Sezai Karakoç’a Şaşı Bakışları Anlamaya Çalışmak / Zafer Acar / İnceleme

Yeni şeyler söylemek lazım, dedik, Sezai Karakoç hakkında dedik ve ekledik yapılan yanlışlıkları da düzeltmeliyiz. Lakin yanlışlara her geçen gün yenilerini ekleme gayretkeşi kişiler var içimizde, tehlikeliler, çünkü bu kişilerin çoğu ya şair ya eleştirmen ya Sezai Karakoç uzmanı diye nam salmış hocalar. Malum, ilim adamının cehaleti daha bir donanımlı oluyor.  

Sezai Karakoç üzerine çok yazdım, öyle görünüyor ki bir süre daha yazacağım. Aslında 80’nine gelmiş bir şairin şiirine ve poetikasına yönelik şüpheler, tartışmalar şimdiye dek ortadan kalkmalıydı. Bizce kalktı, büyük bir şair olduğu çoktan ispatlandı. Kaç zamandır ona yönelik olumsuz eleştiride bulunanların kendi ayaklarına kurşun sıktığına şahit oluyoruz. Bu bilinmeli, kavranmalı, artık Sezai Karakoç sadece fayda amaçlı incelemelere tabii tutulmalı. Nasıl ki, kimse Şeyh Galip’i olumsuzlamaya cüret edemiyorsa, Sezai Karakoç’a da cüret edememeli, çünkü diyorum, alimin doğru içtihadında iki, yanlış içtihadında bir sevabı vardır. Onun şiirine de böyle bakmak lazım. Bir anıtlaştırma değil bu, poetik bir tavır.  Sezai Karakoç’un zamanla daha bir büyüyeceği, bugün göremediğimiz yönlerinin ortaya çıkacağı, nesilleri dönüştüreceği görülecektir. Şiirinin zayıf sanılan yerlerinden büyük doğumlar olacağını hissediyorum. Bazen bir his, öyle ki bir argümandan daha kuvvetli var olabiliyor.   Sürprizlerden vaz geçmeyen bir öze sahip Sezai Karakoç şiiri, eskimeyen bir biçime. Bu sonuca nereden mi varıyorum? İşte, onun 60 yıl evvel yazdığı “Yağmur Duası” hâlâ dipdiri, gittikçe de gençleşiyor, ilk gençlik şiiri Monna Rosa, incelenmeye devam ediliyor. Sonrası hakeza. Tüketilemeyen bir şair Sezai Karakoç. Meselâ Turgut Uyar, Edip Cansever, Ece Ayhan gibi şairler hakkında yazacak şey bulmakta zorlanıyor artık eleştirmenler, ama tüketim ekonomisi, büyük şiire hep yenik düşmüştür.       

Türk Dili dergisinin Aralık-2013. sayısı Sezai Karakoç özel sayısı olarak çıktı. Gayet hacimli. Şuan beni ilgilendiren dergideki Sezai Karakoş şiiri üzerine yapılan toplantı. Kimler var bu toplantıda: Rasim Özdenören, Hicabi Kırlangıç, İbrahim Demirci, Turan Karataş, Ali Karaçalı. Bu isimlerden Turan Karataş ilginç yaklaşımlarıyla bizi yine şaşırttı, gerçi onun tarafından şaşırtılmaya da alıştık sayılır. Bakın yine ne potlar kırıyor: “Sezai Karakoç’un ta baştan beri klasik Türk şiirini tevarüs ettiğini ve onu bir şekilde yenilediğini falan düşünürüz. Bana göre böyle değil. Bu sanki sonradan depreşen bir şey. 70’li yıllarda Turgut Uyar başka biçimde deniyor. Hatta onun öncesinde Behçet Necatigil’in denemeleri var.” (125) Biz, bu konuyu yazdık. Defalarca tekrar etmek gerekiyor demek. Yeni örneklerle anlatalım meseleyi: Sezai Karakoç daha ilk gençlik yıllarında ne yaptığını bilen bir şair. Klasik şiirin, ben Osmanlı şiiri demeyi tercih ediyorum artık, en bilindik mazmunu “gül”dür, Sezai Karakoç, Garip Akımıyla birlikte gülün şiirden kovulduğunu, onlara karşı gülü dirilmek amacıyla Monna Rosa’yı yazdığını, bir Leyla ile Mecnun denemesi olduğunu yazılarında belirtmiştir. Bazen, evet olabilir, şairler kendi şiirleri hakkında yanlış hükümler verebilir, lakin burada öyle bir durum da yok, Rosa, gül demektir; Monna Rosa, tek gül. Osmanlı şiiri konusunda böylesine bir bilince sahiptir daha çocuk yaşlardaki Sezai Karakoç. Buna rağmen Karataş, artık bize iğrenç gelen sol karşındaki bir kompleksle Osmanlı şiirini diriltme payesini de Turgut Uyar’a, Necatigil’e vermeye çalışıyor, akla ziyan bir durum bu. Necatigil Divançe’yi 1965’te, Turgut Uyar ise Divan’ını 1970’te yayımlamış. Bu iki kitap ortalama 60, 70 sayfadır, divan için oldukça küçümendir. Necatigil, klasik divanların hacmini iyi bildiği için kendi kitabına itidalle yaklaşıyor, Turgut Uyar ise abartılı. Karataş, hemen ikna olmaz tabii, bir de Sezai Karakoç’un 1962’de yayımlanan Küçük Naat’ını hatırlatalım ona. Bir defa Batı hayranları Namık Kemal’den beri Osmanlı şiirine küçümseyerek bakar, Marksistler de bu bayrağı taşımaya devam etmişlerdir. Osmanlı şiirine sempatiyle bakacak ve onu diriltecek kişinin İslami camia dışında çıkması düşünülemezdi. 70 yıl evvel bu konuda bir öngörüde bulunsa aklı başında biri yine benim bundan önceki cümlemi kurardı.   

Üstelik onlardaki biçimsel bir denemedir, özden uzaktır ve Marksist öğretilere boyun eğmelerinden dolayı çoğunlukla Osmanlı şiirinin genlerine işlemiş İslami özle çelişir; diriltmek öze inmekle olabilir ancak sayın Karataş. Sezai Karakoç’ta öz hep aynıdır, sadece biçimsel arayış ve değişimlerden söz edebiliriz; biçim, modadır, muhtevaya giydirilen kıyafettir yalnızca; modern biçim ise yapısı itibariyle aruz veya hece gibi güçlü değil, zayıftır, İslami özü değiştirebilecek bir güce hiçbir zaman sahip olamamıştır. Verilerle ispatlanmış bir konu üzerine daha fazla düşünmek zaman kaybı olur. Artık düşünme sırasını Karataş’a verelim derim. “…insan algısı, medeniyet algısı, dünya görüşü eğer bir sanat eseri bunlardan ibaretse evet Sezai Karakoç, İkinci Yeni’nin dışında bir yerdedir. Ama sanat, sanat salt bunlardan ibaret bir olgu değilse, ki öyledir. Fakat dönemin içinden okuyarak geldiğimizde ben mesela Pazar Postası’nı taradığımda bunu böyle anladım. O yazışmalar, polemikler, birbirine cevap vermeler ya da Sezai Bey’in şiirini alıp dergiye koymalar. ‘Ben istemedim, haberim olmadı’ diyor Sezai Bey hatıralarında, ‘Balkon’un Pazar Postasında yayımlanışı için. Peki sonraki 18 ürün, şiir, yazı… Sonra, Sezai Bey’in bir şiiri Cemal Süreya’nın cebinde geziyor günlerce, haftalarca, sonra dergiye konuyor. Yani böyle sanat anlayışı, algılayışı, algısı bağlamında bir yoldaşlık söz konusu. Bu İkinci Yeni’ye dahil etmek de sanki edebiyat araştırmacılarını tarafından veya Sezai Bey’in yanındakilerce sanki Sezai Bey’e bir küçültme, bir haksızlıkmış gibi görünüyor.” (127). Sezai Karakoç değil, küçük bir şair, bir insan, bir çocuk hakkında bile bu üslupsuzlukla konuşulmaz; adeta şairi yalanlıyor, sorarlar kardeşim sen kimsin, bu ne hadsizlik. Nasıl ki, 23-4 yaşlarındaki genç şair Sezai Karakoç, kimi Marksist saldırıya uğradıysa, bugün de sol argümanlarla düşünen Karataş’ın saldırısına uğruyor. Sezai Karakoç, anılarını yazmış, olmaz mı, Pazar Postası’nda onun “Balkon” şiiri izinsiz yayımlanmış, şair bundan rahatsız olamaz mı. Daha sonra kendi isteğiyle ürünlerini Pazar Postası’na göndermiştir. Burada şairin rahatsızlığı, şiirin izinsiz yayımlanmasıyla ilgili daha ziyade, ben onlarla yayımlamam demiyor. O yıllarda Sezai Karakoç’un kendi dergisi de yok, bir yerlerde yazmak zorunda. Bununla birlikte Pazar Postası bir çeteye de ait değil, çoğunluğu birbirini tanımayan genç şairlerin ürün yayınladığı bir mecra. Kendiliğinden bir etkileşim olmuş elbet, ama ana-baskın etki Sezai Karakoç’tan yayılmış, II. Yeni’yi başlatmıştır. Bu konuyu “Sezai Karakoç Kuşağı: İkinci Yeni” kitabımda ayrıntılı bir şekilde yazdım. Aynı zamanda Sezai Karakoç, hecenin öncüsü Necip Fazıl’ın çıkardığı Büyük Doğu’da da serbest şiirler yayımlamış, yani demem o ki, her dergide farklı anlayışlardan şiirler yayımlanabilir. Nitekim Pazar Postası’ndaki bütün şairleri aynı üslubun kefesine koymak mümkün değil. Ortam üslubu belirlemede birinci koşul olamaz. Şairin ortamı, kişiliğidir en nihayetinde. Mehmet Narlı “Meseleyi bu İkinci Yeni bağlamından çıkaralım isterseniz.”  dese de Karataş, konuyu kapatmak istemiyor: “Fakat, Rasim Bey’in bu konuda söyleyecekleri var sanki.” Özdenören ise güncel edebiyata da hakim biri olarak doğru sonuçlara varıyor: “Şimdi İkinci Yeni’ye mensup olmak bir matah değil. Onun içinde olmanın erdem olmadığı gibi, dışında kalmak da zül değil.” (127) Tabii, Karataş’ın beklediği yanıt bu değil. Yine Sezai Karakoç’un “Köşe” şiirini çizgiselliğe ters bir yaklaşımla II. Yeni’yi başlattığını iddia eden Karataş, beklenmedik bir şekilde Özdenören tarafından tashih ediliyor: “Köşe şiirine şimdi tekrar göz attım acaba hocama hak verebilir miyim mülahazasıyla, o şiirlerin İkinci Yeni ile uzaktan yakından ilgisini göremedim.” (129)

Karataş, sözlerine devam ediyor: “Benim şahsi kanaatim, biraz da beğenim uzun şiire uzak duruşum. Uzun şiirden hazzetmiyorum. Lirik, kısa, çarpıcı şiirler benim favorim. Bu nedenle Sezai Karakoç’ta başyapıtım Körfez ve Şahdamar’dır. “ (133) “…benim genel olarak gördüğüm, tahkiyenin şiire genel olarak bir katkısı yok. Mesnevileri düşünün mesela; mesnevilerde tagazzül bölümleri vardır. Kahraman bir yerde gazel söylemek ihtiyacı hisseder, aslında şair öyküyü canlandırmak için bu yola baş vurur ve mesnevilerin şiir tarafı da orasıdır, kalanı hikâyedir. Hızırla Kırk Saat’i kiminle konuşsam hep dönüp dolaşıp “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar, bunu bana öğretmediniz” bölümüne geliyorlar. Yani tahkiyenin dışındaki dizeler sanki o hikâyeyi sırtında taşıyor. Bu bakımdan öykünün, anlatmanın şiire çok da katkı sağlamadığı kanaatindeyim. Şiirin başka bir form olduğu kanaatindeyim.” (134) Büyük bir şair edasıyla konuşuyor Karataş. Bu, ilk gençlik yılları düzeyi beğenisini, açıkçası çevreden-çevremdeki gençlerden de duymadım değil, fakat estetik okumalar ve yaşam tecrübesi bu gençlerin fikrini değiştirdi: Sezai Karakoç, bir bütünün parçası değil, bir bütündür. Onun, saf yetenekle yazdığı şiirlerini, saf yetenek ve dönüştürülmüş büyük birikimle yazdıklarından daha nitelikli bulmak sanatı bilmemek anlamına gelir. Bu yaklaşımıyla Karataş, “uzun şiir, doldurma mısralardan oluşur” şeklinde önyargılı bakan yığınların içine düşüyor birdenbire. Halbuki Sezai Karakoç önyargıları yıkan bir poetikanın şairidir, olmazları oldurmuştur şiirimizde. Karatoş’a, bilgece yanıtlar vermeye devam ediyor Özdenören: “Sezai Karakoç’un gerek Şahdamar’daki şiirler gerek Körfez’deki şiirlerinin büyük çoğunluğu tahkiyeye dayanır. En soyut şiiri mesela Sessiz Müzik diyelim, orada bile tahkiye vardır. Hele şu uzun şiirleri, şimdi tekrar göz attım; Köpük, Sesler, Kav, Fırtına, Anıtlar genel başlığı altında toplanmış olan şiirler, bunların tamamında tahkiye var. Fakat tahkiye şiiri öldürmüyor, tam tersine şiiri ihya ediyor… öyle bir tahkiye ki şiirin tümünü aynı zamanda etkiliyor ve bir bakıma şiirin tümüne yayılan bir etki sağlıyor. Bu her şairin mazhar olabileceği bir ustalık değil. İşte şairin dehasını burada görüyoruz. Başkalarında iğreti duran bu olay, Sezai Karakoç’a yaraşıyor, yakışıyor… uzun şiirin neredeyse hiçbir mısrasında nesre düşmüyor. Şiirini baştan sona koruyor.” (135) Karataş, ikana olmuyor elbet, soruyor Özdenören’e: “Leyla ile Mecnun için bu çok yüceltici bir bakış olmaz mı?” Özdenören: “Evet yüceltiyorum çünkü gerçekten…” Karataş, anlamak istemiyor ya da anlayamıyor Özdenören’i: “Hiçbir mısrasında hikâyeye düşmüyor dediniz de.” Özdenören, hocaya ders veriyor adeta: “Hikâyeye düşmüyor demedim. Nesre düşmüyor…” (135)

Karataş, kafası karışır ümidiyle Özdenören’e sorular yöneltmeye devam ediyor: “İzninizle ben bir soru sormak istiyorum Rasim Bey’i bulmuşken. Bu Batı şiirlerinden çevirileri, böyle bir şeye ihtiyaç duymasını nasıl yorumlayabiliriz? 55’te bunlar çoğunlukta Şiir Sanatı dergisinde çıkıyor, İslamın Şiir Anıtlarından’daki eserler daha sonra. Size ilginç gelmiyor mu? Önce Batı şiirinden çeviriler, sonra İslam’ın şiir anıtlarından? Bunu nasıl yorumlayabiliriz, bu eğilimi, Batı şiirinden yapılan bu çevirileri?” (139) Rasim Özdenören yanıt veriyor, ama Karataş’ı bildiğinden caydıramıyor: “Ben şöyle bir yorum yapılabileceğini düşünüyorum. Aslında bu zımnen söylendi. Kendi döneminin sanat anlayışıyla hareket ederek bu şiirlere yöneliyor.” (139) Ya sabır dercesine bu defa İbrahim Demirci araya giriyor. “Ama orada şey de var, Hristiyan bir şair ve solun iltifat etmediği bir şair var.” (139)

Karataş, eşsiz şiir bilgisiyle bizi şaşırtmaya devam ediyor: “70’li yıllara geldiğimizde politik şiir, militan şiir, hatta 60’tan sonra biraz anarşist şiir, sloganik şiir gündemde. Şiirin böyle yükselen bir asabiyeti var. Gençlerin yani, İsmet Özel’in, Ataol Behramoğlu’nun, Hilmi Yavuz’un yazdıkları böyle. Bunlara bir karşı çıkış olmaz mı, klasik şiir ihya etme denemeleri.” (136-7) Sloganik şiir ve Hilmi Yavuz, elim ayağım tutuluyor birdenbire, kester alaka deyip geçmekten başka bir şey yapamıyor ve Karataş meselesini kapatıyorum. Yazık. 

Özdenören’in şu sözlerine de itirazım var: “İkinci Yeni’ye katkısı yok mu Sezai Karakoç’un? Var elbette, ama daha çok  yorumlarıyla var. Mesela Dişimizin Zarı adını taşıyan yazısı, Pergünt başlıklı yazıları, Pergünt Üçgeni, Pergünt Piramidi… O yazılar onun poetikası olmanın yanında İkinci Yeni’yi yorumlayan denemeler olarak da görülebilir. Dışarıdan bir düşünür olarak o şiiri yorumluyor.” (130) Sezai Karakoç bir eleştirmen veya araştırma görevlisi mi ki, şiire başladığı yıllarda kendi dışında gelişen bir akım için uzun uzadıya düşünsün ve yazsın. Rasim Özdenören bir doğruya da varıyor aslında “onun poetikası” evet aynen öyle, Genç Sezai Karakoç’un poetikası II. Yeni’ye yol haritası olmuştur. Onlar hedeflerine vardıklarını düşünürken Sezai Karakoç daha yüceye yöneldi ve bugünkü külliyatını ortaya koydu.





Berat Özipek, Hayırdır!

Otuz yıllık onca maddi ve manevi kaybın ardından Türkiye çözüm sürecine girdi. Bu süreç, karanlık bir mağaraya ilk defa tedirgin fenerlerle girmeye benziyor. Hükümet yer yer tökezleyecek, soluk almakta zorlanacaktır; öte yandan da birileri mağaranın kapısını kapamaya çalışacaktır. Merakla beklenen şu: Hükümet bu mağaradan nasıl çıkacak? Taraflar bakımından tam bir benzeşme söz konusu olmasa da bu barış süreci, milletimiz için Lozan kadar önemlidir. Doğru kararlar verilmeli, doğru adımlar atılmalıdır.  

Eli kalem tutan, akademi menşeli kimi yazar, işin künhüne varmadan atıp tutuyor. Muhalefet, alışageldiği üzere hükümete saldırıyor; çünkü kendi iktidarları döneminde çözüme kavuşamayan bu mesele, AK Parti hükümetine oy olarak dönecektir, akan kanın durması onlar için pek önemli değilmiş gibi duruyor. Bunca sorun arasında hükümete şirin gözükmek adına, hükümeti oluşturan üst düzey bürokratların mektebine, kanaat önderlerine saldırmak ise, hem nalına hem mıhına vurmak anlamına geliyor. Bu bağlamda Star gazetesinde 11 Nisan 2013’te Berat Özipek adlı köşe yazarının elinden çıkan paradokslarla örülü metne bakalım. İsmet Özel’in açıklamalarına hayıflandıktan sonra, aklı sıra ve hadsiz bir şekilde Sezai Karakoç’u haşlamaya yelteniyor: “Tam onun için üzülürken, bu kez de başka bir şair kendisini dokunaklı bir hale sokuyor. ‘Güneydoğu meselesinde bayram yapılıyor, eğer devlet ile PKK anlaşması ile çözülüyorduysa 10 yıldır hükümet neden çözmedi?’ diye soruyor Sezai Karakoç. Onca yıldan sonra ‘Güneydoğu Sorunu’ öyle mi? Ergenlik çağında Mona Roza’yı ezberleyen gençlerin kaçı bugün böyle adlandırır Kürt sorununu.” Şimdi, Sezai Karakoç’un bu sorusuna kulak verip cevap aramak gerekirken bu soru üzerinden karalamanın, adlandırmalara takılıp kalmanın anlamı yok; aslında var, burada bir suizan var. Metnin ilerleyen bölümlerinde Sezai Karakoç ile İsmet Özel tek bir potada eritiliyor: Şair, şöyle dedi, böyle dedi, ama hangi şair; bu, flu kalıyor. İsmet Özel’le Sezai Karakoç hiçbir zaman İslam’ın aynı safında bulunmadı. İsmet Özel hep gerilerden öndekilere saldırmakla gündeme gelmeye çalıştı. Sezai Karakoç ise İslam’ı gündemde tutmanın mücadelesini verdi. Artık bu iki ismi aynileştirmekten kurtulmalı ne yediği içtiği belirsiz entelektüel zihin. Bir de yazar göklerden/gökdelenlerden bakıyor yerlere, önce İsmet Özel’e üzülüyor, sonra da Sezai Karakoç’u dokunaklı/acınacak hale düşmekle nitelendiriyor. Bir defa daha yazık sana ey insan.   

Neyse yakıcı ve kışkırtıcı bakışlarına devam ediyor yazar, dikkat çekiyor: “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’nün yazarı devletin acziyle niye bu kadar ilgili olur? Hem de kimseye ahlak ve hukuk dersi veremeyecek kadar günahkar bir devletin. Bu hükümet ‘El Medine-tül Fazıla’nın devletini mi devraldı ki bu başkasına ‘elin kirli’ diyebilsin?” Yazarın fundamentalist İslamcılardan çakma yüzeysel bakışla Sezai Karakoç’u yargılamaya çalışması, bizi, Sezai Karakoç’u kavramak şöyle dursun, tanımadığı ve kulaktan dolma bilgilerle hareket ettiği sonucuna götürüyor. Sezai Karakoç, devletin aczini değil, güçlü bir devletin işleri ağırdan almasını eleştiriyor. Öte yandan bir kanaat önderinin günahkâr bir kişiyi veya kurumu eleştiremeyeceği, yönlendiremeyeceği şeklinde bir çıkarımda bulunmak hangi mantık kaidesine dayandırılabilir ki. Üstelik dinimizde nehyi ani’l münker emri bulunmakta. Üstelik İbrahim Nemrut’u, Musa Firavun’u uyarmamış mıydı? Peygamber efendimiz, tebliğe müşriklerden başlamadı mı? Etraflıca düşünmeden, hiçbir şeyi kaleme almamalı kendisine rahat bir köşe kapmış yazar. Keyfim yerinde, herkese istediğim gibi sataşabilirim, dememeli. Metindeki düşükler bu kadar da değil, devam ediyor:  “Tek Parti döneminde bütün fikirlerin üzerine beton döküldüğü için, bütün kesimlerden eli kalem tutanlar, onlarca yıl aradan sonra yeniden yazmaya başladıklarında, çok daha geri bir noktadan başladılar. Bu yüzden İslami kesimden kanaat önderlerinin çoğu da geçen yüzyılın başlarındaki son dönem Osmanlı İslamcı düşünürlerinin gerisinde kaldı.” Tarihin çizgiselliğinden kopuk bir tespit bu, ayrıca İttihatçıların Osmanlı aydınlarına gerçekleştirdiği suikastlar unutulmuş, Çanakkale savaşında binlerce okur-yazarın toprağa verildiği akla gelmemiş, sürgünlerin üzerinden atlanmış ve entelektüellere uygulanan soykırım tek partili döneme yıkılmaya çalışılmış. İlimde ve sanatta yarış yapılamayacağını artık bilmeliyiz. Bilim yığılarak, sanat yıkılarak ilerler. Babaları oğullarla, yıkılanları kurulanlarla kıyaslamanın devri çoktan geçti. Bir de yazar, kanaat önderlerimizi ortadan kaldırdığında yerine neyi veya kimi koyacak? Yeni düşünürler doğdu da biz mi bilmiyoruz? Müslüman düşünürlere niçin takmış? Bu sorular, söz konusu yazardan iştahla cevaplarını bekliyor.      

Daha bitmedi… yazar, yazmıyor, düşünmeden konuşuyor adeta: “Ama onları okuyanlar, sohbetlerine katılanlar, onlardan çok daha hızlı gelişti ve öyle bir an geldi ki, hayranlıkla izledikleri insanlar onları doyurmaz oldu.” İlginç, çok ilginç; kitapsız, boş bir internet nesli geliyorken yazarın böyle bir sonuca varması üçüncü defa ilginç. Kitabi, verili bilgilerle konuşan yazarın yeni nesilden esirgemediği bu hüsn-i zannı kanaat önderlerimize göstermemesi de manidar. Yazara, daha doğrusu bu akademisyene biraz sosyoloji, biraz yaşam, biraz da tefekkür öneririm. Üniversite penceresinden bakarak hava durumu sunulmaz.





İktidar ve Üstatlar

Edebiyat içerisindeki Ak Parti karşıtları, İslam düşmanlığına vardırdıkları saldırılarını Necip Fazıl ve Sezai Karakoç üzerinden gerçekleştiriyorlar. Bu ne demek oluyor: Bu iki şahsiyet günümüzün somut iki İslam temsilcisidir. Çünkü şuan devleti, onların yetiştirdiği gençler yönetiyor.  Necip Fazıl’a kimi fikirlerinden ve bağımlılığından dolayı zorlanmadan dil uzatabiliyorlar, ama çamur atılma sırası Sezai Karakoç’a gelince kılı kırk yarmak durumunda kalıyor, laik atalarından kendilerine geçen huyla,  onun İslami duruşuna yönelik bağnazca yorum/tevillerde bulunuyorlar. 

Yasak Meyve’nin bu ayki sayısında (59) Sabit Kemal Bayıldıran, dergi sayfalarına adeta kusmuş, sayfaları peçeteyle çevirdim: “Necip Fazıl ‘İktidar Bizde Olsa Ne Olur’ başlığı altında, Büyük Doğu’nun 12 Mart 1948 tarihli 84. sayısında şöyle bir program sunuyor: Kadın evine döner. İçki yasak. Kumar paydos. Kahvehane yok. Fuhuş imkânsız. Yeni baştan programlanana kadar sinema nâmevcut… Her fert devlet emrinde vazifeli, mürakabeli, semereli. 20 yaşından sonra bekâr erkek bulunamaz. Çocuk doğurma seferberliği… Adam öldüren yarım saat içinde muhakeme edilir ve hemen öldürülür. Hırsızlık edenin kolu kesilir… ‘Kumara paydos’ ilkesini koysa da programa, Necip Fazıl, bu ibtiladan ömrü boyunca kurtulamamıştır. Şimdi soralım, başbakanımız da, cumhurbaşkanımız da hatta hükümetin birçok üyesi de Necip Fazıl’la aynı cemaate mensuplar. Peki bu programı uygulayabilirler mi? Çok çok ‘Çocuk doğurma seferberliği’ne çağrıda bulunurlar, bunu teşvik ederler!” Neyin kafasını yaşıyor bu adamlar yahu, hangi birine cevap verelim, bıktık gerçekten. Tayyip Erdoğan’ın bir insani kusuru olduğunda bu edebiyatçı zümreler soluğu Necip Fazıl’ın yanında alıyorlar, Sezai Karakoç’la uğraşıyorlar. Gerçekten durum bu. Sezai Karakoç, sizin aranıza çıkmıyor, kendi kurduğu büyük dünyasını yaşıyor, sizi muhatap aldığı da yok, niçin, ha bire sanki sizi umursuyormuş gibi onunla uğraşmaktasınız. Siz de fikirlerinizi kitaplarınızla ektiniz, Sezai Karakoç da. Sizinki uç vermedi, Sezai Karakoç’unkiler meyveye durdu. Siz, bu topraklara Marksizm’i ekmeye çalıştınız, o, İslam’ı ekti. Yenildiniz, kabul edin ve rahatlayın.

Olmadık yerlerden, konulardan malzeme çıkarmaya çalışıyorlar. Bayıldıran, Kevser Baş’ın Sezai Karakoç hakkındaki doktora çalışmasını da diline dolamış: “Kevser Baş, şairle aynı ideolojiye bağlı olabilir, buna bir şey dediğimiz yok. Peki eleştireceği, düşüncesine katılmadığı hiçbir nokta yok mu? Çalışan akademisyen bir kadın olarak, Karakoç’un ‘kadın’ konusundaki düşüncelerine katılıyor mu? Yoksa Necip Fazıl’ın programındaki gibi ‘evine dönmek’ mi ister? Beş yüze yakın sayfada şairin ‘mülkiyet hakkı’, ‘tarih-tabiat’ ilişkisi gibi düşüncelerini derleyen yazarımız, onun ‘kadın’ konusundaki suskunluğunu merak etmez mi?” Hiçbir tez, bir sanatkarı tüm yönleriyle ele alamaz, neden şairin şu yönlerini incelemedin demek, hadsizlik olur. Kevser Baş’ın üniversitede danışman hocaları vardır elbette, onlar gerekli önerilerde bulunmuşlardır. Yoksa Bayıldıran, Kevser Baş’ın hocalarından biri mi?  Bunu bilemiyoruz. 
    
Oral Çalışlar’ın Monna Rosa Okumasına Bir Tasfiye

Monna Rosa, edebiyatımızda yanlış okumalar rekoru kırdı, bu okumayı, hem yorum hem de seslendirme anlamında kullanıyorum. Bunlardan tehlikeli olanı “yorum”dur. Umberto Eco’nun poetik bağlamdaki yaklaşımına bir diyeceğim yok: “Bazen bir metni yanlış yorumlamak, gerçekte onu kurallara göre yapılmış daha önceki her türlü yorumdan kurtarmak, yeni özelliklerini ortaya koymak anlamına gelir (bu önerme hata yapma şansı verir bana); bu yolla da metnin çok daha iyi ve çok daha üretken ve yapıtın amacına sadık bir yorumu verilmiş olur.” (1991, s.44). Ama bizim edebiyatımızda bu iş böyle mi yapılıyor: Şairlerimiz, okurun niyetine göre tevil ediliyor, amacına giden yolu açacak bir dozer gibi kullanılıyor. Dinlerin başına gelen, şiir üzerinden dillerin de başına geliyor.

Monna Rosa, içli bir gencin yazdığı lirik bir şiir, sayesinde birçok okur şairleşti, imgelerinin etrafındaki boşluklar hikâye ve efsanelerle doldurulmaya çalışıldı, böylece çok anlamlılığın eşsiz örneğine dönüştü. Sezai Karakoç’un şiirdeki akrostişi bozarak yanlışları düzeltme ve efsanelere dur deme girişimi de ayrı bir efsaneye dönüştü, konuyla ilgili sessizliği ise ayrı bir ses olarak algılandı. Monna Rosa’yı gençler sahiplenmişti, onların elinden kimse alamaz, hayallerine dokunamazdı. Gençleri sever ve önemser Sezai Karakoç, çünkü gençler saf duygunun rüzgârındadır, çıkarcı aklın eline düşmemişlerdir hâlâ.

Evet, gençlik yıllarında Monna Rosa’yı döne döne okuyan bugünün kimi entelektüeli, şimdilerde siyasi tartışmalara alet ediyor. Eco’nun şiiri yanlış okuma yaklaşımı, iç tutarlılığı ile ele almayı öneriyor aynı zamanda. İktidar çevresinde gelişen hemen bütün kültürel tartışmalara, özellikle de sol çevrelerin eliyle Sezai Karakoç da çekildi. Geçtiğimiz aylarda yapılan “kızlı erkekli” tartışmasından Monna Rosa da payına düşeni aldı. En son Oral Çalışlar’ın Monna Rosa ile şairin biyografisini irtibatlandıran tevil dolu yaklaşımı, “çamur at izi kalsın” nevinde. Bir şiir, şairin hayat hikâyesinden yararlanılarak açıklanacaksa, öncelik, şairin varsa otobiyografisine bakılmalı, yoksa tarihi gerçeklerle yola çıkılmalı. Bazen anılarını yazarken da sanatkârların tarihi gerçekliklerle çeliştikleri görülür, hafızaları zayıflamış olabilir. Yani hem anılardan hem de tarihi gerçekliklerle eşzamanlı okumalar yapmak lazım bir sanat eserini biyografi üzerinden değerlendireceksek. Oral Çalışlar’ın yanılgısı şu: Sezai Karakoç’un mezuniyetinden yaklaşık 12, 13 yıl sonra girdiği Siyasal’ı, geçmişiyle değil de kendi zamanının koşulları içerisinde değerlendirişi, bahsi geçen yazısında vıcık vıcık bir karma yurttan –Sezai Karakoç döneminde Siyasal’da böyle bir durum yok-, eğitimden ve kız-erkek aynı evi paylaşabilirlerden yersiz bir sıçrayışla Monna Rosa’ya geçişi ve hiç de uymayan bir kumaş biçişi, ya Sezai Karakoç yıllarının Siyasal’ını bilmediği ya da bilmezden geldiği sonucuna vardırıyor bizi. Yazısını şöyle sonlandırıyor Çalışlar: “Bu anlamsız yasakçılığa Siyasallı Sezai Karakoç’un güzel bir aşk şiiriyle, ‘Mona Roza’ ile ‘dur’ demek en iyisi: ‘Bir bakışın ölmem için yetecek/Anla Mona Roza ben bir deliyim’”

Monna Rosa, bir dokunuşun değil, hissedişin şiiri; çünkü dokunmak aşkı bozar. Bu şiirde, özne, sevilen varlık karşısında yok gibidir, tam bir geleneksel aşık tipi, Oral Çalışlar’ın zihnindeki şekliyle sekülerleşmemiş, bilakis böylesi bir yaşamın karşısında, “gül”ün yanında. Utangaç. Aşağıdaki beşlik, tartışmaya nokta koymak bakımından yeterli: 

“Açma pencereni perdeleri çek, 
Monna Rosa seni görmemeliyim. 
Bir bakışın ölmem için yetecek. 
Anla Monna Rosa ben öteliyim. 
Açma pencereni perdeleri çek.” 

KAYNAKÇA:

Eco, Umberto; Alımlama Göstergebilimi, çev. Sema Rifat, Düzlem Yayınları, İstanbul 1991.

Karakoç, Sezai; Monna Rosa, Diriliş Yayınları, İstanbul 1998.

Çalışlar, Oral; Radikal, 2013.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir