Ben kimim, yanlış soru –sorgula ama-
ben kimlerim doğrusu –sorgula ama-
böylesine kesin hükümler versem de
en çok doğrularımdan şüphe ettim
Tanrı var mı, var olsa da şüphe ettim
nedir rüya nedir gerçek nedirlerden şüphe ettim
bu eller benim mi, benim bile olsa –değil ama- şüphe ettim
şüpheciliğin atası sofistlerden şüphe ettim
şüphecilikte “sanırım” ve “belki”yi bile geçtim
bu çabaların sonunda her an değişebilecek mutlak hakikati keşfettim
yaratılıştan başlamayalım konuşmaya
önce insan yoktu –in illo tempore-, iyiydi dünya
sonra olan oldu, benden maskeli benler doğdu
ben toprağım suyum ben ateşim havayım demeye gerek var mı
herkesin malumu bu
ben Tanrıyım desem aptallık olur
ben Tanrıdan pay almışım desem metafizik
ikincisini tercih etmişimdir her zaman
inkâr edecek değilim, bazen Âdem ile Havvayım, o büyük aldanış
-ha bu arada maymunla yok alakam-
öyle soğumuşum ki insana
cehenneme atsalar ısınamam bir daha
aydınlatmadı beni adları öğrenmek, hâlâ karanlığın tekiyim
cennetten kovdurmuşum kendimi, övünemem süslü kelimelerle
şeytanı lanetleyip ağlamaktan gözyaşına dönüşmüşüm
üstelik terk edilmenin hüznüyle ürperip üşümüşüm
-nasıl bir cennetse ısınmak için yokmuş battaniye bile-
dünyaya cehennemi yaşatan bir meteor gibi düşmüşüm
bir metafor değil bu, gerçek bir benzetme
çarpma anındaki hayvanların kaçışını düşün
dinozorların ejderhaların şaşkınlığını düşün ve kork kendinden
senin aklın var kork kendinden
Tanrının yarattığı yırtıcı hayvanlar ne ki
tüm varlığı yok edecek türden silahlar yapacak aklın var kork kendinden
kendi iyiliğin için azıcık kork kendinden
bilmem İsadan Muhammetten önce kaçtı tarih
hareket yok dedi Buda özentisi filozofun biri
-aslında o filozoftu tarihin kendisi-
ayağa kalkarak hareketin varlığını gösterdi cin fikirli bir öğrenci
anlaşılmayınca eylemi daha fazla dayanamayıp dersi terk etti
boş yere düşünüp durdunuz ilk hareketi kim başlattı diye
öyle ki didişti diriler ölülerle –orantısız güç vardı ortada-
Aristo, mezarından çıkarıp eski filozofları oturttu karşısına
çeneleri yerli yerinde ama dilleri toprak olmuş o eski filozofları
kolaydı hırpalayıp azarlamak bir kahraman edasıyla
halbuki fena halde yanıldı Aristo da
–“Fizik”miş, ah çok metafizik,
böyle soyut şeylerin de var elbet yararı-
zavallı Tanrı öyle mutlak müphem duruyordu mağarada
dokunmasam ben ona rahatsızlık vermesem
kendini yok varlık sanıyor olacaktı hâlâ –hareket mühim-
ölü daha diri ve daha var varlıktı ondan
dokunup bildim negatif
gerçek manada var ettim onu pozitif
kavramsız yapamayan filozoflar diyalektik dediler buna
söylemeye gerek var mı ey ekabir
en büyük devrimdir parçalanmak pahasına gözyaşı olup gözden düşmek
Tanrının sert yüzüyüm ben eliyim tokadı yumruğu
-belki gerçekten öyleyim şimdiye dek aklıma gelmemişti bu-
ey insan kendini bir şey sanma
ben varım her devrimin soyağacında
ben elmayım buğdayım içtiğim su yediğim geyik koyun keçiyim
azıcık domuz köpek azıcık at eti ama bazılarından zamanla vazgeçtim
ilk başlarda sandım ki karnımı doyurmak tek işim
çok yedim karnım ağrıdı, anladım ki sonsuz değilmiş içim
bir peygamber geldi ve dedi “ağrıyan şey acizdir”
doğruydu, bu yüzden aslanların önüne attım onu
sonra haykırdım “budur yalan dünyada hakikati söyleyenlerin sonu”
daha evvel de öldürmüştüm kardeşimi kıskançlık taşıyla
pişman değilim, kimse göz koyamaz acı çığlıklardan yaptığım tacıma
bazı peygamberlerin kellesini almıştım
bazılarını ateşe atmış testereye vermiş bazılarını çarmıha germiştim
kaçtı elimden bazıları bir kelebek kadar narin ve korkaktı
insanın içini çevrelemişse kan, dışını da çevrelemeli dedim
kan dolu kalbimle inandım buna
kalıcı hale getirdim inandıklarımı yanar döner yasalarla
ben isyankâr bir fırtına zalim bir deprem gibi
doğama uygun yaşamaktaydım
melekler yer bulamaz şeytanlar arasında
yalan mı ey Tanrı
gücü eline geçirdiği ân inkâr eder seni insan
ama şeytan vazgeçmemiştir senden hiçbir zaman
doğmadım, birdenbire ben bu ben olmadım
ne yüce dağ başıydım ne ak pak bir bulut ne deniz havası
bir zamanlar ben kendinden kovulmuş baca dumanıydım
ateşine el konulmuş sıradan bir baca dumanı
özü köz olmuş gökyüzü sürüngeni baca dumanı
kaybetmiştim makamımı
ama asla kapılmadım yeise
evet karanlıktan doğar her parlak fikir dedim
ve kara kara düşündüm bir süre
sonsuz yalın sanıyordum kendimi, yanılmışım
atom gibi parçalandı aklım dağıldı oraya buraya
sonra toparlanıp kendine geldi
bundan büyük makam yok dünyada
duman olmak fena bir şey değildi –griyi severim-
şehirden şehre ülkeden ülkeye savurdu rüzgâr beni
sevdim görgümü artıran sürgünlük günleri seyahatlerini
geçmişle birlikte hissettim zafer dolu geleceği
itilip kakılmışlara yeni bir hayat olacaktım
başladım hazırlıklara biledim dişlerimi, tırnaklarımı uzattım
ateşgede kaçkını şeytandan ilham almışçasına
kara bulutlarla anlaşıp güç birliği yapmak geldi aklıma
anlaştık, şimşekler daha bir gür çaktı
karanlığımda kaybolacaktım sağ olsun yolumu aydınlattı
yağmur şekline bürünüp –büyü değil gerçek-
düştüm yer yüzene bir kez daha
ana karnı yeraltı mağaralarını mesken seçtim
paslı bir iğne deliğinden geçtim
karıştım suya, artık saf değildir su eskisi kadar
bundan böyle benimle vaftiz edilecek dindarlar
içi yanıp tutuşanlar öyle sevdi ki beni
bacalardan dalgalanan özgürlük sancağıyım şimdi
hareket edecek bundan sonra bilgi ağacı da
çünkü bilgi ağacından mızrak yaptım
Kabilin attığı taştan balta
Habilin kemiklerden bıçak
sivrilttim hem ruhumu hem bedenimi
yer gök sustu, durdu zaman, iki yanı keskin kılıç çıktı ağzımdan
dönüştü kalbim simsiyah bir taşa, hazırdım her türlü savaşa
baktım bitkiler kemirdi kökleriyle toprağı, gövdeleriyle güneşi
arı el çabukluğuyla çaldı çiçeklerin en güzelinden balı
baktım hayatta kalmak için çakallar didikledi leşi
kartal löp diye yuttu şirin mi şirin bir sincabı
düşünmedi bile bu kimin yavrucağızı kimin küçük kardeşi
orman yangını çıkaracak kadar büyük bir şimşek çaktı kafamda
kavruldu etim kırıldı birkaç kaburga kemiğim
iskeletimi aldım karşıma tefekküre daldım
evet kardeşimi kaldırmıştım ortadan ama işim bitmemişti daha
yeğenlerime savaş açıp köleleştirdim onları
böyle başladı medeniyetin kölelik çağı
kendi kedimin kölesiydim emeğim sayesinde efendi oluverdim
hince evcilleştirmişti hayvanları komşu kabile
buna hayvanları terbiye bilimi adı vermişlerdi
ben de denedim ama olmadı
ne yapabilirdim bilim için savaşmaktan başka
sekiz on karım vardı otuz kırk oğlum
yani kendi soyumdan bir ordu kurmuştum
adını Famulus Devleti koymuştum
hayvanları evcilleştirirken kendileri de evcilleşen o kavim
egemenliğimi kabul etti savaşmadan
vahşi insan karşısında kazanamaz hiçbir hayvan
sevgimin belirtisi olarak
medenileşenleri köpek yaptım kapıma
ödüllendirdim en şık tasmalarla
kölelerim sayılardan matematik harflerden alfabe ürettiler
her şey daha kolay alınıp satılır oldu böylece
düşünüp taşındılar, saflar, akla uyup felsefeye daldılar
benim kafamın içinde yaşadıkları halde düşünmek özgürlük sandılar
mutluydular –en büyük azaptır kanmak- ses çıkarmadım onlara
üstelik umurumda değildi bu tuhaf soyut şeyler
Pegasustan indim kanatsız bir ata bindim
avcılık haz ortağımdı artık spora merak saldım
müzisyenleri dansözleri sarayıma aldım
eğlenmemiz için şaraba dönüştü üzüm
modası geçen kafataslarını attık kenara
topraktan kap kacak yaptık
Tanrısal elimizin ürettiği her şeye taptık adeta
içimizden birkaç bilim insanı keşfedince bakırı altını
raflara gururla yerleşti medeniyetimizin ilk mutfak eşyası
şaşkındı, hatta ilk başlarda küçümseyici bakışlar attı etrafa
haksız sayılmazdı, halk kir pas içindeyken kendileri pırıl pırıldı
yetersiz kaldı okla yay bu arada
Tanrısal savaşlar mistik katliamlar için ihtiyaç vardı demire ve tunca
kan çekti onları da cehennemin rahminden yukarı
koca ateşler yakıp dövdük sert madenleri ateş dansında adam ettik
böylece yenilendi zaman
büyülü bir ayin ile –teknik diyecekler ileride- var oldu kılıç kalkan
emektar çapadan doğdu saban
bolluk içinde yaşasın diye saray halkı
mücadele devam ediyordu akıl hızıyla her yerde
arayıp durdu beni kayıp cennet
umursamadım, çünkü kaybeden oydu
Prometheustan ateşi çalmıştım Fausttan taktikler almıştım
hin hin gülümsemişti bulutlardan Vritra
artık başkalarının ihtiyacı vardı bana
üstelik bir yanım hümanistti bir yanım hedonist
eskisi gibi değildim her şerden zevk alabiliyordum
–zevktir mutlak iyi-
ah bir bilseniz ben olmak ne keyifli
sorabilirsiniz bir ara benlik makamındaki Nemruda Firavuna
bütün hücrelerim hazdan imal edilmiş sanki
ateş çukurlarına semender gibi dalabiliyorum mesela
marazlıdır iyilik, tatsız tuzsuz, üstelik sağlığa zararlıdır
kime kötülük yaptıysam kâr olup döndü bana, âlem tekerlek
asık suratlı bir bilge öldüğünde
ya da doğduğunda sevimli mi sevimli bir zalim kurarım düğün dernek
merhamete işkence etmekle başlar eğlence
yardımseverliği evlendiririm bencillikle
–sentezin gücüne hayranım, saf değil saf akıl bile
bilirsin, nisyanla maluldür her dindar insan
unutulduğumda bir tek sen hatırla beni ey hümanist sentez
yarat yeni baştan
hiç değilse zekâ dolu aklın evim olsun bir kez-
dünya nimetlerine karşı büyüklenen dervişleri
şaklabana çeviririm ahalinin önünde
soytarılarımın neşesi dağıtır cehennem meyvesi kederi
kaç kez zebanilerle mesaiye kaldım alışkınım her türlü işkenceye
mesela düşünmeyi beceremeyen çok ama çok kültürlü ahmakları
bir kaşık suda boğmuşluğum var, mektep hocalarıydı çoğu
bence “kitap yüklü merkepler” benzetmesi de yerli yerinde
yani merkebi öldürüp işe yarar kitapları öğrencilere verdim
aradan çekilince çer çöp bulur her akıl doğru yolu
İbrani ya da Süryani olması mühim değil merkebin
merkep merkeptir o kadar
benim dünyamda okul yok ders yok hoca yok
sokak var gözlem var deney var
kendi beninden mezun olur benim cehennem evliyası askerlerim
koşar yağmadan yağmaya
Karun kadar zenginleşir erlerim
unutur muyum hiç komutanlarımı kral yaparım
boğa boynuzundan yonttuğum taçlarla
düşünmeyi az çok bilen
fakat benim gibi düşünmeyenlerin de baktım icabına
çıbanbaşı Sokratese içirdim baldıran zehrini
ölüm baldan tatlı geldi ona
Eflatunun kafasını karıştırdım
hakikat sandı ideaları ömrü boyunca sayıklayıp durdu
Aristoyu ittim fizikten metafiziğin içine
her şeye mantıkla bakmayı bilim sandı böylece
gördüğü her puta havlayıp duran Diyojeni tıktım bir fıçıya
it oğlu it hırladı yine de önüne atılan kemiğe bile
insanlar sayesinde can sıkıntım geçti eğlenceli hale geldi dünya
Hızırla yoldaşlığında akıl oldum Musaya, yalan yok kıs kıs güldüm
beni havarilerinden biri sandı İsa
herkese güvenilmeyeceğini öğrenmemişti daha
Muhammet yok mu Muhammet baş düşmanımın sevgili kulu
hiç yüz vermedi bana, olsun
yer aldı karşımda, olsun
ben büyük zaferler peşindeyim rakibim güçlü olsun
en az Deccal kadar “rengarengim” üstelik çok “sempatik”
kandırır herkesi hiç zorlanmadan bu müthiş ikili
söyleyin dünyadaki hangi hakikat doldurabilir
yer ile göğü birbirine bağlayan o yılansı eleğimsağmanın yerini
gördüm sonbahar bile benzetti sevgilisini ilkbahar çiçeklerine
rengarengim gelin bana ey yalancılar sahtekârlar iki yüzlü dolandırıcılar
gelin bana, bir maskeli baloya yetecek kadar yüzüm var
tüccarlara senatoya
kendilerini kutsal kitap gibi sunan din adamlarına yetecek kadar yüzüm var
gelin bana bir kabustan fırlamışçasına rüya kılığında ama
ey yasa koyucular genel ev simsarları şairler filozoflar
içlerine hapsettikleri canavarları dışarı salamayanlar bayılır maskeli baloya
gelin bana ayağı kaymış bütün o ihtiyar semboller ve genç imajlarınızla
yeme içme bedava şeytanın kurduğu agepe sofrasında
yiyecek olarak 10 yaşını yeni doldurmuş köle eti –domuz yok ama-
cennetten çalınmış her çeşit yasak meyve, içecek olarak anne sütü
bebek kanı var
maskeleriniz acıkmıştır, doyurulmalılar
balomuz mateme dönüşsün istemem
deniz kabukları, istiridyeler ve sümüklüböcekler üstüne yemin ederim ki
maskesi tarafından yamyamca yenilip yutulan nice canavar gördüm ben
bitmedi daha göksel sürprizlerimiz var
özgürlüğün sembolü balomuz gece yarısına dek sürecek
haremde tatlı servisi bekliyor herkesi
ay yüzlü kızlarımız dağ suyu gibi saf
inci tanesi oğlanlarımız dağ keçileri kadar adaleli
düşmanımız çok
bu yüzden büyük bir gizlilikle yürütülmeli orji ayinleri
ey bereket, soyumuz devam etmeli, değil mi
birdenbire ağızdan çıkan kelime gibiyim
engelleyemem kendimi ben bile
–gerek yok buna zaten-
ben faizim, ben en leziz yetim ve öksüz hakkı
koklayın afyon tarlası ruhumu tadın etimden
ben dipsiz kuyuyum nice masumu boğdum
ben yağlı urganım ben sehpa nice aşığın boynunu kırdım
kendilerini mutlu sanan ailelerin üstüne ev olup yıkıldım
çocuklarını kollamalarını can çekişmelerini izledim keyifle
iliklerine dek hissetmek için varlığı
acı duymalı her şey çileden geçmeli hırpalanıp ulanmalı hiçliğe
bütün dünyanın yok olmasını parmağının çizilmesine tercih eder
çoğu insan
yaratılmıştır çok yumuşak ve konforlu korkudan
yalan yok uyku girmez gözüme dirlik düzen varsa bir yerde
duramam ulaklar gönderirim Fitne Kraliçesi Erise
yeni bir din ya da mezhep gibi gelsin
insanlığı bölsün dedikodu erenleriyle
gelsin ve milletler düşsün birbirine tanış olsun
Tanrı yüzlü bakir gençlerden adaklar adarım
yeter ki savaş meydanı âşık cesetlerle dolsun
çok tecrübe ettim onun girdiği yerden çıkar kan
kıyamet kopmuşçasına dönüşür zamana mekân
sonra ben girerim devreye merhamet maskesiyle
bilirim kazanmak için saldırmak lazım dört bir yandan
özgürlük eşitlik gülücükleri dağıtıp güven telkin ederim ahaliye
tam aç kaldıkları sırada buğday gemileri gönderince
sömürgem olmak için can atar kargaşa içindeki ülke
gizlese de Tanrı biliyorum zamanın gerçek adıdır kefen
bu dünyada huzuru bulamazsın, özgürsen
şeytana çıkar adın, girdiğin her mabetten atılırsın
bırak aksın ırmaklar lağıma, pisliği tatsın
aydınlığa kavuşur belki kafalarında kör bir balık gibi dönüp duran teodise
bırak batırsın gemileri fırtınalar son versin yüzeyselliğe
işe yaramaz bütün bu kelimeleri nasıl kustuysa öyle yutsun dil
öğretmek istiyorum ben evrene yeniden konuşmayı
işim kolaylaşır yok etse Tanrı güneşi ayı şu şapşal doğayı
killlllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllllll
kim birini kurtardıysa odur en büyük katil
bilinçli bir kötüyüm, bence bu iyi
samimi duygularla işledim bütün günahları
hiçbir zaman mal mülk için yalvarmadım sana ey Tanrı
içli ibadetler ve ak pak-büyü gibi süslü dualarla
Brutus olup yaklaşabilirdim sana
ne gerek var buna, hem seni öldürmek
öldürmek anlamına gelir beni
sonsuz cömertsen esirgemezsin kimseden cennetini
bu akıl kaç defa denedi düşündü ve kavradı
cimriyim, yani yaşatıyorum herkese cehennemi
ama cahil değilim, aldığım abartılı övgülerden
sövgü dolu söylevler yaptım
iktidarımı daha güçlendirmek için para bastırdım adıma
üstünde resmim pek benzememişti bana
bunu fark ettiğimi anlayan ressam ezile büzüle
geldi ve dedi, eşsiz olan benzememeli resmine
kaç zamandır duymamıştım bu denli müthiş bir söz
toprak sahibi yaptım onu dostlarımın arasına kattım
sonra seccade gibi serdim benliğimi yere
taptım büyük bir gururla kibrime
bir defa sadece bir defa
bana bu şeytani aklı veren Tanrıya şükrettim
yarattığımız şeye bağlanmak var doğamızda
sen benimsin ey Tanrı fakat ben ait değilim sana
cimriyim, öyle ki karşılıksız öğüt vermek istemem kendime bile
ama gelecek vaat ediyorsun sen ey körpe akıl
çıktığına göre bilgi ağacının tepesine
karşılaşmışsındır bilime çağ atlatacak perspektiflerle
eminim kana susar gibi artmıştır öğrenme açlığın
ne kadar bakarsan bak doyamazsın o mistik manzaranın tadına
benden söylemesi Stoacı ataların gibi hata yapıp da
bir elma ile yetineyim, ağzın şehvetini engelleyeyim deme
aç gözlü olmazsan doyuramazsın karnını bile
çal ağaçla birlikte bahçeyi hatta mülküne kat bütün ormanı
alt etmek istiyorsan karşına çıkan her iktidarı
zaman aşımı yarat, mülküne kat hayvanları da
aşağıdaki şarkıyı söyleyen bir kuşu hangi zalim basmaz bağrına
EFSANEVİ KARGA
Ben 48 yaşında
delikanlı bir kargayım gak gak gak
kaç leşim var, bitmez saymakla
zihnim Mezopotamya kadar diri
gagam anarşist köle mızrağı gibi sivri
günlerce aç bitap uçmak ölümsüzlük suyu sunar bir kuşa
kanatlarım zümrüdüankadan daha parlak
leşlerle dolu bir pazarda para etmez bülbül kanarya
ama herkes ihtiyaç duyar kargaya
gak gak gak
gagam sivri
kanatlarım parlak
kat saflarına ölüm meleği gibi kuş dilini konuşan bu yaratığı da
acıma, sömür bedenleri ruhları sivrisinek ordularınla
seni ısıranı acıma ye
yer üstü tamam, Süleyman kadar büyük bir fatihsin tamam
ama sömürmelisin yer altı zenginliklerini de
zor deme, imkânların var, fillerden yardım al
ara sıra konuş gözyaşında bekletilmiş büyülü kelimelerle
uzun yaşamak istiyorsan zırh yap mistisizmi kendine
müzisyen bir mürit gibi uçurur seni savaş davulun
yeter ki sen sonsuz güç iste
buğday ambarımız her boşaldığında
fakir aşığı kara vebayı alışveriş yapsın diye salarım pazara
veba işte, para yerine mikrop verir –ikisi de aynı şey aslında- can alır
bana isyan edenlerin gösteririm gerçek yüzünü cüzzamla
gücüme güç katan hastalıkları saklıyorum elmas şişelerde
mesela Salgın Bölüğünden eğitimli bir fare
ısırıverse şapşal bir düşman askerinin parmağını
kazandım demektir o an savaşı
bilinir, ulaşamaz zafere kimse dürüstlükle
akbabalara yem olur en başta akılsızların naaşı
kim ne derse desin benim gözümde kahramandır hile
küçümsediğin bir bilgi kırıntısı ummadığın bir anda yarayabilir işe
mesela çok şey öğrendim haremimdeki fettan kadınlardan
onların önerisiyle denedim
telef etti nice orduları oka takıp attığım tek bir şişe
bana karşı hainlik yapanları ise
safa yattım ve kullandım tepe tepe
kendime kul yaptım onların önerisiyle
biliyorum hiç verim alamazdım
âşık olsam onlardan birine
dönerdi harem en çetin savaş yerine
her gün birkaç cariye öldürülürdü
kim vurduya giderdi bir bir prensler dükler
hiç şüphesiz alırdım ilk yenilgimi
her kadın Truva atıdır çünkü
işte böylesi zamanlar için
koynumda taşıdığım çeşit çeşit zehirli şuruplarım var
rengarenk pırıl pırıl ebedi hayat dolu şuruplarım
morlar için sürüm sürüm süründüren
yeşil mavi beyaz ve kırmızılar için birdenbire öldüren şuruplarım
çünkü her an düşmana dönüşebilir dostlar
tedbiri elden bırakırsan
ak kara demeyip derinden davul
kaval kemiğinden zurna yapar
göbek atar oynarlar
ey aklım, yalvarırım sana, açık verme
hasta bir kinik-gelenek sızar o açıktan, fark etmezsin bile
der, “derman buldu Eyübün yaralarında kurtçuklar
gel, beni sağlığın azgın dalgalarından kurtar”
kafatasına dikkat et
diklenip duruyorsun her şeye
bak, taş atıyorlar bir yerlerden, eğil bir zahmet
bazen eğilmek boyun eğmek değil
ey aklım, yalvarırım sana, açık verme
ölür kurtçuk elmayı delince
değiştirilir dam, yağmurda karda damlayınca
varsa duvarda yarık girer fare ambara
ey aklım, yalvarırım sana, açık verme
güneşe inan çünkü var
aya yıldıza inan çünkü var
kayaya taşa inan çünkü var
ama inanma yalana, çünkü yok
kalp gözü kulağı diyorlar ya, inanma
öldürdüğüm adamların yardım göğüs kafeslerini
ve inceledim bir bir kalplerini
cerrahlık yaparken gittim cellatlık günlerime
bazı şeyler ne çok benziyor birbirine
işte bir yalan yüzünden gariban adamlar lime lime
–üzüldüm sanma, gerçekten gariban-
ne göz bulabildim ne kaş ne kulak
yalnızca kan
yalan iyidir, ama sen uydurursan
az kalsın vıcık vıcık âşık oluyordum kalbe
bana benziyor diye –dikkati elden bırakmamalıyım-
kendini dine kaptırayım deme, fena kullanılırsın
kutsama Tanrıyı bile ya dost bil ya düşman
derler bunamaya karşı en iyi ilaç
her gün birkaç kez planlı kötülük yapmaktır
zekâ parlar Arap atı gibi şaha kalkar o anlarda
hele de kötülük ticaretine başlarsan dahi derler sana
ey Kaf Dağı bahanesiyle Doğudan Batıya doğru kanat çırpan aklım
sensin benim gerçek Tanrım
ötekiler yalan
gördün, bataklığa dönüşen eski toprakları terk etmedi vicdan
bilmiyor, zaten bilmeye de inanmıyor
bir bilse önce korkaklar ölür savaşlarda
kendine doğru çeker oku titreyen kalp aptalca
kılıca doğru koşar düşünme melekesini kaybetmiş kafa
ey kahraman aklım
senden başka kime yalvarayım
ben kimim yanlış soru
ama kendini Tanrı sanıyorsan doğru
sıkıcı bir saflıkla işim olmaz benim
leşe çöreklenmiş kurtçuklar gibi kıpır kıpırım
kolay mı, diyalektiğin arenasında çarpışarak var olmuşum
dostlarımdan can rakibimden kan alıp vatan olmuşum
binlerce cin akılla aşılmaz dağları aşmışım
mitlerin kanlı sayfalarına dalıp devleri canavarları alt etmişim
en kibirli putları katmışım saflarıma
puttan çok ne var şu dünyada
önce taç takar tahta çıkarırlar bir kulu
sonra ona Tanrı diye taparlar
kendi yaptığı putlar tarafından tokatlanan tek varlıktır insan
anlaşılır bir şey değil ruhbanca iman –susmayı tercih ediyorum-
aşk mı, ne alaka, nefrettir benim yârim
daha evvel dedim ya aşkta kadın zayıf halka
karnında taşır beni emzirir büyütür sonra bay bay ona
hatırla rengarenk bir yılan gibi çıkmıştı Havvanın ağızından yalan
sırf mide başlı bağırsaklara benzediği için
günah keçisi ilan edilmişti bir zamanlar Tanrı sayılan yılan
–düşünsenize piton var her insanın karnında, yakışır-
ejderha yalanının sırtına binmiştim, ne havalıydı ama
nefret ettim kaostan kozmos yapan Noustan
ateşler saçarak hazineler dolusu yokluğu geride bırakmış
kaçmıştım tesadüfen kaosa
azlık fakir işi çoğaldım layık olmak için tesadüfen kaosa
hiç yoktan canım bozguncularla kavgaya tutuştum
çünkü dünyalı mevcudiyetim bağlı tesadüfen kaosa
sunakta bütün nilüferleri gül ve zambakları kurban ettim tesadüfen kaosa
ey anarşist aklım illa ki kurarsın yıkarken bir şeyi
iradenin olduğu yerde her daim ihtiyaç var tesadüfen kaosa
pıtraklı çalılıklar dikenli teller yakışır tesadüfen kaosa
kuleleri severim, rahatsızlık veren tiz çan seslerini
sivriltilmiş kalemi eşkıyalar prensi ironiyi
haylaz bıçağı, kınına sığmayan kılıcı severim
budanmış ağaçları tırpanlanmış tarlaları
isyankâr topalları çolakları yatalakları severim
bal çalarım beddua eden o tatlı dillere
ama en çok bayılırım ölülere
çünkü her ölüm gebedir başka ölümlere
aman dikkat et, aşk gevşetir kasları
sen her daim zıpkın gibi olmalısın
zayıfın gözyaşına bakmayan materyalist nefrete güven
idealisttir aşk son derece feminen, sen ataerkil nefrete güven
aşk delirtir insanı, sen özgür iradeye güç veren nefrete güven
kurtlar arasında koyun kalmak suçtur
okyanusta küçük balık olmak suç
düşmana merhamet suçtur
kışın ortasında çiçek açmak suç
dünyada insan olmak suçtur
yargılanırsın
aşk zayıflıktır ideoloji zayıflık dava zayıflık
zayıfsın bir merkezin varsa
cezalandırılırsın
etrafımda dönüp duranlardan hiç haz etmem
herkes saf tutsun isterim yanımda
kısırdır kendini kusursuz sanan her dairesel eylem
mesela daireler çizer ölümcül yaralar alan boğa
anla, galaksiler son demlerini yaşamakta
hayli zamandır cenaze merasimi yapmakta 12 güneşiyle gök
ihtiyarlayan mutlak düzen çöktü çökecek
hiç insani değil, toplum gibi yutar bireyi her sistem
böyle ortamlarda sıkıcı bir zaman dilimi bile olsam
birkaç dakika durmak istemem
hopla zıpla onla bunla düş kalk zar at kumar oyna
muhafazakâr bir mekân farksızdır yokun karesi hiçlikten
hiç şüphesiz yamuk olmak daha akıllıca
yamuk doğacak zamanla çocuk olacaksın
eğriler çizerek genç yaşa geleceksin
yavaş yavaş düzelip kemâle ereceksin –kemâl ne demekse-
en son dairesel hareketler çizen o boğa gibi öleceksin
yamuk ol ve yaşlanmayı ötele, ah sevimli kuzgunum sakın sekizgen olma
kesinlikle yamuğun ömrü yaşlı daireye göre çok daha uzun
anla, zayıfsın aşıksan ve bir merkezin varsa
içinde uyuklayan sömürgeci nefretinle yaklaş halka
kır dağıt parçala yut sonra
inan, halk anlamaz aşktan
bir an sever ama nefret eder çoğu zaman
büyük devletlere değil deniz kenarı şıllığı
şehir devletçiklerine yakışır cumhuriyet
gürültü yapar ama kendine omuz atana ses çıkaramaz cumhuriyet
hem herkesindir hem kimsenindir küçük bir kız çocuğudur cumhuriyet
genç kız olduğunda ise gebe kalır hep zayıf yöneticilere
korsan gemisi cumhuriyet
pazardan domates hıyar almaya benzer cumhuriyet
akşam yemeği değil ama devlet
sabah kahvaltısı atıştırmalık bir şey ya da
zafer kazananlar geçmeli devletin başına
ama yine de halk
kendi kendini yönettiğini sansın
bir beis yok bunda
oyalansın
vulgus vult decipi
ergo decipiatur
fakat unutmayın ki en zor zamanlarda
diktatörlere ihtiyaç duymuştur Roma
sonsuza dek yaşamak istiyorsan ey cumhuriyet
özgürlük garantörü diktatörlere itaat et
ülkenin en meşhur ozanına
yazdırdım bu destanı
bir kese altın karşılığında
değerlidir aklın her anı
bir gün dönüşebilir kutsal kitaba
trajedi mi
ağlak trajediler yenilenlerin işi
ümitsizce demişlerdi küstürdük o ozanı
kulak vermedik çünkü bugüne dek onun sözlerine
dipteydi o, biliyorduk ama sükut olup indi daha bir derine
ama onların unuttuğu bir şey vardı
anahtarın altınsa açar her kapıyı
çok geçmeden sahnelendi destan
sayemde sözlerine kulak verildiğini gördü ozan
anladı ben var oldukça adının ünleneceğini
hatta destandan birkaç parça bestelendi
hoşuna gitti herkesin, ezberlendi
sanata iman etmiştim bir defa
topraktan yaratılmaya inanmayan yüce insanlar gibi
yaptırıp mermer heykelimi
diktirdim her şehrin meydanına, ama yetmezdi
kesinlikle benden de doğmalıydı bir din
Tanrı gibi yaşadım ne de olsa
bunca geniş bunca rahatken bu denli şaşalıyken geçici evim
ebedi istirahat edeceğim yeri ölmeden düşünmemek yakışmazdı bana
yaptırmalıydım şehrin en yüksek noktasına kendim için bir anıt mezar
aklını kaybedenler bir gün tapınma ihtiyacı duyarlar diye
bir lider düşünmeli gelecek nesilleri de
zor olmadı
kazanacağı parayı duyunca ekibini toplayıp geldi
Romadan büyük bir mimar
böyle işte
çoğu kez şerden şipşirin şerler doğuyor
düşmesek varamazdık kalkmanın zevkine
diri tuttu bizi savaşmak kılıç kalkan
artık ölsek de gelemiyoruz düşmanla yüz yüze
çünkü her şey uzaktan her şey sap saman
çünkü ateşli silaha dönüştü insan
böyle başladı tarihin sonu
ben kimim, yanlış soru
-II-
בעולם שלי השמיים רעים והאדמה טובה
משיח יבוא בקרוב מאוד
נשעבד את כולכם
בֶּן כַּלבָּה
ממזרים
af edersiniz dilim sürçtü
merak salmıştım birkaç yıl evvel Gürcüceye
zihnin eli anadilse ayağı yabancı dildir
işte karıştı elim ayağım birbirine
-çaktırma, kimse fark etmedi
emperyal bir dil olmak istiyorsan
retorik şerbetiyle sun herkese zehirli sözlerini-
doğru ya, unutmuşum הקוראים טיפשים
kimin umurunda
ha alzheimerlı gibi konuşmuşum
ha meyhane sonrası kusmuşum
fahişelerle dolu bir Babil kulesidir
bugünlerde şiir
hatırlayın, anlatamam ya her şeyi
ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa
değil Homeros ile Firdevsi, sonsuz ân bile güç yetiremez
geçmişi olduğu gibi yazmaya
verili bilgi unutulunca özgür iradenin eylemleri daha iyi hatırlanır
öyle ki çoğu kez kendini kutsal defter sanır boş kitaplar,
yanılır –amaç da bu ya-
bence toplumsal hafızam benden daha zeki –deha olabilir mi olabilir-
bana kalsa tarih denilen Tanrıya çer çöp her şeyi sorardım
durduk yere imparator kafamı yorardım
hatırlayın
Roma krallarının eliyle çile labirentlerinden geçirmiştim Hıristiyanları
izzetinefse düşman etmiş tevazu kılıklı zillete tapar hale getirmiştim
kârlıydı böyle yaşamak, çünkü cennetle süslemiştim her türlü zararı
kendilerine kitap ehli diyen fakat çoğu okuma yazma bilemeyen
bu kitapsızlar
din adı altında felsefe yapıyorlardı
Eski Ahitten tahrif edilmiş parçaları Yeni Ahit diye satıyorlardı çarşı pazar
ateşli saldırılarım karşısında paslı demir gibi eriyip karıştılar yalana
gördüler o fısıldayan adamlar kaç bucakmış dünya
Kader gibi ben de güçlüden yanayım
niçin zayıflarla birlikte dünya cehenneminde yanayım
muhafazakâr bir mezar taşı değilim ben
ya da işe yaramaz bir ölüyü koruyan mezar
her güçlü tür gibi hayatımı sürdürmek için değiştiririm
bazen oluveririm ateş piramidi
yirmi yüzlü su, toprak küp ya da sekizgen hava
ama değişmeyen şartlara uymayı da bilirim
bazen hemfikir olabiliyorum Tanrıyla
çünkü çelişkiden beslenir benim en az Teodora kadar sürtük hakikatlerim
bir zamanlar yarındım Şimdinin yanında
artık dündür benim yerim
“ne harâbî ne harâbatîyim
kökü mâzîde olan bir âtîyim” diyen şair gibi Şimdisizim
seviyorum ileri geri hiç fark etmez seviyorum her şeyin tersini
Sümerli kölelerim yazıyı bulmasa
anlaşılmayacaktı bendeki bu disleksi
öyle ki bir keresinde ölmüştüm diriltti beni idam ipi
seviyorum sağ gösterip kendime sol vurmayı
seviyorum kolay cevaplara zor sorular uydurmayı
nedense garibi çarptığım halde gurebayla
dönüşmedi eksi artıya
Hıristiyandılar güya
aşağılık mazlumlar daha mazlum
yüce zalimler daha zalim olsun diye
geçtim bilgelerin kurduğu kürsüye
bir tana bile öğrenci yoktu
yine de dedim
hayvan seviyesine indirir seni masumiyet
melekler safında yer alsan da kölesin
kanma Tanrının tatlı sözlerine
azıcık merhameti olsa cennete dönüşürdü cehennemi de
gerçi burada ve şimdi yenilmek iyilerin kaderi
yoksa gerek duymazdı ödüle ve cezaya
kendi koyduğu yasaları bile değiştiremeyen görklü Tengri
ortada, ezilenler tarafından üretilmiştir her ütopya
hata yap günah işle vahşice öldür barbar yerlileri
mülküne kat geçtiğin her yeri
asati rata hami rap sarasin
bir tek özgür iradenle yücelirsin
öğrencim oldu bunları duyan bütün halk
öğrettim onlara yokluğu açlığa banıp tatmayı
öğrettim onlara sonsuzluğa ermek için başlangıcı geride bırakmayı
öğrettim onlara sabır adlı bir tiran tarafından sürekli tokatlanmayı
öğrettim onlara rüsvalıktaki Tanrısallığı
öğrettim onlara kokuşmuş acılardan put yapma sanatını da
en büyük ibadetin işkence çekmek olduğunu öğrettim onlara
şuurunu kaybeden mazlumlar cellatlarını Tanrı sandı
öğrettim onlara şeksiz şüphesiz itaat etmeyi Tanrının seçtiği haşmetli krala
öğretilerim yaşam biçimine dönüştü zamanla
ruhbanlık adını aldı Kitab-ı Mukaddeste ağırlandı
cennetten başka bir şeyi düşünmeyen aç gözlü keşişlik doğdu sonra
işe yaradı planım, dünya malı uyanık muktedirlere kaldı
başarılarımdan dolayı Kilise sırtımı sıvazladı
kimse duymasın ama
İznik Konsiline ben seslendim Rûhulkudüs kılığında
her çok gibi yok demektir sürekli değiştiğine göre adım
otoritemi reddeden yüzlerce Hanifi
kıstırıp ormanın derinliklerinde ben boğazladım
Arius gibi elimden kaçan hainler ise
Muhammedi beklemeye koyuldular
beklesinler bakalım
surun üflendiğini işittim rüyamda
ölmeden dirildim
paganlar hortlak sandı beni
ırkçı bir Tanrı tarafından lanetlenmiş yolcuydum halbuki
tersinden bir seyrüsüluk yaşamış aşağıların en aşağısında
bir süre konaklamıştım
sirk diyorlardı oraya, ben şirk anladım
nokta kadar hata yüzünden eleştirdi beni çok bilmiş ironi
ütü icat edilmiş olsa kafamı ütülerdi
kibrimin canı sıkılmadı değil hani
ironi, seni gidi muzip kardeş seni, dedim geçtim
vardım devrilmiş bir kale kapısına
“bir tek cambazlar ayakta kalabilir yeni dünyada” diye yazılmıştı
kahkahalar atarak güldü cehennemin dibi ironi, bence haklıydı bu defa
iddiasından vurulan bu devrik kapı gibi komik duruma düşmek istemem
istemem asla
cambazlık dersi almak için koştum devrin en ünlü politikacısına
çok para istedi hınzır, bilgi için değerdi, şimdiye dek
nelere katlanmadım ki
dünyaya yeni gelmişçesine ilk yürüyüş denemelerimi
cennetten cehenneme çekilmiş sırat köprüsü gibi
bir ip üstünde gerçekleştirdim
Arafa düştüm birkaç kez, aklım yara aldı
hastane sırası beklemek kadar sıkıcıydı orası
biliyordum fakirin ömrünü Kader, zenginin ömrünü doktorlar belirler
geldi Johann Georg şifalı elleriyle iyileştirdi beni
ufuklar kesişti sanki, zihnim daha bir gelişti
bir cambaz “hem köprü olmalı hem öncü” –Kelt atasözü-
Allahtan –lafın gelişi bu- iblis kadar yetenekliyim
özenir miyim hiç beceriksiz insana
G o g – M a g o g K a k o – V i k o k a
ip üstünde taklalar bile atabiliyordum şimdi
ağzımdan ateşler çıkarıp bulutsuz gözlerimde
şimşekler çaktırabiliyordum
bir damla hiçlik suyuyla yoku var edebiliyordum
parçalara ayırıp birleştirebiliyordum gövdemi
kısacık bir sürede oluverdim sirkin en gözdesi
üstadımız yılan gibi jimnastikte de ustalaştım
hokkabazlığa yeni teknikler kattım, artık benim de türlü sihirlerim var
gösterilerde çok işime yaradı cennetten çaldığım erotik elmalar
bir iki üç dört beş oluştu havada ateş rengi bir daire
içinden atladı köpeğiyle birlikte bir zebani
mübarek Ye’cüc Me’cüc sanki
büyülendi seyirci koro halinde söylenen ilahiyi dinler gibi
büyülemektir sanatçının asıl işi
çok şükür –kendime şükrediyorum elbette-
kuşandığım yepyeni marifetlerle
hiç zorlanmadan ele geçireceğim bütün negatif hakikatleri
şımarıp duran göğe dar edeceğim yeri –retorik-
inşallah demeliydim, büyük konuştum bence
kullanılabilir inşallah bile
Muhammet doğdu üzgünüm ey dünya, sanırım
kulak verdi Tanrı mazlumların ahına
Muhammet doğdu üzgünüm karanlık hükümran olamaz artık
güneş batsa da
Muhammet doğdu üzgünüm yeniden yaratılacak Âdem
yepyeni bir simyayla
Muhammet doğdu üzgünüm gemi inşa etmeyecek
Nemrutun dedesi Nuh bir daha
Muhammet doğdu üzgünüm Musanın asası saldıracak canım yılanlarıma
Muhammet doğdu üzgünüm şehadet getirdi zaman ile mekân
Muhammet doğdu üzgünüm kurtuldu Yusuf dört zindandan
Muhammet doğdu üzgünüm Yakubun kalp gözü buluştu ebedi aydınlıkla
Muhammet doğdu üzgünüm güneş ay ve bütün yıldızlar secde etti ona
Muhammet doğdu üzgünüm ilaca dönüştü kurtçuklar Eyübün yarasında
Muhammet doğdu üzgünüm Tevrat ile İncil arınıp Müslüman oldu
Muhammet doğdu üzgünüm mührümü taşıyan bütün kralların
miadı doldu
Muhammet doğdu üzgünüm ölecek nefret dirilecek aşk her coğrafyada
Muhammet doğdu üzgünüm sonbahara karşı silahlanır gibi
çiçeklendi doğa
Muhammet doğdu üzgünüm akla galebe çalacak vicdan
Muhammet doğdu üzgünüm sömürgeci şeytanlardan alacak fena intikam
Muhammet doğdu üzgünüm şimdiden vedalaşıyorum tiranlarımla
mutlak kötülük yenilgiler alacak –inanamıyorum buna- üzgünüm
büyük fedakarlıklarla kurduğum kutsal zulüm düzeni bozulacak üzgünüm
bu doğum Ebubekir Ömer Osman Ali gibi
yeni doğumlara gebe üzgünüm
akrabalarımdan daha çok güvendiğim köleler paşa veziriazam bile olsalar
köle olduklarının farkına varacaklar üzgünüm
faiz yasaklanacak ensest ilişkiye giremeyecek tefeciler üzgünüm
kıymete binecek kaburga kemiğinden yaratılan kadın
paylaşılamayacak üzgünüm
sarılamayacaksın diri diri gömülen güzelim kız çocuklarına
üzgünüm ey dünya
tapınıp duracak insanlar soyut bir varlığa sen dururken orada
mucizevi şeyler olmadı Muhammet doğduğunda
kaderci Müslümanlar tesadüflere büyülü anlamlar yükledi
evet ben de gördüm ayaklandı Kabedeki bazı putlar
eskiyen Kibele tahtasının çıkardığı çıtırtı yüzünden
kılıçtan geçirdiler birbirlerini
şu yaşıma geldim aklı başında bir puta rastlamadım daha
anladım ki korku da Muhammetten yana
bir çıtırtının kılıca dönüşebilmesinden daha büyük mucize mi var
abartmaya gerek yok, aşırılık küçültür muhatabını
Kisranın 14 burcu yıkıldı, deprem olmuş olamaz mı
Sava Gölü kurudu, iklimle ilgili bir durum bu
döngü böyle buharlaşır su yağmur olup düşer sonra
Mecusilerin bin yıldır yanan ateşi söndü sonsuza dek yanacak değildi ya
güya gökte parlak mı parlak bir yıldız belirivermiş
eee ne alakası var gök taşının doğumla
Tanrıların yıldızlarda yaşadığını sanan paganlar inanır böylesi bir palavraya
dalga geçmişimdir hep doğa olaylarından medet umanlarla
yağmur umsan olur duası bile var
kar umsan olur güneş umsan olur
ama büyülü anlatılara –şairler bunu hep yapar-
yüklemeyelim mucizevi anlamlar
durmadım mektuplar yazdım nice caniye
yanında keskin kılıçlar kamalar hediye
ilham yolladım kem gözlü kahinlere
daha çocukken ortadan kaldırsınlar diye Muhammedi
kabus olup nice zalim kralın aylarca uykusunu kaçırdım
yine de hiçbiri müneccimlerin apokaliptik sözlerine kulak vermedi
yalnız kaldım, sanki kelimeişehadet getirmiş her türlü yardım
yaklaşan felaketten habersiz birbirini yiyip durdu Roma ile Pers
ha savaş meydanı ha kumar masası
kaçar mı, Araplar bu mücadeleyi yıllarca bahis konusu yaptı
her defasında Hıristiyanlara karşı Mecusilere zar attı
onlar böyle oyalanırken değişmekteydi var olan her şeyin yasası
çünkü benzemiyordu bu gelen fırtına ne Musaya ne İsaya
İbrahim gibi ateşten geçmiş çöl kumlarıyla geliyordu fırtına
develerin ve bedevilerin seyyah ruhlarından doğan kaya kadar sert fırtına
görülmemiş bir fırtına –mecaz değil bu-
kum tepecikleri gibidir develerin sırtları, niye
çünkü çöl benzetir her şeyi kendine
durma çölden kaç
bak, kör etti çöl kumları Yahudilerle birlikte Hıristiyanları da
halbuki Yahudiler ustaydı peygamber katletme hususunda
ne olurdu sanki bir el atsalardı şu Muhammede de
çocukları da katletse kimse bir şey diyemez seçilmişlere
onlar değil miydi tatlı inatlarıyla Musayı çileden çıkaran seçilmiş kavim
Harunu kandırıp güzelim buzağıya tapan seçilmiş kavim
gerçekten değerli taşlarla süslenmişti buzağı, gözüm kaldı
Hinduların ineği gibi masum bir buzağı, niye tapmasın ki ona insan
kıskançlığıyla maruf Rab her yana öfke okları fırlattı, ayıp yahu
sonra küsüp çekildi sisler arasına, nasıl bir Tanrıysa
onlar değil miydi testereyle Zekeriyayı ay gibi ikiye ayıran
-o anda kan kırmızısı bir karpuzu şapırdatarak yedim sanki-
Vaftizci Yahyanın inci tanesi başını –her türlü zenginlik başa beladır-
bir istiridye şehvetiyle bilgi ağacından koparan onlar değil miydi
onca işaretime rağmen yalancı şafak sandılar Muhammedi, ahmaklar
miskin miskin bekleyip durdular hiç gelmeyecek Mesihi
bu boş bekleyiş kavrama dönüştürülüp yüceltildi, böyle var oldu
mistisizm illeti
kutlu gelişi gözlemek için uzak ufukları gören kuleler dikmişlerdi
halbuki düşmandı gelmekte olan depderin hortumlarla
gelse yepyeni bir Mesih onu da kanlı elleriyle katlederlerdi
boş yere ümit bağlamışım kaypak İsrailoğullarına
ama benim de kabahatim var bu davada
Muhammet çoktan ölmüş olurdu unutmasaydım para teklif etmeyi
kartallar beşiğinden kapabilirdi Muhammedi kapmadı
aç kurtlar parçalayabilirdi çobanlık ederken Muhammedi parçalamadı
-nice devlet yıkıp devlet kurmuştur çobanlar,
bak kıssa-yı Musa ile Davuta
zekâ biz soylulardan yana olsa da akıl ve kas gücü onlarda-
vahşi bir at çifteleyebilirdi Muhammedi, çiftelemedi
kullarımdan veba cüzzam sıtma alabilirdi Muhammedi almadı
onca kurban kestim, sel suları götürebilirdi Muhammedi götürmedi
kara büyü yapar gibi az beddua etmedim
deprem çekebilirdi yerin altına Muhammedi çekmedi
çıkan bir yangın yutabilirdi Muhammedi yutmadı
ah dostlar benim soyumdan gelen ateş bile ondan yana
boş yere ümit bağlamışım doğaya, dalgınlık anıma denk gelmiş olmalı
üstelik kafasını soyuta çarpıp çelişkiye düşebilir her deha, sorun değil
ne çok yandaşımı kaptırmıştım doğaya, işte bu sorun
etrafa neşe saçan Nuh kavmi hani nerede
nerede hani canım ciğerim Sodom ve Gomore
kendimi köşeye sıkışmış yamuk bir daire gibi hissediyordum
bir süre aklımdan uzaklaşmamı önerdi
bendeki spleeni fark eden piskoposum
can sıkıntısına atlayıp dolaştım bir süre canavarlarla dolu öteki ülkelerde
kesmedi, bunalım yayını çekip fırlattım kendimi iç alemime
korkuncum
oh beeee
her bebek gibi Muhammet de emdi annesini –mucize bu-
melekler cennet sütüyle beslemedi yani
yemek yedi su içti yürüyüp koştu sokaklarda –mucize bu-
karnını doyurabilmek için çalıştı orada burada
evlilik vakti geldiğinde gökten bir huri inmedi
evlendi etten kemikten bir Haticeyle
sıradanın içine gizlemişti Tanrı Muhammedi
bu yüzden fark edemedi
Mekke
gelmekte olan felaketi
boş geçirmedi vaktini Muhammet –saygı duyarım çalışkan düşmana bile-
düşünüp taşındı karar kıldı Haniflikte
bir Tanrıya inanıyor üç gün oruç tutuyor
zamanının çoğunu ayırıyordu ibadete
rakamların peygamberi Pisagor gibi
yedi dokuz, otuz üç diyor kırka bayılıyordu vesaire
benim bildiğim ticaret yapılır rakamlarla
hendese dersleri vermişliğim var Akademide Lisede
ben adam ettim bön bön düşünen Öklidi
bütün cazibemi kullandığım halde çekemedim derslerime Muhammedi
tarihin görüp görebileceği en büyük dünya kralı yapmak istiyordum
o ise bana dik dik bakıp
bir elime gümüşten ayı bir elime altından güneşi koysan olmaz dedi
gökyüzünü itti elinin tersiyle –az kalsın iman ediyordum-
ve hiçbir şey olmamış gibi kalkıp çile doldurmak için Nur Dağına gitti
canım burnuma geliyor ağzı açlıktan kokan kırk rakamını duyunca
Tanrı şöyle dursun akla bile varamazsın materyalist rakamlarla
kırk dersin kırk, kırk gün çileye girersin
en fazla kırk külçe altın düşer önüne –sanırım çelişkiye düştüm yine-
bir külçe gibi olduğun yerde kalakalırsın
ne seyrüsüluk ne vahdetivücud
eminim o altınlarla kendine lüks bir hayat alırsın
en çok rakamlar yalan söyler –evrenin özüymüş, yuh yani,
kim inanır buna-
bir elma ile bir Tanrı nasıl aynı olabilir
iki farklı varlığın nasıl sıfatı olabilir
bence hiç mi hiç samimi değil
bu yüzden rakamları, hem kürsüde hem savaşlarda kullandım
metafizik bir güven uyandıran matematik ile geometriyi
geçirdim ordularımın başına
soyut bilgi vardır somut başarılarımın ardında
Muhammetten önce vardım Nur Dağına
en çirkin suratımla
avazımın çıktığı kadar höykürdüm
azıcık korkup titrese yerle yeksan olurdu Hira
Tanrı da kalırdı altında, ne harika olurdu dünya ha ha ha
bu muziplikler nerden geliyorsa aklıma
ama dağ da dağmış hani, bana mısın demedi
içimden tebrik ettim Muhammedi, sevdirmiş dağa taşa kendini
sevdirmiş saftirik çiçeklere ağaçlara kurda kuşa yağan yağmayan yağmura
sevdirmiş kendini yakın ve uzak bütün yıldızlara güneşe aya
sevdirmiş kendini ne yaptıysam giremedim Hiraya
bir girsem doğardı kesin benden bile derin bir mânâ
sızardım bozguncu kelime gibi Kur’ana
biliyorsunuz koca orduları yok etmişliğim var minicik bir mikropla
Yahudilikte payım var en az %70 oranında
Hıristiyanlıkta payım en az %90 oranında
sızamasam da Kur’ana
bir yolunu bulup sızacağım
Sun Tzudan eğitim almış korsanlarımla İslama
ölümsüz değil Muhammet, Âl-i İmrân 185 müjdeler bunu
elbet bir gün ölecek
ve ben onun adına nutuklar çekeceğim
iktidar peşindeki Müslümanların eliyle
geçeceğim onun yerine -tevil aslından çok sevilir-
kadim dünyayı hatırlatan sözlerim ve hikâyelerim
sevilip benimsenecek her büyülü şey gibi
niçin olmasın Müslümanların da bir Kitab-ı Mukaddesi
şimdilik bir imkân yok, çok denedim ama
kapısız Hira, kale kapısı gibi geçit vermedi bana
görmek istiyordum Tanrı nasıl karşılayacak Muhammedi
o erginlik labirentinde Musa gibi mi İsa gibi mi
meraktan içim köpek balığı olup içimi yedi
karanlığı öldüren zalim güneşler doğdu Hirada, artık dışarısıdır mağara
çöllerde Mecnun arayıp durmuştu aklını
buldu Muhammet Hirada
öldü sanılan Leyla bahar gelmişçesine döndü hayata
ay ve yıldızlar Muhammedin ayağının tozu oldu
–yuh yani azıcık gurur olur varlıkta-
yıkıldı Eflatunun mağarası o sıra
bir mağaraya düşman olunur mu, oldum işte
nun ve mim harflerine düşman olunur mu, oldum işte
aklımı kaybettiğimi düşündüm, işte şirin mi şirin bir çelişki kurdu daha işte
niçin Kabeden değil de Hiradan gelmişti vahi –sorgula-
putlar engel mi olacaktı kudretli Tanrıya sanki –sorgula-
daha fazla girmek istemiyorum bu tarz teolojik meselelere
daha mühim sorunlar varken yeryüzünde
ikra ikra ikra diyerek çıktı mağaradan Muhammet
ben karınca sanki o Sultan Süleyman, o nasıl bir heybet
yürüyordu sarsarak Afrikayı Asyayı
Darius ile İskender el ele verse yürüyemezlerdi böyle
yürüyordu ama incitmiyordu doğayı
“bazı adamların üzerine gidilmez yanına gidilir”
cümlesini kurdurttu Muhammet bana –ey aklım tut kendini, hayran olma-
sıtmalı bir ağaç gibi titredim ben olduğum yerde bir müddet
sanki bana gelmişti varlığın özü vahiy
sanki ben yüklenmiştim “emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker”i
–söylemesi bile zor-
sanki ben onaracaktım cennetten kovulmuş o eski rüyayı
sanki ben döndürecektim yakıtı tükenmiş dünyayı parmağımda,
hokkabazım ya
kolay mı, titrerim elbet
üstelik geçti gözlerimin önünden gelecek zaman yenilgilerim
yıkılan çok Tanrılı şehirlerim puthanelerim mermer heykellerim
–bunların suçu ne-
geçti gözlerimin önünden çıkarılan gözlerim kesilen ayaklarım ellerim
kolay mı, titrerim elbet
Hammurabi gibi dişe diş dersen diş kalmaz kimsenin ağzında
göze göz dersen göz kalmaz kimsenin başında
adaletle değil bir tek sömürüyle kurulur medeniyet
fakat artıklardan sanat yapmak gerek
kötü mü, dehalara eğlence
kötü mü, güzellikle oyalananlar varamaz hakiki iyiye
ötesi vahşi doğa, ötesi barbarlık
saf dillik olur
Tanrısı mağarada yaşayan bir milletten medeniyet beklemek
kolay mı, titrerim elbet
dünyanın dört bir yanına gözyaşı gibi saçılmıştı Yahudiler
birbirlerine bakıp ağlıyorlardı
dönüşmüştü her Yahudi bir ağlama duvarına –kıyamam-
bilseler bayram ederlerdi bir gün onlara Siyonda
vahşet devleti kuracağımı
bilseler sömürü ayinindeymişçesine neşveden kudururlardı
Allah var –gördüm-, beni hiç incitmedi Yahudiler
sağ olsunlar, ölüm onlara hiç dokunmasın
Tevrattan çok benim sözümü dinlediler
ben vermiştim Yehovayı çıldırtan her fikri onlara –cimriydim hani, çelişki-
gökten inen sofrayı beğenmemeleri gerektiğini ben öğütlemiştim onlara
söylediği kadar zenginse Tanrı göstersindi cömertliğini onlara
kurban meselesinde Musanın sabrını sınamalarını ben öğrettim onlara
din adamlarını satın alarak ilk ben gösterdim paranın gücünü onlara
ve çekildim
ötekiye düşmanlığı ilk onlar din yaptı, aferin onlara
din sömürüsünü ilk onlar yürürlüğe koydu sunakta, aferin onlara
ilk onlar oydu altını insanlığın, aferin onlara
ilk onlar aldatmaya kalktı Tanrıyı, aferin onlara
iktidardan düştükleri için ağlıyorlar ağlamalılar da
ama daha çok ağlamalılar şimdi
gözyaşı gibi gözleri akmalı önlerine
bozuldu hahamların ince ve kalın bağırsak büyüsü
üzgünüm bir puthane kadar üzgün
Allahın intikamı Muhammet geldi çünkü
eğriymişim ben çok eğri
yürüyün bakalım sonuna dek hangi yol benden daha düzgün
Hıristiyanlarsa bocalayıp durdular teslis ve dört İncil arasında
matematiksel ontoloji bu ya
bir Tanrıya daha ihtiyaç vardı
çünkü İncillerden biri Tanrısız kalmıştı
hiç düşünmeden üstlendi bu ağır yükü Papa
ilan etti Tanrılığını
çözülen bu sorunun yerini başka nankör sorular almıştı
bir defa sorgulamayagör dini
sökülüp gider yün örgü gibi
matematiksel ontoloji bu ya
çözülür bir problem mikrop gibi üreyen birçok soruyla
öyle ki Hıristiyan din adamları tartışıyorlardı
hayat memat meselesi gibi kıldan tüyden meseleleri Romada
öbür yandan Muhammet emin adımlarla yürüyordu ufka
fethedeceği ülkelerin –işgal diyemem buna savaş var ortada-
hayalini paylaşıyordu Müslümanlarla
beri yandan Hıristiyanlar Romalılar gibi taptılar taşa
kocaman kiliseler kurdular Tanrı Baba ve oğlu için
Kutsal Ruh için mermer sütunlardan Meryem gibi Tanrı şehirler inşa ettiler
-çok Tanrılı dinlerin böyle fuzuli masrafları oluyor
bu yüzden tek Tanrılı dinleri tercih eder cimriler-
ruh deyip durmama bakma
ağız alışkanlığı benimkisi
beden evreninin bilinmeyen yerlerine ruh demişler
ruh aritmetikmiş güya, beden geometri
hadi gel de inan bu safsataya
elbette yapıların içini dolduracak kelimelere de ihtiyaç var
kadim gelenektir, bir şeyin önce adı bulunur sonra kendi
vakte takılayım deme
gel biraz daha beriye
epifiz bezini hatırla ve uzatmadan beni anla
evet havalı bir kavrammış ruh ilk başlarda
çok kullanılan her şey gibi
ayağa düşmüş sonra
bitti sanma, dahası var
dini hüviyet kazandırdılar sanatlarla her yapıya
mistisizm için zararı yoktu azıcık müziğin
şarap içtiler kadeh tokuşturdular pagan Tanrılarıyla
budala bir kalp gibi itaatkâr olmasını arzuladılar budaklı aklın da
şapşallar, miskinleşmek yerine asker çoğaltabilirlerdi o paralarla
öbür yandan Muhammet yeni insanı inşa peşindeydi
bir an bile yüz vermedi taşa toprağa
akıllı adamdı, yasakladı şarabı
ayık olmak şarttı
çünkü her an savaş var dünyada
sanki yer değiştirdi her şey birdenbire
masa ile sandalye, sandalyeden masa olur mu hiç, oldu işte
efendi oluverdi köle ama alışamadı bu yeni düzene
ötekiydi hâlâ kendi, güneş yanıklarıyla doluydu kara derisi
emirler verdi kendi kendine, emirler verebildiğini görünce sevindi
yerin altına geçti dağ, önce afalladı biraz, sonra bunaldı sıcaktan
tuhaftı sıcağı seven miskin ovaların bulutlara dek yükseltilmesi
baş edemez öyle herkes kış kıyametle
sanki yer değiştirdi her şey birdenbire
anlam veremedim halının duvarı süslemesine
altın tahta bakır oturdu
kölelikten kurtulmanın ilk adımı diyerek takas, parayı kovdu
pazarda tüccar ellerini ovuşturdu yine de
sanki yer değiştirdi her şey birdenbire
özüne rücu etti şarap dönüştü suya –bir nevi gericilikti bu-
öyle ayyaşlar vardı ki sarhoş olabiliyordu üzümün bir damlasıyla
helâl olsun her daim şarap o güzel adamlara
vaftizi alelade hale getirdi abdest
yüzlerce yıl evvel denemişti bunu Avesta, başarılı olamamıştı ama
üzüntüden sarardı Rigvedanın kadim yaprakları
bu mateme eşlik etti Homeros ve Hesiodosun da Tanrıları
haham rahip haracı azaldı zekat ile
bundan böyle fakir fukaraya dağıtılacak haksız kazanç
sofra daraldı ama yetmezdi daralmalıydı mideler de
açlıktan gözü dönmüş bir akbaba gibi kondu zenginin başına oruç
ey aklım aç karnınla hadi nereye uçabiliyorsan uç
biliyorsun kuşların en hızlısıdır zekâ, hadi uç
anlayan kişinin kanatları vardır der Pancavimça Brahmana, hadi uç
-uğraşmamalıydı soylularla Muhammet
büyük bir taktik hatası yaptı bence
göreceksiniz sırf bu yüzden Muhammedin torunları çok acılar çekecek-
antik dünyadaki gibi yeniden mescit kılındı yeryüzü
sevindi panteistler sevinmezler mi
kanla yıkanmış püripak bir Mescid-i Aksadan
simsiyah Kabeye döndü yönünü kader
yeridir bütün Müslümanları katletse Yahudiler
çünkü bir emirle kaydı Mekkeye hac ticareti
zorlaştı Yahudiler gibi benim de işim
birbirlerinin kanını akıtıyordu İbrahimi dinler dünyanın merkezi Kudüs için
Kabe fikriyle dâhil olmamayı seçti Muhammet binlerce yıllık fitneye
bazen taktik hataları yapsa da dahi bence
sanki yer değiştirdi her şey birdenbire
ama değişmedi hiçbir şey
İslama karşı yazdığım binlerce kitabım vardı
kütüphaneler ordugâhımdı
hainlik düşünüp kötülük yazmaya devam ediyordum hâlâ
inancım tamdı kılıçtan keskin iftiraya
hiç yarı yolda bırakmadı beni sadık dostlarım fitne fücur
saldırdım insanların kutsalına “çamur at izi kalsın” silahıyla
kılıç mızrak ok bıçak hain çok
herkes uğrar ihanete, kaçış yok
Yahudiler ketumdu her hususta
fakat fena halde gevşemişti Hıristiyanlar –zaten hep saftılar-
kabileler arasında başladı Müslüman olma yarışı
sardı “lâ ilâhe illallah Muhammeden resûlullah” arzı arşı –korktum-
memnundu bu gidişattan bedeviler
bir tek bedeviler mi
memnundu semirecek olan eşekler develer de
çünkü düşman kavimlerini yağmalamak anlamına geliyordu cihat emri
yenilenler bile sevdi zenginleştiren bu yeni dini
iki büyük tebliğciydi adeta kılıç kalkan, kanla konuşan
bense kadim kitapları okuyup zehir damıtıyordum
ama dindiremiyordum
içimde mızrağına dayanarak dolaşan kini
söyleyin rahatlamak için delireyim mi
Veda Hutbesinin hemen ardından öldü Muhammet
dirildim ben
hamsiyi bile köpekbalığına çevirebilir öldükten sonra dirilmek
dirildi akşam kucağında ayla dirildi karanlık kundağında yıldızlarla
kartalı öldürüp gömdü geceye baykuş
ahiret hülyası yüzünden itibar kaybeden dünya
birdenbire kavuştu eski itibarına
23 senenin ardından ilk defa güldü altının gümüşün yüzü
Cuma bile takke –takiye ile akraba- tespih misk-i amber tezgâhı
açtı pazarda
Tanrının benzeri olarak yaratıldığını sanan söz sanatları ustası insan
çamura bulayarak kendine benzetti ilahi sözü
ne yaman çelişki ama Musa sanıyor kendini asa
çok yaşa sen ey şairlerin filozofların tiranların kadim yoldaşı zan
Muhammet öldü değişti atalarımızı aşağılayan yasa
bilmeyecek ne var bu dünyada kalıcı kanunları Karunlar yapar
ayaklarımın dibinde geziniyor sevimli yılanlar çıyanlar
bıraksam zafer dolu ufuklara koşacaklar
bir çıyan ödünç verebilir ayaklarından birkaçını yılına
topal kalacak değil ya
Muhammet öldü Yahudiler ağlamaya ara verdi bir hafta
isteyen katılabilir
Muteyi hazmedemeyen Bizansta büyük kutlama var
oyalanırken Muhammedin cenazesiyle Ali
–ona ve soyuna rahat yok bundan böyle-
mukadderata karşı kışkırttım Ömeri
öyle hiddetlendi öyle bir kafa karışıklığı yaşadı ki Hattap oğlu
az kalsın bizim saflarımıza katılıyordu
kalbim küt küt attı o anda
katılsa sanki geçmişe dönüp kazanacaktık Uhut gibi Bedir ile Hendeği de
katılsa gerçekleşmeyecekti dünyamı küçülten büyük İslam fetihleri
beceriksizliğim yüzünden Mısır Suriye Lübnan, üzüldüm çok
beceriksizliğim yüzünden Filistin Irak İran oluverdi Müslüman,
üzüldüm çok
eğlenmek iyi gelir üzülene değil mi
ben de gittim azıcık gıdıkladım kabile asabiyetini
hortladı ırkçılık Muhammedin cenazesi daha kalkmadan
halifelik makamına ağ sakallı Ebubekir getirildi –genç olmaması iyi-
oh ya o hengâmede unutturdum kaleler fetheden Aliyi
çok Kur’an okuyor çok namaz kılıyordu Osman
sevmem böyle adamları
sırf bu yüzden öldürttüm Osmanı
bir taşla iki kuş vurdum
nasıl mı
şöyle: Osmanın kanında Aliyi boğdurdum
sorun olmadı bu
unutturmuştum En’âm Suresi 159. ayeti
her savaştan önce bol bol yendi ölü eti
sorun olmadı bu
çünkü çoktan alışmıştı Müslümanlar
benim fetvalarımla Müslüman kanı akıtmaya
Süfyan değil, benim Muaviyenin babası
bilinsin soyların kirli tarihi
âşığıydım güzeller güzeli Hindin
“ebu” koca bir yalan
bilinsin, ben düşürdüm onu iktidardan
dolaştım Emevi sultanlarının kanında coşkuyla
Ehl-i Beyti boğazlattım çöl kumuna kattım
ilham vermiş oldum binlerce ozana -kötülükten doğar iyi şiir-
gece üşüdüm çölde ısınmak için Kabeyi yaktım
putların intikamını mı aldım ne
harika bir şey bilmeden bile zulme hizmet etmek
tuhaf ama gerçek, İslam coğrafyasında vardı apayrı bir bereket
ulaştım kibrin ahsenitakvimine, oradaydı kardeşlerim ekabir ile ekber de
zafer kazanan herkes gibi şölen verdim
bir süre daha devam etsin diye vahşet
Harre Savaşında ganimet dolu sofrayı serdim
dört halifenin tedrisinden geçen tabiin
sabaha dek şarap içip tecavüz etti sahabe kızlarına
yalan söyleyecek değilim ya
kral babası olamayacak kadar korkaktı Süfyan
hem köle ruhlar doğar alınıp satılmaya alışkın tüccarlardan
kıskanmak mı üstüme iyilik sağlık
düşündüm zalim bir devletim artık
nezaket kurallarıyla süslenmiş şöyle görkemli bir sarayımın olmaması
çok ayıp
–konak gibi minicik bir şeydi eskisi-
düşündüm ne eksiğim var Bizanstan
onun yapamadığını yaptım mutlak gücü ben kaptım
Ömer özentisi Abdülazizden başka kimse itiraz etmedi bu söylediklerime
işte böyle soyumdan kanı bozuklar da çıktı
takmadım onu
bir yolunu bulup saray hayatına geçmeliydim
öncelikle lüks yaptırdım mabetleri, Tanrı rahat etmeli
eee sonra, tabii ki rahat etmeli sarayında Tanrı halifesi
Kur’andan öğrendiğime göre
iyilik gibi kötülük de tedricen yerleşir kalplere
kendine benzemiyor diye yadırgadı güzelim yapıları Kabe
insan bedeniyle ilişkilendirdi
ama Hasan Hüseyin gibi ikna edemedi kimseyi
tamamdı saray
bahçe peyzajı hoş
çiniler gayet iyi
doldurdum haremi Çinden Maçinden getirttiğim hurilerle
tahtımın varisleri için en ateşli hatunları koynuma aldım
serinlemek için şarap havuzlarına daldım
evet duydum, daha doğrusu esatirden okudum
ben öldükten sonra Abbasiler gelecekmiş
kemiklerimin üstünde tepinecekmiş
öyle çok yiğit idiyseler
ben yaşarken gelselerdi ya
değil mi çivisi çıkmış dünya
müsebbibi benim bunun da
Asya Afrika ve Avrupa gibi kıtalarda
yüzlerce Müslüman Devleti kuruldu
aslında kanlı hanedan değişiminden başka bir şey değildi bu
Müslümanları kırıp geçiren girdap gibi bir şeydi bu
öyle bağımlı hale gelmişti ki sultanlar bana
azıcık dönse başım hortumlar çıkıyordu İslam coğrafyasında
refaha kavuşan Arap halkının kalmamıştı savaşacak takati
önlerinde duruyordu zaferlerle dolu bedevi mazi
yenilgilere gebe medeni ati
her şey iyi giderken nasıl olduysa oldu
barbar Türkler uzak Asyadan gelip dört nala girdiler İslama
hâlâ yüreklerinde Ergenekon ateşi yanan korkunç Türkler
mızrak gibi atlara binmiş zehirli oklardı sanki Türkler
Papaya haber saldım asker toplasın diye
öyle kız oğlan kız askerler istemem diye mektubuma ekledim
vebayı atlatmış cüzzamı yenmiş türlü ölümcül hastalıklarla
mücadele etmiş
iri yarı çirkin askerler istedim
çünkü Türkler bu hastalıklardan daha tehlikeli ve beter
duydum bir Yahudinin bağırsağıyla idam etmişler bir Hıristiyanı
öte dünyada kafaları karışsın diye
kesip dikmişler Yahudinin kafasını Hıristiyana Hıristiyanınkini Yahudiye
duydum İsayı aşağılıyor Meryemle ilgili müstehcen şakalar yapıyorlarmış
Tanrının değil de boynuzlu kavat Yusufun oğulluğuymuş İsa
Sümerler gibi umumhaneye çevirmişler bazı kiliseleri ise
duydum mabetlerimizdeki İsa Meryem heykellerinin yerine
Allah ile Muhammedin resim ve heykellerini koymuş putperest Türkler
duydum papazların oğlancı olduğunu iddia etmektelermiş
diyorlarmış bu defa gerçekten yakacağız sapkın Romayı
saraylar camiler dolup taşmış Muhammetten beri biriken hazinelerle
onların ülkeleri gibi mamur hale getirilebilirmiş harabe Avrupa
Ayasofyadan da görkemli kiliseler dikilebilirmiş dört bir yana
hem öfkelenmiş hem sevinmiş bu duyduklarına Papa
intikamımızı almaları ve de hazinlere el koymaları için gönderdi
vebayı atlatmış katilleri cüzzamı yenmiş tecavüzcüleri
hırsızları –Kilisedekiler hariç- gönderdi Kudüse
başlatmış oldum Haçlı Seferlerini böylece
çok geçmeden Moğolları da sürdüm Türklerin üzerine
üç yüz yıla yakın kan aktı
susuz kalmadı İslam coğrafyası
baktım caka satıyor barbar bir Türk beyliği Anadoluda
namıdiğer Osmanlı
pıstırmış koca Bizansı –gönlüm razı gelmedi kocamış demeye-
bir şeyler yapmalıydım, ne ama
uykularım kaçtı bir süre
birkaç dakika da olsa arada kestirmeliydim
bilenler bilir bir şaman gibi rüyasız yapamam ben
–rüyaya dahildir kabus da-
bir bahane buldum saldım Yıldırımın üzerine topal Timuru
kim ustadır söz meydanında Yıldırım mı topal Timur mu
bilemem, çünkü görecelidir sanat ama savaş öyle mi
Müslüman Yıldırımı yenip esir etti Müslüman topal Timur
demek ki söz meydanında da üstünmüş topal Timur
kârımız şu: hem Allah Allah diyerek Müslüman Müslümanı katletti
hem azıcık rahatladı Bizans
öyle savaşlar oldu ki Müslümanlar arasında, gülersiniz
namaz kılmak için savaşa ara verdiler
namaz sonrası birbirlerini öldürmeye devam ettiler
gülersiniz, ama gülmeyin öyle çok
bitti sanmayın, ölü taklidi yapmada ustadır çile
barutu keşfetmişti cin soyundan gelen bir Çinli
%10 kükürt %15 odun kömürü %75 güherçile
işte elinizde ölüm teslisi
yine de fazla üzülmeyin her an değişmekte piyasa
bazen dikenli taç, olabiliyor altın taçtan daha değerli
acılarımı yüksek fiyata satabilirsiniz demiş çarmıha gerilirken İsa
öyleyse %75 çile
ateşli silahların selefi oklar fırlatıldı öncelikle
vay be, ölüm gelmeden duyulur oldu ölümün sesi
öyle hızlı gelişti ki ölümü bile geride bıraktı teknoloji
birkaç yüzyıl geçince yaşlandı ok, devretti görevini top güllelerine
o günlerde Konstantin hayalleriyle barut gibi yanıp tutuşan Mehmet
parayı basıp aldı bu teknolojiyi Macarlardan
öyle eften püften bir adam değildi yaman sultandı Mehmet
koca toplar döktürdü Bizansı fethetmek için
tarih bilgisiyle yürüttü karada gemileri indirdi Halice
kendi fikri değildi yani, sadece “ikra”ya kulak vermişti
“Muhakkak fethedilecektir Konstantin
onu fetheden komutan ne güzel komutandır
onu fetheden ordu ne güzel ordudur” demişti Muhammet
kendini övmüştü bence
çünkü Mehmet olup girdi ordusuyla İstanbula
Akşemsettin de fark etti
yoktu Mehmet o anda
vardı bir tek Muhammet
elveda
Doğu Roma
-III-
cornucopia
ramus olivae
asa
son verdi Avrupa yüz yıldan fazla süren Yüzyıl Savaşlarına
biraz daha devam etse
kalmayacaktı öldürülecek kimse
geçici bir süreç bu, üzülme ey kurşun ey tüfek
bazen yorulup yorgun düşebilir şiddet
ihtiyaç duyabilir dinlenmeye
yeise kapılma inan yaratılış sürprizlerle dolu
doğasına karşı gelecek değil ya insanoğlu
savaş yatırımıdır barış -iki raunt arası kadar sürer en fazla-
böylesi zamanlarında
tiyatroya gider eğlenir evlenir ölmek için çoğalır insanlar
ama ne kadar çoğalırsa çoğalsınlar
çözüm değil
çünkü en doğurgan canlı türü bile
yarışamaz ateşli silahların öldürme oranı ile
belliydi putperestliğin evrileceği maceraperestliğe
herkes çabuk ayaklı Aşil herkes çok kurnaz Odisseus
herkes tüccar herkes büyük girişimci herkes hokus pokus
silik ve dingin yaşamı istemiyordu artık kimse
dış dünyaya açılan iç gözler kustu soyutu, kusmukla doldu Kilise
tımarhane kaçkını us Vikingler gibi kuşandı silahını–heyecanlandım-
kim hayır diyebilir aklı başında bir deliliğe
tayfam olsa faraza sultanları tiye alan Behlül Dane
korsanlık yapar pranga bile vururdum Poseidon ile Neptüne
ama yok, ben anlamam denizden menizden
Cenova Meyhanesinde sızıp kalan haham kılıklı Kristof Kolombu dürttüm
uyan dedim ey Yeni Dünyanın Mesihi söyleyeceklerim var
güzellik Tanrıçası deniz kızlarından bahsettim ona
Binbir Gece Masallarını anlattım bir bir
–bak işte bu yalan, onca masalı kim anlatabilir-
arzımevud kollarını açmış bekliyor seni orada
püritenler dua yolluyor ana karnında sana, dedim
tuzlu suların bittiği yerde ölümsüzlük suyu var dedim
inandı bunlara geri zekâlı
en çok hazineleri dinlerken gözleri parladı ağzı sulandı
Doğuda topladığım define haritalarını getirdim döktüm önüne
kimisi gerçek kimisi insanlar gibi sahte
korkma dedim metafiziği dene
hayal dünyasında boş boş dolaşmıştı Dante
bak pusulan da var, sen gerçek metafiziği dene
denizi küçük olanın gemisi de küçük olur, korkma dene
geç Batlamyus haritasının ötesine
bu sözler para etmedi tabii –retorik-
lafla peynir gemisi yürümez dedi –İtalyancadan ben çevirdim-
yeryüzü cenneti peşindeki Kolomb
seyahatini karşılayacak hami arayıp durdu aylarca
-gemi ile cennete ulaşacak olma fikri ne acayip ama-
duyduğuma göre Osmanlı sultanı –adı neydi-
“bre kafir” deyip kovmuş kapısından onu
Hıristiyan bir dilenci sanmış olmalı, anlaşılmamış bile konu
ama İspanya Kralı Ferdinand sonuna dek dinlemiş Kolombu
bilgeliğe tok, paraya aç bilim insanlarını
yanında tutmalıydı azıcık düşünüyorsa yarını
dinero dinero dinero deyip duran burjuvayla
artık yarışmak zorundaydı krallar da
kralların kuklaya dönüşecek olması çok komik
bir düşünsenize
iktidardan düşmüş Papa
ipte oynatıyor kralları Yahudi para
o ipte nicesini sallandırdı
sayısını unuttum matematik dehası olduğum halde
iki yüzlü sanılır para
yazı tura
yanlış
çünkü tüccar gibi paranın da
en az pazardaki ürün sayısı kadar yüzü var
bu yüzden para herkesten daha uygar
geri kafalı eski dünya anlam veremedi bu duruma
para adında bir metal parçası vereceksin
kabilenin en gözde aygırını alacaksın
yok ya
Amerikadan önce keşif kelimesini keşfetti Avrupa
bu dahiyane icadı görse eminim küçük dilini yutardı Lidyalılar
bir kelimeyle koca bir kıtayı üstünüze geçiriyorsunuz
kimseye hesap vermeden yerli halkları sömürüyorsunuz, müthiş
düşünsenize ikinci defa cennette günah işliyorsunuz
ama duyulmuyor Tanrının lanetleyen sesi –düşüş yok artık-
sizce de müthiş bir icat değil mi “keşif” kelimesi
halbuki bir yerde insan yaşıyorsa orası algılanmıştır ve artık var demektir
yabancı biri bir keşif değil orada egzotik gezi yapabilir ancak
ama dünyaya kör sağır kalan cahil Avrupalılar
gördükleri yeni yerleri keşfettiklerini sandılar
küçümsemeyin, siz de deneyin
bataklığa kurulan sivrisinek uygarlığında en çok cehalet işe yarar –retorik-
çiçeklerle karşıladı Amerikalı yerliler Avrupalıları
Avrupalılar ise hediye etti onlara
bedeni çiçek bahçesine çevirecek ateşten tohumları
böyle işte mikropların da var yararı
keşfedip sömürdü insanı Avrupa
keşfedip sömürdü hayvanı Avrupa
keşfedip sömürdü bitkileri Avrupa
keşfedip sömürdü madenleri Avrupa
ne harika çocuk şu Avrupa
hiç gelmemişti benim aklıma
okudukça cehaletini artırdı Avrupa
cehalet bilgi işiymiş –retorik-
bu yaşıma geldim yeni öğrendim
Sokratesle ilgisi yok söylediklerimin
bilmeden bilmemeyi nasıl başarabilir insan –retorik-
bıraktı mavi tırnaklı kölelere miadı dolan İncili
Antik Yunan ile Romayı okudu sil baştan
aydınlanmak için indi Hıristiyanlığın köklerine Avrupa
ama mistik bir karanlığa tosladı –şeytan olabilir mi bu-
her yer mistik her şey mistik
kopamadığı o karanlıktan doğdu mis gibi Avrupa
gördüğü her erkeğe papa papa diyebilir tesadüfün çocuğu Avrupa
oyuncak bebek yaptı bir zamanlar taptığı putları
tuvalete çıkarıyor haftada bir kaç kez sabunlu suyla yıkıyor
oyuncak yapmış hudutları bir geriye çekiyor iki ileriye
oyuncak yapmış zamanı dolaşıyor geçmişte gelecekte
oyuncak yapmış insanı
oynuyor
Tanrının Âdemle oynaması gibi
canı sıkılınca ikiye ayırıyor Âdemi yere atıp kırıyor
-androjene tahammül edemez kimse-
sonra kendine başka oyuncaklar arıyor
can sıkıntısını önlemek amacıyla
marş bile besteledi Avrupa:
“gel beraber katliamlar yapalım
kan veririz birkaç kansıza sonra
gel beraber şu mabedi kundaklayalım
dondurma ısmarlarız cemaate sonra
gel beraber oynayalım halkın aklıyla
eserimizi izleriz tiyatroda sonra
gel beraber dolandıralım fakir fukarayı
yardımlaşma derneği kurarız sonra
gel beraber kötülükte yarışalım
iyilik de katılır bize sonra”
karın tokluğuna çalışacak yarı hayvan insana ihtiyaç duydu Avrupa
bu amaçla köleleştirdi tek suçu siyah doğmak olan Afrikalıları
inat etmeyip onlar da beyaz doğsa hiçbir sorun kalmayacaktı
her şey gibi suç da göreceliydi serbest piyasa uygar dünyada
değişiyordu kişiden kişiye ceza
taşımak için siyah elmasları ucuz deniz yolu kullanıldı
ucuzluk demektir uygar dünya
Nuhun korsan gemisi işe yaradı ilk defa
gemi dümeninde incilerle süslenmiş rekabetçi İncil
yelken direğine kefen içerisinde çivilenmiş clavis İsa –clavus da diyebiliriz-
dirilişi müjdeleyen bu gemiyi batıramaz hiçbir dalga
ama kölelerin çoğu salgın hastalıklardan ölüyor
köpek balıklarına atılıyordu
ama bir şişe rom değerindeki kölelerin çoğu salgın hastalıklardan ölüyor
köpek balıklarına atılıyordu, önemli mi bu
ölenlerin bedelini eklerler geride kalanların fiyatına
üstelik ortalama bir insan şişesinde beş litre kan var
demek ki kandan beş kat daha pahalı rom –önemli olan rom-
kârlı çıkar hep ticaret adlı sömürü şirketi kuranlar
değişmeyecektir insan türü var oldukça bu durum –mutluyum-
Oannes yoktu kan pazarında -Mesihlik mesleği sizlere ömür-
açlık işkence ve hastalıklarla sağlaması yapılan sağlam köleler ise
kıyıda dört gözle bekleyen köle tüccarı Museviler tarafından
satın alınıyordu
güzeller geneleve
iri yarılar maden ocaklarına
el becerileri olanlar atölyelere
çiftçilikten anlayanlar tarlalara
şans eseri hayatta kalan iskeletler ise mezara gönderiliyordu
yoktu çirkin olmanın yolu
bütün köleler güzellerin kaderini yaşıyordu
ne elma ne buğday, homo economicusun ilk sermayesidir insan eti
her Yahudi goyim gibi alınıp satılırken öğrenmişti bu vahşi ticareti
dayanamadım ben de bağ bahçe yerine mülk edindim
topraktan yaratılan insanı
seviyorum içimde dinmek bilmeyen dinamit dolu Hümanist yanı
bak yine kendi sözlerime kapılıp heyecanlandım
mesire yerinde kurşunla buluşan âşık bir silah gibi canlandım
savaşıp yok etsem iyiliğin o şımarık gülünü
kaparım ben de Nobel Barış Ödülünü
Proudhon haklı
hem bizden biri hem saygın bir anarşist
bu yüzden haklı
milyonca cinayet işleyen mülkiyet
Tanrıyı bile dolandırmaya çalışmış –şu cesarete bak-
sonuç: çalışmaya, cinselliğe ve ölüme mahkumiyet –harika-
bilmiyorlar tiyatrolarda yer kapmaya benzemez toprağı bölüşmek
hipodromların yontma taş devri geçti
oyuncular sahnede özgür, ama kukladır kendini kral sanan seyirci
tapu kadastro tarafından numaralandırılıyor artık yumuşak koltuklar
ah Cicero, sınırı azıcık ihlâl etmeyegör dünya savaşı çıkar
bilmiyorlar zilyetten zillete geçiş demektir medeniyet
gizlemeye gerek yok kanla beslenir her millet
var olmaya çalışsa da kaşıklar çatallar
bilir herkes, bıçaktır sofrada mutlak iktidar
ağzı açlık kokan mülkiyet karşıtları
doğa durumu filan diyorlar ya
sanırım bu arkadaşların analitik düşünme ile pek yok araları
çünkü hayvanlarda da mülkiyet var, yuva mesela
bir ağaç bir ot bile sahiplenir bulunduğu yeri sömürür
emperyalist kökleriyle
kim göçe zorlayabilir sıradağları
apaçık bir ilke
evrende kendine yer kapar her nesne
Fanon haksız
ama aynı şeyleri söylese de beyaz adam Proudhon haklı
Avrupanın taşında toprağında Afrikanın Amerikanın teri kanı var
eee ne olacaktı başka, vaftiz mi edilecekti zemzem suyuyla
bu sayede gelişip sempatik bir ucubeye dönüştü Avrupa
dedi Napoleon “mutsuz bir Sokrat olmaktan yeğdir
mutlu bir domuz olmak”
hayvan çiftliğini kaybetmemek için benimsedi
“yeteneğine ve işine göre aş” vecizesini
eminim Proudhon taraftar bulsa –bu ihtimal hep var-
yepyeni bir kaos “hello baby” derdi dünya halklarına
çay kahve… pardon taşradan kurtulamadı bu ikisi daha
size Dionisos şarabı ya da Apollon marka soğuk bira ikram edebilirim
şalom, hoş geldiniz uygar dünyaya
hoş geldiniz sahtekârlığı bir ağaç kadar doğal gösteren uygar dünyaya
ok ile kurşun öpüşecek havada hoş geldiniz uygar dünyaya
tüfeği görünce yay gibi eğilecek dik başlı yerliler
hoş geldiniz uygar dünyaya
siyaset ile ticaret birleşip yiyecek bireyi hoş geldiniz uygar dünyaya
kadın işçi, kadın ana-makine, kadın ilk fabrika hoş geldiniz uygar dünyaya
hiç fark etmez her türden cenin bebek çocuk gibi
üçüncü sınıf ham madde
birinci sınıf esnek ayakkabıya dönüşecek makinelerin elinde
çağ dışı kapalı daire ailenin yerini
alacak ufku açık dört köşe ilişki –zevk toplumsaldır-
saplanıp kalmadım ben tarihi hikâyelere –romancı değilim-
geleceği yazıyorum geçmiş zaman kipiyle
öldü bilge usta, doğdu cahil uzman hoş geldiniz uygar dünyaya
ne yaparsanız yapın bütün anlaşmalarda sahtelik var
sıcacık konuşsa da tokalaşmaz silahlar
bence de laf kalabalığından ibaret her düşünce
rahatlamaya ihtiyacın mı var öyleyse koş meyhaneye
her duyduğunda çan sesini
bir yolunu bul atlat Tanrı kılıklı rahip müsveddesini
cesurdur her tecrübe çekinme gel
bir defacık olsun dene
gönül kadehine aşk şarabını döktüğünde Tanrı saki
yaşarsın o güne dek hiç tatmadığın bir erginlik hali
tapınmak mı istiyorsun sabaha dek
işte orada putlarla dolu kerhane
arınırsın din adamlarına gerek kalmadan
Afrodit kadar güzel fahişelere biraz fazla bahşiş bırakırsan
arınır günahkâr paran da
asla önermem aç kalmanı
açlığı halka bırakmalı
yok eğer vazgeçemiyorsan alışkanlıklarından
Tanrının adını anmama orucu tut
o senin ismini anmadı hiçbir zaman
ayrıca üç aydır savaşmıyorsun farkındayım
kurban kesip avuçlamak istiyorsun ılık kanı farkındayım
öyleyse koyun gibi yatır bıçağın altına kaderini
iktidar bayrağını eline al
özgür kal
uzun süren bir sessizliğe gelemem
çanlar yeterli değil dan dan dan deyip susar
silahlar patlamalıydı yeniden
paslanır akıl, varsa bir yerde istikrar
aradım durdum günlerce
insanı ateşleyecek bir kıvılcım bir sebep
en kanlı savaşları bağnazlar vermiştir hep
camiden çıkarıp saldım Lutheri Kilisenin üzerine
böylece başladı mezhep savaşları kasıp kavurdu tüm Avrupayı
30 yıl boyunca iki aile anlaşıp paylaşamadı küçücük bir kıtayı
ben vardım çünkü hep sofrada
kalp karaciğer löp et kol bacak kelle paça
baktım yedi sekiz milyonun tadına
görmedim Bourbon Hanedanı ve Habsburglar gibi misafirperver ev sahibi
böyle ailelere insan canını vermez mi
Dr. Faust gibi bir neşterle
kendi bedeninde beni aradı Marlowe Descartes
pes yani dedirtecek türden manyakça bir girişim daha işte
–ne hoş bir düalist kaos-
Eksenler Döneminde öz, maddeye denklendi
Demokritos Epikürün ruhu şad olmuştur muhakkak
belki o da bir ruhu olduğunu fark eder böylece
mekanik uzay peygamberi Newton yerin altına inip gördü fizikötesi çekimi
göklerde dolaştı Kopernik hissetti sonsuz gölgemi
Locke orta yollu davrandı çünkü tehditkârdı hâlâ Kilise
ticari ürün deyip de sayılara ve harflere mesafe koymak olur şey mi
ahlâk abidesi Spinozanın da canı cehenneme, ahlâkmış peh
-ahlâk dışıdır zorunluysa bir varlık-
zaten hiç anlaşılmadı geometrik yöntemi
üçgen dikdörtgen daire kare gibi –dört büyük melek farz edin siz bunları-
maddeden arınmış formlarla beni aşıp Pisagorun Tanrısına
ulaşılacağını sandı
çok kaşındı Spinoza
şu ironiye bakın ki panteist ilan ettim onu
soyuttan hoşlanmayanlar bu adlandırmamı vitamin habı gibi yuttu
cesarete bak, matbaacı çırağı Luther ve tohumları Voltaire Diderot vesaire
Müslümanlar gibi savaş açmışlardı Hıristiyan öğretilere
sandılar çağ atlayacak bilim ve teknik böyle boş hamlelerle
sanki nedenler dogmatik uykuda da sonuçlar modern mi
materyalisttir dil dedi Hume ne hoş dedi
Berkeleyi eleştirirken neredeyse çözüyordu beni
ürktüm, ürkütücü bir şeymiş bilinmek
büyülü iplerle yeniden ördüm kendimi ilmek ilmek
aklım almıyor hâlâ
yaşamın kaynağı buhar –buna hava, nem diyenler de var-
hayat verdi makineye
bu insan üstü yeni halife sayesinde
hızlandı her şey çuf çuf çuf diye
canlandı ticaret canlandı burjuva
haklı çıktı Thales bir defa daha
dini ritüellerden vazgeçemeyen patronlar
birlik beraberlik ilahileriyle
secde ettirdiler işçileri yüksek teknoloji makineye
bu arada ölen bir işçiden daha çok üzüldüler kırılan vidaya
kız küfret kırbaçla…
elde etmediler ya sermayeyi kolay yoldan
çuf çuf çuf modern zaman
çok eğlenceli ama
böyle bir dünyada oyaladım Kantı bile
uzunca bir süre kapattım Königsberge
intikamımı alırım
benimle uğraşmak kolay mı öyle
akıl zekâ ilham topu topu altı hece 13 harf
utanmadan bu kelimeler üzerine üç kitap yazdı Kant
mütercimler dışında okuyan var mı onları baştan sona
uzatmaya gerek yok
pragmatik akıl yarattı saf aklı da
Tanrısal akıl elbet tanır Tanrıyı
öz özü bit biti pire pireyi mikrop mikrobu tanır
her empati kan bağına dayanır
Kiliseyle papaz olmadan konuşmak mümkün değil Batıda
bocalayıp duran Kanta akıl verdim
katil ruhlu gotik Poeya zekâ –tipine baksanıza-
torpil geçip Goetheye ilham oldum ama
ilan etmeyin beni hemen büyük günahkâr
öte dünyada da şefkat adlı torpil var
ben olmasam nah yazardı Kötülük Çiçeklerini
melek kanatlarının altında Baudelaire
âşık olduğu fahişeleri ben çıkardım karşısına onun
elmalı turta tadındaki şiirler öyle doğdu
feminen yoksulluğu ben soktum koynuna onun
meyveli ağaç kadar zengin imajlar öyle doğdu
tüm bunlar olurken ayakta uyuyordu Baudelaire
esrar içiyor gat çiğniyor boyuna uçuyordu
öte yandan aklı saf dışı bırakmaya çalıştı Mallarmé
–öfkelenmeye başlıyorum ama-
bağlaç bile değil, bohem bir edat gibi dolaştı boşlukta o da
“FİKİRSİZ KELİMELERİN MODERNİST ŞİİRİ”ini yazıyormuş güya
Fransızcadan ben çevirdim, okuması kolay anlaması zor
istersen ey okur içi hiçlik dolu kafanı bu boş şiire biraz da sen yor:
Eyyy ‘ve ile veya’
eğer yani yoksa
hem yahut hem lakin
ne dolayı ne için
ooo kadar peki
yahut halbuki zira
hişt sanki
çünkü de-da
haydi ama ‘öyle tabi’
üstelik elbet ise evet
hiç değilse de gibi
hû bir tek”
şiir dediğin
insanı hiçliğe değil, fenalıklara itmeli
değil mi Şuara Suresi…
matkap kılıklı Verlainein tacizlerinden kaçtı Rembo
taaaa Afrikaya
alışamadı, -negatif yararcılık öldürür sanatı-
nasıl alışsın bir şair yeni dünyaya
Brütüsle birlik olup sırtından bıçakladı ruhu psikoloji
ya ruhun bir parçasıysa akıl
ya tapınç nesnesine dönüşen beden yoksa
ya ben değil de beden bir başkasıysa
alın size modaya uygun new age bir psikoloji
çakma piskopos Freud –bir Yahudi Hıristiyanlığa dönse
psikolog olabilir ancak-
rüyalarda dolaşıp travmatik hakikati elinin tersiyle itti
yeni bir mezhep yeni bir din gibi
baba kompleksi yaşayan sünepe Hıristiyanların hoşuna gitti
mitolojiyle örselenmiş psikoanalitik safsatalar
söyleyin aklı dışlamaktan başka ne işe yarar
ahhh o kahrolası ilaç firmaları
ruhsal bozukluk bahanesiyle uyuşturmaya çalıştılar dâhi kafaları
kağıt para için altın madeninden vazgeçmek batmak demektir borsada
hem kimin haddine beni kafa dışarı etmek ayrıca
bunu denedi ve gördü gününü Tanrı
böyle tuzaklara düşüp de doğru yola sapanlar oldu –onlara göre doğru-
sonra Niçe gibi ağıt yakıp saçını başını yoldu
eyyy aklın en kaslı yerinden yaratılan iktidarlar
Makyavell ile Hobbes
bütün bu yazarlara beş basar
bir acayip adamdı şu Darwin
ilk popüler bilim insanı –fazla ün zarar verir saygınlığa-
unutulduysa da ibn Miskeveyh
Darwinin negatif ünü yarıştı uzunca bir süre şeytanla
bunda onun da kabahati var
fazla kaptırdı kendini spekülasyon Tanrısına
insan konuşan toplumsal hayvandır demişti
ne yaptığını bilen eski filozoflar
“zôon logikon kai politikon” cümlesi çınlıyor kulağımda hâlâ
reddedilmek bir yana alkışlanmış yüzyıllarca
ölümsüzlük payesi kazanır doğrunun içinde yanlış
yanlışın içinde doğru
ayrıca hayvanlardan oluşuyor burçların çoğu
ben akrebim yengecim diyen birçok kişiye rastladım
yılan değil de aslan olabilirdi mesela benim adım
dahası benzetmelerimiz var: sırtlan gibi tilki gibi falan
her insan zaten biraz hayvan
doğal seçilime gerçekten inansaydı çelişkiler adamı Darwin
maymunda diretmez bırakırdı seçimi kişiye
sana ne
kimi eşek olmak kimi köpek kimi domuz olmak ister
kimi de Âdemden geldim ben der geçer
anladığım kadarıyla Darwin ilgi duymuş maymuna
bu kadar eğlendiremezdi insanları şebek olsa
bence düşünürlerin çoğunu evire çevire döver Marks
mafya babaları gibi iri yarı, göbeğine baksanıza
boks da yapmış zamanında, döver kesinlikle
konuşurken sözünü kesti diye
patakladı Engelsi birkaç kez
tuhafıma gitmedi değil doğrusu
güçlü olman haklı olduğun anlamına gelmez
Tanrı hep haklı öyleyse
ölü haksız katil haklı
gerçi normalleşti tuhaflık, çünkü düşmeyen yok çelişkiye
bir yandan diyalektik materyalizmi savunuyor
öte yandan idealist takılıyor Marks
atası Davut gibi cennet kuracakmış cehenneme dönen dünyada
yanlış yola sapmış fakirin azığı ütopya
işçiden patrondan sana ne, ister yiyişirler ister dövüşürler
birinin yevmiyesi azmış diğerinin kazancı çokmuş sana ne
istediğin kadar uğraş değiştiremezsin
özgürdür efendisine âşık köle
belli, gözün var zenginlerin malında mülkünde
öyleyse kömür gözlüm çal çırp sömür
neyine senin çalışma saatleri, artık-değer
kadın ve çocuk işçilerin ezilmesi, sosyalist komünist devletler neyine senin
leviathan nefreti yüzünden Kaptan Ahabın durumuna düşersin
kimi zaman eve ekmek bile götüremediğini biliyorum –müstahak sana-
kirayı ödeyemediğin için evden atıldığını
sokakta kaldığını biliyorum
güzel karın ve çocuklarınla
geçer mi böyle bir ömür
kafan basmıyorsa bir zahmet gün görmüş geçirmiş şapkana sor
bence o da çal çırp sömür diyecektir sana
aklın yolu bir
Musa gibi Marksın da kalbi mühürlenmişti adeta
ne bana kulak verdi ne şapkasına
karnı toktu ama halkın açlığından öldü Kral Marks
yine de ruhu şad olsun diyelim
samimiydi düşmanımız davasında
bu yüzden çok seviyorum Romalıları
adamların diktatörleri varmış, yeryüzünde dolaşan havalı Tanrıları
ışıltılı cümlelerle gökten konuşmak kolay
korkak bir komutan gibi tepeden bakıp emirler yağdırmak kolay
mesafe çürük diş gibi kötü kokmakta, samimiyet gerektirir kavga
öyleyse sen de ineceksin savaş meydanına
–sen de fildişi kulenden ineceksin ey şair-
şahdamarında dolaşmak istiyorsan gireceksin insanın kanına
ne işin var kaypak kalplerde, taştan yapılmıştır
en görkemli en sağlam saray
aklı başında bir somutu kandıramazsın ne idüğü belirsiz soyutla
yok öyle mecaz yok öyle yağma
krallar kralıysan bileğinin hakkıyla alacaksın ganimetten pay
bayılarak izliyorsun sunaktan yapılma tahtından
can çekişen her kurbanı, gladyatör oyunlarını bayılarak izliyorsun
havada uçuşan kafaları kolları bayılarak izliyorsun
bizden daha çok sevdiğini biliyorum mübarek kanı
bak, doğalarına uygun yaşıyor aslan parçası diktatörler
vicdan prangasını kıran ölüm kadar hürler
bu yüzden seviyorum Romalıları
çok seslilik iyidir ama çok ses tek ağızdan çıkmalı
koro halinde herkes tek kulak olmalı
yok demokrasiymiş yok aristokrasi
halkçılık adına teokrasiyi savunanlar bile var, inanabiliyor musunuz
nedir bu elitlik böyle, yumuşak yatak sohbetleri ahlâk kuralları yasalar
söz susmalı, bir tek silahlar konuşmalı hakikati -işe yarayan şeydir hakikat-
diktatör dediğin hapseder açlığı mideye, pratik
merhamet dilenen alçakları hapseder mermerden mezara, pratik
hiç sevilmez mi
nice sünepeden Mesihler çıkardı kutsal Roma
ey insan, boş yere uzaklarda arama
sensin kılıç sensin haç sensin kama
dönelim ihtişamlı günlerini geride bırakan Türklere
yenilmeye alışmış Batı hayranı Türklere dönelim
malum Tevrattan ve İncilden izler var Kur’anda
açıkça dile getirir bunu azıcık mürekkep yalamış bir Müslüman da
çünkü bilir kibir hastalığıdır özgünlük
bilir, insan yer yüzündeki en büyük sülük
İslam filozoflarının mukallit olduğunu gösterdim Tanzimatçılara
kandırmayalım birbirimizi yeni değil hiçbir din hiçbir devrim
Kindilerin Farabilerin İbn Sinaların maskelerini bir bir indirdim
Eflatun ile Aristo çıktı ortaya
iyi oldu, özlemiştim eski dostlarımı
tanıştırdım meraklı Tanzimatçılarla
bir akıl yeter dünyayı karıştırmaya
insanoğlu Tanrıyı maymun gibi taklit ederek insan oldu
niçin doğmasın Türklerden de
bir Montesquieu
sağ olsun tüm İslam alemi
dinledi beni
ne başkası olabildi ne de kendi
yapılacak işler var daha
güvenilir görünmek istiyorsan alnın açık yüzün ak olmalı
İslam coğrafyasında
maskedir takke sakın takmayı ihmal etme
diye öğüt vermişimdir her ve-sait misyonerime
uygar Batı adıyla anılmazdı Avrupa kıvrak zekâdan yararlanmasa
ad deyip de geçme, tuzaklar vardır her ritüelin ardında
istersen özneye yeni bir ad vermeyi dene
Tanrı bile olsa karşında
dönüşür alelade bir nesneye
mesela denedim ve yeniden sevdirdim dünyayı Müslümanlara
Allah adıyla
bir defa daha mübarek elmayı yedirdim kendine -Havva- âşık
Âdeme Allah adıyla
-bir elmanın iki yarısı gibiydiler, ah ne güzel-
haramı süsleyip helâlin koynuna soktum Allah adıyla
Hiyeroglif Hanıma baksana –seni cadı-
hat sanatı olup taht kurdu caminin en güzide noktasında
muhafazakâr Kur’anı rafa kaldırdım rahatladı herkes Allah adıyla
Tanrının hakkını Tanrıya, Sezarın hakkını Sezara verdim Allah adıyla
“bilim ve tekniğe karşıdır İslam” şaibesini yaydım
mabetlerden çektim körpe zihinleri aklın tapınağı laboratuvarlara
Muhammedin kırdığı putları onarıp koydum Mescid-i Dırara Allah adıyla
bir türlü medenileşemeyen Arapları bedevileştirdim Allah adıyla
taassup ile asabiyeti çağırdım yardımıma Allah adıyla
Bedir kuyusundan petrol çıkarıp boğdum düşmanı Allah adıyla
bozdum mekânı, Batıya ayarladım zamanı Allah adıyla
biatın bidat olduğuna ikna ettim her bir Müslümanı Allah adıyla
yepyeni ideolojiler yarattım, tefekkürü fikirsiz bıraktım Allah adıyla
gözden düşürdüm dağın zirvesindeki inzivayı
her şey aslına rücu eder dedim
ve çöl kumlarına gömdüm serap Tanrısını da -içim ferahladı-
modernleşti herkes ararken Nirvanayı
güzel sanatlara kul oldu ihsan, çirkinleşti insan Allah adıyla
her seferinde atlattım bunak ulemayı –zor olmadı- camileri boşalttım
Allah adıyla
ilahi aşkı anlattım anlamadı halk doldurdu meyhaneleri barları Allah adıyla
vur patlasın çal oynasın yaşadım şatafatlı saraylarda Allah adıyla
en kolay iktidar sarhoşlarını kandırdım Allah adıyla
hilafetten saltanat doğar mı, doğdu
hayat vermesi gereken soy suyu çocukları boğdu
babayı çocuk katili yaptım çocuğu baba katili Allah adıyla
-bunlar hep ön prova-
bazıları hem baba hem çocuk katili oldu -onları sevdim daha fazla-
mesela İbrahimden kalan bıçak kesti Mustafanın boynunu Allah adıyla
saltanat için Muhammet ümmetini Kabile katlettirdim kaç defa
Allah adıyla
arştan üstün benlik tahtına oturdum Allah adıyla
Allah Allah diye cihat edenleri yendim Allah adıyla
sanki her şeyi kaybetmek için savaşıyordu onlar, fenâ inanmışlardı
her şeyi kazanmak için savaşıyorduk biz, tek ilahımızdı eşya
Bizansın intikâmını aldım Muhammedden Allah adıyla
daha başka zaferler için devam etmeliyiz takkeleri takmaya
fakat melekler de maske takabilir dikkat et ey dost
kaç kez görülmüştür Cebrail insan kılığında
tecavüze uğrayan pamuktan, makineler doğdu
hiç görülmemiştir bir piçin yerinde durduğu
küfrettiğim sanılmasın
ama bilirim ki hak edene küfür bir ahlâk göstergesidir
savaşlar oldu kanlı çok kârlı savaşlar
Sanayi Devriminin sloganı: kan oranında kâr
Helvétius Bentham gibi hayattan zevk almaya bakar
her slogan yaşar anı
çok şükür kulak verdi Sanayi Devrimine silah fabrikam
darphane gibi para bastı
belliydi taktik işledi tik tak tik tak
zulümde çeşitlilik sefalette eşitlik var
yenilmemek için hep yenilenmek şart
öldürme eşitliği desem olmazdı
–düelloya Tanrılık payesi vermek istemem, gıcığım-
sömürme eşitliği desem olmazdı –Kızılay mahkemeye gider-
tecavüz eşitliği desem olmazdı –efendiler itiraz eder-
yargılanma eşitliği desem olmazdı
–terazinin bir kefesi baş kaldırır muhakkak-
fırsat eşitliği dedim ve oldu –salak bu halk-
anlamadılar fırsata eşitlik maskesi taktığımı
arkalarından gülerek baktığımı anlamadılar
ha eşitlik ile fırsat ha Tanrı ile şeytan
yan yana iki kadim düşman
Âdemi Tanrı
şeytanı Âdem yarattı, unutma
bir tamlama ya da bir cümle değil hayat
yeni dünyada eski ahlâkı yaşamaya devam tik tak tik tak
fırsat eşitliği ilahisini okuyarak günahlarından arındırdım tüm mülkümü
çilehaneden yeni çıkmış bir rahip yüzü gibi parıldıyor şimdi altınlarım
özünü tatsın diye şarabın önüne koydum üzümü –ters adamım ben-
bengisudan içmişçesine gençleşti üç yüz yıllık şatom
çok şükür Amon
önce alkol ve uyuşturucuyla hayal kurdurdum insana
sonra silah sattım
Fransız Devrimini böyle başlattım
kimi ölerek kavuşur hayallerine kimi öldürerek
ben mi, hayır asla sanatçı gibi hayal kurmam
ama yüksek mühendis gibi planlar yaparım
ölçüp biçer mantığa vururum her girişimimi
mesela Napolyon piçi –kızgınlıkla söyler miyim hiç-
benim silah fabrikamdan doğdu, tesadüf değil bu
hayırlı çocuk anasına hep destek oldu
savaşır mıydı hiç bu denli bir coşkuyla Rusya
kapılmasaydı Panslavizm hülyasına
az kalsın İstanbulu ele geçiriyordu –araya girdik, bu kadarı fazla-
her öldürdüğü Türk için kazandı benden üç kuruşluk indirim kuponu
bence kupondan ziyade ödülün manevi değeri daha bir kamçıladı onu
öldür emri aldıysan sorun yok
sen askersin ey çocuk çoğunluk
miğferini tak, her yandan kurşun yağıyor, siper al,
bir süre daha hayatta kal
çünkü evde seni bekliyor madalyalar nişanlar sarışın güzel günler
sen askersin kanı ve savaşı sev
en acımasız katiller savaştan Tanrı-kahraman döner
düşünüyorum da
kafam böyle iyi çalışır mıydı yaratılmasaydı para –sanmam-
durursa yok olur dünya, kapitalist hayatın can damarıdır savaş
Tanrı gibi hep var olmak zorunda
bu yüzden zarar gözüyle bakılır kısa ömürlü istilaya
taktik belli tik tak tik tak işlemeli
her iki tarafın da silahlı olmalı eli
hataya yer yok profesyonel hayatta
Türklerden nefret etmeme rağmen silah sattım Sultana da
kazanırken hissedersin tadını
her şeyden daha lezzetlidir kanlı para
fabrikalarımda işçilerin elini ayağını yutuyordu Moby Dick marka makineler
insan etine bayılıyorlardı
ürettiğim arabalar ezip geçiyordu yayaları
oram buram ezilmiş kaportam çizilmiş deyip üzülmüyorlardı
sarmakla uğraşmıyorlardı yaraları
tamam işte budur dedim
–sanırım ilham anıydı bu, kutsal ruh gelmişçesine ürperdim-
Dişliler adlı ilk think-tank fabrikamı kurdum
fena mı biraz da buradan yolumu buldum
arabalara nazaran tankların daha masum olduğunu da belirtmeliyim
“trafik kazaları egzoz dumanları” diyor Norbert Tiemann
“daha fazla adam öldürmüştür biz Batılılardan”
iyi ki ölüm meleği var, sağ ol ey Tanrı
yoksa açlıktan ölürdü tüccarlar
mezarcılar mı, bence onlar için değişen bir şey olmazdı
kazma kürek
yine bağda bahçede bir otomat gibi çalışırlardı
hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan –bu bir zan-
ölümlülerin kefen paralarını aldım ellerinden
gıkları bile çıkmadı –hiçbiri anlamadı ki zaten-
gittim Parisin en ünlü terzisine nominalist elbiseler diktirdim
yeni modaya uygun giyindim eski kafa kefen parasını
düğüne çevirdim ölü evi yasını sildim gözyaşı pasını
başımda ne antik kipa ne Orta Çağdan kalma serpuş ne takke
başımda fötr şapka –her an soygun yapabilirim-
artık ben tümel gelenekten tiksinen tikel bir medeniyim
dolaşmaya çıktım Zekeriya kadar yaşlı asamın peydahladığı
genç bastonumla
sıkılmıştı ayaklarım masa başı işlerinden
ayakkabı var ama ben yokum demeye başlamıştı
oldu bitti sızlanmalara gelemem
dışarı çıkmak istiyordu her geçen gün irileşen göbeğim
bir sosyalist gibi örgütleniyor muydu yoksa
öz fabrikamda –puşt herif-
karanlığın yaklaştığını gösteriyordu büyüyen gözbebeğim
zaten kalbim çoktan beri slogan atıyordu “ekmek barış özgürlük” diye
besle kargayı oysun gözünü, tam da bu işte
halbuki acıktığı an özgürlük hem ekmeği hem barışı yer
biliyorum muhatabım yok, benimkisi öylesine bir monolog
ne dinler kimseyi ne düşünür, yalnızca duygularıyla hareket eder kalp
Tanrı’dan kopmak üzere olan bir ruh gibi ağrıyor her yanım
öyle ki kendimi dışarı atmasam greve gidebilirdi organlarım
her şey sağır edecek kadar gürültülü kör edecek kadar
göz alıcı tasarlanmıştı
samanyolu galaksisi gibi şehrin pasajları
en aydınlık vitrinleri kapmıştı sır düşmanı en karanlık eşya
–dostum benim-
yer yoktu burada ne Maya ne İnka ruhuna
yalnızca insan icadı kutsal elektrik vardı
yer yoktu artık modası geçmiş Tanrı icadı gün ışığına
yarasalar gibi gece hayatı yaşayanların D vitamini ihtiyacını
karşılıyordu neon
burjuva sanatıyla süslenmiş vitrini mabet sanmış olmalı ki
cansız mankenler
camdan peteklerinde 24 saat ibadet edip yalvardı
bedenlerine ruh üflesin diye kısa boylu tıknefes patron
başları düştüğünde yere Yahya gibi
kolları koptuğunda Musab gibi ne yapacaklarını bilemediler
-modern sanatın kandan beslenen gücü işte
hey patron dikkat et, yine de greve gidebilirler-
medet umdular aç gözlü müşterilerden
yasak meyve yeme cezasına çarptırılmışçasına
çıplak bıraktı müşteriler onları çoğunlukla -this is business-
suçlanman için ağzının olup olmaması önemli değil
beni yedin diyorsa ağacın tepesindeki elma yemişsindir
İsanın çarmıha gerildiği ışıl ışıl bir cehennemdi vitrin aslında
masumların zincire vurulduğu bir cehennem
yakışıyor Tanrılık haçı bile putlaştıran insana
sevindim çok sevindim nasıl sevinmem
pornografik fikirler doğmuş erotik vergilerimden
üstelik en görkemli binayı kapmış banka
dedim vay be sarayda yaşıyor artık bizim para
kapitalist kiliselerden liberal kafeler pastaneler doğdu
Kutsal Ruhla birleşip Tanrıyı boğdu Tanrının oğlu
ey insan, soyağacın çiçeklensin istiyorsan
Tiran Oidipus gibi toprağa vermelisin köklerini
çürüyüp minerale dönüşmeli
öldükten sonra bile seni beslemeli annen baban
zulüm kadar büyük bir ekonomiye hükmediyorsan eğer
emin ol kaderinle birlikte gökler de sana boyun eğer
tarihe dön bak, laneti nimete çevirme sanatıdır yaşamak
ruh ölsün ne ki
tek bir kişiyi değil, diriltir bütün Lazarusları şuh kahkahalar gülüşmeler
uzaktan uzağa kalp öpüşmeler
Kitab-ı Mukaddes tarzı romanlara konu olan daha neler neler
sokakta parkta kadınlar yapay gül, isterse üstüne semavi çiğ düşsün
durum değişmez
erkekler sırnaşık
şehvet tarafından kurşuna dizilmişti Arafatta el ele dolaşan
Romeo ile Juliet
hak etmişlerdi ölümü her Doğulu gibi, aşkınlık neyinize gerek
dirildi ahlâkın mihrabında kurban edilen Eros
dini giyotinlere paydos
böylece saflık peşinden koşmayı bıraktı trajikomedilere konu olan âşık
bana düşen bir şey yok, her şey tıkır tıkır işliyor toplumsal hayatta
doğa gibi şehrin de ilahi kanunları yerleşti artık
Fransa Hükümetinin 1883 Tarihli Komisyon Raporu –her yerdeyim ben-:
“Hiç tazminat ödemeksizin Müslümanların özel mülklerini sahiplendik
ve dahası bu şekilde evinden barkından kovulanlara
evlerinin ve hatta caminin yıkım parasını ödettik.
Mabetleri, mezarları, Müslümanlarca mahrem yer olan evlerin içlerini
saygısızca çiğnedik.
İzin belgesi olan insanları katlettik,
bir kuşku üzerine yığınlarca insanı boğazladık,
sonradan masum olduklarını anladık;
bizim kudurganca öfkemizin gelip karşısına dikilme cesareti gösteren
zavallı yurttaşlarının lehine aracılık etmek isteyen şeyhleri,
saygın zatları yargıladık;
onları mahkum etmek için bazı adamlar
ve idam etmek için de bazı medeni insanlar ayarladık.”
Bir Fransız Subayının Beyanı –işte ben olmuş bir o daha-:
“Her şeyi yakarak, öldürerek, yağmalayarak ülkenin göbeğine oturduk.
Bana aldığımız kadınları ne yaptığımızı soruyorsunuz.
Bazılarını rehine olarak saklıyoruz,
diğerlerini atlarla değiş tokuş ediyoruz,
geri kalanını ise yük hayvanları gibi müzayede ile satıyoruz.
Dost veya düşman esirlerden çifter çifter koparılmış bir varil dolusu kulak
getirdiğimiz doğrudur.
Yerli halkın kulakları uzun süre daha
çifti 10 franka satıldı
ve kadınları da mükemmel av olmaya devam etti.”
ey insan, azıcık çekseydi yüzünün güzelliği kalbine
askerlerimin sayısı nasıl ulaşırdı on bin yüz bine
ruh hızdır beden hız
hız çağındayız
soyut bir fizikle karmaşıklaştırmaya gerek yok meseleyi
hızlı ve cüsseli olan bir şey, yavaş ve küçük olan seni sürükler peşinden
ya da alt üst edip savurur uzaklara bilmem kaç kilometre hızla giden
bir tren
raylara fazla yakın durma
güneş dünyayı, dünya ayı Goethe Napolyonu sürükler peşinden
çevir bakalım tepsideki çay dolu bardakları bir damla çay dökülecek mi
Tanrısal hızı unutan bardaklar taparcasına yapışır tepsiye –süper-
yok ortada ne mıknatısa benzer bir çekim ne kütle itimi, sadece korku var
hıza güven, yükselmek istiyorsan kurtulmalısın
ayak bağı yerçekimi fikrinden
ufku dar bön fizikçiler gövdeli döngüye demişler yerçekimi, o kadar
halbuki sevdiğine doğru hızla akıyor akıl dolu ateşli evren
Einsteinın kafasındaki karadelik bu yüzden
yavaşlamak sana göre değil ey ruh
göğü fethetmelisin ey beden
I. Dünya Savaşı geldi tüm bereketiyle
bilmem kaç beygir gücündeki tanklara uçaklara atlayıp
geldi melek yüzlü açlık, geldi savaş ölüm ve fetih
Bayan Erosa kavuştu Bay Thanatos
hoş geldi sadizm safa geldi mazoşizm
anlatamaz bu kutlu gelişi Guernicayı yaşayan bir Dürer bile
-disleksidir zaman-
sonunda kazanmak varsa savaş diriltir devleti
ölmüş yaşamış önemli değil insan
Türkleri parçalayıp yutmanın tam vaktiydi tarihten silmenin tam vakti
bunun için karın tokluğuna günde 16 saat çalıştı vatan sever işçilerim
bunun için aralıksız mesai yaptı çok fedakâr dâhi makinelerim
daha çok savaş uçağı üretip büyük bir kârla sattım hemen her devlete
uçağın yanında tank hediye
her askere bir Mefistofeles
arttı satışlar Promosyon Tanrısı Prometheus sayesinde
servetime servet kattım
sözüm ona Müslümanların koruyucu meleği Türkler
yenilmiş İstanbul işgal edilmişti
düşünsenize eski dünyanın Sultanı yeni dünyada köle
tek başına bu bile değmez mi milyonların ölümüne
görmedim ben şimdiye dek böylesine kârlı bir ziyafet
görmemiştir eminim Tanrı da
İsanın eti gibi bandırdım paraları vişne reçeli tadındaki Türk kanına
daha I. Dünya Savaşı devam ederken planlamıştım II. Dünya Savaşını da
-nasıl yani deyip de ekonomik buhran yaşayan halklar gibi
bunalıma girmeyin
hakkımda kutsal kitaplar yazdı kapitalistler filmler çekildi
azıcık merak edin kaderinizi izleyin-
emrimdedir devletler, gizli Kutubum ben
ben veririm kralların maaşını
silah bende
ben belirlerim insanların yaşını –çılgınca-
tüm bu ürkütücü gücüme rağmen
yenik düştüm varlığı belli belirsiz kaygılara
anam var diye kandırma kendini çakıl taşı kadar öksüzsün yeryüzünde
babam var diye kandırma kendini asteroit kadar yetimsin gökyüzünde
elektromanyetik alan teorisinden bahsetmiyorum anla
herkes sınanıyor adem gibi bir boşlukla
acaba kibrim yüzünden ilkelerimden mi saptım
nükleer çalışmalara destek vermekle yanlış mı yaptım
böyle zihnimi uyuşturan materyalist şüphelerim var
üstelik Hitler gibi intiharın eşiğinde yaşıyor insanlar, tehlikeliler
hiç mi hiç güven vermiyor bana uzayda başıboş dolaşıyor
maceraperest dünya
ah Yahova
olacak şey mi bu, tekniğin gücü mucizeyi aştı
kalmadı yaşama zevkim, tadım fena halde kaçtı
geç öğrendim, örgütlenmiş bilgiymiş bilim
niçin bunu kutsal kitabında söylemedin
ah Yahova –kendime mi sesleniyorum yoksa-
her an 40-50 milyon ölüm gelebilir başıma
yakamdan düşmüyor gözlerini kan bürümüş bir paranoya
Türkün ruhu olabilir mi bu
yok sanmam çekik gözlü biri bu
Hiroşima bombalandığında ben çok korktum
zulmün sonunu getirebilir
minicik bir
A T O M
Bir yanıt yazın