Omurilik İle Beyin Arasında Bir Salıngaç: Gülmek, Espri, İroni Filan / Zafer Acar / Makale

İnsan güler, bu kadar basit. Ama durmuyor zihnimiz, irili ufaklı birçok meselede olduğu gibi bu yalınlığı da bulandırmak zorunda sanki. Alışkanlık işte, tuhaf sorularla huzurumuzu kaçırmaktan keyif alıyoruz. Felsefi huzursuzluğu söz sanatlarıyla süsleyip cici bici göstererek edebiyat yapıyoruz: trajedi, komedi filan. İşte kolay kolay fark edilemeyen, fakat her birinde çatlaklar bulunan bu tarz alışkanlıklara çomak sokar ironi. 

Umberto Eco “Gülün Adı” romanında, Aristoteles tarafından kaleme alındığı ve kaybolduğu düşünülen bir kitabın, daha doğrusu bir söylencenin peşine düşer. Bu kitap-söylence, “Poetika”nın ikinci cildidir ve komedyayı irdeler. Kaybolmuş mudur, niçin kaybolmasın; çünkü daha nicesi gibi –binlerce peygamber bile unutulmuş- Aristoleles’in kendisi de M.Ö. I. yüzyıla dek yaklaşık 300 yıl unutulmaya terk edilmiş, sonradan Horatius gibi takipçileri tarafından hatırlanmıştır. Düşünürlerin hafızası, kitaplarından çok, takipçileridir, deyip geçelim. Umberto Eco, arayışından eli boş döner, yok hayır, bu Eco’ya haksızlık olur, arayışından “Gülün Adı” gibi bir romanla döner, demeliyiz. Felsefi bir çalışma beklerken bir edebi türle karşılaşmak kolaycı okuru daha çok sevindirmiştir elbet; yoksa Aristoteles’in komedyasıyla didişip duracaktık. Üstelik klasik aşığı, romantik Eco’dan doğacak edebi değil de felsefi bir metin “Gülün Adı” kadar nitelikli olmazdı, zannımca. Şimdi elimizde çakma bir filozof değil de nitelikli bir roman, edebiyat âlimi var.

Eco’dan evvel de Aristoteles’in kayıp olduğu iddia edilen o kitabı kafaya takmış biri daha vardır: Bergson. Ama Bergson, hayali-tozlu kütüphanelerde arayışa çıkmaz, saf zihinde gerçekleştirir arayış yolculuğunu ve atmosferde dolaşıp duran o kayıp bilgiyi büyük oranda bulur da. Bergson’un neyi bulduğunu, yapacağımız alıntılarla göstermeye çalışacağız, ama herkes gibi o da sırasını beklemek zorunda; Bergson’a dek düşünürler durmamış, trajik olandan fırsat buldukça sıradan addedilen komedya üzerine de düşünmelerde bulunmuşlar. Bu gayretlere rağmen durumun vahameti, Bergson’u şaşırtmış: “Basit olmasına karşın bu kadar önemli bir olgu nasıl olup da düşünürlerin dikkatini daha çok çekmemiş?” (2011, 12). Bergson’dan önce Kierkegaard da ironiye yönelik ilgisizlikten bahseder: “İnsan bu kavramın [ironi] kapsamlı ve geniş bir tartışmasına girmek isterse, çok geçmeden sorunlu bir tarihçeye sahip olduğunu, ya da hiçbir tarihçesi olmadığını görecektir.” (2020, 265). Durumu ilginç bir şekilde metafizik alana çeker: “İroninin geçmişi yoktur. Bunun nedeni, ironin metafizik soruşturmalardan çıkmış olmasıdır. Sonlu benliği sonsuz benlikle karıştırmış, sonsuz benliğin bir geçmişi olmadığı için, sonlu benliğin de geçmişi olamamıştır.” (2020, 308). Evrene, hakikati hisseden ermişlerin ya da kinik düşünürlerin gözleriyle bakmayı denemiş sanki Kierkegaard, geçici olana sonsuz duygularla bağlanan insanı görmüş ve ironinin en kendine has özelliklerinden birini betimlemeye çalışmış. 

Bahsi geçen kayıp kitabına rağmen Aristoteles, “Poetika”sında komedyaya genel de olsa bakışlar atmaktan geri durmamıştır, onun bu bakışları kayıp kitabın özeti olarak okunabilir: “Komedya, daha önce de söylediğimiz gibi, aşağı karakterli insanların taklididir. Ne var ki kötülüğün tümünden değil, yalnızca gülünç olanından söz eder; bu da çirkinliğin yalnızca bir bölümüdür. Çünkü gülünç olmak kusurdur, çirkinliktir, ama ne acı ne de zarar getirir insana. Komedya maskesi bunu çok iyi simgeler: Çirkin ve biçimsizdir, ama herhangi bir acı belirtisi yoktur bu yüzden. Tragedyanın geçirdiği değişimleri ve bunların yaratıcılarını biliyoruz; ama komedyanın kökeni konusunda pek bilgimiz yok. Çünkü başlangıçta pek önemsenmemiş komedya… Ve ancak komedya o kendine özgü biçimine kavuştuktan sonra komedya ozanlarının adlarını anımsar olmuşuz.” (2019, 27). Aristoteles’in komedyayı işleyen kitabı da küçümsenmiş olmalı ki kaybolmuş. Anladığımız kadarıyla eski insanlar –özellikle seçkinci üst sınıf- aşırı ciddiymiş, onlara gülünç olan şeyler kusurlu-çirkin ve kötülüğün bir parçasıymış gibi gelmekteymiş. Modern dünyanın içine doğmuş olan bizlere bu yaklaşımlar absürt gelebilir. Acaba ironiyle özdeşleşen Sokrates mi söyletmişti bunları Aristoteles’e. “Diyaloglardan öğrendiğimiz kadarıyla, Sokrates, çirkin, şişman ve gülünç görünümlü bir insandı. Buna karşılık, eşi bulunmaz bir zekâya ve kişiliğe sahipti. İşte, Sokrates’in ‘dış’ı ile ‘iç’i arasındaki bu farklılık, ironi tarihçileri için kavramın simgesel özünü oluşturur diyebiliriz.” (2017, 259). Sadece Aristoteles değil, genel olarak Yunanlılar güzel bir ruhun ancak güzel bir vücutta olabileceğine inanırdı. Böyle bir toplumda kim bilir garibim Sokrates, hayat boyu neler çekmiştir, istem dışı çirkinliği yüzünden onun ağzından çıkan her şey, hakikat de olsa egemenlerin gözüne şeytani görünmüş anlaşılan. Sokrates, sırf kendi hakikati için bile olsa böylesi yanlış anlayışa saldırmak zorundaydı ve bence kinik yaşamıyla şunu demiştir insanlığa: Yoksulluğumla sizden zengin, çirkinliğimle sizden iyi ve güzelim. İronik bir yaşam işte. Bazen ironist, fıçıda yaşayan Diyojen mesela, kendini acınacak bir zavallı gibi sunabilir, böylece ironinin geçici güvenilir kıyılarına sığınır, çünkü acınası olan tehlikeli değildir; ama bu, ebedi kurtuluş anlamına gelmez, bir gün dili sürçer, onun da kabaran öfkesi ironi yapmasını engeller, apaçık konuşmasına neden olur, dolayısıyla dalgalar çok sert gelebilir üzerine. Sokrates, bunu yaşamıştır, çirkinim ama kötü değilim, demek suçunu işlemiştir. Aristoteles’in geleneksel tavrından etkilendiği anlaşılan modern zaman düşünürü Fischer, “gülünç, bir yönüyle çirkinle ilişkilidir,” (1998, 41) der. Modern aklın içinde de yanılgı devam eder yani. Özü itibariyle teknolojik gelişmelerdeki gülünçlüğü sezen Bergson –makine metaforunu vurguluyorum- itirazda bulunur bu çirkin yaklaşıma: “Komik, çirkinlikten çok, katılıktır… İnsan bedeninin durumları, jestleri ve devinimleri, bu beden bize basit bir makineyi düşündürdüğü ölçüde gülünçtürler.” (2011, 25). Öte yandan kendiliğinden gülünç tipler var, gerçekten var, Aristoteles’e kulak verirsek bunlara kötü ruh taşıyıcıları olarak bakarız, öyleyse bir defa daha Bergson’a başvuralım: “Durmadan ağlıyormuş gibi görünen yüzler vardır. Kimi yüzler hep gülüyorlarmış ya da ıslık çalıyorlarmış gibi görünürler, kimileri de hayali bir trompeti üflüyorlarmış gibidirler. Tüm yüzlerin en komik olanları bunlardır. Komiğin etkisi, nedenini ne denli doğal olarak açıklarsak o ölçüde komik olacaktır kuralı burada da doğrulanıyor… Öyle ki kendi kendisinin karikatürü olan bir yüze güleriz.” (2011, 23-4). Sıradanın dışına çıkmıştır bu yüzler çünkü, ama ne kadar gülersen gül bu yüzler, cerrahi operasyon olmadan –bu da modern tıbbın imkânı- değişemez. Çirkinlik-güzellikten ziyade yüze mimikler üzerinden yaklaşmanın daha sağlıklı sonuçlar vereceğini düşünüyorum. Yüzün kişiliği mimikleridir; kişilik ise insanın en mühim yanı filan. Bergson sezgiciliğine kapı aralayan bir düşünür olarak bildiğimiz Pascal da yüz metaforu üzerinden meseleyi ele alır: “Birbirine benzeyen iki yüzden biri tek başına gülünç bir etki yapmaz, buna karşın ikisi birden, benzeyişleri yüzünden, gülünç bir iz bırakır.” (2011, 92). Freud, bu fikirlerin Bergson’a ait olduğunu söyler, halbuki Bergson kaynağını gizlememiş, referans olarak Pascal’ı göstermiştir kitabında. Freud: “İnsan birbirine çok benzeyen iki yüz gürünce, aynı kalıptan ya da benzer mekanik yöntemlerden elde edilmiş iki dökümü düşünür. Kısaca bu olgulardan gülme nedeni, canlı olanın cansızdan uzak oluşudur ya da canlının cansıza alçaltılması da diyebiliriz (Bergson, 1900, 35). Dahası eğer Bergson’un bu akla yakın önerilerini benimseyecek olursak onun görüşünü bizim kendi formülümüz içine katmada güçlük çekmeyiz.” (1998, 239). Bilgi kaynağının dikkatsizlik yüzünden nasıl deformasyona uğradığına bir kez daha şahit oluyoruz. Bu mesele bir tarafa, biz, Bergson’un Pascal’ı ne kadar başarılı yorumladığına, yeni merhalelere taşıdığına bakalım: “Bir konuşmacının tek başlarına gülünç olmayan jestleri, yinelenirlerse güldürürler. Çünkü çok canlı olan yaşam yinelemeye gelmez, tam bir benzerlik varsa, orada canlı bir şeyin ardında işleyen mekanik bir şeyin varlığından kuşkulanırız. Birbirine çok benzeyen iki yüz karşısındaki izleniminizi inceleyiniz; göreceksiniz ki aynı kalıptan çıkmış iki kopyayı, aynı mühürle basılmış iki damgayı ya da aynı klişeyle yapılmış iki baskıyı, nihayet bir seri üretim yöntemini düşünmektesiniz. Burada gülmenin gerçek nedeni yaşamın makineleşmeye yönelmesidir.” (2011, 27-8). İnsanın kendi kendisiyle ya da bilmediği ikiziyle karşılaşması komikten çok ürkütücü olabilir. Dışarıdaki için komiktir belki; çünkü genelde korku yaşayana, acı çekene bir yerlerini kırmamış ya da ölmemişse gülünür. İnsanın vahşi yanıdır bu aslında. Tersine çevirmeyi –yer değiştirme- yaşayanlar çoğunlukla şok yaşarlar, bazen seyirci de bu şoktan etkilendiği için gülemez. “Face to Face” filmi bu açıdan ilgi çekicidir.  

İnsana makineleştiğini hatırlatır Bergson, yeniden canlanmasını, ruhuna sahip çıkmasını telkin eder, bu bakımdan can-ruh meselesine biraz da inanç merkezli düalist bakar: “Giysi bedene göre ne idiyse, beden de ruha göre o duruma gelecek, yani canlı bir enerjinin üstüne konmuş cansız bir madde olacaktır… bir yanda akıllıca çeşitlenmiş enerjiye tinsel kişiliğimiz, öteki yanda akılsızca tekdüze bir biçimde makineye özgü inadıyla işe karışan, işi engelleyen beden söz konusudur. Bedenin bu istekleri ne ölçüde bayağı olur, ne ölçüde tek biçimde yinelenirse, komik etki de o ölçüde büyük olur… Ruhun önüne geçen beden. Böylece daha genel bir şey elde etmiş oluruz: Özden üstün olmak isteyen biçim; öz anlamı ile kavga çıkarmaya çalışan söz gibi. Komedyanın bir mesleği komik duruma sokarken  bize çağrıştırmak istediği de bu düşünce değil midir?.. Böylece araç amacın, biçim de özün yerine geçer… Söz konusu olan canlı varlık bir insandı, bir kişiydi. Mekanik düzenek ise tersine, bir nesnedir. Demek ki bu açıdan bakıldığında burada güldüren şey bir kişinin bir an için nesneye dönüşmesidir… Bu yüzden tragedya ozanları dikkatimizi kahramanlarının maddiliği üstüne çekebilecek şeylerden kaçınmaya özen gösterirler. Beden kaygısı işe karıştı mı komiğin de işe sızmasından korkmalıdır.” (2011, 36-7-9). Demek ki, biçimi özün önüne geçirmeye çalışan modern sanat Bergson’a göre komiktir –bu meseleyi irdeleyeceğiz-. Makine, ritmik tekrarlarla işler: tekrar. Komedyenlerin gülüncü tekrir sanatında araması boşuna değildir. Bergson meseleyi daha bir somutlar: “Jestlerde, davranışlarda, hatta yüz çizgilerinde bulunabilen katı, kalıplaşmış, nihayet mekanik şeylere güleriz. Bu tür katılık dilde de gözlenir mi? Kuşkusuz; evet, çünkü hazır formüller, kalıplaşmış sözler vardır. Hep bunlara göre konuşan bir kişi hep komik olur.” (2011, 68). Kemal Sunal’ın gülmesi, Şener Şen’in mimikleri birer kalıptır en nihayetinde. Bu tekrarlar bizi güldürür. Konuşurken aynı kelime veya kelime grubunu sık sık kullanan konuşmacılara, bu mekanik durumu fark edenler gülebilirler. Durumun kendisi, ironiyle ilişkilendirilemeyecek kadar komiktir. Marks, “tarihte olaylar ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak tekerrür eder,” derken tekririn işlevini vurgular. Marks’ı okumuş bir Şarlo da “trajik olan ikinci kez tekrarlanırsa, o artık trajikomiktir,” diyerek bir aforizmayı ikinci defa tekrarlamış, komik duruma düşmüştür. Şarlo için sorun değildir bu. Gülme ile makineleşmek arasındaki ilişkiyi Aristoteles gibi antik çağ filozofu değil, ancak sanayileşmiş bir toplumun düşünürü kurabilirdi; gerçi Bergson eski göstergelerle de meseleyi betimlemeye çalışır: “Komik denen fantezinin en belli başlı biçimlerinden biri canlı bir insanı bir tür ipli kukla gibi göstermektir.” (2011, 66). Hangimiz bir şekilde birilerine bağlı değiliz ki. Hakkını yemeyelim Aristoteles’in, ironi hususunda da bugüne kaynak teşkil eden yaklaşımları yok değil: “Aristoteles, ironi kavramını, kişinin kendi kendisini önemsiz göstermesi çerçevesinde tanımlar. Bu kapsamda, ‘övünme’nin zıddını oluşturmaktadır. Aristoteles, ironiyi eireon ve alazon kavramlarından yola çıkarak açıklar. Eiron ‘kendi kendisini kötüleyen’ bir karakterdir ve sürekli övünen alazon’la karşıtlık oluşturur.” (2017, 260).

Bergson’un keşif niteliği taşıyan yaklaşımı, sanat dünyasında da karşılık bulmuş görünüyor. Charlie Chaplin’in –Kemal Sunal ile Şener Şen’i etkilemiştir- “Modern Zamanlar” filmine makineler içerisinde makine gibi hareket eden bir özne-nesne karışımı karakter konu olur; bu, yer yer ironikleşen trajikomik bir durumdur. Genel olarak Fütüristlere ve özelde Nazım Hikmet”in “Makinalaşmak” şiirine Bergson’dan bakmak gerektiği kanaatindeyim. Bergson, fikirlerini temellendirmek adına bizi gözlemde bulunmaya davet eder: “Dans edilen bir salonda dansçıların bize hemen gülünç görünmeleri için kulaklarımızı müziğin sesine tıkamamız yeter… Gelişigüzel ya da dinsel törenlerin ciddi olan konularını unuttuğumuz anda, bunlara katılanlar bize devinen kuklalar gibi görünürler.” (2011, 13-34). Perde arkasından oynatılan kuklalar bizi güldürür; ama perde arkasındaki de bir kuklaysa bu absürt görüntüden çarpıcı bir ironi doğar. Doğrusu ilk başlarda gülünç ya da ironik bulduğumuz şeylere zamanla gülmemeye başlarız; kanıksamanın körlüğüdür bu. Bilim kurgu filmlerinde artık sürekli karşımıza çıkan makine-insanlar (terminatör vs.) bizi güldürmez, sadece heyecanlandırır. İnsanların robot gibi dans etmelerini, bir sanat verimi olarak hayranlıkla izleriz, onlara gülmeyiz. Peki neden? Ekranlarda sıklıkla rastladığımız makine-insan veya robot gibi dans, taklidin taklididir; ikileme değil, üçlemedir, ayrıca taklit edilen-kendisine benzetilen gizlenmemiştir. Şarlo’da bir gizlilik vardır, güleriz, çünkü güldüğümüz şeyi tam bilmeyiz. Şarlo’ya neden güldüğümüzü öğrendiğimize göre, artık eskisi kadar çok gülmeme ihtimalimiz var; çünkü bilgi ciddiyettir en nihayetinde.

“Théophile Gautier aşırı komiğin saçmanın mantığı olduğunu söylemiştir.” (2011, 104). Cemal Süreya modern şiirdeki absürtlükle tekerlemeler, Bergson ise Saf Şiir ile komedya arasında işlevsel bakımından yakınlık bulur: “Komedya arı sanat gibi, yarar gözetmez değildir; gülmeyi düzenleyerek toplumsal yaşamı doğal bir ortam olarak kabul eder, hatta bu yaşamın tepilerinden birini izler, bu noktada da toplumla bir bozuşma ve yalın doğaya dönüş olan sanata sırt çevirir.” (2011, 98). “Sanat, sanat için”ciler ironist olamazlar, bu yüzden ironiyi küçümseyip dışlamışlardır; “sanat, toplum içindir”in savaşçısıdır ironist. Öyleyse işler tersine dönebilir, dışlayanlar dışlanabilirler. “Anlamsızın anlamı”, “belirsizlikteki mistik tat”, “abartılı çocuksu duyarlılık” –Picasso’nun resimleri- gibi modern yönelimlere dayanan II. Yeni şairleri ve 50 Kuşağı öykücülerindeki bu çarpık varoluşçu-nihilist-postmodern yönelime gelecek nesiller kahkahalarla gülerse şaşırmayalım. Ama hayır, Batılılaşma yolundaki Türk edebiyatının taklit eserlerine gülmeyip üzüleceklerdir; çünkü taklidin taklidi acı bir duygu barındırır içinde. Gelinen noktaya şahidiz: Sanat galerileri çöplüğe dönüşmüş durumda; okur-seyirci bu tür saçmalıklara kendisinden yaratıcı, müthiş fikirler katmaktan bıktı. Kitap satın alanlar ya da galerilere, tiyatrolara gidenler bir süre daha nitelikli eserlerle karşılaşamazsa bu kadim sanatlar devrini kapatacaktır, öngörüsünde bulunmak çok da zor değil. Modern insana, sinema yeter de artar bile. Değil mi. Makine gibi nesneleşen insanlarla dolu bir dünyada yaşıyoruz, bu bakımdan gülecek bir şey de kalmadı. Hatta, kendi devirlerinde toplumsal katılığın dışına çıkan, kişilik sahibi kimseler komiğin ilgi alanına girmeye başladı bile: Charlie Hepdo bu duruma iyi bir örnek.

Hegel, komedi ile ironi ayrımını yapmadan geleneğin içinden konuşur bazen: “İroni, bütün bağlarını koparmış olan ve yalnızca kendinden zevk alma mutluluğu içerisinde yaşayabilen ego’nun kendisinde yoğunlaşması olarak ortaya çıkar. Bu ironi Friedrich von Schlegel tarafından icat edildi, başka pek çok kişi de bunun hakkında gevezelik etti ve bugün aynı şey yapılmaktadır. İroninin bu olumsuzluğunun bir sonraki biçimi, bir yandan, olgusal, ahlâkî ve içsel değere sahip her şeyin boşunalığı, nesnel ve mutlak geçerli olan her şeyin geçersizliğidir. Eğer ego bu bakış açısında kalırsa, kendi özelliği dışında kalan her şey ona geçersiz ve boş görünür; bu yüzden bu öznellik de içi oyuk ve boş hale gelir ve bizzat salt boşunalık olur.” (2012, 66). Hegel’in böyle bırakmadığını, ironiyi gruplara ayırdığını belirtir Cebeci: “Hegel, ironiyi ‘Sokratik ironi’ ve ‘modern (romantik) ironi’ olarak ikiye ayırır. Hegel’e göre, Sokrates’in temsil ettiği ironi öznel olmakla birlikte nihilist değildir. Buna karşılık Schlegel’in temsil ettiği ‘modern ironi’  bir oyundan ibarettir.” (2017, 272). Soğukkanlı Sokrates ironisini akılla, Schlegel ironisini –belki de espri demeli- zekâyla mı ilişkilendiriyor Hegel. Olablilir, ancak biz akıl dolu zekâdan yanayız, akılsız-anlık zekâ bir işe yaramaz, ironiden çok güldürmeceyle sonuçlanır, tersi ise bönlük hissi uyandırır.

Gerçekten sonsuz arzularla yaşadığımız dünya hayatının geçiciliği ironik bir gösterge olarak bizde dervişleri, Batı’da ise nihilistleri doğurmuştur; ilk bakışta bu ikisi arasında bir benzerlik görülse de aslında dervişlik, fakirlikteki zenginlik, ayakları yere basan yüceliktir, murada ermişliktir. Nihilist daha ziyade bunalımdan doğar, bunalım ise kıymetli nesnelerin saldırısına uğrayan burjuva çıkmazıdır, zenginlikteki fakirliktir yani, başı göğe eren alçaklıktır, yenilmişliktir. Kutsal kitaplar da bu hayatın hakiki olmadığını söyler, geçiciliğini vurgulasa da hiçliğe salmaz insanı. Nihilist ise geçiciliği hiçlik diye yorumlar. Eserlerinde okurları ve yarattığı karakterlerle konuşan yazar, eserinin gerçek olmadığını, kurgu olduğunu belirterek Tanrısal bir ironi yaratmaya çalışır, bir nevi kendisini yaratma kudretine sahip yüce varlık olarak sunar. Bu tekniği kullanan eski yazarlar iyi niyetliydi; fakat postmodernler, gerçek-hakikat diye bir şey olmadığı, her şeyin oyundan ibaret olduğu telkiniyle okuru hiçliğe fırlatıverir. Hegel haklıdır. Bize düşen kurgudan –isterse buna oyun desinler- yararlanarak gerçekliği aşan bir hakikatle buluşmaktır.

Bergson da gülmenin toplumsal adalet ve adaletsizliği üzerine değinir, ironiyle ilişkilendirmemek gerek bunu: “Gülmenin pek hoşgörülü bir yanı yok; o halde daha çok, kötülüğe kötülükle yanıt veriyor… Toplum kendisine karşı saygısızca davranışların öcünü gülme ile alır. Gülme, içinde sempati, iyilik belirtisi taşısaydı, amacına ulaşamazdı… Gülme ille de adaletli olamaz… suçsuzlara ceza verir, suçluları esirger; genel bir sonucu amaçlar, her bireysel durumu ayrı ayrı incelemeye bakmaz.” (2011, 110), “Bir komik kişinin genellikle gülünçlüğünden habersiz olduğu ölçüde komik duruma düştüğünü görmek yeterlidir. Komik bilinçdışıdır; Gyges’in yüzüğünü ters bir amaçla kullanılıyormuş gibi, herkese görünür olurken, kendi kendine karşı görünmez kılar.” (2011, 19). Gyges’in yüzüğü: Lidya kralı, efsaneye göre kendisini görünmez yapan bir yüzüğe sahiptir. Bergson, toplumun acımasız yüzünü de hatırlatmış oluyor bize. Onun “komik bilinçdışıdır” yaklaşımı, Freud’un “Espri” kitabını yazmaya mı itti acaba. Olabilir. Bergson, tespitini şöyle örnekliyor: “Harpagon cimriliğine güldüğümüzü görseydi, bu huyunu düzeltirdi demiyorum; ama bunu bize daha az ya da başka türlü gösterirdi. Şimdiden söyleyelim: Gülme bu anlamda ‘töreleri düzeltir’; nasıl olmamız gerekiyorsa hemen öyle görünmeye çabalamamızı sağlar, sonunda da kuşkusuz öyle oluruz.” (2011, 19). Harpagon, Molliere’in “Cimri”sinin başkarakteri. Güldürmenin nesnesi zayıf, dalgın –dertli yani-, aptal, cahil, budala kişi; ironinin nesnesi ise güçlü, zalim, zeki kişilerdir. Bu nedenler Sokrates’in savunması dışındaki metinleri, muhatap olarak zayıf karakterler seçtiği için ironik değildir. Yani Aristoteles’in söylediğinin aksine gülünen –çoğunlukla mazlumdur; zalim olan kişi ironin merkezindedir- acı çeker, zarar görür. Bu bağlamda Kur’an ve hadislere bir göz atalım:  “Doğrusu, ‘suç ve günah işleyenler,’ kimi iman edenlere gülüp-geçerlerdi.” (Mutaffifin, 29). “Fakat onlara ayetlerimizle geldiği zaman, bir de ne görsün, onlar bunlara (alay edip) gülüyorlar.” (Zuhruf, 47). “Meryem oğlu (İsa) bir örnek olarak verilince, senin kavmin hemen ondan (keyifle söz edip) kahkahalarla gülüyorlar.” (Zuhruf, 57). Kierkegaard tarihi vakıaları çok iyi okuyup yorumlayan bir düşünür, şöyle der: “Tanrıların ulvi gerçekliği bile ironinin delici saldırılarından uzak kalamamıştı.” (2020, 278). Kierkegaard’ın bu tespiti aklıma Kaygusuz Abdal’ın şathiyesini getirdi: “Kıldan köprü yaratmışsın/Gelsin kulum geçsin diyü/Hele biz şöyle duralım/Yiğit isen geç a Tanrı.” Elbette Kaygusuz’dan haberdar değildi Kierkegaard, buna ihtiyacı da yok zaten, çünkü Rönesans ve Reform’u yaşamış bir Avrupa edebiyatında böylesi örneklerle bol bol karşılaşmıştır. Dinle, kilise ve papazlarla alay eden yüzlerce kitap, film var modern Batı’nın arşivinde. Yukarıdaki ayetlerden de kolaylıkla anlaşıldığı üzere “gülmek” küçümseyici kahkaha, hatta bir amaca hizmet eden ironi boyutuyla ele alınmış; bu gülme şekli yasaklanmamıştır, çünkü “artık bugün, iman edenler, kafir olanlara gülmektedirler.” (Mutaffifin, 34), şeklinde bir ayete de muhatap oluruz, ama bir şartla: “Öyleyse kazandıklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar.” (Tevbe, 82). Müslüman olmak bir ironiyle başlar. Kelime-i şehadet büyük bir devrimci ironik öz taşır: “lailaheillalah”; önce bütün ilahları-putları devireceksin.

İroni birileri yerine acı çekmektir, içe akan gözyaşlarıdır filan. Diyalektik düşünmenin, kişinin kendi personalarından biri ya da kendi dışındaki bir özneyle gerçekleştirilebileceğine inanan yazı karşıtı –yazı statiktir çünkü- filozoflarda bile gülmek, ağlamak ile ilişkilendirilip tartışılmamıştır. Halbuki gülmek ile ağlamak iç içedir, sevinç gözyaşları bunu gösterir. Büyük acılar yaşayanların ağlayamayıp gülme krizlerine girdiğini biliyoruz, bazen gülmek öfkenin, ağlamanın bir üst aşamasıdır. Aşırı gerçeklik-acı-yıkıma dayanabilmek, bir nebze soluklanabilmek (spirare) için gülmeyi savunma mekanizması olarak kullanır insan. “Joker” filminde tam da bu duruma şahit oluruz. [Fransızca esprit “1. ruh, 2. zekâ, nükte” sözcüğünden alıntıdır. Fransızca sözcük Latince spiritus “nefes, ruh” sözcüğünden evrilmiştir. Bu sözcük Latince spirare “solumak, nefes almak/vermek” fiilinden türetilmiştir.] Bergson, “Gülme” kitabında “espri”nin etimolojisinden yola çıkmış gibi, “espri”yi zekâ-ruh geçişliliğinde kullanmış. Anlaşılan Freud da “Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri” kitabında “espri”yi ruhla ilişkilendirip psikolojik yönden incelemeye çalışmış. Filozofların sözlüklere düşkünlüğünü anlamak zor değil.

Dikkatle bakanlar, ironinin bir üstkurmaca (meta-fiction) olduğunu görecektir. Kendiliğinden bir imgedir ironi; sanatla iç içe olmadan var olamaz, tek başınalığı, arada bir görünmeyi sever, bir eserde üst üste gelen ironi, metni üst üste gelen imgeler gibi boğucu kılar. Bu tarz yorucu ironi gösterisi, ben çok ama çok zekiyim imajı yaratır ki, nitelikli okur bu tiplerden hiç mi hiç haz etmez. İroniyi mecazlardan ya da edebi sanatlardan biri olarak gören kuramcılar yok değil; ama daha çok bir sonuçtur ironi, söz sanatlarından yararlanır: tariz, kinaye, tecahül-i arif, tekrir, benzetme vs. İroni, retoriktir bir açıdan da. Sanatla süslenmiş politik bir tutum filan. Güldürmeye dayalı bir televizyon progaramı yapan Trump’ın Amerikan başkanı –Ronald Reagan gibi bir film yıldızı da başkan olmuştu-, komedyen Vladimir Zelenskiy’nin Ukrayna devlet başkanı seçilmesi üzerine düşünmek lazım. Düşünenler olmuş tabii, Ernst Kris: “Genel olarak söylenirse, hızlı yanıt ve nükte, sıradan şeyleri alışılmadık bir açıdan göstermeye yönelik özgül mekanizmalar temelinde işleyen bir yeteneği gösterir. Böylece sanatçıyı sadece yüksek bir konuma taşımakla kalmayıp, aynı zamanda başka birçok seçkin kişiliğin sıfatlarını da gösteren şeyleri, yani muhite hâkim olmayı ve kamuoyu üzerindeki üstünlüğü de sergiler.” (2016, 108). Hegel’in yukarıdaki yaklaşımlarının güncellenmiş bir versiyonu bu tespitler. Demek ki Platon’a rağmen daha nice showman yönetici göreceğiz. Dünyayı bir sahne gibi gören Trump, showmanlik yapar gibi Amerika’yı yönetti, son gününe dek başkanlığının tadını çıkardı, başkanlık koltuğunu bırakırken de yarattığı kaos ile komedyen değil, tam bir ironist olduğunu gösterdi. Komik dünya, gittikçe daha bir ironikleşiyor anlaşılan. Dünya aldatılmayı hak eder, öyleyse bırak aldatılsın (Mundus vult decipi, decipiatur ergo), demeyeceğiz elbette, ironi var elimizde.

Descartes, neşe ile üzüntü arasında duygu yoğunluğu bakımından bir yakınlık görür, onun bu yaklaşımı kendisinden sonraki filozoflar üzerinde etkili olmuş: “Gülme sevincin başlıca belirtilerinden biriymiş gibi görünse de sevinç ancak orta halli olduğunda ve bir hayranlık ya da nefretle karışmış halde bulunduğunda gülmeye neden olabilir. Zira deneyimle biliyoruz ki olağanüstü sevinçli olduğumuzda, bu neşeye konu olan şey asla kahkaha ile gülmemize neden olmaz; hatta [büyük neşe içindeyken] başka bir neden de üzüntülü olduğumuzdaki kadar gülmeye itmez.” (2014, 100). Bergson da benzeri şeyleri söyler: “Komik çok dingin, çok düzgün bir ruha rastladığında etkili olabilir. Aldırmazlık onun doğal ortamıdır.” (2011, 13). Descartes’ten öncesine gidelim: Kur’an ve hadislerde gülmek ile ağlamanın akraba olduğunu hissediyoruz. “Doğrusu, güldüren ve ağlatan O’dur.” (Necm, 43). “Ağlayacak yerde (alayla) gülüyorsunuz!..” (Necm, 60). Gülmekte de –gülümsemek hariç- ağlamakta da –hıçkırarak- bir devrimci yan vardır, beden sarsılır, o anda yıkılır bir şeyler. Spinoza bunu görmüş gibi: “Bedenin titreme, morarma, hıçkırma ve gülme gibi dışarıdan gözlemlediğimiz hallerine gelirsek, ben bunlardan hiç bahsetmedim, çünkü bu tür haller sadece bedenle alakalı, zihinle hiçbir bağlantıları yok.” (2014, 284). Gülmenin zihinle ilgisi olmadığını Spinoza gibi büyük bir düşünürden duymak şaşırtıcı. Gıdıklanma dışında –delileri söylemeye gerek yok- düşünmeden gülmek mümkün değil. Evet, gülmek dışsal bir durumdur –dış güçler aracılığıyla devrim olur, vatan haini ilan edilebilir-; ironi içsel, dramatik bir nedenle doğar –iç güçler aracılığıyla devrim olur, daha samimidir- filan, vicdanın rahatsızlığı zekâyı tetikler. Kırılma anlarında ortaya çıkan yenilik peşindeki büyük şair ve yazarların ironiyi kullandıklarını görüyoruz. Onlar ironiyle eskinin aksayan yanlarını deşifre edip ortadan kaldırırken kendilerine has başka yöntemlerle de –ironi dozer gibi yıkar sadece- yenilik getirmişlerdir. Hiçbir sanatkâr sadece ironiyle yola çıkmaz, ondan gerektiğinde yararlanır. Yani ironik devrim, an içerisinde olup bitmez, gelecek zamanların benzer şatolarını, tiranlarını da yıkacak anlatılara-fıkralara dönüşür. İronist, yıkarak adalete alan açar, adalet sarayını kuracak olanlar belki de acı acı gülümseyenlerdir.

Olumlu yanı yok mu gülmenin? Olmaz olur mu hiç. Bergson, “gülmek kadar insanı yumuşatan bir şey yoktur,” (2011, 82) der, Bergson’un şahitliğine ihtiyacımız yok, zaten biz bunun farkındayız. Hadislere bir göz atmak yeterli: “Güler yüzle insanlara selâm vermen sadakadır.” (Câmiü’s-Sağîr, 4/1513). “Allah yumuşak ve güler yüzlü kimseyi sever.” (Câmiü’s-Sağîr, 2/503). “Siz mallarınızla bütün insanları memnun edemezsiniz. Öyle ise, güler yüzlülüğünüz ve güzel huyunuzla onları memnun ediniz.” (Câmiü’s-Sağîr, 2/661). “Allah Müslüman kardeşine surat asan kimseye buğz eder.” (Câmiü’s-Sağîr, 2/500). Sanılanın aksine gülmek dinimizce yasaklanmamıştır. Bu hadislere rağmen düşünürlerimizin Platon’dan ciddi manada etkilendiğini biliyoruz. Platon “Devlet”inde şöyle der: “Bekçilerimiz [yöneticiler], pek öyle gülmeye de düşkün olmamalı. Aşırı bir gülme insanın içinde-ruhunda aşırı tepkiler-değişmeler yaratır.” (2004,73). Platon’dan Hıristiyanlar etkilenmedi mi sanki. Hıristiyanlık, daha ilk dönemlerinde gülmeyi yasaklamıştır. Buradaki karışıklık, dini geleneğe filozofların düşüncelerinin sızmasından kaynaklanıyor. Dinimizin insanın elinde olmayan, daha ziyade refleksleriyle ilgili gülmeyi yasaklaması düşünülemezdi zaten. “Refleksler her zaman samimidir. İnanç için geçerli olan refleks için de geçerlidir. İlk hareketimiz inanmak, tüm anlatılanları ciddiye almaktır; ikinci hareketimiz ise, apaçıklığa taktik olarak itiraz etmektir.” (2020, 77). İlham gibi birdenbire gelen hiçbir şey samimiyetsiz olamaz, çünkü düşünce ameliyelerinden geçmemiş, hizaya çekilmemiştir. İslamiyet’ten sonraki yüzyıllarda gülmeye karşı tepkiler, gülmeyi sırf yalanlardan yararlanarak eğlendiren şeytani haz yönüyle ele almaktan kaynaklanıyor sanki. Horatius’ta (MÖ. 65-8) bu kadim bakışın ipuçları var: “Pis bir keçi için tragedya şiiriyle yarışmaya katılan,/Çok geçmeden soymaya başladı kır satyros’larını,/Şaka yapmaya çalıştı tam bir ciddiyet içinde,/Oyunlarla ve çekici bir yenilikle tutulması gerekiyordu seyircinin,/İfa ederken kutsal törenleri sarhoş ve yasasız bir şekilde.” (2019, 20). Satyros; yarı insan yarı keçi görünümündeki şımarık ve kötücül enerjiyle yüklü kır tanrısı, cin, şeytan anlamına gelir. Şeytan’ı Tanrı olarak gören tarikatların varlığından haberdarız. Şeytanın şakacı olduğuna inanılır ayrıca. Faust da kötülüğe eğlence ortamında çekilmiştir. “Baudelaire gülmeyi bir nevi şeytanî gurura bağlar.” (2020, 96). Modern zamanlarda da hazzın şeytani bir duygu olduğu fikrine kapılan azımsanamayacak sayıda düşünür var. İroni hususunda Bergson ile Freud’u etkileyen fakat Hegel etkilerinden kaçamayan Kierkegaard şöyle der: “İronist aldatmayı ne kadar başarır ve yanıltma süreci ne kadar iyi olursa, ulaştığı doyum da o kadar büyük olacaktır… ironistin aptallığı ne kadar masumane, çabaları ne kadar dürüst ve gerçekçi görünürse, alacağı haz o kadar fazla olur… Bulduğu kişi ne kadar saygınsa, hissettirmeden onu küçük düşürerek aldığı haz da o kadar büyük olmaktadır. Böylece saygın bir kişi bile, ironistin eline ayağına ipler bağladığı, bu ipleri çekip bırakarak istediği gibi hareket ettirebileceği bir kukla haline gelir.” (2020, 274). Adalet duygusunu hazla değersizleştirmiş olmuyor mu Kierkegaard? Çünkü ironi ortaya çıkması için birilerinin zulme uğramış olması şartı var; üstelik ironist, Sokrates gibi kendini tehlikeye atar, hazdan çok korku vardır bu cesur eylemde. Bergson, adeta Kierkegaard’ı tashih eder, Kur’an’ın da kınadığı alay –boş, temelsizdir- ile ironiyi karıştırmamak gerekliliği üzerine durur: “Tiyatroda bile gülmekten duyulan haz arı haz değildir; yani özellikle estetik, kesinlikle çıkarsız bir haz değildir demek istiyoruz. Bu hazza bir art düşünce karışır ki bu art düşünce bizde yoksa bile bizim adımıza toplumda vardır. Duyulan bu hazzın içine, açığa vurulmayan bir utandırma amacıyla birlikte hiç olmazsa dıştan bir düzeltme amacı da girer. Bu yüzden komedya, gerçek yaşama dramadan daha yakındır.” (2011, 81). Freud ise “espri”yi incelediği kitabında rüyalarda olduğu gibi esprinin merkezine hazzı koyar. “Haz elde etme hedefi, espri işlemi için yeterli bir güdü kabul edileceği için esprilerin güdülerinden söz etmek fazlalık gibi görünebilir… Espri-işlemi, ruhsal süreçlerden haz üretmenin mükemmel bir yöntemi olduğu halde herkesin bu yöntemi kullanmaya eşit biçimde yetenekli olmadığı kesindir.” (1998, 171). Hazzı-arzuyu istersek her eylemin, hatta her yüce eylemin ilk hareketi olarak görebiliriz. Zorlama olur bu. Freud devam eder: “Hipotezimize göre, gülmede, o ana dek yükleme için kullanılmış bir ruhsal enerji toplamının, özgürce deşarjına izin verildiği koşullar bulunur. Ve gülme –doğru, tüm gülmeler değil ama kesinlikle espri olayındaki gülme- bir haz göstergesidir.” (1998, 179). Spekülasyonlar adamı Freud, kendisine rüya gibi kompleks bir konu seçmiş ve meseleyi çok öznel rüya analizi tekniğiyle çözmeye çalışmış; bundan büyük bir haz almış olmalı. Bergson’un aforizmalarından yola çıkarak –“komikteki saçmalık düşlerdeki saçmalıkla aynı niteliktedir,” (2011, 106), Bergson- karmaşık bir yöntemle “espri”yi inceleyen Freud, ironi ile ilgili dişe dokunur yeni sonuçlara varamamıştır: “Düş işlemini, esprilerin tekniğinde bulunana çok büyük benzerlik gösteren –tıpkı onun gibi kısaltmalara yol açıp aynı nitelikte yerine-geçenler yaratan- bir yoğunlaştırma sürecinin bir parçası olarak betimledim.” (1998, 60-1). Rüya özü itibariyle kısa ve yoğundur, espriler de kısa ve yoğundur, “Lipps, bir espri, söylemek istediklerini az sayıda sözcükle söylemez; çok az sayıda sözcükle söyler,” der.” (1998, 45); rüyalar karşıtlıklarla kurulur, çoğu zaman saçma ve karışıktır, espriler de karşıtlıklarla kurulur, çoğu zaman saçma ve karışıktır; rüyalar biliçdışıdır, espriler de bilinçdışıdır. Bu benzerlikler yeterli değil. Analojik bakış açısı, çoğunlukla yanıltıcı sonuçlar verir. Bizde Ahmet Hamdi Tanpınar da rüya ile şiir arasında ilgi kurmuş, fakat şiirde bir yere varamamıştır filan.

Sokrates’in neden çok iyi bir ironist olduğunun cevabını –savunmasını kast ediyorum- Kierkegaard verir: “İroninin yeni bir şekli ortaya çıkacaksa, öznelliğin kendisini daha da yüksek bir biçimde ortaya koyması ile çıkacaktır. Bu, öznelliğin karesi olmalıdır, yani öznelliğin öznelliği; bu da derin düşünce üzerine derin düşünceye denk gelecektir. Böylelikle dünya tarihi içinde yolumuzu buluruz; yani çağdaş felsefenin Kant ile elde ettiği ve Fichte ile doruğa çıkardığı, hatta Fichte’den sonra gelenlerin bile öznelliğin karesini savunma girişimlerini sürdürdükleri o gelişime yönelmiş oluruz.” (2020, 265). Goethe ve Hegel’in üzerinde durduğu bildungsu hatırlatıyor bu sözler bize; fakat kişinin kendi varoluşunu belli oranda gerçekleştirmeden hiçbir işte başarılı olma şansı yoktur. Şiir, hikâye ve roman gibi edebi türlerde de özgün bir eser ortaya koyabilmek için “özne” olmak, Descartes’ın “cogito” dediği durumu başarmak gerek. Başkalarının düşünce sistemleri içerisinde devinenler okur olmanın ötesine geçemezler. İşte ironi burada devreye girer. Kierkegaard meseleyi bizim adımıza daha bir açar: “İronik oluşumun kusursuz biçimde gelişmesi için öznenin, ironisinin tam bilincinde olması, verili edimselliği yererken olumsuz bir özgürlük hissetmesi ve bu özgürlüğün tadını çıkarması gerekir. Ancak bunun meydana gelebilmesi için öznelliğin geliştirilmesi gerekir… İroni, öznelliğin ilk ve en soyut belirlemesidir. Bu, öznelliğin ilk defa ortaya çıktığı dönüm noktasına işaret etmektedir ve karşımızda Sokrates vardır… [Sokrates’in] yaklaşımı her zaman ironikti; hiçbir şey bilmiyordu ve devamlı olarak başkalarından kendisini aydınlatmalarını istiyordu.” (2020, 289-292). Fakat bu diyalektikte Sokrates karşısına hiçbir zaman çok zeki birini çıkarmaz, demiştim, üstelik istediği gibi oynayabileceği birini alır. Yeni sorumuz şu: Sokrates’in diyaloglarındaki kişi kendi personası mıdır? Cevabımız hazır: Hayır. Sokrates’in personası bu kadar sıradan olamaz, çünkü “Sokrates’in hiçbir şey bilmediğine dair verdiği teminat kesinlikle gerçek [tir] ve ironik değildir.” (2020, 297). Bence Sokrates için ironik değilse de ikinci, üçüncü kişiler için ironiktir bu durum. “Sokrates daimî biçimde kendisinden daha fazla bilen insanların ayakları dibine oturmak isteyen mütevazı bir soruşturmacı olarak sunar kendisini, oysa aslında Sokrates’in entelektüel anlamda onlardan daha üstün olduğu açıktır. Bu yüzden Sokrates’in kendisini inkâr etmesi, diğer insanların eksiklerini teşhir etme şeklinde kolay bir görevle kendisini sınırlandırması samimi olmayan bahaneler gibi görülür.” (2020, 33). Evet Sokrates’in epistemolojiye yaklaşım biçimi kesinlikle samimidir, ölümüyle bunu ispatlamıştır da, fakat unutulmamalıdır ki asıl tarihi cezayı mahkeme alır, baldıran zehrini onlar içer. Sokrates verili olanı en başından reddedip bilgiyi kendi öznel varlığı çevresinde yeniden kurma çabası içerisindedir, fakat bununla da yetinmez, kendinden de şüphe edercesine sürekli belleğini yoklar, belleğine saldırılarda bulunur. Bu anti-bilgi bakış açısına dayanan sürekli bir hayret makamındaki bilgelik tarzıyla bilgi-bilim birikerek ilerlemez, bilgeliğin birikime ihtiyacı da yoktur zaten. Bergson’daki sezgicilik, Husserl’deki askıya alma (epokhe) da Sokrates’in “bildiğim bir şey var, o da hiçbir şey bilmediğimdir,” sözüne dayanır. Bu bakımdan bizdeki Behlül Dânelerin –öteki adı tecahül-i arif- öncüsüdür Sokrates. İronistlerin en bilindik taktiğidir bu aynı zamanda: Tecahül-i arif.

Kierkegaard, çok mühim tespitlerine rağmen kimi tartışmalı yargılara da varıyor: “İroninin en sık rastlanan biçimi, kişinin aslında ciddi olmayan bir şeyi ciddi olarak söylemesidir. Diğer bir biçim ise, kişinin ciddi bir konuyu bir espri gibi, şaka yollu dile getirmesidir ama, buna daha seyrek rastlanır. Ama daha önce de söylediğimiz gibi, ironik konuşma biçiminde, yine tüm ironilerin ortak özelliği olan bir yön daha vardır; bu da anlaşılmasına rağmen, doğrudan anlaşılmamasından kaynaklanan bir ayrıcalıktır… İroni, kendisini inandırıp temin etmek için tanıklara ihtiyaç duyar; çünkü bu, ironinin diğer tüm olumsuz bakış açılarıyla paylaştığı bir tutarsızlıktan ibarettir. Kavramı uyarınca soyutlama olması gerekirken, yine de bir topluluk oluşturmaya çalışır; ama kendisini topluluk ideasına yükseltemediği için, küçük birliklerle ortaya çıkmaya çabalar. Ama bir grup ironist içinde, bir hırsız çetesinin içindeki dürüstlük kadar sosyal birlik vardır.” (2020, 273). İronist, söylenmesi büyük cesaret gerektiren hakikatleri dile getirir. Ciddi meseleleri Kierkegaard’ın söylediğinin aksine ciddi değilmiş gibi dile getirir. Ciddi olmayan bir meseleyi ciddiymiş gibi yaparak aktaranlar amaçsız güldürme amacı güden şaklabanlardır. İroniyi şairler, düşünürler yapar; komediyi komedyenler. Ayrıca ironist, kendini tasdik edecek tanıklara ihtiyaç duymaz, ironinin kaderini yaşar, ironi gibi arada kalmıştır, yersiz yurtsuzluğu hisseder, yalnızdır, bu yüzden ironiyi dost tutar kendine, sırça köşkünden –kendi özel dünyası- topluma karışmaya çalışan elitistir –negatif anlamda kullanmıyorum-, “Belirli Avrupa topluluklarında ironi entelektüel bir tavır olarak eğitimli üst sınıfların mentalitesini temsil eder.” (2016, 279), ironi, moderndir; son derece bireysel kimlik taşır, bu kimlikte doğum tarihi, doğduğu yer, anne-baba ismi gibi şeyler olmaz. Gülmek bulaşıcı bir hastalık gibi birden yayılırken ironi yara yara ilerler, her dokunduğunda yara açar, şerh edile edile çevreye yayılan toplumsal bir eylemdir aynı zamanda, ironi sanatsaldır, sanatsallık ise hakikati daha somutlamak adınadır, toplum içindir. İronist, anlaşılamayan adamdır, bir topluluk oluşturması şöyle dursun, çoğunlukla anlaşılmak için çağlar sonrasını bekler, toplum içerisinde yanında yer alabilecek cesarette birilerini bulmakta zorlanır. İroni, adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir ortamda mazlumun adaletidir. En iyi idrak ettiği şeyi, anlama’mış gibi yapma ustasıdır ironist, gündelik kıyafetle iş görür, maske ve kostüme ihtiyaç duymaz, maskeleri düşürmektir en büyük derdi. İronide, gülümsemek bir yara gibi belirir: “Batman-Kara Şövalye” filmindeki Joker’in yüzünü ve bu yaranın sebebini-sebeplerini hatırlayalım, Joker’in cevabı sürekli değişir, yalan değildir, hareket halindedir cevaplar bile. Gülümseme maskesi Joker-ironinin yüzüne bıçakla işlenmiştir. İronist, yalanla gizli gerçeğin altını çizer. Yalana karşı yalanı kullanır, bu yüzden yalanlar birbirine karışabilir, ortaya büyük bir gerçek çıkabilir. İronist, kötü görünen iyidir –iyinin karesi-; hayatı ironi yapmakla geçen münafık, iyi görünen kötüdür –kötünün karesi-. İronist, halkın Robin Hood’udur –bundan tam emin değilim-. İroni bu tanımlamaların hiçbiridir filan; çünkü özgür iradenin imgesine dönüşen ironiye sınırlar çizmek ironik duruma düşmek olur.

İroniyi tanımlamak yetmezmiş gibi sınıflandırma girişimlerinde bile bulunanlar olmuştur: “Muecke, ironiyi, gerçek anlamın gizlenme seviyesi açısından üç ‘sınıf’a (grade) ve ironi ile ironiyi yapan arasındaki ilişki açısından da dört ‘durum’a (mode) ayırarak inceler. Üç ironi sınıfı: 1. Açık ironi; 2. Kapalı ironi; 3. Özel ironi. Dört durum ise 1. Şahsi olmayan ironi; 2. Kendisini azımsama ironisi; 3. Saflık ironisi; 4. Dramatik ironi olarak sayılabilir… İronin genel olarak kabul gören üç kullanım amacı vardır… retorik, satirik, höristik.” (2016, 282). İroniye böylesi kötülükler yapmaya gerek yok bence. İroni, dile gelse, çok zor bir ihtimal bu, onu kişileştirsek de konuşmaz, çünkü konuşmanın sahiciliğine inanmaz, ancak ironik bir tavırla derdini anlatır: “Talleyrand’ın, insana konuşma yeteneğinin duygularını dile getirmesi için değil, saklaması için verildiğini anlatan sözü de dünyaya karşı büyük bir ironiyi ifade eder.” (2020, 279). Evet, ironi dile gelse hafiften gülümser ve iyi niyet karşısında incitmeden muhatabını, “bir sonsuzluk ya da hiçliği betimlemekle oyalanmayın, oyuna dâhil olun,” derdi bence. İroniyi ele alan düşünürler “oyun” üzerine de odaklanmış. Çocuk oyunlarıyla gülmeyi çözümlemeye çalışır Bergson mesela, Freud de “espri, gelişmiş oyundur,” (1998, 210) şeklinde hoş bir aforizma üretir. Haklı bence Freud, çünkü ironist hayatı üzerine kumar oynar; ama unutulmamalıdır ki espri, duyguyla yoğrulmadan ironi katına yükselemez. İroni, tek bir düşüncenin etrafında salınan birçok duygudan oluşur, arada kalmak düşünceden değil farklı duygular arası gidiş gelişler yaşamaktan kaynaklanır. Biz de lunaparka girelim ve bir benzetmede bulunalım: Düşünce; atlıkarıncanın, dönme dolabın ya da tahterevallinin denge noktasında yer alır.

Gerçekten “gülme”yi mikroskop altına almışçasına irdeliyor Bergson, filozofluk bunu gerektirir: “Tümüyle insana özgü olanın dışında komik yoktur. Bir görünüm güzel, zarif, yüce, anlamsız ya da çirkin olabilir; ama hiçbir zaman gülünç olamaz. Herhangi bir hayvana onda bir insan davranışı ya da insana özgü bir yüz anlatımı bulduğumuz için güleriz. Herhangi bir şapkaya gülüyorsak burada bizi güldüren keçe ya da hasır parçası değil, insan-oğlunun bu şapkaya verdiği biçim, ona kalıbını veren insan kaprisidir.” (2011, 12), Maymuna güleriz, doğrudur, insana benzerliği nedeniyle güleriz, fakat bir köpek tarafından kovalanan kedinin korkma reflekslerine de gülenleri çoğu kez görmüşüzdür. Empatiyi sadece insanlarla kurmayız çünkü. Bergson şunu da ekler sözlerine: “Sokakta koşan bir adam ayağı takılıp düşse, geçenler güler. Canı ansızın yere oturmak istedi diye düşünülebilseydi, sanırım kimse gülmezdi. İstemeden yere oturduğu için gülünmektedir. Öyleyse bizi güldüren, adamın ansızın durum değiştirmesi değil; bu değişiklikteki istem dışı olan şeydir, beceriksizliktir.” (2011, 15). Dikkatsiz hayvanlara da güleriz, cama çarpan kuş, “Tom ve Jerry” bizi az mı güldürmüştür. Yüzlerce yıllık teşhis-intak sanatı hayvanlarla empati kurmamızı kolaylaştırıyor olabilir; fakat bu Bergson’u haklı çıkarmaz. Ayrıca bir kişiye gülmek ile üzülmek arasında o kişinin çektiği acı oranı belirleyicidir. Ayağı takılıp düşen kişi yerinde kalkamayacak durumda olsa, bir yerlerini kırsa ya da ölse ortaya komik değil trajik bir durum çıkar. Demek ki, komik ile trajik olan arasında ince bir çizgi bulunmakta. İroni, düşüp de yaralanan kişiyi almaya gelen ambülansın hastane yolunda takla atmasıdır; çünkü yaralı kişi, ikinci kez düşmüştür.

Komedya kavramı komos (köy) ve aoide (şarkı) sözcüklerinin bir araya gelmesiyle oluşmuş. Köy cümbüşü anlamına gelmekte. Bayramlarda halk; bol bol şarap içtikten sonra, acayip kılıklarla sokaklarda dolaşır, hatta flüt çalan bir adamın arkasından alay halinde açık-saçık türküler söyler, kaba ve müstehcen hareketlerle çılgınca oynayarak yol boyu ona buna sataşır, kentin ileri gelenlerini alaya alırlarmış. Komedinin arka planı (back-ground) sıkıntılı. Edebi olarak tutunmasının uzun sürmesinin nedenini anlamak zor değil; çünkü edebiyat, birçok şey gibi komedinin alay ettiği seçkinlerin elinde olmuştur. Önemli mi, sokağı, hiçbir güç odağı tamamen kontrol altında tutamaz, komedi ara sokaklarda, barlarda, genelevlerde ve kimi benzeri izbe yerlerde yaşamaya devam etmiştir. Artık ekranlarda başköşede. Komedi ironinin saygınlığını mı kullandı acaba, ironi maskesiyle mi el üstünde tutuluyor? Sorulmalı. Bu bilgiler ışığında, ironiye nasıl da farklı açıdan bakmayı deniyor Vladimir Jankélévitc: “İroni komik midir, yoksa trajik midir? İroninin patavatsız, samimi ve bayağı gülünçlüğe karşı durduğunu, büyük ironi meraklılarınin ise ekseriyetiyle komedi kaleme almadıklarını biliyoruz; ironinin ihaneti ile gülmenin açık yürekliliği arasında uzlaşma sağlamak mümkün değildir. İroni, kendisi gülmeye yanaşmaksızın güldürür, eğlenmeksizin, soğukkanlı bir şekilde alay eder; dalga geçer geçmesine ama ağırbaşlıdır. Hayat, gündelik ince ayrıntıları bakımından daha ziyade komedi, hatta vodvil olduğu halde, bütününe bakıldığında daha ziyade trajedidir.” (2020, 133-157). Gerçekten ironi her yere sızabilir. Komedinin de trajedinin de içine sızmıştır, çünkü sanatı yaratan insanın kendisi ironiktir. Trajik yanını gizleyen –bu durum da ironiktir- Don Kişot, komedi kabul edilip küçümsenseydi, modern roman bugünkü şeklini alamazdı.

Ayrıca trajedideki tiksinmenin-uzaklık duygusunun benzeri gülmede de vardır. İzleyici, komedide kurban durumuna düşmekten kaçınırken trajedide kurbana sempati duyar filan.

KAYNAKÇA:

Alfred Edward Taylor; Sokrates-İroni, infaz ve Etik; Fol Yay., İstanbul 2020.

Cebeci, Oğuz; Komik Edebi Türler, İthaki Yay., İstanbul 2017.

Descartes; Ruhun Tutkuları, Say Yay., İstanbul 2014.

Ernst Kris, Otto Kurz; Sanatçı İmgesinin Oluşumu, İthaki Yayınları, İstanbul 2016.

Hegel; Estetik –I-, Payel Yay., İstanbul 2012.

Henri Bergson; Gülme, Ayrıntı Yay., İstanbul 2011.

Horatius; Ars Poetika –Şiir Sanatı-, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul 2019.

Pascal; Düşünceler, Say Yayınları, İstanbul 2011.

Platon; Devlet, Türkiye İş Bankası Yay., İstanbul 2004.

Soren Kierkegaard; İroni Kavramı, İmge Yay., İstanbul 2020.

Sigmund Freud; Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri, Payel Yay., İstanbul 1998.

Spinoza; Ethica, Alfa Yay., İstanbul 2014.

Vladimir Jankélévitch; İroni, Metis Yay., İstanbul 2020.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir