Necip Fazıl’a Saldırıları Savuşturmak / Zafer Acar / İnceleme

İlk gençlik yıllarımdan başlayarak edebiyatımızda ve dahası dünya edebiyatında yer edinmiş hemen hemen bütün şairlerin şiir ve poetik metinlerini okumaya çalıştım. Evet toydum, ama karanlıktan korkmuyordum, modern şiiri dibine dek kavramak istiyordum. İdeolojik ayrım yapmadan konuyla ilgili bulduğum hemen her kitabı okudum. Şairlerin şiirleri kadar düşünmeleri de benim için önemliydi, çünkü onlar işin içinde pişmişlerdi. Yemeğin tarifini aşçıdan değil yemekten almak gibi bir şeydi bu.

Ana kaynaklarla yetinmedim, şiir üzerine yapılmış akademik tarzda çalışmalarla da ilgilendim: Heidegger, J. Baudrillard, Deleuze, Derrida, Todorov, Umberto Eco, Terry Eagleton gibi düşünürlerin bilhassa tarih, felsefe ve şiir diyalektiğinden doğan ciddi kitaplarıyla buluşmak bana iyi gelmişti. Eleştiri mantığını Tanpınar’ınkine benzettiğim Virginia Woolf’un sağlam ve sarsılmaz bir aklın ürünü edebiyat yazıları da beni oldukça şaşırtmıştı. Bunların Türk edebiyatındaki muadillerini de gözden geçireyim dedim. Büyük bir hüsrana uğradım. 

Hasan Bülent Kahraman’ın “Türk Şiiri Modernizm Şiir” adlı eksik, gereksiz analojilerden oluşan şiir dışı yaklaşımlarla dolu kitabını okumuştum bir ara. İyiydi, çok yönlü-kültürlü bir adam Türk şiirinin en azından seküler, sol kesimini ciddiye almış, çalışmıştı; İslamcı şairlere yer vermemiş, ama hakaret de etmemişti. Hiç yoktan iyiydi yani. Bilgiliydi belki, fakat şiiri içselleştiremediği için yetersiz kalmıştı. Modern şiiri anlatabilmek için merkezine aldığı isimlerin çoğu yanıltıcıydı: Melih Cevdet, Attila İlhan, Ece Ayhan, İlhan Berk… Modern Türk Şiirinin nice önemli ismini atlamıştı. Buna hakkı yoktu. Yanılmıyorsam bu koca kitapta Necip Fazıl’ı hiç anmamış, Sezai Karakoç’un adını ise lütfedip bir cümlede geçirmişti. Yahya Kemal ile Ahmet Haşim ise ona göre hiç modern değil, arkaiklerdi; Modern Türk şiirini gökten zembille iner gibi Nazım Hikmet başlatmıştı. Şiire, özü göz ardı edip de yalnızca biçimsel açıdan bakan yoz bir kafanın çıkarımı olabilir bu. Modern şiir, serbest şiir demek değildir. Öyleyse müziği, şiirin en temel unsuru olarak gördükleri için vezin, kafiye ve rediften vazgeçmeyen Poe ve Baudelaire gibi Modern şiirin öncülerinden de vazgeçmemiz gerekecek. Kahraman, hatasının bedelini 500 küsur sayfalık gale alınmayışıyla ödedi. Öte yandan kitabının sonuna eklediği uzunca makalesinde ise niyetini açık etmişti: Ebubekir Eroğlu’nun “Modern Türk Şiirinin Doğası”nı aşmak ya da hırpalamak. Başaramamıştı.

Kahraman, adeta kendi kitabını eleştirircesine şöyle sonlandırıyordu: “Şiirin geçmişini, ama yeni şiirin içinde üretebilmek istendiği dilin yoğrusunu (plastiğini) geliştiren geçmişini bilmeden, bir adım öteye gitmek olanaksızdır.” (538, 2004). Bir bakıma itiraftı bu. Şiirin içinde biri değildi Kahraman, bilmiyordu yeni şiiri. Zaten modern şiirimizin vazgeçilemeyecek şairleri Necip Fazıl ve Sezai Karakoç kitabının dışında tutan Kahraman’ın eşitliği merkezine alarak her türlü sınıfsal ayrımı yok sayan bir modern birey olamadığı apaçık görülüyordu, böyle birinden modern şiir üzerine başarılı bir çalışma beklemek akıllıca olmazdı. Geçmişi bilmemek mi daha tehlikelidir yoksa geçmişi yanlış aktarmak mı? Bunun üzerine düşünmeli Kahraman.

Açıkça söyleyeyim, böyle modern şiir üzerine kaleme alınan iddialı kitapların yazarları muhafazakâr kesimdense kitapta Nazım Hikmet’i ararım; sol kesimdense Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’u. Bizim şiirimizde tarafsızlığın ölçütü bu şairlerdir artık.  

Son 15 yılda Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’u savunmak amaçlı kaleme aldığım yazılarım hacimli bir kitap boyutuna ulaştı. Yorulmuyorlar. Var olan saygınlıklarını kaybetmek pahasına yalana dolana, mübalağalı anlatıma başvurarak saldırılara devam ediyorlar. Hasan Bülent Kahraman yine de aklı başında bir adam. Özdemir İnce öyle mi, kendi ideolojisinin hapse soktuğu Nazım’ı göklere çıkarırken Kemalistliğinden zerre vazgeçmiyor. Nazım, Komünizm davası uğrunda onca yıl hapis yatmayı göze almış, İnce’nin sırtını güvenle dayadığı rejimi yıkmak için mücadele vermişti, nasıl oluyor da böyle bir militana neredeyse bir kitap boyu methiyeler dizerken Necip Fazıl’a yine neredeyse bir kitap boyu hakaret ediyor İnce. Nazım Komünist, Necip Fazıl İslamcı. O yıllarda Kemalizm bu iki fikir akımını da tehlike görüyordu.

İslam’a, Müslümanlara alenen savaş açmış durumda İnce, bunu huy edinmiş. Halkçı güya, İslam ile Türk halkını ayırabilir mi, bu mümkün mü? Batılılar neye inanıyorsa o da ona inanıyor: İslam tehlikedir. Bu toprakların çocuğu olsa İnce, bunun böyle olmadığını, İslamofobinin bir kurmacadan ibaret olduğunu bilirdi. Şair İnce’nin tecahül-i arif yaptığını söyleyeceğim ama cidden İslam hususunda bir ecnebi kadar cahil.

Sadece İslam’ı değil, ele aldığı konuyu da bilmiyor İnce, mesela Necip Fazıl’ın hayatındaki en ciddi kırılma anlarından birini yanlış aktarıyor: “Arvâsî ile tanışmasından sonra yaşadığı derin fikir bunalımın ardından hayatının yeni dönemindeki ilk önemli eseri olan Tohum (1935) adlı tiyatro oyununu yazdı.” (166, 2017). Necip Fazıl’ı azıcık okuyan bilir, Arvâsî hazretleriyle ciddi varoluşsal bunalımlar yaşadığı bir dönemde tanışmış ve İslam’a dört elle sarılmıştır Necip Fazıl. Okuru yanıltmaya çalışırcasına İnce, Necip Fazıl’ın “Arvâsî ile tanışmasından sonra yaşadığı derin fikir bunalımı” ifadesini kullanıyor. Halbuki Necip Fazıl’ın bunalım sebeplerinden biri de İnce’nin şuanda inandığı pozitivist kaynaklı değerler yığınıydı. Şaşkınlık verici derecede çelişkilerle konuşuyor İnce, kitabın hemen bir sonraki sayfasında şöyle diyor: “1934’te yaşadığı bunalımlı dönemini anlatan ‘Çile’ adlı şiirini 1939’da yayımladı.” (167, 2017). Hani Arvâsî hazretleri kaynaklıydı bu bunalım. Üstelik “Çile” bunalımı değil, felaha erme anlarının şiiridir.

Bence zor bir hayat onunkisi, mühürlenmiş bir kalp, kulak, göz ve “mühürlenmiş zaman” –sanatla değil tabii, kin ve öfke kaynaklı bir küfürle-; çünkü inandığı değerler bir bir iflas ediyor, zor. Sevgisi de öfkeden doğuyor, sevdiği şeylere zarar veriyor. Mesela ben, İnce gibi gerici görünmek korkusundan bile olsa onun inandığı şeylere inanmak istemem. İnanılır gibi değil, artık genç Cumhuriyeti bunaklar savunuyor? Genç dedim, yanlış, 100 yaşına dahi gelse bir devlet daha çocuk bile değildir.       

Biz susalım, susmalıyız, şehit torunları da olsak kimiz ki biz; Özdemir İnce’nin istediği gibi konuşmaya hakkı var elbette, Kemalist, Türkiye’nin tek sahibi o, önüne gelene küfredebilir. Kemalizm, memleketin en korunaklı alanı ne de olsa, oradan istediğin nutku çekebilirsin; fakat İnce’nin kimliğini de tam anlamış değilim doğrusu, “acaba” diyorum “birçokları gibi onda da Kemalizm bir maske mi?” Olabilir, çığırtkanlık korkaklık belirtisidir, maskeye ihtiyaç duyar.    

İnce gibilere göre Necip Fazıl “İslam”ı temsil etmektedir. Son zamanlarda ona Sezai Karakoç da eklendi, çünkü nihayetinde ikisi de bir. Necip Fazıl’ın açtığı yolu genişleterek sürdüren bir şair-düşünürdür Sezai Karakoç, öyleyse ona da hücum edilmeli; lakin hayatında neredeyse hiç sapmaları olmayan Sezai Karakoç, dosta düşmana karşı temkinli yaklaşmış, ilk gençlik yıllarından bugüne İslam üzere yaşamış, bin düşünüp bir adım atmıştır adeta. Necip Fazıl’ın ne yazık ki dillere destan bir bohem geçmişi var. Tartışmaları daha bir alevlendiren otobiyografik eseri “Bâbıâli”yi yazması zamansız mı oldu? Anlaşılan o ki, entelektüellerimiz dahi böylesine bir itirafnameye hazır değil. Necip Fazıl, bu konuda da elini taşın altına koyarak öncülük yapmıştır. Yine de uğradığı saldırılara bakınca keşke o, sorumluluk sahibi bir şair-yazar olmanın bu gereğini yerine getirmese de günaha dönüşen kusurlarını gizleseydi, diyorum. Yazmak, etimolojik anlamda da yaymaktır. İşte 1934’ten sonra da bu geçmiş alışkanlığın yakasını bırakmadığını “Bâbıâli”de görüyoruz. Üstattır, insandır, kuldur. Biz onu böyle kabul etmişiz. Necip Fazıl’ın kumar alışkanlığı, örtülü ödenekten yararlanması sol-seküler kesim tarafından insanların gözüne gözüne sokuluyor her daim. Onlar, Nazım Hikmet’e saygımızın %1’i kadar Necip Fazıl’a saygı duysalar sorun kalmayacak aslında.

Mesnetsiz konuşuyor İnce: “Benim yaşadığım dönemin dışında olduğu için Tevfik Fikret/Mehmet Akif eşleşmesine sesimi çıkarmadım. Nâzım Hikmet/Necip Fazıl eşleşmesine her zaman karşı çıktım ve Nâzım Hikmet’in devrimci, büyük, uluslararası bir şair olduğunu, Necip Fazıl’ın ise karşı devrimci, yerel bir manzumeci olduğunu yazdım ve söyledim.” (179, 2017). Valla şaşkın bu Özdemir İnce, karşılaştırmak-karşı karşıya getirmenin de bir eşleştirme şekli olduğunun farkında değil. Azıcık sporla ilgilense sporcuların nasıl eşleştiğini bilirdi. Necip Fazıl ile Nazım’ı güya eşleştirmiyor ama kitabının kapağına bu iki şairimizi yan yana koyuyor. Eşleştirmiyor, karşılaştırıyor çünkü. Şaka gibi. Bakın İnce de arada daha bir sayfa geçmeden kendini yalanlıyor: “Necip Fazıl, ‘genç şair’ olarak kabul edildiği 1924-1934 yılları arasında bir yığın zırzopluk yapmış ama başta Nurullah Ataç olmak üzere çoğu cumhuriyetçi, devrimci, Kemalist ve solcu olan kuşak arkadaşlarından ‘dâhi’ muamelesi görmüştür.” (180, 2017). Ha evet ne olduysa 34 sonrası oldu, değil mi. İnce, ilerleyen sayfalarda bir itirafta daha bulunuyor: “Ne oldu da bu adam (Necip Fazıl) Komünizmle Mücadele Derneği’nin öncülerinden oldu ve Cumhuriyet karşıtı Büyük Doğu ideolojisinin kurucusuna dönüştü.” (190, 2017). Nazım Hikmet’in uluslararası tanınırlığı ise hapis yıllarında komünist örgütlerin desteğiyle gerçekleşmiştir, birazcık propaganda uluslararası olmak için yetiyor. Bu durum, Necip Fazıl’ın yerelliğiyle ilgili değil, İslamcıların bu konudaki pasifliğiyle alakalıdır.

Dedim ya Sezai Karakoç’a da sataşmadan duramazlar: “Sezai Karakoç da Cemal Süreya’nın ve öteki İkinci Yeni şairlerinin yanında, sanıldığı ve sandırıldığı kadar önemli bir şair değildir. İtirazı olan var mı?” (179, 2017). “Yahu” derler adama, “Cemal Süreya’yı şiire başlatan Sezai Karakoç’tur ve sürekli Sezai Karakoç’a olan hayranlığını yazılarında dile getiren Cemal Süreya’dır, sana ne oluyor kardeşim,” derler. Kraldan çok kralcılık yapıyor İnce. Yakışıyor. Hızını alamıyor Yahya Kemal’i de dahil ediyor tartışmaya: “Yahya Kemal şiirlerinin biçim ve içeriğiyle çağ dışı yerel bir şairdir.” (185, 2017). Oh ne güzel, kendinden değil ya önüne geleni harcıyor. 

Özdemir İnce, bilhassa İslamcılığın siyasi ayağına karşı öfke nöbetleri geçirmekte ve gazete köşesinden bir şair-entelektüele yakışmayacak hakaretler etmekte. Utanıp sıkılmadan bu atıp tutmalarını kitaplaştırmış da: “Cumhuriyet’in Şairi Nâzım Hikmet, Cumhuriyetsiz Şair Necip Fazıl”. Okudum. Alıntıları oradan yaptım zaten. Devletin laik kimlikten uzaklaşarak İslamileştiğini iddia etmekte ve bunun müsebbibi olarak ise Necip Fazıl’ı görmekte. Yanılıyor. Bugünkü İslami oluşumların üzerinde birçok düşünür ve aksiyonerin payı var. Tabii bunları bilmez İnce, işin sadece edebiyat boyutundan haberdar: “Necip Fazıl Kısakürek’in Anadolu gençliğine ithaf ettiği, Hitler ve Friedrich Nietzsche’den ilkel düzeyde etkilenerek oluşturduğu İdeolocya Örgüsü Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) ve Komünizmle Mücadele Dernekleri çevresinde, Fetullah Gülen’in ‘Altın Nesil”ine benzer bir kadro oluşturdu. Bu kadro da Milli Görüş’ün iskeletini yarattı. AKP kadrosunun tamamı başta Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan ve günümüzün TBMM başkanı İsmail Kahraman olmak üzere Necip Fazıl’ın ‘Büyük Doğu’ bataklığında üremiştir.” (12, 2017). Her şey ortada söz bulamıyorum.

Hatırlarsınız, Necip Fazıl, “İdeolocya Örgüsü”nün “Şiir ve Sanat” bölümünde poetikasının çıkış noktasını şu sözlerle özetler: “En büyük gizli, Allah’tır. Ve şiir üstün mânâsıyla sadece Allah’ı arayan bir âlet olduğu için, ister güneşten bahsetsin, ister kertenkeleden, eşya ve hâdiseleri kuşatıcı nâmütenâhî ince girift nispetler içinde, Allah’ın hudutsuz sanatındaki sonsuz mimarînin bir kapısından girip bir kapısından çıkmaya memurdur.” (477, 2003). Bu kutsal amacı İnce, tarif edilemez bir cehalet ve aymazlıkla şu şekilde yorumluyor: “Diyelim ki Tanrı’ya eriştin, ona kavuştun! Ne yapacaksın Tanrı’yı? Tanrı’yla ne yapacaksın? İnsanın ve şairin Tanrı’dan başka amacı yok mu? Tanrı’yı, Allah’ı bu dünyanın işlerine, bu dünyanın şiir, poetika ve politikasına karıştırırsan, yandık ki ne yandık! Sapkınlık ve kısırlık burada başlıyor. Necip Fazıl’ın hem poetikası hem politikası bu nedenle sapkın ve kısır.” (10, 2017).

Öte yandan Özdemir İnce, bekleneni yapıyor, Necip Fazıl’ın kumar mevzuuna dalıyor: “Ben, her şeyi bağışlarım ama 1924 yılında Cumhuriyet’in parasıyla kumar oynayan adamı hoş görmem. Rezil adamdır.” (184, 2017). Daha 19 yaşında bir genci bu şekilde insafsızca yargılamak ise faşistçe, pedogojik olarak ise son derece sorunlu. Durmuyor, durur mu hiç, Necip Fazıl’ın “Büyük Doğu” için aldığı örtülü ödeneğe büyük bir iştahla dalıyor –halbuki o yıllarda öteki gazete ve mecmuaların yanında Necip Fazıl’ın aldığı devede kulak bile değildir-, öfkeleniyor, sinir krizleri geçiriyor, aklı devreden çıkıyor ve ağzına geleni söylüyor. Sonra hedef gösteriyor:  “Şu anda Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkan’ı, Bakan’ı olan kişilerin ‘mürşit’ kabul ettiği işte böyle bir adam!” (185, 2017). Müslümanlar Necip Fazıl’ı bir şair-düşünür ve aksiyoner olarak kabul eder ve onun yalnızca İslam’a uygun yanlarından etkilenir, deyip geçelim.   

İnce, edebiyat çöplüğünde bile kendine yer bulamayacak –çünkü edebiyat dışı- bu harika kitabını (!) şu özlü sözlerle bitiriyor: “İşte size, AKP’ye yol gösteren bir Cumhuriyet düşmanı megalomanın yalan kerpiçleriyle örülmüş utanç dolu geçmişi.” (206, 2017). İşte bu cümleler, asıl Özdemir İnce’nin bu kitabını özetlemekte.   

Böyle bir yazı kaleme almayı düşünmemiştim, Hasan Bülent Kahraman’ı şiir dışı, Özdemir İnce’yi ise meseleleri değil de kişileri hedef aldığı için bayağı bulmuştum. Ancak Belge’nin “Şairane’den Şiirsele”si çıka gelince, bende biriken geçmişi de tetikleyiverdi: “Necip Fazıl’ın gerçekten Allah’ın varlığına iman etmiş biri olduğu kanısında değilim. Necip Fazıl buna iman edenlerle birlikte olmayı –ve gereğinde onların önderi olmayı- seviyordu, diye düşünürüm. Bu ‘dinî cemaat’i aynı zamanda ‘milli’ bir duyguyla bir araya gelmiş bir topluluk olarak düşünmek gerek.” (178, 2018). Şaşkınlar meclisinin yeni üyesi Murat Belge’ye de “Cins”in bu aykı sayısında gereken cevabı verdim.

KAYNAKÇA:

Belge, Murat; Şairaneden Şiirsele-Türkiye’de Modern Şiir, İletişim Yay., İstanbul 2018.

İnce, Özdemir; Cumhuriyet’in Şairi Nâzım Hikmet-Cumhuriyetsiz Şair Necip Fazıl, Eksik Parça Yay., İstanbul 2017.

Kahraman, Hasan Bülent; Türk Şiiri Modernizm Şiir, İstanbul 2004.






Örtülü Ödenek (Tahsisat-I Mestûre) Ve Döviz Meselesi

Habertürk, Menderes’in Yassıada’da yargılandığı örtülü ödenek dosyasına ilişkin çarpıcı haberlere ulaşmış. Necip Fazıl, Peyami Safa, Yahya Kemal, Hamdullah Suphi, Cemal Kutay, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Yusuf Ziya Ortaç, İbrahim Çallı gibi ünlü simalar Menderes’e mektup göndermiş. Bu konu basında yer buldu, kulislerde konuşuldu, kültürel içerikli konferanslarda dinleyiciler konuşmacılara bu konuyla ilgili sorular yönelttiler.
Yolsuzluklar ülkesinde örtülü ödeneğin kalıntılarını iğneyle kazmak, pireyi deve yapmak –duruma göre deveyi pire yapmakta hünerlidirler- ve kıymetli değerlerimize saldırmak ruhen aç edebiyatçıların ne kadar da hoşuna gidiyor. Bu tartışmalara bakıldığında sadece şair ve yazarlar örtülü ödenekten yararlanmış düşüncesine kapılıyoruz. Hayır, bugünün nice büyük gazetesi Menderes’ten milyonlar koparmış ve sonra da Menderes’in aleyhine dönmüştür. Necip Fazıl’ın bin liraları devede kulak bile değildir. Bunlar konuşulmuyor, çünkü büyük paralar götürenlerin elinde güç var, onlara sözde adalet savunucularının çoğu o bünyeden bit gibi nemalanmaktalar.

Şu saldırılara bakınca diyorum, hâlâ Necip Fazıl öz yurdunda gariptir: “Bilim ve Ütopya” dergisi büyük puntolarla kapaktan “Gericiliğin Üstadı Necip Fazıl” başlığıyla karşımıza çıktı. Yasak Meyve ise kapaktan “Necip Fazıl’dan Menderes’e Mektuplar” derken içeride bu başlık “Necip Fazıl’dan Menderes’e Yalvaran Mektuplar” şeklinde ikiyüzlülük alameti olarak metamorfoza-deformasyona uğramış. “gericiliğin üstadı” bağnaz bir zihinden doğduğu apaçık, ben bu derginin şimdiye dek herhangi biri için böyle bir başlık attığına şahit olmadım. “Yalvarmak” göstergesini ise “Yasak Meyve” özellikle seçmiş. Türk edebiyatının üstadı, hâlâ garip olmasa bu tarz saldırılara uğramazdı. Saldırıları şöyle okuyorum: Çökmüş ideolojilerin ağır ve kirli taşları altında kalan Yassıadalı cuntacılardan bize ulaşan cırtlak sesler. Necip Fazıl’a hakarette bulunanların kendilerine inançlarını ve saygılarını kaybettikleri su götürmez bir gerçek.

Ne yapmış Necip Fazıl, hayatı boyunca yazmış, tam bir aydın kimliğiyle zorba iktidarlara karşı mücadele vermiş, farklı görüşte birçok kalemi dergisinde buluşturmayı başarmıştır. Necip Fazıl’a gerici diyenler “Büyük Doğu”yu zahmet edip bu açıdan incelesinler. Bir gerici, farklı düşüncedeki adamlara nasıl dergisinin sayfalarını açar ki. Bugünün kaç dergisi “Büyük Doğu” kadar kucaklayıcıdır, sorarım.

Öte yandan, Necip Fazıl’ın ne çok sıkıntı yaşadığı, düşünceleri yüzünden birçok defa hapis yattığını da biliyoruz. Örtülü ödenekten aldığı o küçük desteğin ise derginin ancak üç beş sayısını çıkarmaya yeteceğini, o dönemin ekonomik şartlarını bilenlerin gözünden kaçmamıştır elbet. Bütün yayınlarını örtülü ödenekle yaptığı yanılgısını insanların zihnine yerleştirmek istiyor hakikat düşmanı basın. Necip Fazıl’a yönelik karalama yeni değil, onun İslam’a yöneliminden beri sürmekte, artık bir klişeye dönüştü. Bütün bunlara rağmen “Büyük Doğu”yu çıkarmaktan vazgeçmemiştir Üstat, eline geçen her parayı davası için harcamıştır, işte onun cesaret abidesi Yassıada müdafaa-nâmesi: “Bütün aldıklarımı, mücadelesini ettiğim yolda harcadım. Ve sadece harcamakla kalmayıp, evimdeki eski koltuk ve halılara kadar da bu uğurda satmaya mecbur oldum. Zira Adnan Beyin ‘bir kere başla, sonu gelir’ diye ettiği her yardım, Demokrat Parti iktidarının menfî kutbu tarafından engellenince, kendisine bir ev yaptırılmaya başlanıp, birinci katı çıkmadan yüzüstü bırakılan bîçare gibi, elimdekini avucumdakini sarf etmeğe, üstelik büyük bir borç altına girmeye mahkum oldum. Yani örtülü ödenekten bana verilen paralar, şahsıma bir şey getirmek yerine, benim bütün imkanlarımı yedi, bitirdi ve neyim varsa götürdü. Böylece Adnan Menderes, örtülü ödeneğiyle beni kullanmış değil, asıl ben onu idealim uğrunda kullanmaya teşebbüs etmiş, fakat iradesiz ve sebatsız karakteri yüzünden muvaffak bulunmuş olamıyorum. Benim, bir dava uğrunda bir nevi vergi hakkiyle alabildiğim, reklam parasına bile yetmez, gülünç meblağlara karşılık, kendisinden milyonlar devşirip şimdi gözünü oymaya bakan, Büyük Doğu’yu örtülü ödenek beslenesi olmakla suçlayan ve hesap vermeğe davet edilmeyen bazı gazetelerin hali, masumluk ve ulviliğimizin ters tarafından mükemmel bir ifadesidir.” Dedikodudan keyif alan güruh, Necip Fazıl’ın şu kötü alışkanlığı vardı, üstat şöyle biriydi, böyle biriydi, paraları orada burada çarçur etti diyor. Necip Fazıl’ın eserleri ve büyük maneviyatı yanında, hayat karşısındaki küçük tökezlemeleri hiçtir, onları alıp ayyuka çıkmak, en son konuşulacak yönlerini epigraf yapmak ise kötü niyetten başka bir şey değildir. TV kanalları, gazeteler, sosyal medya ya da edebiyat ve düşünce dergileri Necip Fazıl hakkında özel yayınlar yaptılar da sıra onun örtülü ödeneğine mi geldi. Değil elbette, mesele başka.

Bir de şair ve yazarlar her daim yaygara koparırlar “hükümet bizi desteklemiyor, kültüre önem vermiyor vs.” diye, örtülü ödenekten yararlanmak en çok da şair ve yazarların, kültür adamlarının hakkıdır. Necip Fazıl samimidir, inanmıştır Adnan Menderes’e, sonuna dek de destek vermiştir, savunmasında şunları da söylüyor: “İlk Türk gazetesi olan Takvim-i Vekayi’den bugüne kadar fikre müstenit bir tek gazete mevcut değildir ki, şu veya bu şekilde hükümetten yardım görmesin.” Örtülü ödenekten yararlanan ötekiler gibi Adnan Menderes’i idam sehpasına göndermemiştir.

Aynı zamanda hükümetten döviz talebinde bulunan yazarlar olmuş, Peyami Safa: “Müşkül durumdayım (O dönem Milliyet’te yazan Peyami Safa, Müsteşar’dan, eşinin yurt dışındaki tedavisi için döviz istiyor) Başvekil efendiyi rahatsız etmekten çekiniyorum. Bana olan teveccühünü kaybettiğim zannı ve endişesi içindeyim. (…) Bu müşkül durumumda bana yine bir kardeşlik yapmanı ve meseleyi münasip gördüğün bir kanaldan halletmeni ehemmiyetle rica ederim.” Milletvekili olmasına rağmen Yusuf Ziya Ortaç, Almanya’da okuyan oğlu için döviz istiyor ve devam ediyor: “Üzülecek bir şey söyleyeyim mi? Bizim meşhur otomobil iki aydır garajda. Otomatik vites olduğu için kullanması zor. Paramparça ettiler, şimdi Amerika’dan yedek parça bekliyorum. (…) Ben 2 bin dolar bulup bir arabacık getiremedim. Kırılıyorum… Amma o kadar darılamıyorum.” (Habertürk, 2 Ocak 2013) Hastalık, okul masrafları tamam da aklı başında hiç kimse hele de milletvekili iken araba için hükümetten para istemez. İşin özü şu: O dönemde öyle kolay döviz bulunmuyor. Ancak devletten Türk parası karşılığında döviz alabiliyorsun. Aksi takdirde yurt dışında okuyan çocuğuna para gönderemezsin, bir hastayı başka bir ülkeye tedavi için götüremezsin. Bankadan döviz alabilmek için ise araya yüksek bürokrat koymak gerekiyor. O kadar. Bugünden meselelere bakmak anakronizme düşmemize neden olur. Entelektüel kılıklı adamların bundan kurtulma şansı yok.



Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir