“Tohum”dan “Ağaç”a Necip Fazıl’ın İlk Dergi Denemesi / Zafer Acar / İnceleme

Cumhuriyet rejimi, İstanbul’a mukabil Ankara’da bir entelektüel çevre oluşturma gayesinde ve gayretindedir. Bazı hareketlenmeler de yok değildir: “Varlık” (1933) dergisi; Yakup Kadri’nin rejim sözcülüğü yapmak, inkılapları oturtmak için çıkardığı devletçi Kemalist dergi “Kadro” (1932-35) ve Türkiye Cumhuriyetinin kültür davasını güden “Yücel” (1935-55) dergisi çevresinde kimi sanatkâr gruplaşmaları olmuştur. Ancak edebiyatçılar, Ankara’da bir paradoks gibi “İstanbul Pastanesi”nde takılırlar; İstanbulsuz edebiyat yapmak onlar için mümkün değildir sanki.  

Yeni kurulan devletin Batı ekseninde dönen dünyasına itirazlarda bulunmayı amaç edinen Necip Fazıl, Celâl Bayar’dan ekonomik destek alarak “Ağaç” dergisini kurar. Muhalif bir mizaçla yönetilen haftalık bir dergi olarak yayın hayatına başlar “Ağaç”. Necip Fazıl, Şevket Rado ile aynı evde kalmaktadır, burası derginin merkezi olur. “Ağaç” kaç yapraktır? Bir forma, yani 16 sayfacıktır, ama vurduğu yerden ses çıkarır, ciddiyeti hiçbir zaman elden bırakmaz. Her sayısı edebi bilinçle çıkmış, ağır aksak, okunası bir dergidir. Milli-Anadolucu, mistik sanat anlayışını benimseyen dergi, Ankara’da 14 Mart 1936’da yayına başlamış, İstanbul’da 29 Ağustos 1936’da 17. sayının ardından kapanmıştır. Derginin “Adımız” başlıklı açılış yazısında Necip Fazıl şöyle konuşuyor:  “Adımızı Ağaç koyuyoruz. Düşünüyoruz ki güzel ve sonsuz tabiatta, büyüklüğü, olgunluğu, erginliği, bir kelimeyle perfeksiyonu ondan daha iyi gösterecek bir örnek bulunamaz. Ağaç, madde ve ruh gibi, her şeyin bir dış ve bir iç yüzünü, toprak üstünde ve toprak altındaki gür ve dolaşık varlığile çizgi ve biçime sokmuş bir semboldür.” Aslında ağaç ve tohum üzerine Necip Fazıl, 1935’te yayımlanan “Tohum” adlı tiyatro eserinde de ciddi düşünmelerde bulunmuş, Ferhat Bey’i şöyle konuşturmuştur: “Ruh tohumların tohumudur… Biz bu ruhu tanımıyoruz. Çünkü bu ruh dal budak salmış bir ağaç gibi göz önünde fışkırmış hakikatlerden değildir. En derin ve en gizli hakikatlerdendir. Hakikat kesifleştikçe ve küçüldükçe gizlenir. Bir tohum gibi… Ruh tohumların tohumudur.” (Tohum, 99). Mistik şairin, poetik anlayışı itibariyle doğayla natürel bir ilişki kurması onun bu konuda tutarlığını gösterir. Yine “Tohum”da oyun kişilerinden “Yolcu”nun ağzından Necip Fazıl, Milli edebiyatçılardan etkiler taşıyan şu cümleleri sarf eder : “Hem, sizin gibi, okumuş ve düşünmüş adam inceliğinin son basamağına varmak, hem de iptidaî Anadolu ruhundan bir şey kaybetmemek. Ne güzel!” (Tohum, 98). Batılı, yapma fildişi kuleden halka bakan entelektüellere karşı çıkar, halkla iç içe yaşamanın gereğini her daim vurgular.

Dergiler arasında bir çekişme veya düşünsel çatışmalar da bulunmaktadır, mesela daha üçüncü senesindeki “Varlık” hakkında Necip Fazıl, 1936’larda bugünü anlatırcasına şu tespitlerde bulunur: “Emektar mecmua. Üçüncü senenin içinde yürümek ne demek? Hayrete şayan olan her ne bahasına olursa olsun bu mecmuayı zarar ettirmemek için sahiplerinin bulduğu kombinezondur. Tek nüsha bile satmasa zararına imkân olmayan mecmua… Hiçbir iddiası yoktur. İddiasız olduğu içindir ki, birdenbire kusur veya meziyetini bulmak kabil değildir. Kim yazı verirse basar ve müteşekkir kalır.” (sayı 9, sayfa 15). Bu sözler, bugün yayımlanmakta olan birçok derginin de durumunu betimler nitelikte.

Abdülhakim Arvasi ile tanışmasından yaklaşık iki yıl sonra çıkarmaya başladığı “Ağaç” dergisinde Necip Fazıl, adeta hak ile batılın arafında kalmış, hâlâ İslam’ı içselleştirip bir dava haline getirememiştir. Ancak bir aksiyoner olacağı açıktır ve bizi kir pas içindeki bir bedende temiz bir ruhla karşılar, Yunus’un yoluna gireceğine ise ikna eder; ama eski çevresinden ve dolayısıyla alışkanlıklarından kopamadığı için sık sık gerilimler yaşar. Üzerine düşen yıldırımlar onu yakıp yok edememiş, onun pişmesini sağlamıştır, gelecekte karşılaşacağı sıkıntılara dayanması için ilahi bir ön hazırlıktır bu. Uçarı şairden “Büyük Doğu” işte böylesi göksel sancıların ardından doğacaktır. Necip Fazıl “Ağaç”a yeltenmeden evvel edebiyat komuoyu tarafından bir tanınırlığa sahiptir, çünkü “Örümcek Ağı” (1924), “Kaldırımlar” (1928), “Ben ve Ötesi” (1932) gibi şiir kitaplarıyla önemli bir çıkış yapmış, daha 20’li yaşlarında büyük şair diye anılmaya başlamıştır.

“Ağaç” dergisi, bünyesinde hemen her çevreden şair-yazar barındırır: Mustafa Şekip, Ahmet Hamdi Tanpınar, Falih Rıfkı Atay, Abdülhak Şinasi gibi “Dergâh” dergisinden tanıdığımız olgunluk dönemine girmiş isimlerle birlikte “Ağaç”ın yazı kadrosunu bir bakıma da Necip Fazıl’ın kendi kuşağından Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Muhip Dıranas, Ahmet Kutsi Tecer, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Sabahattin Eyüboğlu, Ziya Osman Saba, Suut Kemal Yetkin, Şevket Rado, Sabahattin Ali, Sait Faik, Cevdet Kudret, Fikret Adil, Burhan Toprak gibi Cumhuriyet Dönemi edebiyatını şekillendirecek genç isimler oluşturmaktadır. “Ağaç”ta sadece edebiyat ve fikriyata değil, hemen her sanata yer verilmiştir: resim, tiyatro, sinema, heykel, musiki bunlardan bazıları. Hatta Abidin Dino, Arif Dino, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi devrin ünlü ressamları dergiye resimlerle katkıda bulunurlar. Her şeye rağmen şiir, bir okul olarak merkezi konumdadır. Belki de kendi kuşağını yetiştiren tek isimdir Necip Fazıl. Bunda şiire çok erken yaşlarda başlaması ve Ahmet Haşim gibi hakiki şairlerle aynı atmosferi soluması etkili olmuştur bence, onun kendini “Dergâh”çılara yakın görmesini ise Sorbon’da Bergson’un öğrencisi oluşuna, dolayısıyla meta-fiziği şiirinin merkezine yerleştirmesine bağlayabiliriz.

“Dergâh”’ta gördüğümüz şekliyle Ağaç’ta da ciddi anlamda dil meseleleri tartışılmıştır. Falih Rıfkı’nın “Dil İşleri Üzerinde” başlıklı yazısı, Yahya Kemal’den el alan ve Nihat Sami Banarlı’ya el veren bir nitelik ve içeriktedir adeta. Bu yazıdan ufacık bir alıntı yapmak istiyorum, bakın: “Hatta tercümeler için bile Kamus bekleyenlerden değilim. kullandığımız dile tercümeler yapınız.” (sayı 5, sayfa 4). Beğenelim beğenmeyelim, Falih Rıfkı, tercümeyle ilgili yüksek entelektüel laflar etmiştir ta o zamandan.

Mustafa Şekip’i ise bir Batılı entelektüelin egzistansiyalist metinlerini okur gibi okuruz. İslami bir kimlikle çıkmaz karşımıza. Varlık yokluk meselesine yaklaşım biçimi, onu dinle ilişkilendirmemize neden olabilir, yanılırız. Mustafa Şekip, “Şiirin Macerası” başlıklı yazısına, şu talihsiz cümleyle giriş yapar: “Hayvanlarla tanrılardan farkımız”. (sayı 7, sayfa 2). Şekip’in zihni tek tanrılı değil çok tanrılı işliyor görüldüğü üzere. Bu metinle aynı sayfada Necip Fazıl’ın “Bendedir” şiiri, bir postmodern görüntü oluşturur: “Yarama döğemez havanlar merhem/Bulamaz pazarlar yüküme dirhem,/Ne çıkar bir yola düşmemiş gölgem/Yollar ki Allaha çıkar… bendedir” (Sayfa 3) Mustafa Şekip demişken söylemek istiyorum, Necip Fazıl’ın baskın mizacına rağmen “Ağaç”, “Dergâh”ın bir devamı gibidir.  

Necip Fazıl’ın yazılarında, benzetme sanatına fazlasıyla rastlıyoruz, bunu, şairliğine bağlamak mümkünse de soyutu idrak etmekte zorlanan topluma, somut düşüncelerle gitme gayretine yormak daha doğru olur; ama kimi zaman, benzetmeyi de aşırı kullanması metnin yorulmasına da neden olmaktadır. Necip Fazıl, kitap-haber niteliğindeki bazı basit değinilerin altına imzasını atmamıştır. Yazılardan bazılarının altında ise (*) işareti vardır.

Poetik ve politik planda yer yer Servet-i Fünuncularla -“Türk sanat ve fikir hayatında ahlâk bozukluğu, (Edebiyatı Cedide) den sonra başlar.” (Ağaç sayı 12, sayfa 1).- daha çok da Tanzimatçılarla hesaplaşır. Tanzimatçılara fikirsel bakımdan da bugüne ışık tutan ciddi eleştiriler getirir. Ahmet Haşim ile Yahya Kemal ise onun sempati duyduğu ama yeterli bulmadığı şairleridir. Necip Fazıl’ın şu cümleleri, onun meselelere ne denli keskin baktığının açık ifadesidir: “Tanzimat’tan bugüne kadar Türk edebiyatında, bir dünya anlayışı, bir eşya ve hadise görüşü, bir (güzel) ve (doğru) hükmü, bir kemal ölçüsü, bir mavera umması, bir tenkid ve tayin terazisi, bir kültür bağı, bir ferdiyet mayası, bir cemiyet alâkası ve bir iç ve dış murakabesi cevherlerini taşıyan tek bir nesil ve tek bir şahıs gelmemiştir.” “Yıllardır insanlık, derin ve sinsi bir dert çekiyor. Bu dert, sinirleri bozuk bir mirasyedi oğlunun iç sıkıntısı… Allah dünyamızdan çekildi. Bu çekiliş, bir insandan cesaretin çekilişi, bir çehreden muhabbetin uçuşu, bir bahçeden baharın gidişi gibi kaba madde üzerinde takibi mümkün bir iş değil… Perişan ruhumuzu düzene sokacak iman! Davamız, seninle!” (sayfa 1-2) “Bütün derdi bir demet soğan, bir şişe yağ ve iki saat istirahatten ibaret bir sınıfın ıstırabı, insandaki büyük ve mücerret idrak ıstırabının yerini almak istedi.” (sayı 2, sayfa 1).

Ağaç dergisinde, Necip Fazıl’ın, dini bilgilerden çok, tasavvufi hissedişlerle Bergson mistisizminden yararlandığını görüyoruz. Fikri bir bilinçten çok, hissedişleri dikkat çekiyor. Ağaç dergisi için dönemin bir gazetesi ilginç belirlemelerde bulunur: “Fransız kültürüyle yetişenler işte böyledir, kendilerini birer fevkalbeşer zannederler. İngiliz, Alman ve Sovyet Kültürleriyle yetişenlerse böyle değildir.” (sayı 3, sayfa 16) Anlaşıldığı üzere, Ağaç dergisi, Fransız kültüründen bahsediyor. Bergson da bu yaklaşımı destekler. Bu eleştiriyi yapanların komünistler olduğunu düşünüyorum. Necip Fazıl, bir İstanbul gazetesine iki günde bir fıkra yazacaktır, birkaç tane yazdıktan sonra, komünist müşterilerini kaybetmekten korkan gazete müdürü, Necip Fazıl’ın yazısını yayımlamaz. O da “Ağaç”ta yayımlar: “Komünistin dokrinlerile şu anda işimiz yok. Yalnız onu büyük ve bilgisiz kalabalığa sempatik göstermekte dokrinlerinden çok fazla iş gören bir makiyaj oyununa işaret etmek istiyoruz.” (sayı 1, sayfa 11). Yukarıda belirttiğim gibi dergiler ve gazeteler arasındaki atışmalar bugünkünden daha şedit yaşanmakta, kulislerde kumpaslar kurulmaktadır.

Necip Fazıl, “Ağaç” dergisinde komünizmle mücadeleye ettiğinin ya da edeceğinin ipuçlarını verir. Bu anlamda, Nazım Hikmet, hedef tahtasıdır adeta, onun ilk dönem fütürist şiirlerinden “Makinalaşmak İstiyorum”una (1923) bakalım:

trrrrum, 
trrrrum, 
trrrrum! 
trak tiki tak! 
makinalaşmak istiyorum! 

beynimden, etimden, iskeletimden geliyor bu! 
her dinamoyu 
altıma almak için çıldırıyorum! 
tükrüklü dilim bakır telleri yalıyor, 
damarlarımda kovalıyor 
oto-direzinler lokomotifleri! 

trrrrum, 
trrrrum, 
trak tiki tak 
makinalaşmak istiyorum! 

mutlak buna bir çare bulacağım 
ve ben ancak bahtiyar olacağım 
karnıma bir türbin oturtup 
kuyruğuma çift uskuru taktığım gün! 

trrrrum 
trrrrum 
trak tiki tak! 
makinalaşmak istiyorum!

Necip Fazıl, bu şiiri alay konusu etmiş, serbest şiir eleştirisini sıklıkla bu şiir üzerinden yapmıştır: “Makineyi şahlandırdılar. Makine şahlandı. İçinde insan da olduğu halde herşeyi ben yarattım demeye başladı. Onun bu hükmünü dinlediler. Bu demir kulaklı, mankafa putu, eski imanlardan kalma tahtlara oturttular. Maymunlar gibi onun seslerini ve hareketlerini taklit ettiler.” (Tohum, 101). “Şairin şiiri, daha içini okumadan, uzaktan bakıldığı vakıt koca karı ağzı gibi yıkık dökük.” (sayı 2, sayfa 2). “Hece vezni, eğer bir gün kendisini müdafaa edecek olursa, bunu aruza karşı değil, kendi sırlarını mücerret olarak ortaya koymak ve kanunlaştırmak için yapacak… Zira bugün, tek bir rakibe bile mağlup olmadan ayak üstündedir… Bundan altı yedi sene evvel serbest vezinle yazan bir ordu vardı. O zaman hece vezninin sırrına ve ebediliğine inananlar bu saman alevinden hiç de telaşa düşmeden yollarına devam ettiler. Nihayet öyle bir güne çıktılar ki ortada şiir yazan ve bir istidad vadeden kim varsa bu kalıba bağlıdır.” (sayı 11, sayfa 15). II. Yeni de 50’li yıllardaki çıkışından sonra bir demlenme dönemi yaşamış, 60’larda rakipleri tarafından başarısız ilan edilmişti. Ciddi hareketler fetret devri yaşarlar. Çok sert bir şekilde serbest şiir eleştirisinde bulunsa da Necip Fazıl dergisinde serbest şiire yer vermekle açık gönüllülüğünü göstermiştir, hece vezni hususunda yanıldığı ise ortadadır. 

Dergide Necip Fazıl, politik-poetik birçok ciddi başyazılar kaleme almıştır. Polemiklerden ise asla kaçmamış, var gücüyle rakibinin üzerine gitmiştir, bu savaşçı yönünü ölene dek sürdürecektir. Necip Fazıl’ın “İlk ve Son Hitap” başlıklı Nazım Hikmet’e yönlendirilmiş açık mektubunu, sevgiliye bir nefret bildirisi gibi okumak mümkün: “Fıkraların baş sahifelerinden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartiyle ne hakaretlere razı değilsin. Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilan ettiğin sarışın ve pembe ensenden, şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile götürmüş. Ne hazin bir manzaran var. Akşamları, Beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun, zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun. Bundan birkaç ay evvel, Bâbıâli’de İştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı: Ben, -Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun? Sen, -Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim? Ben, -Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakarlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun? Sen, -Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten menederler… Artık sen benim gözümde hiçbir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizinasını, ne hile ustalığını, ne yirmi dört saatlık reklam açıkgözlülüğünü… senin nene mukabele edeyim… İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kabusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?” (sayı 5, sayfa 12).

Necip Fazıl ile Nazım Hikmet’in bu yazıdan sonra kanlı bıçaklı olduğunu sanmayın, görüşüp muhabbet ettikleri vakidir, ki Bâbıâli bir avuç insan, işte Necip Fazıl’ın hatıralarından bir parça (Mistik Şair, Necip Fazıl’dır): “O sıralarda Nâzım Hikmet hapiste, Sultanahmet Cezaevinde… Bir akşam Mistik Şair, Rasim Us’a teklifte bulunuyor: -Gel seninle hapishaneye kadar gidip Nâzım Hikmet’i ziyaret edelim! –Vakit geç… Bırakmazlar. –Gazeteci olduğumuzu söyler, kim olduğumuzu belirtir, girer ve görürüz. Gittiler, hürmetle karşılandılar ve tel örgünün arkasında Nâzım’la karşılaştılar: -Nâzım, dedi Mistik Şair: benin rejimim olsaydı seni asardım ve bu, adaletin ta kendisi olurdu. Fakat hiçliğin rejiminden gördüğün mesnetsiz zulmü asla kabul edemeyeceğim için seni görmeye geldim!.. Nâzım Hikmet, parmakları bir maymun kavrayişiyle tel örgünün deliklerinde, çivit rengi gözleri yaş dolu, şu cevabı verdi: -Benim rejimim de olsa, ben de seni asardım. Ama inanmış olmanın haysiyetini ve sanatta ‘eski’nin en yükseği olmandaki değeri inkâr etmezdim… Nâzım şuydu, buydu; hususiyle Mistik Şair’in gözünde kurgulu bir (robot), muhteşem bir ahmaktan başka bir şey değildi, ama inanmış bir adamdı. Bu bakımdan bir dinsize düşebilecek kadarıyle samimiydi, Bâbıâli ahlâkından uzaktı; ve kendisine ‘sen komünist misin?’ diye soran hâkime ‘topuğumdan saçıma kadar!’ diyebilecek derecede inancının kahramanıydı.” (Bâbıâli, 245-6).    

Yer yer Nurullah Ataç’la sert polemikler yaşamıştır. Mesela serbest şiir taraftarı Ataç’a şöyle seslenir: “Sen, daha dünkü ideolojini ayaklar altına alan bir sisteme, her an ve her şekilde tekrar değişmek ihtimalini tasdik şartiyle geçtiğine göre, vasıl olduğun yegane sabit mezhep, değişmek prensibinden başka ne olabilir?… Halbuki makine gibi (guk guk, pat pat) sesler çıkarsaydı, bu şiiri dava şiiri kabul edecektim.” (sayı 4, sayfa 16). Makine ile Nazım Hikmet’i ima ettiğini söylemeye bile gerek yok aslında.

Nurullah Ataç için ise o günden önemli belirlemelerde bulunur: “Nurullah Ataç’ın ‘Akşam’ gazetesinde ‘Söhbet’ başlığını taşıyan bir sütunda ‘Vezin davası’ isimli bir yazısını okudum. Kısa kısa cümleler, hafif, kolay, düz bir ifade… İnsan onu sıkılmadan, üzülmeden okuyor, bitirdiği zaman da bitirdiğinin bile farkında olmadan gazetede başka şeyler arıyor ve dudağında o yazıdan acı veya tatlı, iyi veya kötü tek bir fikir lezzeti bulamıyor… Evet, bu lezzetsizlik oradaki sözlerin kısa cümlelerle ve kolay bina edilmesinden gelmiyor, fikirsizliğinden geliyor.” (sayı 4, sayfa 16). Nurullah Ataç, şiirin büyük dehası diye ilan ettiği halde Necip Fazıl’ı İslami yöneliminden dolayı görmezden geldiği için de kızdırmış olmalı. Necip Fazıl da durumun farkındadır: “O günlerde artık Mistik Şairden elini çeken Ataç, yapışılacak elin, Orhan Veli; şiirin de, alt alta dizili mide gurultusu olduğuna inanmıştır. Biraz da eski gözdesi tarafından tekmelenmiş olmanın hıncıyle mahut üçlü kumpanyaya bağrını açış…” (Bâbıâli, 238). “Fikir yerine maskaralık ancak Nurullah Ataç’a yakışır. Ona dönekliğinden kinaye, Nurullah Topaç demek daha doğrudur.” (sayı 11, sayfa 15). Şahsiyat yapmalar, karşılıklı hakaret etmeler o dönemin üslup özelliklerindendir adeta, zekâ gösterişi, bunda edebiyat ile karikatür dergilerinin yakın ilişkisi etkili olmuştur diye düşünüyorum. Öyle ki “Ağaç”ta fıkralar da yayımlanıyor, işte onlardan biri: “Bir gün Ahmet Hamdi ve Yahya Kemal konuşuyorlar. Bahis İspanya… Yahya Kemal diyor ki – Monşer orada asayiş olmasına imkân var mı? Orada her vatandaş bir Necip Fazıl…” (sayı  16, safa 16).

Şiir yıllığı ve antolojisi tartışmaları bizim şimdiki durumumuzdan daha fenaymış. Bakın, 1936’da yaşanan bir Antoloji tartışmalarına değiniyor Necip Fazıl: “Matbuat müdürlüğü, Fransızca bir antoloji neşretti. 1908 senesinden sonraki Türk Edebiyatı antolojisi, Fransızca antoloji ne demektir? Matbuat müdürlüğü yeni Türk edebiyatını Avrupaya tanıtmak istiyor. Propaganda eseri. Bu eserin gördüğü mukabele, umumî yerde iffete tecavüz eden bir kimsenin başına gelecek şeydir. Yumruk, tokat, tekme, çimdik, ve korkunç bir namus ve hak şamatası, neye falan var, niçin falan yok, hatır işi, arkadaş kayırması… Ne oluyor? Bir gemi batıyor da biricik sandalına adam mı seçiyorlar? Öleceklerle ölmeyecekler mi ayırt ediliyor? Bu telâş, bu kıyamet ne? Tenkidin yokluğu bile olmayan memeleket’e  bu kadar gizli mütefekkir nereden çıktı? Daha evvel nerede idiler.” (sayı 1, sayfa 12).

Necip Fazıl, kendinden beklenmeyecek bir performansla Sabahattin Ali’nin “Kafa Kâğıdı” hikâyesini büyük övgülerle okura takdim ediyor: “Bu gün Türk hikâyesi diye bir şey var mıdır? Bu sorgu edebe aykırı görünmesin, var mıdır? Her gün Sirkeci garına giren tirenlerin getirdikleri en pespaye Fransız gazetelerinden en pespaye şartlar altında hırsızlanan ve altına iki isim, bir de soyadı halinde üç Türk ismi atılan bir gündelik gazete hikâyesi ve hikâyeciliği vardır. Bundan başka yerli bir yazıcının yazdığı, yerli bir sanat kıymetini, yerli bir realite görüşünü, yerli bir ruh haletini arzeden bir hikâye var mıdır? İlk gençliklerinde hikâye yazmış ve artık yazmaz olmuş bir iki kişi bir tarafa, bugün bu vasıfları taşıyan tek bir hikâyeci faaliyette değildir. Bu hikâyeyi okuyunuz. Bakalım onda Anadolluya ait nasıl bir ruh haleti ve nasıl bir perspektif göreceksiniz:” (sayı 1, sayfa 13). Aslında bu övgüler bir yerlerden tanıdık gelmiştir o günün okuruna. Sabahattin Ali’nin ilk öyküsü “Bir Orman Hikâyesi”ni  “Resimli Ay”da (30 Eylül 1930) Nazım Hikmet, şu sözlerle okura sunmuştur: “Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz.” Her şeye rağmen Necip Fazıl, açık etmese de Nazım Hikmet’in fikirlerine ve öngörülerine dikkat etmekte ve değer vermektedir. Tanıdığım büyük sanatkârlardan yola çıkarak söylemeliyim ki, dehalar çelişkilerle içkin bir hayat sürer, bir gün önce ak dediklerine diğer gün kara diyebilirler, çünkü bir kaos halinde yaşamaktadırlar: “Sait Faik’e mukabil Sabahaddin Ali, hikâyenin bina, yapı işinde ustaca, vâkıalara bağlı iç kumaşı kaba çuval bezinden ileriye geçmez ve şiirden zerrece nasibi olmayan kupkuru bir amele…” (Bâbıâli, 210). Yazarlara bol telif hakkı teklif ettiği halde çoğuna ödeme yapamamıştır Necip Fazıl. Bir gün Sabahattin Ali, yazdığı hikâyenin bedeli olarak Necip Fazıl’ın evindeki bir süslü lambaya el koyar, bilemeyeceğim, Sabahattin Ali hakkındaki düşüncelerini bu olay değiştirmiş olabilir, mümkündür. Öte yandan dergi satışlarından para dönmemesi, Necip Fazıl’ın eli açık ve lüks yaşamı sevmesi gibi nedenler “Ağaç”ın kapanmasına neden olur.

Egosantrik kişilik özelliklerine sahip olduğu düşünülen Necip Fazıl, birçok şaire göre kendine-nefsine son derece nesnel bakmayı başarmaktadır, işte “Ağaç”a soğukkanlı bakışı: “İlerideki büyük fikriyata doğru ilk emekleme denilebilecek ‘Ağaç’, Mistik Şairin ilk mecmua tecrübesi olarak onda müthiş bir darbe tesiri yaptı. Ruh doktorlarının (trauma) dediği tesir… Fena halde kırıldı, inkisara uğradı; madalyonun yüzü ile tersi halinde, hem Türk fikir ve sanat adamının verim akameti, hem de okuyucunun alâka sefaleti önünde bir lâboratuar tecrübesi katiyetiyle, yanıldığını ileride göreceği hükmünü verdi: -Bu memlekette ne duygu ve düşünce vericisinden bir nişan var, ne de alıcısından… Kaybedilen bir (kozmos-dünya) arkasından (kaos-hiçlik)… ” (Bâbıâli, 218-211). Yenilgisini ve hayal kırıklığını gizlemez, “büyük fikriyat” hususunda da kibirli değil, kesinlikle haklıdır.

Necip Fazıl gibi büyük adamlar, koca bir devlete rağmen var olmayı başarırlar. Küçük adamlar ise koca bir devleti arkalarına alsalar yine de yok olmaktan kurtulamazlar. Necip Fazıl bunun bir prototipidir.

KAYNAKÇA:

Necip Fazıl; Bâbıâli, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2010.

Necip Fazıl; Tohum, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul 2010.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir