sportif vücuda sahip Akif gibi biri bile gurbete dayanamamış, hastalanmıştır. Siroz hastalığına tutulunca hava değişikliği iyi gelir düşüncesiyle önce Lübnan’a, sonra Antakya’ya gider, ardından 17 Haziran 1936’da tedavi için İstanbul’a döner. Hicretten değil sürgünden dönmüştür, çünkü güçlenerek değil hastalıkla dönmüştür ana yurduna. 27 Aralık 1936 tarihinde İstiklâl Caddesi’ndeki Mısır Apartmanı’nda hayata gözlerini yumar, Edirnekapı Mezarlığı’na gömülür. Akif’in cenazesine resmi bir katılım olmaz ancak üniversiteli büyük bir genç topluluk katılır. Mezarı iki yıl sonra, üniversiteli gençler tarafından yaptırılır. Allah, cumhuriyet hükümetinin taksiratını affeder mi, bilemeyeceğim.

II. Dönem Sebilürreşat 1948-66 arasında tekrar Eşref Edip öncülüğünde çıksa da eski sesini, yani Mehmet Akif’i kaybetmiştir ve ilk dönemin aksine büyük bir yenilgi duygusuyla açılır: “Sebilürreşad kapanalı tam yirmi iki sene oldu. Bu müddet içinde nice hâdiseler cereyan etti. Dine karşı o günden itibaren başlayan baskı hareketi zaman oldu ki en şiddetli dereceyi buldu. Farmasonluğun dine ve din ehline açtığı harb, mânevi sahayı bir harabezara çevirdi. Bütün din müesseselerinin kapılarına zincirler vuruldu. Bütün mekteplerden din dersi kaldırıldı. Bütün halk evlerine din kitapları girmesi men edildi. İntikam ateşiyle ruhları yanan, gözleri kıpkızıl bir hale gelen farmasonluk, azgınlığını o dereceye getirdi ki, din kitaplarından âyetleri kaldırdı, camilerde hıfzı Kur’anla meşgul olanları cürmümuşhutla suçlandırdı. Lâiklik nikabına bürünerek komünizmin temellerini kurmaya kalkıştı. Delâlet rüzgârı bir semmi katil gibi ortalığı kastı kavurdu.  Yaptıracaklardı.” “O sebilürreşad ki kırk sene evvel hürriyet ile beraber doğmuş, bütün ömrünce büyük dinimizin yüksek hakikatlerini neşretmiş, din düşmanlariyle ilim huzurunda tartışmış, İslâmın izzet ve şerefini korumağa çalışmış, millî harekete iştirak ederek başından sonuna kadar Kastamonuda, Ankarada, Kayseride fevkalâde nüshalar, beyannameler neşrederek, vaazlar vererek millî dâvanın fikir ve iman cephesini kuvvetlendirmek hususunda mücadehelerde bulunmuş, bütün karargâh ve mücahedesiyle bütün İslam dünyasında şerefli bir mevki, büyük bir şöhret kazanmış… Aradan yirmi iki sene geçtiği halde millet yine onu arıyor ve bekliyor. Sanki o, din hürriyetinin bir sembolüdür.” “Bu bir ba’s ba’delmevttir. Milletin mânevî varlığını hançerleyenler, artık Sebilürreşad bir daha dirilemez, demişlerdi. Fakat Allah’ın inayetiyle dirildi işte!..” “Geçmişe bakıp ağlamak değil, onu telâfiye çalışmak gerek. Millet ve hükûmet elbirliğiyle, her sahada olduğu gibi, manevi sahada da kalkınmaya çalışmak gerek. Elbette çalışacağız. Elbette yeise düşmeyeceğiz. Elbette bu hürriyet nimetinden istifade edeceğiz. O mübarek ilim ocaklarında harıl harıl Kur’an okutacağız, hadis okutacağız, fıkıh okutacağız, bütün İslâm ilimlerini, İslâm dinini, İslâm dininin bütün yüksek hakikatlerini öğreteceğiz. Uzun seneler Allahın, Peygamberin adı anılmayan mekteplere Millet Meclisinin arzusu ve hükûmetin himmetiyle din dersleri konacak… Din hürriyetine, vicdan hürriyetine, demokrasiye ve lâikliğe aykırı ne kadar kanunlar varsa hepsi tadil olacak. Memleketimizde yaşayan Hıristiyanlar, Yahudiler ibadetlerini nasıl istedikleri dille yapıyorlarsa Müslüman Türkler de ibadetlerini, ezanlarını, tekbirlerini istedikleri lisanla yapacak. ”  (Mayıs 1948). Hükümetten çekindiği için Eşref Edip memleketin kötü gidişatından mason teşkilatları gibi başka oluşumları sorumlu tutar, ama bu politik hamleyle de meramını başarılı bir şekilde dile getirir.

Filistin’i mesele edinmiştir yeni döneminde dergi, 14 Mayıs 1948 İsrail’in kuruluş tarihidir, eşzamanlı olarak Filistin’i gündeme taşır, birçok sayısında “Kızıl Siyonizm” üzerine metinler yayımlar. Mesela, I. Dünya savaşının sebeplerinden birinin Filistin ve ardındaki Siyonistlerin olduğunu vurguluyor Cevat Rifat Atilhan, üstelik destekli konuşuyor, Dinmis Hanau Aldırsmit adlı bir Yahudi’nin yazdığı “British Truth” başlıklı kitaptan alıntı yapıyor: “ Yahudilerin tam, kat’î ve muzafferane arzı mevhuda avdetini, yaklaşan büyük harpten bekleyebiliriz. Bu harp Avrupa milletlerinin tepesinde asılı duruyor. Bu harpte Türkiye İmparatorluğu parçalanacak ve Filistin ebedî olarak Yahudi’nin olacaktır.” (Mayıs 1948). “Yahudilerin âdeti, bir yere evvelâ misafir gibi girmektir. Kendine mahsus bir yılışkanlıkla adım adım bir yeri istilâ eder, sonra da ev sahiplerini kovarak, oraya yerleşir.”  (Mayıs 1948). Aksiyoner kimliğinin peşindedir dergi, ülkemizde gittikçe yaygınlaşan Komünizme de savaş açmıştır. İslami meseleleri ele alsa da sayfalarının bir kısmını “Sırat-ı Müstakim”deki nitelikli yazıları Latinize etmekle doldurmuştur. Kütüphane araştırmalarım sırasında derginin hiç açılmamış sayılarıyla karşılaşmak üzdü beni.  Sezai Karakoç, hatıralarında dönemi şöyle gözlemliyor: “Aylık ve ilmî olacağı söylenen bu derginin en mükemmeli Sebillürreşat’tı. Ama o da gerilerde kalmıştı. Sebillürreşat çıktığı zaman gerçekten birçok bilgin vardı Türkiye’de. 1946’dan sonra ikinci çıkışında ise, çok eski, durgun ve sönük bir dergi görünümündeydi… O zaman için yapılması gereken, Necip Fazıl’ın desteklenmesiydi. Fakat, çevre, genellikle mütereddit davranıyordu. Bu konuda. Bunda, üstad N. Fâzıl’ın mizacının ve davranışlarının etkisi de yok değildi. Çevre desteklemişti onu ama bütün güçlerince değildi elbette.” (Diriliş, 8 Eylül 1989).

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir