Dünya edebiyatı, kendi halinde ağır aksak yürürken matbaa sayesinde basımı kolaylaşan kitaplar ve bilhassa dergilerle atılıma geçecektir. XVII. yüzyıl, başıboş bir şekilde varlık mücadelesi veren edebiyatı, disiplin altına alan dergilerin doğumuna şahit olacaktır. Bu yüzyılla birlikte, Batı edebiyatı için söylüyorum, neredeyse hiç kimse dergilerden geçmeden şair, nitelikli yazar veya düşünür olamayacak; birikimli editörlerin genç kalem keşfi ve onlara yönelik yapıcı eleştirileri tez zamanda karşılık bulacaktır. Edebi türler ise gelişip değişerek bugünkü hallerini dergilerde alacak, modern dönemde ise deneysel girişimler yine dergi çevresinde toplanan gençler tarafından gerçekleşecektir.
Türk edebiyatında ise XIX. yüzyılın ikinci yarısında başlayan “dergicilik-gazetecilik”in bence ilk meyvesi Namık Kemal’dir. Niçin Şinasi değil, çünkü Şinasi, yetişmiş bir adam olarak “dergi-gazete” çıkarmış, Paris’e gidince, 25 yaşındaki genç Namık Kemal Tasvir-i Efkâr’ın başına geçmiştir. Namık Kemal! Neredeyse bir yüzyılı aurasıyla doldurmuş, özellikle de fikirsel bakımdan dönemin entelektüellerini etkisi altına almış ve Cumhuriyet devrimlerinin hazırlayıcısı olmuştur. Evet, Tasvir-i Efkâr’ın örgütsel ortamında Namık Kemal’in Doğulu damarlarına Batılı kan enjekte edilmiş, yine bu ortamdan Recaizade Mahmut Ekrem doğmuştur. Bu silsileyi bugünün gazetelerine değilse bile mutlak anlamda dergilerine dek uzatabiliriz. Okul olması bakımdan Tasvir-i Efkâr bana gazeteden çok dergi gibi görünmüştür.
Atlıyorum, ta bizim-yerli duyarlılığımızın karşılığı diyebileceğimiz Sebilürreşat’a dek atlıyorum. Bu dergi, edebi ürün vermekten çok bir mecburiyetle İslamiyet’in savunuculuğunu üstlenmiş; Cumhuriyetten ve Mehmet Âkif’in Mısır’a gönüllü sürgününden sonra ise etkisini yitirmiştir. Necip Fazıl’ın, fikirsel kökleri Sebilürreşat’a ulanabilecek Büyük Doğu’su Müslüman camianın edebi ihtiyacını da gidermeye çalışmıştır. İşte, bugünkü Müslüman edebiyatçıların gerçek anlamda asıl gövdesini Büyük Doğu oluşturur; çünkü Necip Fazıl, hapis cezalarına rağmen anayurdunu, gençleri etkileme içgüdüsünü, aksiyoner kimliğini terk etmemiş; toplumu telif eserleri gibi işlemeye çalışmıştır. Necip Fazıl’dan beklenen bir şekilde Edebiyat, Mavera, Yönelişler… ve başka alanlara dek dallanıp budaklanacak Diriliş’in virtüözü Sezai Karakoç doğacaktır. O, Necip Fazıl’ın Sezai’sidir. Bugün bizler de bu maceranın aktörleriyiz.
Mavera: Çıkması gerektiği tarihte çıktı. Bir kaderdi, belki bir gereklilik. Arkada kırgın bir abi bırakarak edebiyat dünyasına merhaba dedi. Yetmişli yılların sonları, darbeye az kala, hazır ve yetkin bir ekiple kuvvetli eserler yayımladılar. Yankılandılar, ses getirdiler. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Âkif İnan, Alaattin Özdenören, İsmail Kıllıoğlu, Osman Sarı, Nazif Gürdoğan, Atasoy Müftüoğlu, Cumali Ünaldı, Ebubekir Eroğlu, Ali Haydar Haksal, Mustafa Özçelik, Mehmet Ocaktan, Şakir Kurtulmuş, Mustafa Ruhi Şirin, Mehmet Atilla Maraş, Kadir Tanır, Alim Kahraman gibi bugünün üstat-usta isimleri, o gün için Mavera’nın usta-genç sesleriydiler. Hepsi taşradan İstanbul’a gelmişlerdi.
Bütün iyi dergilerde olduğu gibi Mavera’da da şiir başroldeydi. Cahit Zarifoğlu, adeta İstanbul’a meydan okurcasına taşradan şair çıkarmak için derginin Okuyucularla bölümünde gençlerle birbirinin benzeri onlarca yazışma yapmıştır. Genç metinlerdeki sorunlar benzer olunca doğal olarak önerilen çözümler de aynilikten kurutulamamıştır. Cahit Zarifoğlu’nun bu özverili çalışmalarının somut sonucu, ne yazık ki, hayal kırıklığı. Mektupların onlarca muhatabından sadece birkaçı günümüze kalmıştır. Devrin sol iktidarının görmezden gelmesine karşı genç yeteneklerin sabırla direnememesi, kalıcı olamamalarına neden olmuştur. Günümüze kalanların ise sarsıcı-büyük eserlere imza attıklarını söylemek zor. Belki, bilmiyorum, ama belki, bir sürpriz yapabilirler bize, çünkü o kalemler hâlâ aramızdalar. Cahit Zarifoğlu, gönüllü olarak akıntıya kürek çekti. Bence o da görüyordu, yetenekli gençlerin, reyonları-meydanları dolduran iktidar destekli sol dergilerin ağına düştüğünü; biliyordu, insan doğasının kanunudur, imkân neredeyse, zekâ ve yetenek oraya kayar. O yılların İslami duyarlıklı dergilerine bakalım: Zayıf şiir yayımlamak; Diriliş, Edebiyat, Yönelişler’in de kaderi olmuştur; çünkü hele de o yıllarda, merkezine gericilikle yaftalanan İslam sanatını almış bir dergicilik faaliyeti, yoktan şair-yazar var etmek gayretidir.
Cahit Zarifoğlu, deneyselliği baş tacı yapan post-modern şiirin peşindeydi, onu, az okumakla cezalandırdı okur. Sezai Karakoç’un Osmanlı şiirini, bugüne en iyi şekilde uyarlamasına, bilinç yüklü öngörülerle poetik planda örmesine rağmen, Âkif İnan bildiğinden şaşmadı, geleneksel biçime saplanık eserler verdi, kuvvetli özüne rağmen Âkif İnan’ın az okunuşunu yanlış biçimsel seçiminde aramak lazım. Yahya Kemal’in “Eski Şiirin Rüzgârıyla”daki deneysel girişimi, bize Osmanlı şiirinin biçimsel bakımdan yaşatılamayacağını göstermiştir; “Kendi Gök Kubbemiz”deki şiirleri ise bugün 60’lı, 70’lı yaşlarını süren eskinin gençleri okumaktadır ve onlarla edebiyat tarihinin topraklarına karışacaktır, kanaatindeyim, umarım yanılıyorumdur. Yeni nesillerin gözünde Yahya Kemal ile Nedim aynı dönemin ve zevkin insanlarıdır, sanırım gençlerin pek de yanıldığı söylenemez. Bunları fark ettiği için Erdem Bayazıt, gür sesli şiirindeki gizli mütevazılığının karşılığını aldı, dönemini doğru okudu ve Sezai Karakoç’tan beslendi ve sağlam-etkili-okunur bir şiir bıraktı geride. Mavera üzerinde Sezai Karakoç etkisi açıkça görünmektedir. Derginin neredeyse bütün metinlerine Diriliş fikri sinmiştir. Sezai Karakoç’un üstatlığı, Mavera’nın usta kalemleri tarafından açıkça dile getirilmiş ve o, yakından takip edilmiş, onun yeni kitapları hakkında yazılmıştır. Sezai Karakoç, kemik kadronun ortak paydası olduğu için, dergi, tek bir kalemden çıkmışçasına çelişkisiz ve bütünlüklü bir görüntü kazanmış, zaman içersinde ana fikirden sapmalar yaşamamıştır. Sanırım imkânsızlıklardan dolayı farklı okumalar yapamayan, çoğunluğu taşrada yaşadığını bildiğimiz, sadece Mavera’da yayımlanan şiir ve yazılardan beslenen gençlerin üzerinde ise tahmin edilenin –Cahit Zarifoğlu- aksine, anlaşılır olması nedeniyle Erdem Bayazıt etkisi daha fazladır. Mavera’da yazan gençlerin epik şiir yönelimi bunun bir göstergesi. Afganistan’ı, Afganistan mücahitlerinin mücadelesini edebiyatımızın gündemine taşıyan Cahit Zarifoğlu’ndan poetik bakımdan daha tutarlı ve isabetli bir şekilde işleyen şiirler yazmıştır Erdem Bayazıt. Cahit Zarifoğlu, anlaşılır-İslam davasını dert edinmiş bir toplumcu şiir yazmak isterken benzeri girişimde bulunan Sezai Karakoç gibi şiiriyeti kaybetmiştir. Mavera’da Âkif İnan şiirini taklide yeltenen genç şairler de yok değil elbette.
Mavera’nın her ocak sayısında, yıl içerisinde çıkan iyi şiir kitaplarını değerlendiren yazılarla karşılaşıyoruz. Bu şık tavır, camianın “yıllık” açığını kapamaya yönelik geçici bir önlem ve özellikle de sol cenahın Müslüman şairlere yönelik kör kalışına bir tepki olarak okunabilir. İslami duyarlığın yıllıklarıyla, ancak yıllar evvel atılan tohumların yeşereceği 2000’lerde karşılaşıyoruz. Bu bağlamda Hakan Arslanbenzer ve Mustafa Aydoğan’ı hatırlamak gerek. Mavera yıllarında İslami camianın yıllık çıkarması doğru olur muydu? Hayır, çünkü bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az şairi vardır, nitelik bakımından çok güçlü ise de nicelik bakımından sol karşısında yeniktir. Nesnelliği önemseyen bir yıllık çıkarsalardı, her halükarda sola hizmet etmiş olacaklardı. Üç beş kişilik bir dava arkadaşının çabalarıyla yola koyulan Mavera, hiçbir şekilde gayr-i İslami gruplar karşında minicik bir komplekse kapılmamış; 80 darbesinin öncesi ve sonrası hiç fark etmez, davalarını açıkça savunmuş, belli bir bilinç ekseninde beliren ve sanatsal nitelikten ödün vermeyen şiirler yayımlamıştır. Bugünkü İslami camiadan beslenen Müslüman genç dergilerin durduğu yerden habersizliğini ve sol karşısındaki ezikliğini inanç zafiyeti olarak algılamamak elimizde değil.
Mavera, niçin şiirle açılıyor? Özellikle de bizim edebiyatımızın merkezinde hemen her dönemde şiir bulunmuş, büyük yenilikler şiirden diğer sanatlara yayılmıştır. Bu anlamda Batı’da şiir ile resim yer değiştirmiştir; çünkü İncil son sözleri söylemiştir, çoğunluğu hikâyeye dayalı bu sözleri kilise duvar ve tavanlarına freskler halinde nakşetmek payı düşmüştür sanatkâra. Bizde şiir, nasıl ki yüzyıllarca nesrin yerini almışsa; Batı’da da resim, daha anne karnındaki şiiri katletmiş; XIX. yüzyılın ikinci yarısında varlık göstermeye başlayan sembolistlere dek şiir, kilise baskısı nedeniyle kendine gelememiştir. Dante, Shakespeare gibi isimlerin bile metinleri son derece resimsel-somuttur. Batı edebiyatı, yüzyıllarca resimden yakasını kurtaramadığı için derinleşemeyecektir. Bizde resmin olmayışına hayıflanan Cumhuriyet dönemi ilk entelektüellerinin bu hususta yanıldıklarını da vurgulamak gerek. XVIII. yüzyılın Batı’dan doğan dehası Goethe, cesareti sayesinde resme mesafe koymayı başaran, böylece soyuta yaklaşan ilk isimdir demek istiyorum. Bu noktaya o, İslam kültür ve sanatını tanımakla varmıştır. Mavera ekibi, tüm bunların farkında, çünkü daha evvel Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat çevresinde bulunmuş ve olgunlaşmışlardır.
Meydan okurcasına, Cumali Ünaldı’nın 1987’de Struga Şiir Akşamlarına Türkiye’yi temsilen katılışı dergi kapağından verilmiş, inançtan doğan konuşması ise dergide yayımlanmış. Bu, karşı cepheye yönelik “biz varız ve işte geliyoruz” şeklinde de okunabilir. Bugün, biz Müslümanların dünya sanatkârlarıyla yeterli düzeyde irtibat kurabildiğimiz söylenemez, yani eskiye nazaran değişen pek bir şey yok. Problem, azlık çokluk, iktidarda olup olmamak değil; problem, kültür ve sanata yapılacak yatırımların ya inançsızlara ya da inançsızlar karşısında komplekse giren liyakatsiz kişilere teslim edilmesidir. Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt ve Âkif İnan’ın şiirleri İngilizceye çevrilmiş halleriyle de dergide yayımlanıyor; bu girişimi onların kabuklarını kırmak, dünya şiirine dahil olmak arzusuyla açıklamak mümkün. Lakin hâlâ camiamızın dünya şiirini etkileyebilecek üstat şairlerini fısıltı halinde bile Müslüman komşu ülkelere duyurabilmiş değiliz. Bu şairlerimiz, öte dünyada bizim ve Kültür Bakanlığımızın yakasına yapıştıklarında hiç şaşırmayacağız doğrusu, onların bizim üzerimizde hakları var. Öte yandan, sol kesimin yeni yetme şairlerinin bile kaç dile çevrildiğini duyunca, büyük şairlerimiz adına içimiz cız ediyor. Meselâ 107 yaşındaki üstat Necip Fazıl’ı niçin Türk milletine hapsedelim ki, dünya halklarının da onu tanımaya hakkı var. Büyük-uyarıcı şairler, sadece bir millete gönderilmemiştir. Artık bunun farkında olmalıyız, olmalıyız ey ahali. Kültür Bakanlığının acil servisinde bir çeviri ekibi oluşturulmalı. Bu işe devlet el atmadığı takdirde, özel sektörün inançlı kesiminin de el atacağı yok. Tanzimat’ın –Ahmet Vefik Paşa- ve Cumhuriyet’in –Hasan Ali Yücel- çeviri faaliyetine tersten bir tepkiyle birikmekte olan külliyatlarımızı Batı dillerine çevirmeli, kendi kültür ve sanat gücümüzle Batı’yı ıslaha çalışmalıyız. Bu, gerçekleştirilemeyecek bir ütopya değil. İnanan insan için, her şey mümkün. Batı’dan etkilenmekten kaçmayı bırakıp Batı’yı etkilemeye koşmalıyız. Onların Necip Fazıl’a, Sezai Karakoç’a, bize ihtiyacı var.
Konunun özüne dönelim: Erdem Bayazıt ile Âkif İnan, şiirlerini sonuna dek değiştirmemiş, poetik iniş çıkışlar yaşamamışlardır; ama Cahit Zarifoğlu, her daim şiirinin katı eleştirmeni olmuş, bunu söyleşilerinde de açıkça dile getirmiştir. Bu, onun şiirinin daha renkli ve hayat dolu olmasını sağlamıştır. Cahit Zarifoğlu 40’lı yaşlarının sonlarına doğru yalın şiire yönelmiş, fakat çok arzuladığı Yunus tarzı şiirin örneklerini vermeye vakit bulamamış, birçok sanatkârın kaderi olan erken ölüm, onun da yolunu kesmiştir. Yalın şiir arayışının zayıf örnekleri kalmıştır ondan geriye. Bu aşamaları, adım adım Mavera’da takip etmek mümkün. Öte yandan, Haziran 1987’de vefat eden Cahit Zarifoğlu’nun ardından Mavera’da şiir seçkisini yapan el değişmiş, yanlış şair adaylarından niteliksiz metinler yayımlamış, dolayısıyla dergi zayıflamaya başlamıştır.
Şiir üzerine az, ama öz metinler yayımlanan Mavera’da, şiir eleştirisinde Mehmet Kaplan tarzı kullanılmış, eleştiriye soyunan gençlerin yer yer şerhe düştüğü görülmüştür. Metnin kültürel alt yapısı üzerine gidilmiş, biçimsel yanları fazla irdelenmemiştir. Bu, neredeyse dönemin bütün dergilerinde temel problemdir; çünkü modern eleştiri kuramları, yeni yeni çevrilmeye ve kitaplaşmaya başlamıştır bu yıllarda, ama daha tam olarak anlaşılamamıştır. Şiiri, içerikle özdeşleştirmek en nihayetinde tıkamış, sıradanlaştırmıştır. Şiirde biçim meselesini, ciddi anlamda belki de ilk defa Yahya Kemal gündeme getirmiş, II. Yeniciler ise etraflı poetik metinlerle ele almışlardır. Biçimci eleştirinin sıkı örnekleri için 90’ları beklemek gerekecektir. Şiir içinden hızla kaçıp dışına düşen 90 kuşağının birçok şairi, deneysel girişimlerde bulunacak, hatta daha ileri gidip akım yaratmanın yollarını arayacak, başarısız olacaktır. Eleştiri, polemiğe kapı aralayan bir türdür aynı zamanda. Mavera ekibi, polemikten uzak durmaya çalışmış, ama gereklilik anında ise polemiğin dilini usturuplu bir şekilde kullanmış, muhataplarının metinlerini hiç zorlanmadan hırpalamışlardır.
Aralık 1976’da edebiyat meydanında rakiplerine ilk hamleyi yapan Mavera, 14 zorlu senenin ardından, Ağustos 1990’da 164. ve bitirici vuruşuyla edebiyat tarihi sahnesindeki rolünü büyük ölçüde Yedi İklim’e devrederek kenara çekilmiştir. Mavera ile aynı yıllarda, sol kesim tarafından sakat bir özle de olsa çıkarılan Yazko Edebiyat, Türk Dili ve 1975’te miadını dolduran Yeni Dergi gibi geride ses bırakan dergileri incelediğimizde onların da Mavera gibi sağlam metinler yayımladıklarını gördük ve bugünün dergileri adına üzüldük. Bugünün aksine, onların sloganı sanki şu imiş: Az isim, ama nitelikli çok ürün.
Bir yanıt yazın