“Şairler ne konuşurlar? Her şey konuşulabilir ama bunların en keyiflisi başka şairlerin dedikodusunu yapmaktır. Bu işi Cemal’le sık sık yapardık.” (2018, 375). Belge bu cümleleriyle son kitabı “Şairaneden Şiirsele-Türkiye’de Modern Şiir”i özetlemiş oluyor aslında. Şiiri bırakıp da şairi incelemeye çalıştığı için bu kitap; son günlerde ciddi, daha doğrusu gayriciddi tartışmaların merkezine yerleşti, Belge’nin yoldaşları diye bildiğimiz Orhan Koçak ve Enis Batur gibi isimler tarafından bile eleştiri dışı bulundu ve düşük not aldı. Belge kendi ayağına sıkmış, kurtulamaz, kim dedikodudan sağ çıkmıştır ki.
Tahmin edilebileceği üzere son derece kolay yazılmış, kolay okunan, tekrarlarla dolu bu eklektik kitabın öyle kompleks yapısı, ciddi bir tezi yok. Bu kolay yazılmışlık, yetkinlikle ilgili de değil, meseleyi önemsemezlikle ilgili. Şiir ne de olsa, şairler ise dedikodudan başka bir şey yapmaz. Eee sen şair değilsin, ama dedikodu yapıyorsun Bay Belge. İslami camiadan bir eleştirmen böyle şeyler söylese gerici ilan edilir, hemencecik Şuara süresinden bahis açılır, ardından “ya işte biliyorsunuz Kur’an da şairi aşağılıyor,” cümlesi geliverir. Sadece konuşurlar, onlara cevap verecek olsak onlar alışkanlık gereği kulaklarını kendi söz kalabalıklarıyla tıkarlar.
Evet kolay bir kitap: Kitabın içine bakmadan kapağından yola çıkarak bile bazı sonuçlara varabilirsiniz. “Şairaneden Şiire” ne demek? Garipçiler “şairane” ifadesi ile kendilerinden önceki bütün şairleri küçümser. Garip manifestosunu Orhan Veli şöyle sonlandırır: “Eskiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel de şairanenin aleyhinde bulunmak lazım.” (2006, 22). Buna katılıyor Belge ve Modern şiirimizin merkezine Garip’i yerleştiriyor, boş bir çaba bu. II. Yeni’den sonra gerçekler gün yüzüne çıktı. Tartışmanın anlamı yok. Ayrıca şairane diye yaftalanan şairlerin hemen hepsi karşıdır şairaneye. Nazım Hikmet’in Memet Fuat’a yazdığı bir mektubunda şöyle bir ifade geçer: “Ben şairanelikten, sululuktan, yapmacıktan, züppelikten nefret ederim.” (1994, 50). İtiraf edeyim, “Şiirsel”i tam manasıyla çözemedim. –sal, isimden isim yapar. Muharrem Ergin’e bakalım: “İşlek olmayan eklerden biridir. Yer ifade eder. Kum-sal kelimesinde vardır.” (1993, 168). Şiirsel: Şiirin kum gibi bol olduğu yer, diyebilir miyiz? Saçma. Uydurma sözcüklerle –sözcük de onlardan biri- birlikte sıfat olarak da kullanılmış: Şiirsel ifade. Şiire benzeyen ifade, şiir gibi ifade filan. Köksüz tabii. Bu da oturmuyor. “Şair Gibiden Şiir Gibiye” olmaz. “Şair Gibiden Kum Gibi Çok Şiire” daha hoş. Kitabın değilse de isminin kompleks bir yapısı varmış, en azından bunu anladık.
Bence, bu kitabı spekülasyonlar yaratarak gündeme taşımak istemiş Belge, yoksa böylesine akıl dışı şeyler konuşur muydu, saçma sapan anekdotlara başvurur muydu. İşte onlardan biri: “Necip Fazıl’ın gerçekten Allah’ın varlığına iman etmiş biri olduğu kanısında değilim. Necip Fazıl buna iman edenlerle birlikte olmayı –ve gereğinde onların önderi olmayı- seviyordu, diye düşünürüm. Bu ‘dinî cemaat’i aynı zamanda ‘milli’ bir duyguyla bir araya gelmiş bir topluluk olarak düşünmek gerek.” (178, 2018). Hadi susabilirsen sus. Kendi değerlerimizi savunmak durumundayız. Okudum, Belge’nin bu kitabını eleştiren birçok yazı okudum; bunların hiçbiri Necip Fazıl’a yapılan haksızlığa değinmemiş. Eleştirinin eleştirisi bile taraflı. Eleştirinin sefaleti bu. Yok Cemal Süreya sevgilisi Tomris Uyar’ı dövmüştür, yok dövmemiştir, çok sevmiştir, Attila İlhan’ı aşağılamış olamaz, yazılarında yücelerin en yücesine koymuştur; Belge, Ece Ayhan’a bunu yapmamalıydı, ayıp yahu, şu ismi almış da bunu almamış gibi bilindik sol didişmeleri. Necip Fazıl’ı savunmak bize düşüyor doğal olarak. İslamiyet’te kimsenin imanı sorgulanamaz, bu sıradan bir temel kaidedir, batını bilemeyiz, bunun için azıcık Kur’anî bilgi yeter, öyle kapsamlı kuramsal okumalar yapmaya gerek yoktur. Kişi kelime-i şahadet getirip Müslüman olduğunu ilan etmişse kimse onun aksini söyleyemez. Evet Hıristiyanlıkta vaftiz ve aforoz etmek gibi şeyler var. Belge, dinleri karıştırmış olabilir mi, olabilir; ama yok bir dakika, “Türkiye’de Modern Şiir”i belirleme iddiasıyla yola çıkan öncü entelektüellerimizden biridir kendileri, böyle bir hata yapmazlar. Bilerekten birdenbire papaz cübbesi giyiniyor ve Hıristiyan usulü ile Necip Fazıl’ı İslam dininden aforoz etmeye kalkıyor, bu sanırım biraz post-modern oluyor, bilinçli yapıyor bunu, yoksa post-modern olamaz. Niçin öfkesine ve önyargısına yenik düşen Belge’yi dikkate alalım ki, böyle bir adamın tutkusu da yanıltıcı olur, dolayısıyla çok sevdiği şairler hakkında söyledikleri de gümbürtüye gider. Kitap bu tarz gümbürtülerle dolu zaten. Biliyorum eleştiri, tamamen tarafsız olamamıştır, ancak hiçbir milletin edebiyatında bizdeki kadar kan akıtmamıştır diye düşünüyorum. Bizim edebiyatımız, ne yazık ki kendi dışındakileri kurşuna dizmeklerle meşhurdur. Bu mecaz değil, gerçek kurşundur, Sabahattin Ali gibilerin yediği türden kurşun.
Necip Fazıl, kitabına almadığı şiirleri için çok açık konuşur: “Mal sahibi bensem, bunları istemediğim, tanımadığım ve çöplüğe attığım bilinsin.” (2003, 11). Belge, bir vazifeli gibi Necip Fazıl’ın sofrasına atlayıp çöplüğünü karıştırmış. Çöpte bulduklarını ana malzeme olarak değerlendirmiş. Şiiri kriminal bir mesele gibi ele almış, bunu keşke Necip Fazıl’ın “Çile”si üzerine yoğunlaşarak yapsaydı. Yine de bir sonuca varamazdı, çünkü hiçbir şairi hakkıyla inceleyememiş, dedikodunun şehvetine kapılmış, yer yer hoş tespitlerde bulunuyor, ama o kadar. Necip Fazıl’ın çöplüğünü karıştıranlar en fazla şunlara rastlayabilir: iskambil kağıtları, at yarışı kuponları ya da “Çile”ye alınmamış şiirler. Belge, dünyadaki bütün kumarhaneleri kapatmaya yetecek denli bir bilinçle kumarı lanetliyor. Helal olsun diyoruz ona, ne dindar ne ahlaklı adammış. Burhan Belge’nin oğlu ya, elitlerle oturup kalkmış Belge, çocukluğundan bir anı parçacığını bizlerle paylaşıyor, doğru mu hatırlıyor bilemiyoruz: “Babamın –Menderes’le- İstanbul’a geldiği bir seferdi. Heyet her zamanki gibi Park Otel’de kalıyordu. Ben de gitmiştim. Necip Fazıl geldi. Akşam yemeğine otelin lokantasına indik. O gün benim doğum günümdü. Bunun lafı geçince Necip Fazıl iki kolunu iki yana açıp ‘Neden söylemiyorsun, Murat?’ dedi. ‘Bilseydim, seni Japon Pazarı’na götürürdüm, al ne istiyorsan al, derdim’ dedi… Ama Necip Fazıl o sıralar meteliğe kurşun atıyor. Babama düşkünlüğü de ondan (ona geleceğim)… Büyük Doğu’yu çıkarmak istiyor. Babam kanalıyla Menderes’e erişmek derdinde… Benim bildiğim konuşulduğunu hatırladığım, kağıt darlığı çekilen o dönemde aldığı parayı (ya da devletten aldığı kağıdı satarak edindiği parayı) kumarda yediğiydi… Dergisini çıkarmak istiyordu. Ama parayı cebinde görünce, ‘kumarbaz’ın bilinen tutkularına kapıldı herhalde. Cebindekini artıracağını umdu… filan.” (2018, 177-178). Necip Fazıl o sıralar meteliğe kurşun atıyor, cümlesi bir yönüyle doğrudur, çünkü hiçbir zaman zengin olamamıştır, varını yoğunu “Büyük Doğu”ya yatırmıştır, bir yönüyle yanlıştır, çünkü Necip Fazıl’ın meteliğe kurşun atmadığı bir zaman yoktur, “o sıralar” vurgusu hatalıdır. Belge’nin bütün kitabı boyunca karşımıza çıkan şu psikanalitik okuma yönteminden azıcık biz de yararlanalım: Eğer Necip Fazıl bir oyuncakla katılsaydı doğum gününe Murat’ın belki de yazısı bu kadar sert olmazdı.
İlk taşı günahsız olanınız atsın, diyerek meseleyi açalım. Necip Fazıl’ı özel hayatı nedeniyle eleştirip duranlar sanki pür ü pak. ekşisözlük’te madde başlığı olarak Murat Belge’nin babası “Burhan Belge”yi girin. Ekşisözlük bu, yalancının önde gidenidir, diyorsanız, google’a yazın. Burhan Belge, Macaristan güzellik kraliçesi Zsa Zsa Gabor’la evlenmiş. Şimdiki zaman olsa mutluluklar dilerim, derdim. Ankara bürokrasisi o yıllarda bu kadınla yaşanan yasak aşklarla çalkalanmıştır. Bürokratlar arasında kimler kimler yok ki. Gabor, Türkiye’den zorunlu ayrılışının ardından Hollywood yıldızı olmuş, Türkiye’deki yıllarıyla ilgili ilginç açıklamalarda bulunmuş. Kumar, bu meselenin yanında ne ki. Murat Belge, ortak malcılıkla bizi kandıramaz. Marks ve Engels’in kadın konusundaki fikirlerini biliyoruz, namuslu adamlar onlar, üstelik Türk toplumunda namusun ne denli önemli olduğunu biliyorsun, doğru bile olsa inanmıyoruz biz bunlara, kulak asmıyoruz, kişisel veya ata tarihin bizi ilgilendirmez, biz yazdıklarına bakmak istiyoruz. Sen de keşke Necip Fazıl’a yazdıklarından bakmayı başarabilseydin. Bakın kötü niyetli arayışlarının ardından Necip Fazıl’ın çöplüğünde daha neler buluyor: “Kadın Bacakları.” Bu şiiri şerh ederken Belge, şöyle diyor: “Necip Fazıl’ın iflah olmaz bir ‘poseur’ olduğu bilgisiyle bakınca…” (2018, 171). Poseur; poz veren, numaracı anlamına geliyor. “Kadın Bacakları” şiirini bırakıp şairi şerh ediyor, öylesine iştahı kabarıyor ki en basit bir kuramsal kavram olan şiir kişisini (persona) unutuyor. “Çile”nin dışında kalan bu şiiri adeta merkezine alıyor. Kaba, kötü niyetli çünkü. Kitabın öteki bölümlerinde kendi cenahından şair ve yazarların geneline –istisnalar var tabii- büyük bir saygı ve titizlikle yaklaşıyor, hatta yer yer abartıyor. Mesela, Nazım Hikmet’in gösterişe olan sempatisini nasıl yumuşak tonla anlatıyor: “Nâzım Hikmet, gençliğinde ‘exhibitionist’ denecek tavırları olan bir kişiydi. Bu başkalarının anlatımı kadar kendi yazdıklarından da çıkarsanabiliyor. Böyle olması da anlaşılır bir şeydir. Fiziksel yapısından başlayarak, herkesten farklıydı ve bunu da hem kendisi hem başka herkes, hemen görebiliyordu. Gururluydu, kendine güveniyordu, kimsenin karşısında saygı duruşuna geçmeye niyeti yoktu.” Nazım’ı adeta mitolojik bir kahraman gibi lanse ediyor. Necip Fazıl’ın egosunu da hayli hayli gurur diye okuyabilirdi: “Necip Fazıl’ın ego sorununu şiirinde tespit etmek zor bir şey değildir; ama tiyatrosu, tiyatro olduğu için, bu konuda daha sağlam verilerle doludur. Bir Adam Yaratmak’ta kahraman Husrev Necip Fazıl’ın ‘çelişkiler yumağı’, karmaşık insanı olmak üzere çizilmiştir… Necip Fazıl bir mitomandı. Yani, uydurur, ancak uydurduğuna kendisi de inanırdı.” (2018, 172-175). Sanatın en ciddi empati işi olduğunu biliyoruz. Bu evrensel prensipleri hiçe sayıyor Belge, ama mesele Orhan Veli gibi kendine yakın isimler olunca bu bilgileri yarım yamalak da olsa hatırlıyor: “Orhan Veli ayrıca ‘taklitçi’dir. Örneğin hiç evlenmemiştir ama bayağı inandırıcı bir ‘Eski Karım’ şiiri yazabilir.” (2018, 225). “Oktay Rifat’sa biraz rol yapar, kendinden başka birinin ağzıyla konuşur.” ( 2018, 229). “Ama arkalardan gelen Necatigil ya da ‘şair’ ya da ‘anlatıcı…’” (2018, 308). Cemal Süreya da babası ölmeden “sizin hiç babanız öldü mü?/Benim bir kere öldü kör oldum” (2000, 26) diyor. Bir de “taklitçi”, “rol yapar” değil, “empatik” demek daha doğru olur. Bazı ucu açık durum ve olguları istediğimiz gibi yorumlayabiliriz, ama bilinmelidir ki yorum, karşımızdakini değil bizi ele verir, yorum, bizim ta kendimizdir.
Murat Belge’nin biyografik okumaları, köşe yazarlığının da altında, bir çeşit magazin gazeteciliği, paparazziden öteye geçmiyor: Şairlerin aşkları. Gelinen son noktada modern eleştiri, metin incelemesinde biyografik okumayı doğru bulmazken dedikoduya ne der acaba. Günümüzde bir edebiyat profesörü nasıl böyle Orta Çağ şerh yöntemiyle metin inceler, anlamak zor. Umberto Eco yaşıyor olsaydı Belge’yi eşek sudan gelinceye dek döverdi; Marks hoca mı, Marks hoca ona ağız dolusu küfrederdi.
Psikanalitik okumalar, metinde geçen karakterler üzerinden yürütülebilir ancak, yazarla ilişkilendirilemez. Freud böyle yapmış. Raskolnikov’dan Dosto’ya varamazsın; “Dönüşüm”ü okuyup da Kafka’ya böcek diyemezsin mesela. Aksi takdirde şair ve yazarlar rahatsızlık anlarında psikiyatrlarına gitmeyip kitaplarını gönderirlerdi. Psikiyatrlar da kitapları okuyup ona göre ilaç yazarlardı. Belge, yaptığı şeyin farkında da değil: “Psikanalitik edebiyat eleştirisi (ve incelemesi) yakınlık duyduğum bir yöntem değildir.” (2018, 294).
Dedim ya istediği an, şaşırtıcı bir şekilde katıksız bir Batılı tip kadar çok anlayışlı olabiliyor Burhan Belge’nin oğlu, övgülerle dolu kesesinin ağzını açıyor, Piraye’nin çektiği acıları atlayarak Nazım’ın çapkınlık hikâyelerini şu göz yaşartıcı cümlelerle anlatıyor: “Şairimiz aynı zamanda ‘şıpsevdi’. Bu ‘çapkın’, hele hele ‘zampara’ anlamında bir şey değil. Ama insan içinde birini (bir kadını) sevme ihtiyacı duyuyorsa, her an âşık olmaya hazır bir duyarlılıkla dolaşıyor demektir. ‘Çapkınlık’, ‘zamparalık’ deyince ister istemez bir ‘hinlik’, ‘tavlama yönelişi’ gibi çağrışımlar uyanır. Oysa Nâzım Hikmet’te sanırım bir ‘safiyet’ var.” (2018, 1558). Ne çok uğraşıyor Nazım’ı temize çıkarabilmek için, Belge’nin bu mücadelesine saygı duymak lazım (!), Nazım’ın kadınları tavlamada şiiri bir araç olarak kullandığını Belge’den başka bilmeyen yok. Sanırım Memet Fuat’ın yazdıklarından etkilenmiş Belge, büyülenmiş. Halbuki Nazım “Piraye’ye Mektuplar”ında özürler diliyor ve yaptığını zina olarak adlandırıyor. Belge, ne hikmetse zinayı “safiyet” olarak görüyor, hüsn-i talilin böylesi görülmüş değil. Nazım’ın yerinde İslamcı şairlerden biri olsaydı, Belge alırdı eline tefi, çağırırdı dansözleri. Kadın hakları filan hak getire. Gerçi, bir ilk gençlik şiiri olan “Kadın Bacakları” üzerinden Necip Fazıl’a demediğini bırakmamış.
Belge’nin büyük saygı duyduğu, yanlış anlaşılmasın bizim de saygı duyduğumuz Nazım Hikmet, 1929’da kaleme aldığı bir yazısında, İlhami Bekir’i anlatmaya çalışırken mikyas olarak daha 24 yaşındaki Necip Fazıl’ı alıyor: “İlhami’nin bu devrede yazdığı yazılar, kendi vadisinde kuvvet ve teknik itibariyle Necip Fazıl Bey’in yazıları kadar kuvvetli,” (2007, 28). Nazım, bir avcı Komünistti, Peyami Safa’nın peşine düştü, olmadı; daha ilk şiirleri ve kitabıyla edebiyat ortamını sarsan Necip Fazıl’ı yanına çekmek istedi, başaramadı. Belki de bu yüzden bu iki ismi de sevmez sol. Necip Fazıl, İslamcı olmasaydı, bugün onu kötüleyenlerin başucu şair ve yazarı olurdu.
Belge, sanki kitabını aceleye getirmiş ve yazdıklarına dönüp bakmamış: İslamcı ve Türkçü kanatların, Necip Fazıl’ın İslâmî hayat tarzıyla uyuşmayan özelliklerini hoşgörüyle karşıladıklarını söyleyerek ekliyor: “sol’da duran birileri de aynı özellikleri Necip Fazıl’a yüklenmek için dillerine dolarlar. Bu, şüphesiz, yanlış olduğu kadar ilkel bir tavırdır.” (2018, 172). Anlıyoruz onu, Althusser, hiç kimsenin ideolojik olmayı kendine yakıştıramadığını, ancak herkesin birbirini ideolojik olmakla suçladığını belirtir. Oysa herkes ideoloji dairesindedir. Ama Belge’de ideoloji, saplantı haline gelmiş, bağnazlığa dönüşmüş; bu, genetik bir problem, babadan oğula geçen bir miras. Nurullah Ataç da büyük şair diye göklere çıkardığı Necip Fazıl’ın İslamiyet’e meylini hazmedememiş, yıllar içerisinde yayımlanan onca kitabına yönelik olumlu tek bir cümle kurmamıştı. Bir sanatkâr, dindarlaştı diye yeteneğini kaybetmez. Dünya edebiyatında yüzlerce dindar yazar örneği bulunmakta. Modern zamanlara dek klasikleşen eserlerin çoğunu din adamları ya da dindarlar kaleme almıştır; çünkü okuma-yazmayı kutsal kitaplar üzerinden öğrenmişlerdir. Realizm, Pozitivizm, Determinizm gibi materyalizmle ilintili düşünce sistemlerini sanatlarının merkezine yerleştirenler, mistik-metafizik yönelimleri olanlara düşmanlık yapıyorlar. Belge, mistik-kozmik yönelimlerinden dolayı Dağlarca’ya da haksızlık yapmış; Divan şiiri ve Osmanlı sempatisi nedeniyle Attila İlhan’ı yerle yeksan etmiş. Bunlar sadece geçmişteki bazı husumetlerle izah edilemez. Unutuyor bence, Marks da Hegelsiz yapamamıştır. Hem tapındığı Marksist Eleştiri, Hegel’in diyalektik idealizmine çok şey borçludur, çünkü Marks’ın materyalist diyalektiği sanatta yetersiz kalmıştır. Platon’un idealar âlemini, kökten bir şeklide Marks bile yok sayamamıştır.
Bir de Sezai Karakoç bahsi var ki içler acısı: “Yıllar önce, altmışların başında, Cemal Süreya’dan Sezai Karakoç hakkında birçok olumlu söz dinlemiş ama şiirlerini görmemiştim (böyle hatırlıyorum ama bellek ne kadar yanıltıcı olabilir). İslâmcı ve ‘İkinci Yeni’ci’ bir şair merakımı çekiyordu doğrusu. Ne var ki, şiirini okuyup tanımadan önce Diriliş dergisini gördüm. Karakoç birkaç kere bu dergiyi yayımlamıştı. Benim gördüğüm seferki (yeşil kapak!) ‘ilk’ sayısında ‘Hitlerin Vasiyetnamesi’ diye bir yazı çıkmıştı. Bu Hitler merakı, benim Sezai Karakoç merakımı ortadan kaldırdı. Bundan sonra okuduğum birkaç şiiri de (belki bu nedenle) beni sarmadı. Sonuç olarak bu kitapta Sezai Karakoç yok, çünkü hakkında bir bölüm yazacak kadar tanımıyorum Karakoç’u. Oysa edebiyat tarihinde çok önemli bir yeri olduğunu biliyorum.” (2018, 12). Zavallı Belge, faşizan bir tavırla edebiyat toprakları içerisinde benim gibiler dışında kimseye yaşama hakkı tanımam, diyor, silahını çekiyor, ama farkında değil. Acınacak halde. İyi ki yazmamış Sezai Karakoç’u, hem Necip Fazıl’ı yazdı da ne oldu. Ortada. Daha trajikomiği var: Sezai Karakoç’u bir yazı başlığından dolayı yargılarken hakkında şu bilgiyi aktardığı Ece Ayhan’a kitabında 41 sayfa ayırmış: “Aklımda doğru kaldıysa bu sıralarda, Ortodoksluklar çıktıktan sonra olmalı, gazetenin birinde Ece Ayhan adında bir kaymakamın bir genci silâh çekerek cinsel ilişkiye zorlama teşebbüsünden hapis cezasına çarptırıldığı haberini okuduk. Böylece Ece Ayhan bir süre görünmez oldu. Bu eğilimini biliyorduk ama böyle tabanca falan bir olay olmasına şaşmaktan kendimizi alamadık. Kaymakamlık, evet, yapmıştı. Birkaç yıl. Hapiste de birkaç yıl kaldı. Bundan sonra o meslekte devamının imkânı kalmamıştı tabii.” (2018, 525). Ece Ayhan’a yuf, Belge’ye 41 kere maşallah. Aynı sayfada Ece Ayhan için “başından beri solcuydu,” diyor Belge. Yani solcu olsun da isterse çamurdan olsun, demeye getiriyor. Hem Ülkü Tamer garibimin ne günahı var, 6 buçuk sayfa bile etmemiş kitapta. Üstelik solcu. Stalin’in “sanat komiseri” Jdanov gibi davranıyor Belge, elinden gelse sosyalist olmayanı hiçbir şekilde almayacak kitabına; Oktay Rifat, Kemal Özer, Salah Birsel sosyalist kontenjanından girmişler. Ayrıca Kemalist olmak ya da aristokrat bir aileden gelmek Belge için ciddi bir referans değeri taşıyor, ha bu arada İslam’dan uzak durmak ise ön şart.
Her şeyden sonra “Şairaneden Şiirsele” son derece kuramsız ve kuralsız bir kitap. İyi bir editörün elinden geçmediği de ortada. İdeolojik, fakat “Marksist Eleştiri”yle de bir ilgisi yok. Öylesine yazılmış gibi. Belki yeni bir kuramın öncüsü olabilir: “Dedikodu Kuramı.” Türk Modern Şiirine, kolayına geldiği için midir, bilemiyorum, uzmanlık alanı olan İngiliz, paralelinde Amerikan şiirinden yola çıkarak bakıyor. Modern şiir, hele de bizim modern şiirimiz Fransız şiiri üzerinden ele alınmalıydı, dünyaya Fransa’dan yayılmış. Poe’nin Baudelaire üzerindeki etkilerini göz ardı etmiyorum, fakat bu etki, ana akarı değiştirebilecek şiddette değildir, dönüştürülmüştür. Aslında bu meseleye Belge de giriyor: “Birinci Yeni’nin yetişme yıllarında Fransa sanat-kültür konularında öncü yerini korumaktaydı. Ama bunun beş on yıl sonrasında ibre Anglo-Sakson dünyadan yana dönmeye yüz tutmuştu.” (2018, 357). Doğru söylüyor, fakat kitabını bu belirlemeler doğrultusunda oluşturmamış. Garip peotikasını Fransız şairlerini refere ederek kaleme almıştı; II. Yeni şairlerinin düşünme biçimleri Sürrealistlere oldukça yakındır, laiktir. Sezai Karakoç bir süre sonra onlardan ayrılır. Pound ve T.S. Eliot üzerinden Anglo-Sakson şiiri bizde 1970 sonrası, o da bazı kesimlerde etkili olmaya başlamış. 2000 sonrası bir şeyler değişti; imge, imgesizlik tartışmalarıyla şiirimizin merkezine yerleşti. Belge, 60’lara dek şiiri ele aldığına göre meseleleri daha ziyade Fransız şiiri çerçevesinde değerlendirmeliydi. Kolaya kaçarak uzmanlık alanı olan İngiliz edebiyatından yararlanmış, entelektüel pozlar vermeye çalışmış sanki. 60’lar sınırı da zekice, hince. 60 sonrasını bilmiyorum, takip edemedim diyor, fakat Haydar Ergülen, Enis Akın, Ahmet Güntan’dan bahsedebiliyor. Ha bilse de yazmazdı, çünkü bilhassa 80 sonrası Türk şiirinde ana-akımı İslamcılar oluşturuyor. 60’larda İsmet Özel ve Cahit Zarifoğlu gibi iki cins şair var, onlarla nasıl baş edecek. Zor. Eskimek, gerici olarak anılmak pahasına geçmiş güzel günlerini yad ediyor, ne diye yeni zamanlara gelip İslamcı şairleri yazsın ki. Onun eleştirisi sosyalizmin bittiği yerde noktalanıyor, bizimkisi başlıyor.
Roman ve şiir iki ayrı tür. Roman eleştirisi alışkanlığıyla yaklaşmaya çalışmış şiire Belge, en büyük hatayı da burada yapmış. Sıkı dokusuyla bilinen şiir, kendisine gevşek yaklaşanları hallaç pamuğu gibi atar. Bir nevi şiiri yeniden üreten eleştiri metinleri şiire layık sıkılıkta olmak zorundadır. Fakat Belge; bir tür anı, biyografi kitabı yazar gibi metni malumatla şişirmiş. Halbuki ele aldığı şairlerin hemen hepsi edebiyat tarihine mal olmuş, biyografileri çoktan kayıtlara geçmiş durumda. 1960 öncesini değil de sonrasını yazsaydı, belki somut bilgilere ihtiyaç duyulabilirdi. Eleştirmenden beklenen, sentezler sonucunda ulaştığı orijinal tespitlerdir. Dağınık ve özensiz diyorum, durduk yere demiyorum. Mesela “İlhan Berk’in şiirlerine hiç giremedim, ‘yakın okuma’ yapamadım,” (2018, 13) diyor Belge; ama kitapta 441 ila 453 arasını müstakil olarak İlhan Berk’e ayırmış. Tuhaf. Cahit Sıtkı’nın “Otuz Beş Yaş” şiirindeki beşliklere ise “kıta” deyip duruyor. Yazar somut bir hata yapabilir, ama redaktörden kaçmamalı. Her neyse.
Ben kitabın parçacıklarını gösterdim, siz bundan bütününü anlayın.
KAYNAKÇA:
Belge, Murat; Şairaneden Şiirsele-Türkiye’de Modern Şiir, İletişim Yay., İstanbul 2018.
Cemal Süreya; Sevda Sözleri, YKY, İstanbul 2000.
Ergin, Prof. Dr. Muharrem; Türk Dil Bilgisi, Bayrak Yay., İstanbul 1993.
Kısakürek, Necip Fazıl; Çile, Büyük Doğu Yay., İstanbul 2003.
Orhan Veli; Şairin İşi, YKY, İstanbul 2006.
Nâzım Hikmet; Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar, Adam Yay., İstanbul 1993.
Nâzım Hikmet; Yazılar 1, YKY, İstanbul 2007.
Bir yanıt yazın