-I-
Kaç zamandır eleştiri üzerine bir yazı kaleme almayı planlıyordum; çünkü edebiyat içerisindeki bugünkü gruplaşmalar –çeteleşmeler-, doğal olarak kutuplaşmalar hepten eleştiri ve eleştirmen eksikliğinin sonucu. Tanzimat dönemindeki gibi herkes bir taraf tuttuğundan sanat bertaraf olmak üzere. Türk edebiyatının hiç olmadığı kadar, bugün nitelikli eleştirmene ihtiyacı var. Peki nasıl bir eleştirmen, ben ütopyamı sizlerle paylaşmak istiyorum: Öncelikle edebiyat ortamının dışında bulunan, hiçbir dostluk ilişkisine prim vermeyen, geçimini bu uğraş üzerinden karşılamayan, irili ufaklı bütün dergileri sıkı takibe alan, birkaç dil bilen, Doğulu ve Batılı edebiyatçılardan iyiden iyiye haberdar olan bir kişiye ihtiyaç var. Öyle bir eleştirmen çıkıp gelmeli ki; şiir, öykü, roman veyahut diğer edebi türlerde bir tıkanıklık mı yaşandı, ilk teşhisi o koymalı ve ilk müdahaleyi de o yapmalıdır. Ne çok şey istiyorsun kardeşim sen, demeyiniz; sizler beklenen eleştirmen olabilirsiniz. Kalemi eline alan herkes ilk başlarda şair olmaklığı yeğliyor, tutturamadı diyelim, öyküyü derken romanı deniyor; halbuki eleştirmenlik de en az şairlik, öykücülük veya romancılık kadar karizmatik bir iş. Hele de son yarım yüzyılda anlaşılmaz-saçma şeyler yazdığı iddia edilen şair, iyiden iyiye gözden düştü, artık kimse toplumda göğsünü kabarta kabarta şairim diyemiyor; eleştirmen, sen şairin haysiyetini kurtarabilir misin, işte sana kahramanlığını gösterebileceğin çok önemli bir görev.
Böylesine hayallerle örülü bir girişten sonra eleştirinin nereden gelip nereye gittiğine açıklık getirmek amacıyla bilimsel verilerden yararlanmak zorundayım. Eleştiri: “Yargılama ve ayırt etme anlamlarını dile getiren Yu. kritike deyiminden türemiştir. Antikçağ Yunanlıları bu anlamda eleştiri sanatına Yu. kritike tekhne derlerdi. Kesinlikle yargılamak anlamındaki Yu. krinein kökünden türetilen eleştirel ve eleştirici anlamındaki Yu. kritikos sözcüğü Lâtinceye criticusbiçimiyle geçmiş ve bu yolla Avrupa dillerinde yayılmıştır.” (O. Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi). Eleştirinin prototipini Kitab-ı Mukaddes yorumlarında görürüz, paradoksal bir şekilde aydınlanmanın önünde büyük engel olarak görülen dinler ve din adamları eliyle çoğalmıştır kitaplar. Platon ve Aristo’yu atlamıyoruz tabii; XIX. yüzyılda eleştiri Boielau, Saint Beuve, Taine, France ile sistematik hale gelerek iyiden iyiye ivme kazanmıştır. İsterseniz, Terry Eagleton’u da referans alarak eleştiriyi sınıflandıralım: Dış dünyaya ve topluma; Sanatçıya; Okura; Yapıta dönük eleştiriyi dört başlık altında toplayabiliriz. Bu bölümlemeye uygun belli başlı eleştiri anlayışları: Tarihsel, Toplumbilimsel, Marksist, Sanatçıya Dönük, İzlenimci, Biçimci Eleştiridir. Ben, nesnelliğe çok daha yakın bulduğum için “Yapısalcılığı ve Ötesini” kendi çalışmalarımda önceliyorum; kötü niyetli birileriyle girmek zorunda kaldığım polemiklerde, metnin etini kemiğine ayırma işinin en iyi yöntemi olan Déconstruction (Yapı-sökümcülük) vazgeçilmezimdir. Biraz zeki ve yetenekliyseniz, iç olgunluğunuz-sezgileriniz varsa rakibinizi kolaylıkla alt edebilirsiniz. Çalışmamı güçlendirmek adına diğer kuramlardan yararlanmam gerektiğini ise hiçbir zaman aklımdan çıkarmam; çünkü keskin çizgilerle yapılan tasniflerin muhakkak eksik yanları oluyor.
Biz, diğer türlere göre eleştiriyi, çok da gecikmeden XIX. yüzyılda Batı’daki gelişimine paralel tanımışız; ancak niteliksel olarak onlar kadar geliştirememişiz. Bilindiği üzere edebiyatımızdaki ilk eleştiri Namık Kemal’in Tahrib-i Harâbat’ıdır.Harâbat, Ziya Paşa’nın 1875’te yayımlanan, 3 ciltlik Divan edebiyatı antolojisidir. Eserin önsözü manzum bir edebiyat tarihi olarak nitelendirilmekte. 9 bölümden oluşan önsözde Ziya Paşa; dil, edebiyat ve şair hakkındaki görüşlerini anlatır, daha evvel çıkardığı Hürriyet gazetesinde yayımlanan Şiir ve İnşa makalesinde Divan edebiyatının Arapça ve Farsça boyunduruğunda anlaşılamaz hale geldiğini iddia ederek asıl edebiyatımızın Halk edebiyatı olduğunu savunur. Buna rağmen “Harabat”ın önsözünde Osmanlıca’nın Arapça ve Farsça ile zenginleştiğini belirterek Divan edebiyatını över. Bir tek Ziya Paşa’nın değil, dönemin hemen hemen bütün aydınlarının kafası karışıktır. Bu övgü Namık Kemal ile aralarında bir bozulmaya sebebiyet vermiş; karşılık olarak da Namık Kemal Tahrib-i Harabat adında bir eser yazmıştır. Bu kitap, eleştiriden çok, geleneksel anlayışın süreği sayılabilecek yergiye (hiciv-taşlama) daha yakın durur; yergide toplum, kişi ya da olayların kusurları, kötü ve gülünç yönleri ele alınır. Namık Kemal, Divan şiirine, gerçek anlamıyla eleştiriler getirememiş, Batılılaşma sürecinde yeniliklere yer açabilmek için ironiden güç alarak saldırmıştır. Bugünkü bulunduğumuz noktada zaman, bize bunları söyletiyor. Daha sonraki yıllarda yine benzeri bir tartışma da “abes-muktebes” kelimeleri yüzünden çıkar: ”kafiye göz için midir yoksa kulak için mi” tartışmasının tarafları; kafiye kulak içindir diyerek yeniliği savunan Recaizade Mahmut Ekrem’le (Zemzeme), geleneksel olanın devamı adına kafiye göz içindir diyen Muallim Naci (Demdeme)dir. Muallim Naci, keskin zekâsı, vurucu çıkarımlarıyla ve bir anlamda popüler şiirleriyle tartışmaktan en çekinilen şair olmuştur. O dönemde gelişkin bir nesir geleneğimizin olmaması, sırtını şiirsel boşlukta bulan dil, kendinde eleştiriyi geliştirecek güç bulamamıştır.
Kurama dayanan eleştiri anlayışı ancak Servet-i Fünun döneminde bir gövdeye kavuşabilmiştir; nispeten Divan edebiyatı mevzuu kapatılmış; Batılılaşma sürecinde “eski”, yalnız edebiyatıyla değil, bütün kurumlarıyla yenik düşmüş ve yeniliklerin edebiyata oturtulması doğrultusunda ürünler verilmiştir. Tanzimatçılar Batı’yı biraz geriden izlemişler, klasiklerle, romantiklerden öteye pek geçememişlerdi. Servet-i Fünuncuların Tanzimatçılara göre biraz daha bilinçli hareket ettikleri söylenebilir: Tam anlamıyla kavrayamamış da olsalar, çağdaşları sembolistlerden haberdardırlar Servet-i Fünûn şairleri. Cenap Şahabettin, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit dönemin eleştirisine kan vermiş isimlerdir. Hüseyin Cahit, yalın ve kolay anlaşılır diliyle eleştiriler kaleme almış, Fransız eleştirmen Taine’in fikirlerini edebiyatımıza kazandırmıştır. O, dilindeki sadeliği -esprili şekilde- iyi Arapça ve Farsça bilmeyişine bağlar, ki haklıdır da. Halit Ziya, anılarından yola çıkarak yazdığı “Kırk Yıl” romanında daha ziyade edebiyat tarihi açısından önemli konulara değinmiş, yer yer eleştirel yaklaşımlarda da bulunmuştur. Yine de bu yıllarda eleştirinin istenen yaygınlığa ulaştığı söylenemez. Klasik dönem sanatkârları gibi Servet-i Fünûn döneminde de şairler nesirle değil, şiirle yergilerini yapmış, Mehmet Âkif ile Tevfik Fikret arasında geçen Doğu-Batı çatışmasının edebiyatımızdaki en somut kavgası şiir üzerinde cereyan etmiştir. Hâlâ şiir merkezdedir.
Oysa Rus Biçimcileri, daha 1915-30 yılları arasında metinlerin röntgenini çekerek iç organlarını ortaya dökmüş ve bu deneysel incelemelerin ardından kuramlarını yazmışlardır. Bu kuramlar eleştirmene ciddi tutarlık ve kolaylık sağlamasına rağmen, edebiyatımızda çok geç fark edilmiştir; bunun sebebi Marksist eleştiriyi kabul eden sosyalist devletin demir perdeleridir elbette. Fransız edebiyatı ancak 1965 yılında bütünlüklü olarak Rus Biçimcilerini tanıma imkânı bulabilmiş; bu eleştiri tekniğini 1995’te dilimize Mehmet Rifat-Sema Rifat 1995’te kazandırmışlardır. Varlığını Richards ve T.S. Eliot’a borçlu olan Yeni Eleştiri; Fransa’da 1960’larda Roland Bartes, Claude Bremond, Gérard Genette, A.J.Genette, A.J. Greimas ve Bulgar asıllı Tzvetan Todorov gibi eleştirmenlerin eliyle gelişen Yapısalcılık, bu şekliyle kalmaz, özellikle Jacques Lacan, Michel Foucault, Roland Barthes ve Derrida ile değişikliğe uğrayarak Yapısalcılık Ötesi (yapı-sökümcü: Déconstruction) adını alır. Kendimize sormalıyız, biz, eleştiride neredeyiz. Dergilere bakıyoruz, akademisyenlerin çalışmalarını inceliyoruz; çoğunlukla gördüğümüz şey, kökleri mesnevi şerhine dayanan metinler; bilimsel bir ad arayacak olursak buna, “Yansıtma” tekniği diyebiliriz.
Özellikle de son yüz yıldır, eleştirmen hususunda hem bizim hem diğer milletlerin edebiyatı benzeri sorunlar yaşamakta. Meselâ T.S. Eliot’ın eleştirel denemeler yazmasının sebebi eleştirmen sıkıntısıyla ilgili. Gerçi sorunu bu yüzyıla yapıştırmayalım, nerdeyse her yüzyılda şairler, ürünlerini kendi pişirip kendi yemişler. Aklıma tezkireler geliyor; şerh yöntemine de dayansa asırları aşıp gelen şuara tezkireleri de –istisnası var mı bilemeyeceğim- şairler tarafından hazırlanmıştır. XIX. yüzyıl İngiliz edebiyatının avangart hikâyecisi ve şairi E.A. Pou da kendinden önceki şiiri inceleyerek “Şiirin İlkesi” adlı makalesiyle sonraki kuşaklara yol göstermişti. Bizde ise işaret taşı özelliği taşıyan ilk kitap kuşkusuz Yahya Kemal’in “Edebiyata Dair”idir; daha önce yazdım da, Yahya Kemal; modern şiirimizin önemli-öncü şairidir ve Yunus gibi yalınlığın peşine düşerek karmakarışık yapıdan yepyeni bir dil yarattı ve miras bıraktı bize; bugünün şiiri bu minval üzre yürüyor, Ahmet Haşim dahi açılan bu yola girmek zorunda kalmıştı; iyi de etmiştir, yoksa ondan geriye bugünün neslinin anlayabileceği şiir kalmayacaktı. Yahya Kemal’in üstlendiği bu eleştirmenlik yükünü başka bir yetenek üstlenebilseydi de şair kendini tamamen şiire verebilseydi. Şimdi daha nitelikli-hacimli Yahya Kemal şiiri kalırdı elimizde.
Bu yazıyı yazarken ister istemez farklı düşünmelerin içine ittim kendimi ve ilk paragraftaki söylediklerimin bir ütopyaya dönüşemeycek kadar hayal ürünü şeyler olduğunu üzülerek fark ettim; lakin yetkinlik adına biz bu hayalleri ütopyaya çevirmek zorundayız. Şair olmaklığım nedeniyle ben yazımı daha ziyade şiir üzerinden yürüteceğim. Şöyle bir söz var, klişe, herkes duymuştur: “Şiir kendi eleştirmenini yaratır.” büyük şiir varsa, oradan mutlak surette eleştirmen doğar, anlamına gelen bu hükme katılmakla birlikte bir şeyler eklemek daha faydalı olur. Anakronizme düşmeden çizgisel bir bakış atalım şiirimize.
Fütüristlerde Dadaistler ve Sürrealistlerde olduğu gibi bütün akımlar ve hareketler ilk dönemlerinde tepkilerle karşılaşmışlar. İyidir tepkiler, bir canlılık getirir edebiyat ortamına. Milli edebiyatın ilk evrelerinde eleştiri ve dahası polemikte gözle görülür bir artış olmuştur. Özellikle Genç Kalemler: Ali Canip ve Ömer Seyfettin’in yeni lisan hareketini yaygınlaştırmak-savunmak için yayımladıkları polemik ve eleştiriler, bu türün, konu merkezli olup kişilere saldırmayan ilk güçlü örnekleridir. Döneminde Türkoloji araştırmaları yapan Fuat Köprülü’yü, Nihad Sâmi Banarlı oldukça başarılı betimlemiş: “Şurası muhakkak ki Fuat Köprülü Kâtip Çelebiden beri dünya ölçüsünde büyük âlim yetiştiremiyen Türk ilminin bu hazin hüsranını kendi gayretiyle ve fazlasiyle gidermeğe muvaffak olmuştur. Onun tarihî araştırmaları, buluş ve sezişleri yanında, günün sanat, edebiyat ve fikir hareketleri hakkındaki, kuvvetli görüşleri ve yol gösterici yazıları dolayisiyle Köprülüyü yalnızca bir tarih ve içtimaiyat âlimi olarak değil, Ziya Gökalptan sonra, edebî hayatımızın daha geniş ölçüde, ciddi ve büyük bir “münekkid”i olarak tanımamız lâzımdır.” (1998, 1127) Ayrıca Hamdullah Suphi, Yakup Kadri ve Raif Necdet de geride eleştiri türünden önemli eserler bırakmışlardır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl gibi –Cahit Sıtkı ve Orhan Veli de eklenebilir- koca şairleri anlamaya; Nurullah Ataç, Suut Kemal Yetkin ve satır aralarına sıkıştırılmış eleştirel nitelikli “Yahya Kemal’e Vedâ”, “Ahmet Hâşim: Şiiri ve Hayatı” gibi anı kitaplarının sahibi Abdülhak Şinasi Hisar ve belki atladığımız birkaç isim yeterli mi? Değil elbette. Bence her büyük şair üzerine en az dört beş eleştirmen eğilmelidir. Yine, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Yahya Kemal” kitabı ve akademiden aldığı maddi ve manevi güçle –akademisyenler tarafından küçümsenmek de onda itici etki yaratmış- yazdığı “XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi” yardımımıza koşmuştu. Modern eleştiriyi en iyi kavrayan kişidir Ahmet Hamdi Tanpınar; entelektüel birikimiyle tarihsel dönüşler yaparak 5N1K şeklinde bir gazeteci, dedektif kimliğine bürünüp o güne dek akla gelmeyen, fakat akla son derece yatkın tespitlerde bulunmuştu; bahsi geçen bu eserlerine rağmen biz onu romancı, şair ve hikâyeci olarak öne çıkarmak zorundayız, ki onun isteği de bu doğrultudaydı. Eleştirel denemeleri ve eleştirmenliğiyle öne çıkan iki imzayı karşılaştırırsak: Nurullah Ataç’a göre Suut Kemal daha nesnel ve soğukkanlı olması hasebiyle daha yetkindir.
Edebiyatımızda Doğu-Batı, sağ-sol, inanan-inanmayan çatışmaları ve kutuplaşmaları hiçbir zaman ortadan kalkmayacak; hatta üç kişinin oturduğu masada bile mutlaka biri muhalif olacaktır; bu yüzden çift sayılı dostluklara inanırım. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eleştirel yazılar kaleme almasının altında yatan neden de işte bu kutuplaşmalardır. O, Yahya Kemal’in hakkıyla anlaşılması için büyük bir gayret sarf etmiş ve XIX. asır karmaşasının zihinlerde belli bir düzene girmesini, zemine oturmasını sağlamıştı; eğer bu iyi niyetli çaba olmasaydı, XIX. asır kim bilir hangi gerici-çeteci mantığın gümbürtüsüne giderdi. Nurullah Ataç’ın Yahya Kemal hakkındaki inişli çıkışlı günübirlik yaklaşımları bize çok şey söylemez, bu açığı sağ kesim adına Ahmet Hamdi Tanpınar kapatacaktır.
Nurullah Ataç, şiir öncüsü diye övgüler yağdırdığı Necip Fazıl’dan 34 sonrası İslami yönelimleri nedeniyle kolay kolay bahis açmaz. İdeolojik fanatizm her alana olduğu gibi edebiyatımıza da büyük zararlar vermiştir. Ve aykırı bir kafa işleyişiyle Cemil Meriç; bana hiçbir zaman eleştirmen gibi gelmemiştir, iyi bir entelektüeldir, birikimlerini öznel bir süzgeçten geçirerek bize sunar, eleştirinin genel geçer kriterlerini umursamaz görünür, onu Cemil Meriç yapan da budur. Mehmet Fuat ve Mehmet H. Doğan gibi eleştirmenler sol’dan gayrı bir edebiyatın olabileceğini akıllarına bile getirememişlerdir; sağ’dan onların döneminde çıkış yapan Sezai Karakoç hakkında dilleri fazlasıyla tutuktur, ancak yıllar sonra şairle ilgili birkaç cümle kurabilmişlerdir. Nihat Sami Banarlı’nın edebiyat tarihi için yaptığı çalışmalar unutulamaz elbette, onun dili ise edebiyat tarihçiliğinin çok ötesindedir. Şiir okur gibi okuyabilirsiniz, meselâ “Resimli Türk Edebiyâtı Târihi”nin dili bazen süslü gibi görünebilir, fakat süslü değildir, iyi bir şair gibi her kelimeyi yerli yerinde kullanmıştır. Tarafsızlığı ise tartışılmaz. Yazdıklarıyla edebiyatımızda belirleyici olan isimlerden biridir o. Yeni kuşaktan (1953), unutulmaması gereken bir isim de Beşir Ayvazoğlu, “Yahya Kemal Ansiklopedisi” ve Ahmet Haşim’i anlattığı “Ömrüm Benim Bir Ateşti” gibi geniş çaplı araştırmalarıyla edebiyat tarihimize önemli katkılar sağlamıştır. Beşir Ayvazoğlu’nun akıcı-duru ve de kusursuza yakın dili yazdıklarını okunur kılmakta. Yeni edebi araştırmalara girişenler tekrara düşmemek adına onu iyi tetkik edip herhangi bir eksiklik varsa onları tamamlama yolunu tutmalıdırlar, benzerini yazmak bize bir şey kazandırmaz. Beşir Ayvazoğlu’nu, yer yer edebiyat tarihçiliğinden sıyrılıp tarihsel gidiş gelişlerle karşılaştırmalar yaptığı ve kendi yargılarına ulaştığı noktalarda çok daha başarılı buluyorum; çünkü sağlam ve birikimli bir kafadan doğan tespitlere ihtiyacımız var. Beşir Ayvazoğlu’nun içten anlatıları da (biyografik romanları) büyük bir boşluğu dolduruyor, sıkıcı biyografiler okunur hale geliyor; merak ediyorum: Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl’ın inişli çıkışlı hayat hikâyeleri ile oldukça farklı bir psikolojiye sahip Ahmet Hamdi Tanpınar onu şimdiye kadar neden cezbetmemiştir? Bir de okumaktan keyif aldığım Nermi Uygur var, -keyif göstergesini bilinçli olarak kullandım- o, yazdıklarıyla bize Nurullah Ataç gibi eleştirmenden çok denemeci portresi çizer, biz onu orijinal tespitlerinden dolayı değil, dil tadı nedeniyle okuruz. Cevdet Kudret, Berna Moran, Orhan Okay, Atilla Özkırımlı, Tahsin Yücel, Hüseyin Cöntürk, İnci Enginün, Enis Batur şimdilik aklıma gelen diğer eleştirmenler. Biliyorsunuz bu isimlerin kimi özde, şair ve romancıdır.
Günümüz şiirini ilgilendirmesi nedeniyle II. Yeni’ye daha ayrıntılı bakmak isterim. Aklıma, bu şiirin kıyısında beliren birkaç eleştirmen geliyor: Dünya görüşünün de bir uzantısı olarak düşünülebilecek Marksist eleştiri yöntemini metinlere uygulayan Asım Bezirci; “İkinci Yeni Olayı”na da ideolojik bakmaktan kendini alamamıştır; akımın önemli isimlerinden biri Sezai Karakoç, Asım Bezirci’nin konuyla ilgili çalışmasında yalnızca birkaç defa geçer. Nesnel-bilimsel hiçbir dayanağı olmayan böylesi durumlara, itibar-intihali demek gerektiğini düşünüyorum. Öyle ki 1960’tan sonra II. Yeni kimi biçimsel aşırılıklardan kurtularak sağlam şiirsel yapı kurmayı amaçlayan arayışlarla gelişimini sürdürecektir. Ancak ilk dönemlerindeki anlamsızlık denemeleri sonradan bırakılsa da onlara yapışıp kalmıştır. Bugünün ders kitaplarında, üniversiteler de dahil, yanlış bir II. Yeni tanımlaması bulunmakta, bunların kaynağı Asım Bezirci’nin bahsi geçen kitabıdır. Üzerinde etraflı düşünülmeden Muzaffer Erdost tarafından konulan II. Yeni adlandırması da kendi içerisinde bir sakatlık taşır ve bu sakatlık I. Yeni diye bilinen Garip akımını daha işin başındayken kabullenmek anlamına gelir; oysa bilmekteyiz ki, Cemal Süreya ve Edip Cansever’de ilk başlarda Orhan Veli etkisi varsa da II. Yeni özü itibariyle Garip’i reddetmekte ve şiiri gerçek mecrasına kavuşturmayı arzulamaktadır. Eskimişliğe ve toza katlanarak 50’li yılların edebiyat dergilerini karıştırdığımızda şiirin oldukça zayıfladığını görürüz. Orhan Veli etkisi adeta somut bir tehlike haline gelmiş, şiirden yalnız küçük olayların, esprili bir dille anlatılması anlaşılmış, dergi sayfaları Garip’in zayıf kopyaları ile dolup taşmıştır. II. Yeniciler, aslında şiir akordu bozulan I. Yeni’yi (Garip) dünya şiirinden sapma olarak görmüşlerdir. Bu yüzden I. ve II. Yeni adlandırmaları edebiyatımızın meşrulaşan yanlışlığı olmuştur. Sezai Karakoç’un evreni farklı bir şekilde algılayan bu yeni oluşuma Neo-realizm demesi olay ve olguları akımın şairlerine göre daha iyi tahlil etmesiyle alakalıdır. Asım Bezirci, biraz da koştur koştur, II. Yeni’yi han-ı yağmaya uğratmış. Bu kaos ortamında Sezai Karakoç’a hakkının bir kısmını Mehmet Kaplan teslim edecektir. Mehmet Kaplan dahi, Seza Karakoç konusunda sosyalist yaklaşımdan etkilenerek ve biraz da dönemin ideolojik ayrımcılığı nedeniyle şairin “Kapalı Çarşı”sını şöyle yorumlamıştır: “şiirinde anlatılmak istenen duygu ve düşünce İkinci Yeni akımına mensup şairlerde olduğu gibi, doğrudan doğruya değil, dolaşık ve müphem bir şekilde ortaya konulmuştur. Fakat Sezai Karakoç hayat görüşü bakımından ne bu akıma, ne de aynı üslûbu kullanan çoğu marksist olan gruba dahildir… batıda marksistlerin bol bol istifade ettikleri yeni üslûp akımlarını yaratanlar umumiyetle hayat görüşü bakımından marksist olmayanlardır… Sezai Karakoç’un şiiri bu bakımdan dikkat çekicidir.” (2005, 307) Sağdan bir eleştirmen olmasına rağmen, solun aksine, II. Yeni şairlerini de tek tek ele almış, sol- sağ ayrımı yapmamış hakiki edebiyat bilimcisidir Mehmet Kaplan; ilk başlarda, Nâzım Hikmet’i, Stalin’e bağlanması ve Polonya tabiyetine geçerek Borzeçki soyadını alması nedeniyle kitabına almamayı düşündüğünü, fakat Türkçe yazılan bir şiirin görmezden gelinmesinin objektiflik açısından doğru olmayacağı yönünden fikrinin değiştiğini belirterek kitabına alır.
Oradan, birileri bana şöyle sesleniyor olabilir: “Kardeşim edebiyat tarihçileri ile eleştirmenleri birbirine karıştırdın, olmaz böyle bir şey.” Titizlenip de böylesi bir ayıklamaya gidersek, bir de işin içine tarafsızlık mefhumunu katarsak inanın edebiyatımızda eleştirmen yok demek zorunda kalırız. Siyasetten tutun da edebiyata kadar bizde her alana düalizm hakim olmuştur; öyle görünüyor ki, neredeyse hiçbir eleştirmenimiz, hâlâ alttan alta varlığını hissettiren mevcut ideolojik baskılar nedeniyle istenen boyutlarda kendini tamamlayamıyor, burada ilkokulda öğrendiğim matematik bilgimi devreye sokmak zorundayım: 0,5+0,5= 1 eleştirmen ediyor; o halde bize düşen tekli değil, sağlı sollu ikili okumalar yapmaktır. İkiz doğumlar bu memleketin kaderi.
-II-
Aslında bu yazıya başlamadan önce, sadece eleştiri üzerine kalem oynatan imzalardan bahsetmeyi düşünüyordum; fakat konu, yazının kaderini değiştirebiliyor, paçaları sıvayıp da işin içine girince şaşırdım, kedini sadece eleştiriye vermiş çok az eleştirmenimiz vardı karşımda, bu yoksunluğu bilmeme rağmen şaşırmaktan kendimi alamadım. Ne yapmalıydım, elimden geldiği kadarıyla, eleştiriye ciddi emek vermiş kişilerden bahsetmeliydim. O halde, Necip Fazıl’ın parodisini yapmakla birlikte günün dergi ve şiirleri hakkında, kendi şiiri paralelinde cılız yazılar kaleme alan Orhan Veli hakkındaki fikirlerimi belirttikten sonra II. Yeni şairlerinin daha ziyade deneme ile eleştiri arasında kalan yazılarına geçebilirim: Cemal Süreya’nın (Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar) şiirdeki keskin zekâsına yazılarında da rastlarız. O, edebiyatımızdaki kimi klişeleri sarsan ve yıkan tespitlerin yanında poetik yazılarıyla da şiirimize önemli katkılarda bulunmuştur. Yazılarına sinen humoruyla samimi bir şair-eleştirmenimizdir. Sezai Karakoç (Edebiyat Yazıları) poetik içerikli yazılarının genelini olgunluk döneminde yazarak geride tam-metinler bırakmıştır, şaşkınlık yaratacak cinsten şiir keşifleriyle çıkmaza giren şiirin –burada Turgut Uyar’ın “Çıkmazın Güzelliği” hatırlanabilir- nefes alıp vermesini sağlamıştır. II. Yeni şairleri: İlhan Berk, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan denemelerinde, birçok isme -yeni yetmeler dahil- yer vermelerine rağmen Sezai Karakoç birkaç defa geçer. Sezai Karakoç’un okul arkadaşı Cemal Süreya ayrı tabii; çevresindekilerin psikolojik baskılarına rağmen kendisini şiire bağlayan şaire karşı hiçbir zaman kayıtsız kalmamıştır. Sezai Karakoç, ilk gençlik yıllarında olumsuzlayarak da olsa Edip Cansever’i (1958) ve II. Yeni’nin önderi olarak gördüğü İlhan Berk’i (1960) -özellikle de onun İlhan Berk yazısını nesnelliğe örnek verebiliriz- birer müstakil yazıyla ve bunlara eklenebilecek daha nice solcu şairi keskin zekâsı ve dehasıyla değerlendirmiştir. Turgut Uyar (Korkulu Ustalık) iç tutarlılığı öne çıkardığı yazılarda son derece soğukkanlıdır; Nâzım Hikmet konusunda ilk başlarda çekimser görünse de sonradan cesur yaklaşımlarıyla yazdıklarının güvenilirliğini artırmıştır. Edip Cansever (Şiiri Şiirle Ölçmek) 1966’dan sonra neredeyse tamamen kendini şiire vermiş, şiir üzerine çok az yazmıştır; bunu kayıp olarak görmüyorum, çünkü şiir üzerine orijinal düşünmelerde bulunamamış, bu hususta fark ettirmeden II. Yeni’nin diğer şairlerinden yardım almış, onların fikir-özlerini geliştirmeye çalışmıştır. İlhan Berk (Poetika, Logos, Yaşantı) de Nâzımcılık dersinden sınıfta kalmayanlardan, özellikle “Poetika”sında Haşim’le alevlenen ve bir türlü güncelliğini kaybetmeyen şiirde “anlam” meselesini etraflıca ve iknâ edici bir şekilde irdelemiştir. İlhan Berk’in hem şiirde hem de insani ilişkilerde yakın arkadaşı, avangartlığıyla yeni izlenimi uyandıran, II. Yeni’nin yanlışlıklı zayıf yanlarını kendine poetika edinmiş Ece Ayhan’ın (Aynalı Denemeler…) ise şiir üzerine konuşurcasına yazdıkları poetik nitelik kazanamamış, bohemliği şiir ve yazılarına da yansımıştır. II. Yeni şairlerini ana hatlarıyla tamamlamışken unutmadan; şiire ve şiirin neliği konusuna emek veren, kimi zaman özgün ve başarılı, kimi zaman malumat etrafında dönüp dururken yer yer boşluğu düşen, yabancı referanslardan bol isimli yararlanırken kendi milletinin şairlerine pek yaklaşmayan İsmet Özel (Şiir Okuma Kılavuzu -neredeyse hiç Türk şairine rastlayamazsınız, Turgut Uyar’ı hatırlıyorum bir tek, bu durum kafamda soru işareti oluşturdu; Çenebazlık- daha yerli bir kitaptır.) ile paragrafı kapatalım. Yok yok, Hilmi Yavuz’a da değinelim: O; şiiri bilen bir şair, iyi de bilmeyen şair de mi var? Elbette. Şiiri iyi bilmek kişiyi iyi şair yapmaya yeter mi? Cevabı belli: Yetmez. Hilmi Yavuz, belki de yazılarında referansı en fazla kullanan denemecidir. Kimi zaman onun hükümleri ağır aksak alıntıların altında ezilir. Bu yüzden, alıntı yapan bir kişi, en az referanslar kadar sağlam cümleler kurabilmeli, tespitlerde bulunabilmelidir. Bir tarafıyla da felsefe hocası Hilmi Yavuz, felsefi terimleri edebiyat yazılarına katarak çeşni yaratmışsa da diğer taraftan kuramsallığın soğukluğu nedeniyle saf poetik yazıların sıcaklığından uzaklaşmıştır. II. Yeni şairlerindeki gibi hatalarıyla ne güzel insan kokan salaş metinlere rastlamayız onda.
II. Yeni; çok polemikli bir dönem oldu, Türk edebiyatında hiçbir akım bu kadar tartışılmamıştır dersek, kimse itiraz edemez herhalde, 50’li yıllarda edebiyatın odağında yer almışsa da fikirsel ve fiziksel çatışmaların yaşanmaya başlandığı 60’lı ve 70’li yıllarda meydana Nâzım Hikmet ve Ahmet Arif gibi şairler çıkarılmış, 80 kuşağına kadar beklemeye alınmıştır. Daha açık söylemek gerekirse, bugün de dahil olmak üzere hiçbir zaman fikri şiirin bilinç-altına iten, hissediş ve çağrışımı önceleyen sanat yönelimi olarak II. Yeni sosyalistler ve de muhafazakârlar tarafından tam anlamıyla kabul görmemiştir.
II. Yeni çevresinde gelişen bir diğer tartışma konusu ise Sezai Karakoç’un bu akım içerisindeki yeridir. İlhan Berk, 2003’te kendisiyle yapılan bir söyleşide Karakoç’a yönelik bütün haksızlıkları dile getirircesine şu cümleleri kuruyor: “Bir kez daha söyledim: İkinci Yeni tarihi, Sezai Karakoç’u da katarak yazılmayı bekliyor.” (2005, 203) İyi hoş da İlhan Berk 50 yıllık bir yanlışlığı düzeltmek niyetinden yola çıkarak Sezai Karakoç’u mu düşünüyor, yoksa Sezai Karakoç’un II. Yeni’yi de aşan şiir karizmasından kendilerine pay mı çıkarmak istiyor. Bu tartışılır elbet. Ama, benim anlatmak istediğim tarafsız eleştirmen yokluğunu bu sözleriyle İlhan Berk desteklemiş oluyor. Aynı bağlam içerisinde bir referans daha göstermekte fayda var. Ahmet Oktay da: “Mehmet Âkif Türkiye’nin gelişim sürecinde nasıl Tevfik Fikret’e karşı yitirdiyse, aynı nedenler ve gerekçelerle Karakoç da kendisinden çok daha değersiz şairlere karşı yitiriyor. Bu yitirme sözcüğü daha çok Batıcı/laik görüşe bağlı yazınsal iktidar çevresinde geçerlidir, ama sağcı ideolojinin baskıcı düzenlere eğilim duyan kesimlerinin de Karakoç’un sözünü desteklemediği söylenmelidir… Karakoç o yıllarda da bugün olduğu gibi Batı’yla ilişkilidir: Baudelaire’den Claudel’e, Rimbaud’dan Guellevic’e uzanan geniş bir alanda tinsel olanı aramaktadır ve bu ilgi salt estetik düzeyde kaldığı sürece yazın çevreleri ve organları Karakoç’a yakınlık duymuş, ama ilginin ağırlığı İslamcı boyutta toplanmaya başlayınca yakınlık aldırışsızlığa dönüşmüştür.” (2008, 527) Sosyalist bir şair eleştirmenin bakışı ve çevresindeki bakışları yorumlayışı böyledir. Burada yazarın bilinç-altını da ele veren atlanmaması gereken bir ifade var “Karakoç da kendisinden çok daha değersiz şairlere karşı yitiriyor.” ne demek yani, “Karakoç değersiz, diğer şairler ise ondan çok daha değersiz” anlamına mı geliyor bu ifade? Bunu yazarın yaptığı anlatım bozukluğu olarak okumak isteriz ve kitabın yeni baskısında hataların düzeltilmesini öneririz. Ne var ki, şunu da vurgulamadan edemeyeceğim: Marksizm’e dini bir hüviyet yükleyen anlayış; bu ideolojinin ürünlerini kıymetli olarak görüyor da neden toplumun yüzlerce yıllık dini duyarlılığını şiirine öz yapan şairlerin beğenmezlikten gelerek basın-yayın yoluyla görülmesini engelliyor. Bunlardan hangisi daha toplumcu? Bu soru üzerine düşünmekte fayda var. Birçok eleştirmenin aksine, Sezai Karakoç’un hakkettiği yeri işaret eden bir anlamda onu -kendi yazısında- II. Yeni’nin merkezine yerleştiren nesnelliği kendine ilke edinmiş eleştirmenlerden biri de entelektüel kişiliğiyle Ahmet Kabaklı’dır: “Karakoç, şiir üslûbu bakımından, az çok, İkinci Yeniye bağlanabilir olsa bile sanatında görülen temalar ve inandığı değerler bakımından şiirimizde daha ileri bir sestir.” (2004, 210) O, II. Yeni’yi atlamamış, gerektiği gibi incelemiştir. Onun alın teri kokan emekleri kitap sayfalarında okunmayı bekliyor; yönünü tek bir kesime dönen kişilere sesleniyorum buradan elbet.
İlginçtir bizim edebiyatımızda –son yüzyılda dünya edebiyatı da aynı durumdadır-eleştirmenlerden çok şairler birbirini topluma tanıtmıştır: Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal’in; siyasi nedenlerle hakkında kimse kalem oynatmazken Sezai Karakoç, yazdığı nitelikli denemelerle Necip Fazıl’ın edebiyat içerisindeki yerini pekiştirmişlerdir. Ebubekir Eroğlu ile Kâmil Eşfak Berki gibi sonraki kuşak şair-eleştirmenlerin Sezai Karakoç’a yaklaşımlarını, şairin yeni zamanlarda nasıl anlaşıldığını görmemiz açısından önemlidir; son kertede şairin toplum tarafından hakkıyla anlaşılmasında ciddi emekleri olan bu iki ismin Sezai Karakoç ile ünsiyet kurması, yazdıklarını birkaç kat daha önemli kılmaktadır. Bu vesileyle şunu da söyleyebiliriz: Bütün aura sahibi şairlerde görüldüğü gibi Sezai Karakoç’un şiiri de; hem özgün şairler, hem de kendisinin anlaşılıp edebiyata yerleşmesini sağlayacak tarafsız-birikimli eleştirmenler yetiştirmiştir. Şiir hakkında konuşuyorken Ebubekir Eroğlu’nun neredeyse her paragrafı yeni bir tespitle ilerleyen sıkı işlenmiş sol-sağ ayrımı yapmaması yönüyle örnek teşkil edebilecek “Modern Şiirin Doğası” adlı eseri şiirimize yeni açılımlar kazandırmıştır. Diğer yandan Eroğlu ile Kâmil Eşfak Berki’nin günümüzün sözde genç eleştirmenleri tarafından dipnot gösterilmeden yağmalanan özgün bakışlı makaleleri ise dergilerin insafına emanet edilmiş durumda ve kitaplaşmayı beklemektedir. –Yeri gelmişken söyleyeyim, bizde ciddi anlamda sanat kitapları yayımcılığı açığı bulunmakta, ne var ki yayınevleri bu durumun pek farkında görünmüyor ya da bu konuyu mühimsemiyor- Elbette ki bu iki isim her şeyden önce şairdir, onların diğer çalışmaları şiir merkezinden doğarak etrafa yayılır.
Bugünün eleştirmenleri, alınmasınlar ama birçok yönden güdük kalıyorlar: 80 veya 90 kuşağından bağımsız bir eleştirmen çıkmadı. Özellikle 90 kuşağı şairlerinin geneli sözde akımlarını destekleyen bireysel eleştiriler yazdılar; günümüzde de varlıklarını belirgin bir şekilde hissettiren bu kuşağın şairleri arasında yaşanan polemikler, hayatın içine hepten dahil olan internetin başıboşluğu ve kişilerin psikolojileri üzerinde yarattığı fütursuzluğu nedeniyle küfürleşmeye kadar irtifa kaybetti. 60 kuşağını, özellikle de İsmet Özel’i ustaları hatta üstatları olarak kabul eden solun ve sağın bu kuşağı, Nâzım Hikmet merkezli sosyal-geçekçileri öteleyerek II. Yeni’yi kendi bireysel yetenekleriyle güncelleyen dünya şiiri yürüründe ürünler veren 80 kuşağını yok- saymakla var olmaya çalıştılar, bu, onları İsmet Özel üzerinden dolaylı bir şekilde daha ziyada fikri önceleyip sanatı dışlayan sosyal-gerçekçi şiire ulaştırdı. 70 kuşağının birçok iyi şairinin üstü körlenmeye çalışılması da yine gençlerdeki İsmet Özel fanatikliğiyle ilgili. Onlar, İsmet Özel’in edebi varlığının biricik yolunun diğer şairlerin yok sayılmasıyla mümkün olacağını sanıyor ve yanılıyorlar. Nereye gider bu işin sonu, söyleyeyim: Fanatikler unutulur, unutturulmaya çalışılanlar gelecek nesiller tarafından bir güzel hatırlanır. Akımcıklar etrafında dönüp duran eleştirinin bu günlerdeki kadar öznelleştiğini görmedim, hiç mi iyi tarafı yok bunların: var elbette, yorucu olacaktır ama, bu arkadaşların hepsini bir arada bütünlüklü okursak dönem hakkında bazı yargılara ulaşabiliriz. Eskinin çalışkan ve birikimli, fakat her kesimi kucaklamayan eleştirmenlerini bile mumla arar olduk. Osmanlı eğitiminden geçmiş entelektüeller ebedi âleme göç ettiler, onlar ihtişamlı bir devletin son torunlarıydı ve eski dille birlikte nerdeyse üç-dört dil biliyor, böylece başka milletlerin kaynaklarına ulaşabiliyorlardı; Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Hasan Ali Yücel öncülüğündeki çeviri faaliyetinin o denli hızlı ilerlemesinin sebeplerinden biri de Avrupa’da eğitim görmüş, yabancı dil bilen kişilerin varlığıdır. Niteliği önceleyen o günkü sistematik çevirinin yerini, bugün, nitelik kaygısı gütmeyen “best-seller”lar aldı. Kimi gazetenin verdiği kitap-ekleri ise, ne yazık ki ekonomik kaygılar nedeniyle bu duruma ön ayak olmakta; eleştirmenlik istenen noktaya gelemeden kenara itildi, reklam mantığına dayanan kitap tanıtımcılığı ise merkezi alanlarda istediği yöne atını koşturuyor. İçimizden biriler hakiki eleştiri yapmaya kalktığında ise adı kötü niyetliye, saldırgana veya fitneciye çıkmakta. Çünkü bu nitelemelerde bulunan kişiler, muhtemelen sürekli övgüler almaya alışmış, böylece şımartılmış bu yüzden de sanatını istenen noktaya getirememişlerdir. Onları dikkatle inceleyiniz, dediklerimi aynen göreceksiniz. Bu anlamda evet evet tam da bu anlamda bizim, arkadaş kayırmayan ve kimsenin gözünün yaşına bakmayan fitneci eleştirmenlere ihtiyacımız var. Durumu biraz daha somutlayayım: Sert eleştiriler almış sanatkâr kendini şanslı saymalı: Ağzı burnu kırılasıya iyi bir dayak yese de sanatkâr, eleştirmene el kaldırmamalı, tam anlamıyla sportmen olmalıdır; bu ahlak onu, rakiplerinin önüne geçirecektir. Amacı salt sanat olan şair, hikâyeci veya romancının bir eleştirmenle çekişmesi-yarışa girişmesi zaten abes. Eskilerin tabiriyle kötek yemek –severim bu kelimeyi- güçlendirecektir onu, yokluğa kurulmuş zamanın o meşhur ringinde rakiplerine karşı daha dayanıklı kılacaktır. Bence övülmek vücutta yağ yapar; yerilmek ise kas. Tercih sizin.
Bizler, bazı ilişkiler veya menfaatler için yanlışlıkları veya yanılgıları översek sadece hal-i hazırdaki yazanı değil, hatayı güzel göstermekle bizden beslenmesi muhtemel gelecek nesilleri de kandırmış, yanlış bir yola sevk etmiş oluruz. Edebiyatın içerisindeysek, “söz uçar yazı kalır” klişesini kendimize düstur edinip her adımı etraflıca düşünerek atmalıyız. Kesinlikle hakikati yeğleyen eleştirmenler, daha çok okunacak ve okurları her geçen gün artacaktır; çünkü kaç zamandır unutulmuş olan bir tadı bizlere hatırlatacaktırlar.
Peki, ne zaman edebiyat kulislerinin dışında kalabilen, bir anlamda bir anlamda edebiyat-üstü eleştirmenler gelecek, Mehdi veya İsa’yı bekler gibi onu mu beklesin sanatkârlar. Bunun için bir girişim lazım, bir mücadele evet evet biraz kan akması lazım. Edebiyat akademisyenleri bugüne dek yeterince kadavralarla uğraştı, artık yaşayan edebiyata neşterlerini atmalarının vakti geldi, hatta çoktan geçti. Geçimlerini edebiyat derslerinden kazanan bu arkadaşlar nasıl olur da ağacın köklerine gözlerini dikip de dallardaki meyvelerin sağlıklı mı yoksa kurtlu mu olup olmadığıyla ilgilenmezler, şaşılacak bir şey bu.
Çok defa karşılaştım, meselâ Yeni Türk Edebiyatı profesörüymüş kendisi, bilmiyor Necip Fazıl’dan sonrasını, II. Yeni anlamsızmış, okumuş anlayamamış. Hangi poetik gözlükle okudun sen onları kardeşim, Yahya Kemal’den Necip Fazıl’dan ya da Nazım Hikmet’ten bakarsan bu şiiri anlayamazsın; her şair yeni bir dille geliyor artık, yoksa ona şair diyemeyiz, taklitçi deriz. Ne yazık ki, bunları bilen fakat hatırlayarak kendini yormak istemeyen edebiyat profesörleri var ülkemizde. “Batı’da durum böyle mi” diyerek herkesin yaptığı gibi hemencecik önünüze Batılıları getirmeyeceğim. Ötekini araya sokmadan, bize bizden bakalım; yaralarımızı böyle daha kolay sarabiliriz.
Siz de fark etmişsinizdir, bana çok ilginç geldi: Sağ kesimin eleştirmenleri daha ziyade akademi çevrelerinde; sol kesiminkiler ise dergi gibi daha bağımsız ortamlarda yetişmekte. Siyasi çalkantıların tükenmek bilmediği ülkemizde, edebiyat dergileri, Batı’daki gibi bir sanat anlayışı üzerine kurulmayıp da tam aksine radikal fikirler etrafında toparlanması, önyargılarla beslenen bu tür eleştirmenlerin her şeye tek taraflı bakmasına neden olmuştur. Akademisyenler, bir cerrah soğukkanlılığıyla hareket etmeyi daha iyi başarmışlardır, devletin ağır eli onların üzerindedir, bu yüzden keyfi davranmaları mümkün olmamıştır; ancak onların sorunu, yukarıda belirttiğim gibi, yaşayan edebiyattan kopuk olmalarıdır. Akademisyenler diyaframlarını doğru kullanamadıklarından bağnaz sol’un ve sağ’ın -hiç fark etmez- bencil, cırtlak sesi ortalığı doldurmakta ve kulakları tırmalamaktadır. Ne sağ (Doğu) ne sol (Batı) diyebilen tok ve gür sesli bir eleştirmenler korusuna şiddetle ihtiyaç var.
Nesnel eleştirmen mi arıyorsunuz, işte size terazi: bir kişi; Necip Fazıl ile Nazım Hikmet’ten; Sezai Karakoç ile II. Yeni’nin şairlerinden; Türk Edebiyatı, Yedi İklim, Dergâh, Hece ile Varlık, Özgür Edebiyat, Yasak Meyve gibi dergilerden aynı anda yazısında tarafsız bir şekilde bahsedebiliyor ya da onları kitabına alabiliyorsa, evet işte o kişi, çevreleri-çeteleri reddediyor demektir ve yine o kişi gerçek kalem ehlidir. Bulabilirseniz öyle birini, iç rahatlığıyla okuyun.
KAYNAKÇA:
Banarlı, Nihad Sâmi; Resimli Türk Edebiyâtı Tarihi, Milli Eğitim Basım Evi, İstanbul 1998.
Berk, İlhan; Kanatlı At, YKY, İstanbul 2005.
Kabaklı, Ahmet; Türk Edebiyatı c.4, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul 2004.
Kaplan, Mehmet; Şiir Tahlilleri c.2, Dergâh Yayınları, İstanbul 2005.
Oktay, Ahmet; İmkânsız Poetika, İthaki Yayınları, İstanbul, 2008.
Bir yanıt yazın