Necip Fazıl’ın Doğumu: “Büyük Doğu” / Zafer Acar / İnceleme

Evet, kestirmeden söyleyeyim: Delilik düzeyinde bir cesarete sahip çılgın bir mizacın dergisi “Büyük Doğu”. Hakiki şairler, edebiyat ortamında var olmak gibi güdük bir amaca hizmet etmez. Bir milletin yokluğa karışmış mukaddes değerlerini diriltmek bilinciyle yola koyulmuştur “Büyük Doğu”, geçmişiyle barışık nesiller yetiştiren bir mektebe dönüşmüştür. Kolay değildir bu iş, “Bu dâva hor, bu dâva öksüz, bu dâva büyük!..” diyen Necip Fazıl, yalnızca 40 gün değil, hayatı boyunca çile doldurmuştur: Mahkemeler, hapisler, ardı arkası kesilmeyen türlü ekonomik krizler… Bunların hiçbiri onu susturamamış, bir adım bile geri attıramamıştır.

“Büyük Doğu” bizim kültürel coğrafyamızı ve maneviyatımızı 542 sayı boyunca temsil etmiştir, bir peygamberin değil de kulun öncülüğünde yola devam ettiği için doğal olarak iniş çıkışlar yaşamış, kumpaslara uğramıştır; bu, onun davasında etkili olduğunu, fincancı katırlarını ürküttüğünü, dahası ve daha önemlisi samimiyetini gösterir. Düşmek yürüdüğümüzün, hata ise insan olduğumuzun belirtisidir. Kusursuz görünen, gösterilen kişi ve yapılara şüpheyle bakmak lazım.

“Büyük Doğu” gibi 35 yıl boyunca nesiller yetiştirerek yayılan bir dergiyi bir yazıyla anlatmak mümkün değil, biliyorum bunu, en azından bazı özel yanlarıyla zihinlerde belirmesini sağlayacağım. O dönemi hatırlayalım, Cumhuriyetin ilk yıllarında Mustafa Kemal, inkılâplar için basından destek istemiş, hatta gazetecilerle birçok defa görüşüp diyaloga geçmeye çalışmıştır. Basın büyük ölçüde rejimin yanında yer almıştır. Necip Fazıl 40’lı yıllarla birlikte hemen hemen bütün basına karşı tek başına muhalefet etmiştir. II. Dünya Savaşı sonrası Cumhuriyet,1950’ye kadarki beş yıl çok partili düzene geçme yolunda çalışmalar yapmıştır. Avrupa’nın savaş döneminde faşizm ve demokrasi gibi iki akım etkili olmuş; “Büyük Doğu”, Anadolu İslam’ı kavramı etrafında milli bir yapıyı da savunmuştur. “Büyük Doğu”nun çıkışı bu yıllara rastlar, ülkenin siyasal yapısındaki ciddi değişmelerin yaşandığı bir dönemde çıkmaya başlaması nedeniyle de önemli.

Necip Fazıl, son nefesine dek hayatı ti’ye alarak yaşar; bunu, onun yetişme biçimiyle açıklamaya çalışmak yanlış olmaz. Çocukluğu, bir dediğini iki etmeyen bir dedenin himayesinde, kalabalık bir konakta mürebbiyeler-lalalar arasında geçmiş, bu ortam ona ileride kullanması için bir özgüven deposuna dönüşmüştür. Eğitimi de Necip Fazıl’ın mizacı gibi inişli çıkışlı geçer: Fransız Mektebi, Amerikan Mektebi, Büyükdere Emin Efendi Mahalle Mektebi, Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi, Vaniköy Rehber-i İttihad Mektebi… Nihayet Heybeliada Numune Mektebinden diploma alır. Biraz da haylazlığı nedeniyle bunca okul gezmek zorunda kalmıştır. Heybeliada Bahriye Mektebi’ne (askerî deniz lisesi) yazılır. Beş yıl okuduğu bu okuldan diploma alamadan ayrılır. Ancak burası ona edebiyat kültürü ve zevki aşılamıştır. İlk metinlerini bu okulda yazmaya başlamış, Yahya Kemal, Hamdullah Suphi gibi edebi-siyasi yönden ünlü hocaların tedrisinden geçmiştir. Büyük şahsiyetleri tanımak gençler için rol model oluşturmak bakımından mühimdir. Necip Fazıl’a tasavvufu aşılayan İbrahim Aşkî Efendi’yi de unutmamak lazım. Bahriye Mektebi’nden ayrılan Necip Fazıl 1921’de Darülfünun (üniversite) felsefe şubesine yazılır. Bu öğrenimi de tamamlayamaz. Hükümetin açtığı bir müsabakayı kazanarak burs alır ve felsefe öğrenimi için Paris’e gider. Burada da düzenli bir öğrenci değildir, okul veya sanat çevrelerinden çok Paris’in eğlence-bohem hayatı ona daha çekici gelir. Türkiye’ye dönüşünde, İstanbul’da ve Anadolu’da millî ve yabancı bazı bankalarda memuriyet ve müfettişliklerde bulunan Necip Fazıl, belli aralıklarla bir Fransız mektebinde, Ankara Devlet Konservatuarında, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde ve Robert Kolej’de çeşitli dersler vermiştir.

Yayın ve sanat hayatına girişi ise 1923’de Yeni Mecmua’daki şiirleriyle başlar. Bu tarihten başlayarak 1939’a kadar “Yeni Mecmua”, “Millî Mecmua”, “Anadolu”, “Hayat” ve “Varlık” gibi ciddi merkezi dergiler ile Cumhuriyet gazetesinde şiir ve hikâyeler yayımlar. Hele de “Ağaç” (1936) dergisini çıkarmakla iyiden iyiye karizmatik bir isme sahip olacaktır. Detayları merak edenler Necip Fazıl’ın “Bâbıâli”sinden okuyabilirler.

O gün için ülkenin siyasi durumu göz önünde tutulduğunda işte böylesine prizmatik ortamdan çıkan ve “Oluklar çift; birinden nur akar; birinden kir,” diyebilecek kadar nur ile kiri yakından tanıyan biri İslam davasını hakkıyla savunabilirdi, Musa’yı Firavun beslemiş, Necip Fazıl’ı ise süfli Batıcı isimler emzirip büyütmüştü, putları kıracak yöntemi, kendi köşesinde oturup zikir çeken bir şeyhten öğrenemezdi genç nesil. Zaman onu bir İslam aksiyoneri olarak hazırlamıştı. Taarruzda bulunacağı karşı cepheyi içten tanıyordu Necip Fazıl, bu avantajlarla yola koyulmuş, mücadelesinde başarılı olmuştur.      

“Ağaç”tan ziyade “Sırat-ı Müstakim”in devamı gibidir “Büyük Doğu”, edebiyattan çok Mehmet Âkif’in yolunda giderek İslami meseleleri ele almaya çalışmıştır, ancak “Sırat-ı Müstakim” kadar büyük yazı kadrosu olmadığı gibi geniş çevrelere de ulaşamamış, daha ziyade İslam’ın içtimai yönüyle yüzeysel bir şekilde ilgilenebilmiştir. Bilinmelidir ki, Musa’nın milleti gibi çölde kaybolan Muhammet ümmetini “Büyük Doğu” vahasında toplamaya çalışmıştır. Bu çaba asla küçümsenemez. 

Necip Fazıl, “Büyük Doğu”nun ilk dönemini şu nesnel cümlelerle özetler: “İlk devre ‘Büyük Doğu’larında mecburî bir kekemelik, baklayı dil altında gizleme ve peçesini topyekûn atacağı güne doğru vaziyeti idare mecburiyeti vardır. Ceberut ve şakavet çığırı devamda.” (Bâbıâli, 265). Yaşayan en ciddi Necip Fazıl uzmanı olan Orhan Okay da üstatla hemfikirdir, “Büyük Doğu”lar içinde muhteva bakımından en zengininin 2 Kasım 1945’ten 2 Mayıs 1948’e kadar çıkan 87 sayı olduğunu belirtir. Ona göre sanat, fikir, felsefe, politika, edebiyat, şiir ve hikâye olarak kaliteli bir dergi hüviyeti gösterir. Necip Fazıl’ın kaleme aldığı “Halkadan Pırıltılar”, “Efendimiz, Kurtarıcımız, Müjdecimizden”, “Vecdimin Penceresinden”, “Dininizi Öğreniniz”, “Çöle İnen Nur”, “İmam-ı Rabbani’den Mektuplar”, “Bir Parıltı Bin Bir Işık” adlı seri yazılara bu dönemde başlamıştır. Öncekiyle beraber her iki seride sürekli yazı yazan isimlerden bazıları: Şiirleriyle Bedri Rahmi, Ziya Osman Saba, Sabahattin Kudret Aksal, Fazıl Hüsnü Dağlarca; hikâyeleriyle Sait Faik Abasıyanık, Mahmut Yesarî, Zahir Güvemli, Oktay Akbal; romanıyla Samiha Ayverdi; çeşitli makaleleriyle Hüseyin Cahit Yalçın, Burhan Toprak, Salih Murat Uzdilek, Fikret Adil, Reşad Ekrem Koçu, Nurullah Berk, Ahmet Adnan Saygun, Hilmi Ziya Ülken, Kâzım Nami Duru, Mustafa Sekip Tunç, Salih Zeki Aktay, Nizamettin Nazif, Şükrü Baban. “Ağaç” gibi “Büyük Doğu”nun da yazı kadrosu kalabalıktır, Necip Fazıl her kesimden isme dergide yer vermesinin sebebini şu politik cümlelerle açıklıyor: “Bu ne tezad?.. İslâmdan rahatsız olanlar da, olmayanlar da, Büyük Doğu’ya yazı verenlerin hiçbiri, nakışları ruhlarına mutabık şekilde, (ideolojik) bir tahlil ve terkip halinde dâvaya bağlı değil ve Sabık Şair, buna rağmen (kakafoni)ye meydan vermeksizin orkestrayı idare edebilmekte… bir şey sanılan çoğu kof şöhretlerden faydalanmak, bunlara dâvanın kıyıcılığından, köşeciğinden, (anti tez) tarafından olsun, roller vermek; komünist olsalar bile, gizli içleriyle değil, açık dışlarıyle ideâle ters düşmeyecek yazılarını memnunlukla neşretmek, böylece onlara Büyük Doğu’yu teslim etmek yerine onları görünebildikleri kadarıyle teslim almak ve istikbâlin yeni neslini, o tarihte en aşağı 20 yıl sonraki Büyük Doğu neslini beklemek…” (Bâbıâli, 280). Aslında üstadın en sıkı takipçisi yola koyulmuştur bile; Sezai Karakoç, lisede okumaktadır: “Yine bu yıllarda, çıktığı sürece, Büyük Doğu izliyordum: Gider, bayiden doğruca alırdım. Çünkü bir yere az miktarda gelirdi… Büyük Doğu benim gözümde İslama dayanan yeni bir ideolojinin organıydı. Ona hepimiz bağlanmalıydık.” (Gaziantep Yılları). Necip Fazıl, “Sizinle Baş Başa” bölümünde gençleri yönlendirip onlardan kıymetli bulduklarının ürünlerini yayımlayacak, bu yönüyle de bilhassa İslami camianın dergilerine örneklik teşkil edecektir.

 İlk iki devresinden sonra giderek dinî makale ve tefrikalara geniş şekilde yer veren Büyük Doğu’da, Ağaç’ta olduğu gibi, Necip Fazıl yazar kadrosunun siyasî yelpazesini geniş ve müsamahalı tutma yoluna gitmiştir. Bu geniş yazar kadrosu çerçevesinde şiirle birlikte hikâye, tenkit, deneme ve günlük türlerinde önemli yazılar ve yazı serileri yer almıştır. Bunların yanında dergide siyaset, din, yakın devir tarihi, teknik gelişmeler, hukuk, tıp konularında ilmî seviyede yazılar, ayrıca masonluk, II. Abdülhamid ve Tanzimat’ın mâhiyeti gibi dikkat çekici ve uyarıcı yazılara da yer verilmiştir. Polemikleri, sansasyonel kapanış ve yeniden çıkışlarıyla da dikkati çeken Büyük Doğu, Türkiye’de İslamcı harekete yol açan belli başlı yayın organlarından biri ve tesir alanı bakımından en geniş ve sürekli olanıdır. Dinî yayınların hemen hiç bulunmadığı 1950 öncesinde, özellikle gençlerin dinî kültüre yönelmesinde oldukça önemli bir rol üstlenmiştir.

Gelen hemen her iktidar “Büyük Doğu”nun hakiki varlığından rahatsız olmuş, faaliyetlerini engellemek için tertipler düzenlemiştir. 1943’ten 1978’e dek 15 kez –Ali Haydar Haksal’ın tespitine göre 16 kez- siyasi, ekonomik nedenlerle yeniden başlamak zorunda kalmıştır “Büyük Doğu”. Necip Fazıl’ın iğneli dilinin güç odaklarını rahatsız etmemiş olmaması da mümkün değil.  “Ağaç”ta gördüğümüz mizahi mizacı ona bir mizah dergisi çıkarma imkânı da sunmuştur. Büyük Doğu dergisinin 14 Kasım 1947 tarihli 72. sayısı için alınan toplatılma kararı üzerine, derginin yayımlanması bir buçuk ay kadar durmuşsa da Necip Fazıl duramamış, bu arada, yarım gazete sayfası boyunda, haftalık periyotla “Borazan”ı çıkarmıştır. “Borazan”, o yıllarda İstanbul basınında “Markopaşa” ve “Karakedi” gibi örnekleri görülen ve çok partili hayatın da getirdiği siyasi havanın tesiriyle yüksek tirajlı mizah dergileri arasına katılmıştır. “Borazan”daki siyasi ve sosyal hiciv yönleriyle öne çıkan yazıların çoğu imzasızdır, bunların Necip Fazıl’a ait olduğu zihin işleyişinden kolaylıkla anlaşılmaktadır. On parmağında on marifet bir kalem kalesidir Necip Fazıl. Onun hemen her gösterisi için sahne olan “Büyük Doğu”, sık sık Bakanlar Kurulu veya mahkeme kararıyla kapatılmış, takibe uğramış, polis veya savcılıkça toplatılmış, bazen de ekonomik sıkıntılar nedeniyle Necip Fazıl tarafından tatil edilmiştir. “Büyük Doğu” adı altında bir de siyasi cemiyet-parti kuran Necip Fazıl, bu vesile ile memleketin hemen her tarafını gezip büyük ilgi gören ve kitleleri arkasından sürükleyen konferanslar vermiştir. İstibdadı huy edinen iktidarların bu tükenmek bilmez enerjiden korkup çekinmesini anlıyoruz elbette. Ülke, adeta orman kanunlarıyla yönetilmektedir ve her türlü muhalif sese karşı orantısız güç kullanmaktadır iktidar, koca bir devlete savaş açmışçasına saldırıp durur Necip Fazıl’a, soluk aldırmaz: “Büyük Doğu’nun ilerideki projektöre karşılık bu idare lâmbası devri, ‘inkılâp’ dedikleri rahimden ne kavruk ve düşük çocuklar gelmeye başladığını gösteren (etap-kademe)yi nişanlar. Eskilerden ümit yok, yenilerden ise hiçbir vaad… Şükrü Saraçoğlu imzasiyle basına ‘Allah ve ahlâktan bahsetmek yasaktır!’ emri o sıralarda gelir, Hasan Âli Yücel Sabık Şair’e ‘Akademideki hocalığınızla Büyük Doğu’dan birini seçmenizi ihtar ederim!’ fermanını o sıralarda yazar ve ‘elli kişilik bir sınıftansa bütün vatana hitap edici kürsüyü yani Büyük Doğu’yu seçtiğimi ihtarınıza karşı ihtar ederim!’ cevabını o sıralarda alır, bunun üzerine Sabık Şair o sıralarda Akademiden koğulur, ‘Allaha itaat etmeyene itaat edilmez!’ meâlindeki bir hadîs neşrettiği için Vekiller Heyeti kararıyle mecmuası o sıralarda kapatılır ve kendisi, hocalık dolayısiyle eksik yaptığı ikinci askerliğini tamamlamaya o sıralarda davet edilir ve Eğridir dağlarına sürülür.” (Bâbıâli, 269). “40 yaşındadır. Askerliğini bitiren ve ikinci silleden nefis bir dimağ tenkıyesiyle her zamankinden daha dinç ve güçlü kurtulan Sabık Şair, hemen ikinci devre, 1945 Büyük Doğu’larını tezgâhladı ve asıl Büyük Doğu, bunlar ve devre devre takip edicileri oldu. Artık peçeler düşmüş ve (kaş-göz) oyunlarına ihtiyaç kalkmıştı. . 10-15 binin üstünde basılan (fikir mecmuaları için astronomik rakam) Büyük Doğu’nun ilk sayısını, İstanbul bayii, bir taraftan istiflenmiş yırtık ve yağlı nüshalarına kadar sattı ve hesap günü, idarehaneye, 3-5 yırtık nüshadan başka iade getiremedi. O zaman, Halk Partisi gönüllü esir kampı Meclisinde bir mebus ayağa kalkmış, çırpınıyor: -Efendiler; Anadoluda ekmek almayıp bu gerici dergiyi satın alanlar var! İrtica hortluyor! Dikkat!” (Bâbıâli, 278-9).

Üstada saldırılar bugün de devam etmektedir. Bu, onun geride ne denli kalıcı iz bıraktığının ispatıdır. İdeolojik anlamda bazı konargöçer isimlerin, İslami alanlara çadır kurup bir anti-İslam misyonerleri gibi çalıştıklarını görüyoruz. Onların tek kutsalı şeytandır ve kutsal değerleri manipüle etmek, yeni neslin kafasını karıştırarak kaos yaratmaktır. Bu adamlar, atak bir zihne sahip gençlere şirin görünecek komplo teorileri üretmekle başlarlar işe, ama bir cılız kanıt bile sunamazlar. İşte Necip Fazıl’a yönelik saldırılar her dönemde hem iç hem dış mihraklar tarafından gerçekleştirilmiştir. “Büyük Doğu”, İslami hareketin ülke sathına ve haricine yayılması için koca kale kapıları açmış, ruhların asıl kurtuluş savaşını diyebilirim ki tek başına vermiştir. Mehmet Akif’in elinden düşen bayrağı yerden alıp hayatı pahasına silahların üzerine koşan Necip Fazıl’dır. Bunları görmezden gelen adı lazım değil tipler, dergilerinde “Büyük Doğu” adını, Necip Fazıl’ın Paris’ten bildiği “Grand Orient” (grand: büyük; orient: doğu) adlı mason teşkilatlarından mülhemle aldığını iddia ediyor; bu, ya bir benzerlikten ibarettir ya da Doğu’nun asıl sahiplerinin bizler olduğunun vurgusudur. Batı’yı küçük görmek için de değil, Necip Fazıl, milletine eski ihtişamlı günlerin özgüvenini iade etmek için “büyük” sıfatını kullanmıştır bence. Strateji adamıdır Necip Fazıl, böyle şeyler yapabilecek bir mizaca sahiptir. Bu iddiada bulunanlar postacılık bile yapamaz. Böyle dememin bir sebebi var elbette: Fransa’dan “Grand Orient” adresli bir mektup gelir postaneye, memur olsa olsa bu “Büyük Doğu”dur diyerek mektubu Necip Fazıl’a ulaştırır, üstat da metni ironik bulur ve dalga geçercesine dergide yayımlar. Belki de daha 40’lı yılların başlarında masonlar, üstadı sınamışlardı bu mektupla, başarısız oldukları gün gibi ortada, hangi yetenekli adama çengel atmaya çalışmamışlardır ki. Toplum tarafından üstat kabul edilen saygın bir isim hakkında ileri geri konuşmadan önce azıcık düşünseler yanılgıya düşmezler. Üstadın masonlarla mücadelesini bir kenara bırakalım, şunu bilmek bile bizi doğruya yöneltir: Masonlarla irtibatlı herkes dünya nimetlerine kavuşmuş, hem makam hem mal mülk sahibi olmuştur, bu nimetlerin hiçbiri Necip Fazıl’ın yanından bile geçmemiştir. Akl-ı salim bir Müslüman’ın “Büyük Doğu”da ve birçok mecrada masonlara karşı yazılar kaleme almış bir İslam mücahidini masonlukla yargılamaya çalışması asıl onu mason yapar. Ne ki, Necip Fazıl gibi büyük bir adam bile masonlardan uzak duramamış demeye getiriyor, öte yandan önemli bir değeri gözden düşürerek kendilerini öne çıkarmaya çalışıyorlar, bir taşla iki kuş vurmak amacındalar; fakat bilmiyorlar ki Necip Fazıl, taşla vurulamayacak kadar yukarılarda uçan bir kartaldır. Adını vermediğim bu sapkınların, Said-i Nursi ve Sezai Karakoç’a da olmadık şekillerde saldırdıklarını belirtirsem sanırım mesele daha iyi anlaşılır. Diyeceğim o ki, onlar, öküzün altında buzağı aramaya devam etsinler. Bir de bu adamlar, Necip Fazıl’ı “İstiklâl Marşı”nın yerine geçecek bir şiir yazması nedeniyle kınıyorlar, ama bilmiyorlar ki Necip Fazıl o yıllarda İslami bilinç bakımından emekleme dönemindedir. Bilindiği üzere Mustafa Kemal’in vefatına yakın bir tarihte “İstiklâl Marşı”nın değiştirilmesi için yarışma düzenlenmiş, Falih Rıfkılar ısrarla Necip Fazıl’ın da yarışmaya katılmasını arzulamıştır. Necip Fazıl ise yarışmanın iptali halinde yazabileceğini belirtmiş ve teklifi kabul etmiş, “Büyük Doğu Marşı”nı yazmıştır. Ancak reis-i cumhurun ölümü nedeniyle bu proje rafa kaldırılmış. Bizce de Mehmet Akif karşısına Necip Fazıl’ın çıkması anlaşılması zor bir cüret değil aslında, uçarı bir ruh haline sahiptir o yıllarda hâlâ, yazdığı marş ise “İstiklâl Marşı” gibi bir güneşe nazaran mum alevi hükmündedir, bu girişimden belki de tek ciddi kârı gelecekteki dergisinin ismini bulmuş olmasıdır.

BÜYÜK DOĞU MARŞI

Tanrının, alnından öptüğü millet!

Güneşten başını göklere yükselt!





Avlanır, kim sana atarsa kement,

Ezel kuşatılmaz, çevrilmez ebed.





Tanrının alnından öptüğü millet!

Güneşten başını göklere yükselt!





Yürü, altın nesli fatih Oğuz’un!

Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.





Nur dolu elinden tut kılavuzun!

Fethine çık, doğru, güzel, sonsuz’un.





Yürü altın nesli fatih Oğuz’un!

Adet küçük, zaman çabuk, yol uzun.





Aynası ufkumun ateşten bayrak!

Babamın külleri, sen, kara toprak!





Şahid ol ey kılıç, kalem ve orak!

Doğsun Büyük Doğu, benden doğarak!





Aynası ufkumun ateşten bayrak!

Babamın külleri, sen kara toprak!

Bununla de yetinmeyip Atatürk’ün Gençliğe Hitabesine misilleme “Gençliğe Hitabe” diye bir metin de kaleme almıştır Necip Fazıl.

II 

“Büyük Doğu” her türlü kumpasa, karalamaya rağmen her sayısıyla şiir gibi çıkmıştır, meselâ kapakları, tek kelimeyle birer imajdır, acımaz okuruna, sert tokatlar atar: 27 Ocak 1950 tarihli 16. sayısında, manşetinde “CHP Türk milletini böyle görüyor” diyerek kedinin önünde fare olan bir fotoğraf kullanılmış. 15 Eylül 1950 tarihli 26. sayısındaki manşet “Bizim kucakladığımız dava karşısında her partinin çehresi aynidir.. SUS!, CHP de o, DP de o, MP de o” biçimindedir. Bu cümleler, kuvvetli bir öngörüyle izah edilebilir. 12 Ocak 1951 tarihli 43. sayısında “İnsan; o meçhul!.. Allah!, Vücudunu Didikleye Didikleye Ruhunu Unuttular” ifadesini, derisi yüzülmüş, vücudunun yarısının eti alınmış bir insan fotoğrafıyla destekliyor. 28 Ekim 1964 tarihli 5. sayıda, “Biricik İhraç Malımız Türkiyenin İşsizleri!”, (Avrupa’ya gitmek zorunda kalan gurbetçilerimiz). 14 Ekim 1964 tarihli 3. sayısında “Karanlıkda silik ve belirsiz bir zenci yüzü. İşte bizim dış politikamız budur!” ifadesini, gözleri kan çanağı içinde belli belirsiz bir zenci yüzü destekler. Görüldüğü üzere Necip Fazıl, sadece derginin kapaklarıyla bile sosyolojik, ekonomik ve siyasi bakışlarını, okuruna aktarmaya çalışmış. Derginin bütün kapaklarını sinema tekniğiyle çevirsek ortaya ülkemizin yaklaşık otuz yıllık geçmişinin filmi çıkar ki, bu filmin adı “Kaos”tan başka bir şey değildir.

Sol veya seküler kesimin iktidar olduğu kültür ortamında, görülmezden gelindiğimize dair sözleri yıllardır eder ve ekleriz: Bunlar Necip Fazıl’a ve Sezai Karakoç’a da kör kalmışlardı. Haklıyız, işte ispatı: 18 Mayıs 1947 tarihli Büyük Doğu’nun 59. sayısında, Necip Fazıl, BD imzasıyla yazdığı “Vesikalar Konuşuyor; İbret!” başlıklı metninde, iktidardaki CHP’nin –muhalefette olsa bile adeta iktidardadır CHP-, kendisine verilmesi gereken ödülü lağvettiğini anlatıyor: “3 Mart 1947 günü, birçok İstanbul gazetesinde şu satırlar çıktı: C.H.P.nin sanat mükâfatını, Necip Fazılın ‘Sabır Taşı’ kazanmıştı, jürinin verdiği bu karar, Halkevlerinin yıldönümünde ilan edilecekti, edilmedi. Aradan günler geçince, bu ilânın niçin geciktiğini öğrenmek isteyerek Necip Fazıl’a müracaat ettik, bize vaziyeti şöylece izah etti: -Bu hâdise bir sanat ve edebiyat hadisesi değil, bir politika hâdisesidir.” (s. 14). Jüri, Galip Arcan, Prof. Sabri Esat Siyavuşgil, Ali Süha Delilbaş, Bedreddin Tuncel, Kenan Akyüz, Lütfi Ay, Afif Obay… gibi İstanbul ve Ankara üniversiteleri hocalarından, İstanbul Şehir Tiyatrosu ve Ankara Devlet Konservatuarı’ndan ve tiyatroyla alakalı isimlerden oluşmaktadır. Yedi kişilik jürinin altısı, birinciliği Necip Fazıl’a vermiş. Necip Fazıl’ın anlattığına göre: “Rejim şairi Bay Behçet Kemal, her tarafı gezip Necip Fazılın kazanmaması için faaliyet sarfediyor; acaba muvaffak olacak mı? Parti idare heyeti, jüri kararını bozmak gibi görülmemiş bir vaziyete düşebilir mi?” (s. 14). CHP matematikteki sayı sistemini alt üst edercesine sırf Necip Fazıl’a ödülü vermemek için yarışma şartnamesini tuhaf bir şekilde değiştiriyor. 1940’tan sonra yayımlanan eserler yarışmaya dâhil edilecektir şartını, şu şekilde yanlış okumayı ve tarihe bir mizah konusu olarak geçmeyi göze alıyor. “Zira 1940tan sonraki eserler, 1940ın hulûlünden sonraki eser demek değildir. 1941den sonra yazılmış eserler demektir!!!” (s. 14). Durum bundan ibarettir genç kardeşlerim. Ötekinden bir şeyler beklemeye gerek yok. 

İsmet İnönü’nün gözünün yaşına bakmamış, muhalefet nasıl yapılırın kitabını yazmıştır Necip Fazıl, derginin 6 Eylül 1950 tarihli 29. sayısında ilginç iddialarda da bulunur: “Lozan sulhunun, Batı emperyalizmasına karşı, kulis arası bir anlaşmayla, mukaddesatımızın bizzat imhasına memur edilmek gibi korkunç bir fedakârlık sayesinde elde edebilmiş olduğunu ileriye sürmüştük. Bu iddia, bir gün tespit edilince, vatan, hattâ dünya çapında bir ehemmiyete ulaşacak: ve son çeyrek asrın kıymet hükmünü ifadede cümle kapısı anahtarı yerine geçecektir. Şimdi bu iddiamızı, (Milli Şef)in artık Devlet Reisi bulunmamasından faydalanarak, biraz daha açıklamanın ve vesikalandırmanın zamanı gelmiştir.” (s. 3). İnönü, öyle bir istibdat yaratmıştır ki, cesur yürek Necip Fazıl bile onun hışmına uğramaktan çekinmiştir, artık meseleleri detaylandırarak anlatmaktan geri durmayacaktır. Derginin 29 Aralık 1950 tarihli 41. sayısında “Dedektif X” imzasıyla şunları yazar: “Hakikatte bütün ehliyet ve kabiliyeti, ‘Tebhirhane’ kâtibinin ehliyet ve kabiliyetinden de aşağı olan İsmet İnönü, kumandanlığı ve Başvekilliği boyunca sadece uşaklığını ettiği, üstelik içinden diş bileyerek çıldırasıya kıskandığı Birinci Cumhur Reisi ölüp de kendisi beklenmedik bir tarzda Cumhur Reisi olunca, seciyesinin bütün çizgileri vâkıalara intikal etmeğe başlamıştır… Mareşal Fevzi Çakmak tarafından bize bilfiil ve bizzat anlatıldığına göre bir zamanlar talebesi bulunduğu ‘Tohane-i Âmire’de sırf zabitleri görsün diye koridorlarda seccadesini serip namaz kılacak kadar ulvî (!) bir seciye taşıyan İsmet İnönü, zamanına göre dindar ve zamanına göre dinsiz görünmekten başka hiçbir rolü olmamış bir mürailik ve münafıklığın mensubu, korkunç bir Allahsızdır.” (s. 3-16). İktidardan düşen İnönü’ye saldırılarını arttırır ve hakarete varan tenkitler yöneltir Necip Fazıl. Hele de derginin 6 Ekim 1950 tarihli 29. sayısında, -DP’nin iktidara gelmesinin ilk günleri- “İsmet İnönü Destanıdır! SAĞIR” başlıklı yazısında ölçüyü tamamen kaçırmıştır: “sen kazdan daha ahmaksın! kurtulmuş olduk. Memlekette ihtikâr, rezalet, fuhuş, ahlâksızlık, suüstimal, idaresizlik ve iç düzensizlik o hale geldi ki, İsviçre gazeteleri şöyle yazdı: ‘-Bu harpten en ziyade faydalanması gereken Türkiyenin bu müflis hali, ne siyasî, ne idarî, ne içtimaî, ne iktisadî faktör bunu izah edebilir. İnsanın çokluk içinde bu yokluğa düşmesi için sadece çıldırmış olması lâzımdır!’… Her türlü emniyet duygu ve hesabına rağmen baş aşağı geldin! İşte bugün de ‘Başımızda kulak istiyoruz!’ gibi mücerret bir ibare yüzünden kapattığın mecmuanın, sana, isminle ve cisminle: -Sağır, sağır, sağır! Ezelî ve ebedî sağır!!! Diye hitabına mazhar oluyor; ve buna karşı herhangi bir vatandaş hakkında fazla bir mukabele imkânına malik bulunmuyorsun. Yazık ki, Demokrat Partide, senin gibi bir şahsın muhalefetiyle faziletlenmeye mahsus ehliyet yoktur!” (sayfa 9). “Ağaç”taki Nurullah Ataç ve Nazım Hikmet muhalefetinin yerini, “Büyük Doğu”da İsmet İnönü almıştır. Bu gösterge bile edebiyat ağırlıklı “Ağaç” ile siyaset ağırlıklı “Büyük Doğu” arasındaki farkı görmemize yeter.

Necip Fazıl’ın kumar ve at yarışı tutkusunu biliriz. Sanki o, kendine hakim olamayışının çaresini devletten beklercesine derginin 25 Ocak 1946 tarihli 13. sayısında “Bu Kanunu İstiyoruz: KUMAR” başlıklı 19 maddelik yazıyı yayımlar. Maddelerden bazıları: “Kumar mefhumunun çerçevelediği bütün fiil, görülmüş veya görülmemiş bütün şubeleri ve şekilleriyle ve küllî olarak Türkiyede yasaktır. Resmî ve hususî bütün piyango şekilleri, at yarışlarında müşterek bahisler ve saire, bu kanun neşri tarihinden itibaren mülga ve yasaktır. Kumarı bilfiil oynamak fiilinin cezası, bütün medenî haklardan mahrumiyetten başka 5 sene ağır hapistir.” (s. 4). Karakoç anılarında, Necip Fazıl’ı ziyaret eden ve at yarışı oynamaya davet eden bir kişiyle Necip Fazıl arasında geçen ilginç mücadeleyi aktarır: “Bir his, onu, bu müptelâsı olduğu hastalığa çekiyor, diğer his ise onu kurtarmak için öbür tarafa yöneltiyordu. Rahmanilik ile şeytanilik savaşıyordu âdeta içinde. Yüzünden okunuyordu bu savaş. Rahmaniliğin ağır bastığı anda adamı kovuyor, fakat biraz sonra şeytanın çağrısına kulak kabartmaktan kendini alamıyordu. Adamda ise yüz yoktu âdeta. Onur diye bir şey kalmamıştı sanki. Necip Fazıl ona o kadar hakaret ettiği halde çekip gitmiyordu. Hâlâ, şu atın, bu atın kazanacağından bahsedip duruyordu. Necip Fazıl da biraz önce, o adama, o sözleri söyleyen bir başkasıymış gibi, adamın tahminlerini eleştiriyordu.” (Sezai Karakoç, “Hâtıralar-CII”, Diriliş, S.109-110, 17-24 Ağustos 1990, s.13.). Necip Fazıl, muhtemelen kendisinin de katıldığı bir partide yaşananları tiksinerek anlatır, derginin 27 Eylül 1946 tarihli 48. sayısında “Kulak Misafiri” müstearıyla şu ihbarda bulunur: “14-15 Mayıs Cumartesi gecesi Yatkulübündeki sözde baloda 3 adet kumar masası kurulmuş, paranın en az döndüğü masada bile yüzlerce lira ile (oyun bakaradır) ilk çıkışlar yapılmış, zengin masada her çıkış 3-4 bin liradan eksik olmamış, kumar Pazar günü öğle vaktine kadar sürmüş ve neticede kulübün aldığı yüzde beş kumar hissesi (kanyot) 18 bin liraya varmıştır. İstanbul’un en yüksek sosyetesine (!) mensup şahıslar bu kumarda boy göstermişler; ve beş on bin kişinin har vurup harman savurmasına karşılık yüzbinlercesinin açlıktan kırıldığı koca Şehrin ahlâk faciasını ve kazanç tezadını, kumar masalarında yarım milyona yakın para döndürerek ispat buyurmuşlardır.” (sayfa 8). Necip Fazıl’ın kumarla başı beladadır, edebiyat çevreleri ve iktidar bunun farkındadır, bu kusurunu ifşa ederek onu itibarsızlaştırmaya çalışırlar da. Bir gün kumarhane baskını haberi gazete manşetine düşer, fotoğrafta Necip Fazıl da vardır, bir yazarın ortamı gözlemlemesinden ibaret olduğunu yazsa da okur bu savunmaya inanmaz. Basın Necip Fazıl’ı adeta ipte sallandırmıştır. O, kendi kişisel tarihini de hiçbir sansüre uğratmaksızın tahlil etmekten geri durmamış, kumar meselesini de ele almıştır: “‘Büyük Doğu Cemiyeti’ni iki saik yıktı: Kadro zaafı ve kurmay heyeti yoksunluğu; ve ‘hürriyet’ nârasıyle gelen, Halk Partisin taş çıkartacak derecede yalan-dolanda mütehassıs tiplerce, Sabık Şair’i müslümanların günlünden düşürmek için tertiplenmiş kumar komplosu…” (Bâbıâli, 301). Sezai Karakoç da bu meseleyle ilgili tarihe not düşüyor: “Sonra dergide Büyük Doğu Cemiyetinin kapandığını, kapanmadan önce de Cevat Rifat Atilhan’ın ve Abdürrahim Zapsu’nun ihraç edildiğini okuduk. Üstad’ın yazdığına göre, geceleyin gizlice şubeler arasında telgraflaşmalar olmuş, Üstadın başkanlıktan alınarak yerine Cevat Rifat’ın getirilmesi kararı verilmişti bazı tertipçilerce. Kumar hadisesinden sonra Üstadın cemiyetin başkanlığını yapamayacağını yaymışlardı. Onun üzerine şubeler arasında bu gizli haberleşmeler olmuş ve bu karar alınmış.” (Dönem 7, Sayı 46, 2 Haziran 1989, sayfa 6-8). Sezai Karakoç, her zaman olduğu gibi dönemi geleceğe ışık tutacak şekilde okur: “Üstad, kumarhaneye, savunmasında dediği sebeplerle mi gitmişti, yoksa eski zaafına mağlup olarak mı orada bulunmuştu bu bir tarafa, gerçekte olay, basının, karanlık güçlerin ve maalesef kısa vadeli düşünen hükümetin bir komplosuydu sanırım. Halk Partililer, bir kez daha Menderes’i kandırmışlar, ve ‘bu parti ileride büyür, sizi de siler süpürür’ demişlerdi herhalde. Bunun üzerine, o baskın yapılmış ve tüm hasımlar, emellerine nail olmuşlardı. Oysa, Menderes, Büyük Doğu Cemiyeti’nin ve daha sonra kapatılan parti ve derneklerin yaşamasına göz yumsaydı, bunlar D.P’den ziyade C.H.P. dirilmeyecek, belki de ihtilâl olmayacaktı. Ama Menderes aldatılmış ve bu baskın yapılmıştı. Dediğim gibi bu baskın, en çok yeni parlamaya başlayan Nurculuğun işine yaramıştı.” (Dönem 7, Sayı 46, 2 Haziran 1989, sayfa 6-8). Hâlbuki ne Necip Fazıl’ın kendi ne de başkaları bilmektedir ki, en büyük kumarı, İslami davayı sahiplenmekle hayatı üzerine oynamıştır. Başka oyuna gerek yoktu aslında.

Menderes’le de kumar oynamıştır Necip Fazıl. DP’nin ilk yılında “Büyük Doğu” yeni iktidara karşı muhalefetine devam edecek, bu nedenle hükümetten baskı görecektir. Neticede Menderes de CHP kökenlidir, ancak Necip Fazıl daha sonraki dokuz yılda DP ile mutabakata ulaştığı izlenimi uyandıracaktır.  Menderes’i “çilekeş”, “bizden biri” diye sonradan olumlamıştır. Necip Fazıl’ın Menderes ile görüşmelerine Sezai Karakoç da şahit olmuştur. Necip Fazıl, Peyami Safa ile çok sert bir polemik yaşamaktadır, araya Menderes girer, birbirlerine saldırmamalarını rica eder: “Yazı dizilirken Menderes’ten telefon geldi. Necip Fazıl Bey’den Peyami Safa’ya cevap vermemesini rica ediyordu… N. Fazıl Bey, yazıyı yayımlamadı.” (10 Kasım 1989, Dönem 7, Sayı 69, Sayfa 7). “Bir gidişimiz de Ramazan’daydı. Üstad, sigara tiryakiliği sebebiyle, Başbakanla görüşmesinde gerektiği gibi konuşamamak korkusuyla oruç tutamadığını söyledi. Bir iki sigara içtikten sonra gitti. Ben ağaçlık bir yerde bekledim. 40-45 dakika sonra döndü. Yine Menderes’le görüşememişti. Bir gün de, birlikte postaneye gittik. Üstad, yeni bir tren hattının açılış töreni için o sırada Muş’ta bulunan Başbakan Adnan Menderes’e şu telgrafı çekti.

Etmesinler feramuş. Stop.

Olurum sonra hamuş. Stop.

Ana hat bizimledir. Stop.

Ankara-Edirne-Muş. Stop.

Bu telgrafı yanlış yorumlamamak lâzımdır. Anlamı: ‘bizi unutmasınlar, sonra susarım. Bütün Türkiye de bizimle beraberdir’ olan bu telgrafı, ‘para vermezseniz ben düşmanlarınıza olan hücumlarımı durdururum.’” (13 Ekim 1989, Dönem 7, Sayı 65, Sayfa 9-10).

Necip Fazıl, Adnan Menderes ile arasındaki ilişkiyi şu cümlelerle özetler: “İşte politika!.. Sabık Şair’le Adnan Menderes arasında, 1952 günlük Büyük Doğu’larından haftalıklarına kadar bütün münasabet, aktifliğini doğrudan doğruya Sabık Şair’in temsil ettiği bu politika dairesi üzerinde seyretmiş, Menderes hiçbir defa ve hiçbir vesileyle Sabık Şair’e yön göstermemiş, daima zarif bir tebessümle susmuş, her fikrini dinleyip hiçbir fikrine ameliyede yer vermemiş; Sabık Şair de onu kullanabileceği kadar kullanmış ve kullanılamaz olduğunu kaç defa gördüyse, o kadar defa tarafından terk edildiğine ve sırt çevrildiğine şahit olmuştur. Ve bütün bunları Sabık Şair, dâva ve gayesinin izzeti adına yapmış, maşa kullanmayı bilmiş, fakat maşa olmamıştır.” (Bâbıâli, 305).

Hakikatli ve gözü dönmüş darbecilere karşı bile cesaretli adamdır Necip Fazıl, şahidimizse Sezai Karakoç : “Necip Fazıl Bey de, şahit olarak Yassıada’ya çağrıldı. Necip Fazıl Bey, Menderes’i övdü.” (16 Mart 1990, Dönem 7, Sayı 87, Sayfa 7).

Vesselam.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir