Söyleşi Ve Soruşturmalar / Zafer Acar

Soran: Suavi Kemal Yazgıç,

Cevaplayan: Zafer Acar

(Gerçek Hayat, 27 Şubat 2009)

Geleneksel “koçaklama” ile senin “Koçaklama” şiirin arasında nasıl bir ilişki söz konusu? Sadece bir isim mi, yoksa -daha da fazlası mı var?

Köroğlu ve Dadaloğlu ile bütünleşen “koçaklama”; halk şiirimizde koşmanın bir çeşididir ki ölçü ve dörtlük sayısı gibi belli kuralları yani sınırları vardır. Ben geleneksel anlamdaki koçaklamanın şeklinden yararlanamazdım; çünkü böyle bir tavır bir tarafıyla geçmiş biçimleri aşırı ve soğuk bir deneysellikle üretmek demek olurdu. Çünkü deneysellik sadece yeni şeyler üretmek değil, aynı zamanda geçmişi de modernin içinde yaşatmaktır. Aşırı Batı karşıtlığı nedeniyle geleneği devam ettirmek adına eski biçimleri kullanan şairler yok değil. Bizim için öncelenmesi gereken özdür ki bu özü, neden günün diline uygun bir biçimle üretmeyelim. “Koçaklama” türü ile ata şairlerimiz, savaş ve kahramanlık temlerini işlemişlerdir; biçimde yaptığım gibi bu temin de yaşama alanını genişletmeye çalıştım; savaş ve sonucunda meydana gelen ölüm olayı şiirimin iki ana imgesi oldu, diğer imgelerse bu gövdeye sarmal bir şekilde göverdi.

Niçin Koçaklama yazdın? Şiirin uzunluğu bir kitap hacmine ulaşıyor. Uzunluğu belirleyen faktörler neler?

Böyle bir soruya bir öykücü veya romancı olsam elbet daha rahat yanıt verirdim, çünkü bu türlerin bir kurgu tarafı var, ama şiirin böyle planlanmış bir geçmişi olmuyor, şiir birden bire şairi buluyor ve ortaya çıkıyor, eline geçirip kuruyor adeta, öncelikli söz hakkı hep onun oluyor, başka şairlerde nasıl tezahür ediyor bu durum, bilmiyorum ama bendeki şiir pratiği böyle gerçekleşiyor.

Koçaklama yazdım, çünkü şair, belki kıtalar ötesi biriyle belki etrafıyla, geçmişteki veya çağdaşı şairlerle diğer yandan kendisiyle bir savaşım halindedir hep. Hele de bir şair, kendinden önceki şairlerle hesaplaşmadan kaçak güreşerek kalıcı olamaz.  

Şiirin niteliksel veya niceliksel hacmine müdahale etmeme taraftarıyım, Valery ve T.S. Eliot gibi ben de şiirin anlam ve müziğinin ilhamla gelen ilk mısrada gizlendiğine inanmaktayım. İşte bu mısrayı eştikçe şiirin gerçek boyutunu görmeye başlarım ve zamanı geldiğinde bir ses kulağıma “tamam” diye fısıldar. Bu fısıltıyı bazen şair duyamadığından şiirin hacmini zorlar, kimi zaman da şiiri gereken hacme ulaştırmadan erken bırakır, iki durumda da şiir tamamlanamamış demektir. İlki okurda yemeği fazla kaçırmış hissi uyandırırken ikincisi okuru aç bırakır. Ben başlangıç ve bitiş mısralarının şiirin iki büyük ilham anı olduğu kanısındayım. Peki arada kalan diğer mısralar yapma mıdır, hayır, “L’inspiration est la soeur du travail” (İlham çalışmanın kardeşidir) diyen Baudelaire’in sözü önemli bir hakikati dile getirmekte; kendi deneyimimden yola çıkarak şiir üzerine çalışmanın ilham meleğini cömert olmaya ittiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Şiirlerim uzun bir çalışmanın ürünü, dolayısıyla büyük oranda ilhamla örülmüştür.   

Şiirinde “bir bildiğim var benim” diyen ve yıkıcı iddialar taşıyan “ben”i biraz anlatır mısın?

Evet, “bir bildiği olan” şair ben değil, ilhamın şiddetli tazyikine maruz kalan şairin içinde yaşayan ve onu sürekli rahatsız eden, dünyaya uyumsuzlaştıran bir başka kişidir, okur genelde bu iki kişiyi karıştırmakta. Sosyal hayatında kabalığıyla tanınan biri tutup aşkla iç içe bir lirik şiir yazabilir ve bu durumun tam tersi de olabilir, bunları yadırgamamalıyız. Ben, şairin içinde yaşam süren bu kişiyi yaşama ayak uydurmaya çalışan şair ile birbirine düşman görmekteyim, ki adı geçen şiirimde de şöyle demişimdir “içimde yaşayıp içimi bıçkılayan bir şair var / ne olur Azrail onun da canını al” buna benzer bir durumu dile getiren şairlerin başında İlhan Berk gelir. O, yazmayı şairin cehennemi olarak görür. Muhtemelen bu söylediğini hissetmiştir de. Şairlik ağır bir yük çünkü.

Diğer taraftan, şiirdeki “benin” sınırsız bir özgürlüğü olduğuna inanmaktayım; ama konuşan şair değil, şairin içindeki “ben” olmalı; yoksa ortaya saçma sapan şiirler çıkar. Bugün popüler olmak kaygısıyla bazı gündelik esprilerin, argo ve belden aşağı muhabbetlerin şiir biçiminde sunulmasının nedeni sanki bu durum gibi. Konuşan şairin içindeki “ben” olursa o, nerde susup nerde konuşacağını bilir.     

“Şiir gripin gibi bir şey değildir” dedikten sonra devam ediyorsun “şiir her şeydir” şiirindeki şiire dair poetik imgelerin kendi şiirindeki karşılığı nedir?

Şiirin hayatın içinde olduğunu, sokaklarda dolaştığını, insan ilişkilerinde en güzel şekliyle ortaya çıktığını düşünmekteyim. Böyledir veya değildir ben böyle görüyorum ve bence kudretli bir yetenek her şeyi şiir kılabilir; Amerikalı şair Allen Ginsberg’in küfrü ve de en somut cinsel göstergeleri bile kimi zaman, siyasi ve sosyal gerilimi gerçekten hissetmiş olmalı ki imaj seviyesine yükseltebilmiş. Ama bu durum doğal bir sürecin bir sonucu ve Amerikan toplumuna uygunluk arz etmekte. İmgelerin sağlıklı olabilmesi için her şeyden önce kendimden ve de kendime yakın bulduğum kendi dilimin büyük şairlerinden doğmasını yeğlerim; yoksa sağrılı olurlar, şair ve okurlar tarafından hazmedilemezler, yeniymiş gibi göründüklerinden birden parlar ve kısa bir süre sonra sönerler. Yunus gibi Fuzuli veya Ş. Galip gibi zora yani hakikate talip olmalı şair; imgelerini de bizim medeniyetimizden devşirmeli ki, tümele yönelen şiirin yerelden damıtıldığını hep hatırında tutmalı ve kendi şiirini yazmalıdır.

Açıkçası ben, bizim şiirimizin daha yazılmadığı fikrinden yola çıkarak her şeyden önce kendimi, tekellüm ettiğim dille hâkim ve de sahte edebiyat ortamının dışına atmaya, bizim şiirimizin temellerini oluşturan Sezai Karakoç’tan doğmaya çalışan bir torun şairim. Edebiyat tarihlerine bakalım: bir şairin, romancıdan doğduğu hiç görülmemiştir, bir şair mutlak surette başka bir şairden doğar. Modern şiirin kafası karışık, hep kendiyle çelişiyor, ayakları hiç yere basmıyor. Eğer yeni şairler, Sezai Karakoç’un açtığı toplar damara katılırsa büyük şiir geleneği oluşacaktır fikrindeyim. Bunları benim dışımda düşünen ve yazan şairler oldu, biliyorum, ama artık bağıra bağıra düşünmenin vakti geldi. Hâkim edebiyat ortamından dışlanmak korkusunu bir kenara atmalı ve yeni oluşuma katkıda bulunmalıdır, şair olarak anılmayı önemsemeyen şair o zaman erişilmez olur. Yoksa aynı tatsızlığın şiirini üretip duran yetenekler, küçük şair payesine bile yükselemeden ölüp gidecekler, yazık olacak. Yeni bir Tanzimat şiirsizliğine doğru bir gidiş var. Namık Kemal’e yönelip de Ş. Galibi görmeyenlerin kaderini yaşamak istemiyorsa gençler, Sezai Karakoç’u gözden kaçırmamalılar. Yeni imgelerle manzumlaşmayı bekleyen gerçek şiirin imajları onda saklı bence.     

Şiirinde “ironi”ye özel bir yer veriyorsun, birçok şair ironiyi fazla riskli buluyor. İroni olmamalı diyenler de var. İroniye bakışını ve şiirin içindeki yerini anlatır mısın?

Evet, bence ironi sanatların en şahsisi ve en tehlikelisi, şairler üzerinde poetik düşünmelerde bulunurken buna benzer şeyler söylemiştim; fakat ironi benim şiirimin kişiliğinde var, özel bir gayret sarf etmiyorum, şiirde ironi olmamalı diyenler kendi kişiliklerinden kaynaklanan ciddiyetleri nedeniyle şiirleri açısından haklı olabilirler veya Orhan Veli’deki, Can Yücel’deki şiirleşemeyen esprileri görmüşlerdir. Fakat bir Ömer Hayyam’dan, Cemal Süreya’dan ironiyi çıkaralım onlardan ne kalır geriye. İroni, bendeki sert gerilimi yaşanır kılıyor ve şiirime nefes aldırıyor, diğer taraftan her türlü eleştirimin ve reddiyemin altını çiziyor. Sanatların en tehlikelisi belki ama en kuvvetlisidir de, neden dışlayayım ki onu.

Şiirde “biçimsel” unsurlara da yer veriyorsun. Biçim oyunlarının şiirdeki yeri nedir? Tamamen “biçim oyunları” üzerine şiir kuranları nasıl değerlendiriyorsun?

Somut şiirlerin ilk cesur örneklerini mısralarla “at”; “havuz, fıskiye ve güvercin” resmi çizen Apollinaire vermiş ve o gün için yadırganmıştır. Şiirden beklenen realitenin ötesindeki anlamı bu şiir tarzıyla yakalamak çok zor; şairin bütün bir şiiri bu tehlikeli deneyselliğin insafına bırakması intiharı demektir. 20. yüzyıl birçok akıma, deneysel girişime şahit oldu, başarılı olsun veya olmasın bunların her biri şair için imkândır. Şiirimin hinterlandı olarak gördüğüm bu imkânlardan onlara mahkum olmadan elimden geldiğince yararlanmaya çalışıyorum.

Sorunuzda ya bir tuzak ya da düzeltilmesi gereken bir yanlışlık var. Eğer somut şiirler biçim oyunları olarak algılanıyorsa, zaten başarısız olmuş demektir. Onlara şiir dışı bir ad koymak gerekir.

Bir de son yıllarda kendinden daha da söz ettirmeye başlayan “göstergebilim” sanki şaire kolaylığı nedeniyle cazip geliyor. “Kolay” şiirle yan yana gelemeyecek bir kelime.

Uzun şiir deyince bir de “Şarabi” kitap hacmini yakalayan şiirin var senin. Şiirlerinin kitap sayfalarına kavuşması için çok bekleyecek miyiz?

2005 yılında “Coğrafi Delilik” adlı şiir kitabım Yedi İklim Yayınlarından çıkmıştı. O günden bu yana üç kitap bütünlüğünde şiir dosyam oluştu. Açıkçası yayınlanması için özel bir girişimde bulunmadım, ama fikirlerimde bir değişme olamazsa yakın zamanda şiirlerimi kitaplaştırmayı düşünüyorum.





Soran: Yeprem Türk

Cevaplayan: Zafer Acar

Yeni şiir kitabınız ‘Hamse’ hayırlı olsun. Kaknüs Yayınları kitabınızı yayımlamakla önemli bir işe imza attı. Biliyoruz ki, bundan beş yıl önce de Yedi İklim Yayınlarında ‘Coğrafi Delilik’ adlı şiir kitabınız yayımlanmıştı; ancak siz bu coğrafyada şiir adına ciddi bir yenilik yapmayı ‘Hamse’ ile başardınız. Türk şiirine yeni kan pompaladığınız bu beş yıllık arada, Türk şiirine bir şeyler oldu sanki, şiirin rotasının da bayağı bir değişiklik göstereceğinin ilk sinyalini de bize bu kitapla vermiş oldunuz. Ne dersiniz?

Sağ olun. “Coğrafi Delilik”in şiir tohumları “Hamse” ile göverdi, göğe doğru dal budak saldı, derken meyveye durdu. Doğal bir süreçtir bu ve böyle olması gerekir, kendi aşamalarımızdan geçmeden şiirin kara toprakları üzerinde durabilecek takat bulamayız kendimizde. Yoksa başka bir usta şairin dibinde güdük kalmaklığımıza rağmen, üstümüzdeki o meyveli ulu dalları kendimize ait sanabiliriz, nitekim günümüzde şiirle ilgilenenlerin çoğu kendi şiirlerinden değil, başkalarının bıraktığı yerden başlıyor, hazır bir sofraya oturuyor. Kendi acemiliklerinin tadını çıkarmıyorlar, acemiliği korkulacak bir şey sanıyorlar. Yağmur Duası’nı, Monna Rosa gibi şiirleri ölümsüz kılan bence bu şiirdeki acemi göğ tattır, yeşil erik gibi. Genç arkadaşlar, zafiyetlerinden bence çekiniyor, hatta korkuyorlar; aslında orada kendilerine, dolayısıyla Tanrı’ya varmak daha kolay; sağlıktan çok hastalığa, sağlamlıktan çok yaraya daha yakındır Tanrı’mız. Gerçi şiirde Tanrı’yı aramak kimilerince Necip Fazıl’dan sonra demode oldu(!) Şükür ki, biz bu materyalist-kapitalist tuzağa düşmedik, nihai noktanın Allah olduğunun farkındayız.

Şiirimizin bir yeniliğe ihtiyacı vardı, bütün duyargalarımla bu kokuyu alıyordum, bir şeyler yapmam gerektiğini biliyordum, hem kendi şiirimi kurmalıydım hem de şiirimizin XXI. yüzyılda alacağı şekle katkılarda bulunmalıydım; bu yoz, aynilik içerisindeki sol algılayışa dayalı şiir ortamından kendimi uzaklaştırarak var etmeliydim, çözüm, bulunduğum ortamı fethetmek adına bir süreliğine terk etmekten geçiyordu. Yazdığım şiirin biçimsel ve özsel farklılığını dile getiren kıymetli şair büyüklerim oldu, alttan alta günün şiirine de yaklaşmam gerektiğini, yoksa görünmezden gelineceğimi belirttiler, bu sözlerin hiçbirini umursamadım, bu konuda İlhan Berk’in öğüdüne kulak verdim ve hâkim şiirin dışında kalmanın yollarını aradım. Eğer yeni bir çağdaş şiir diline ulaştıysam –ki ben böyle hissediyorum, nihai cevabı zaman denen büyük eleştirmen verecektir elbet- tehlikeli yollardan geçmem sayesinde ulaştım.  

Gelenek bizde hep dışlandı, şiirin toplardamarının dışına atılmaya çalışıldı. Yaşlı, söz dinlemez cadılarvari bir uygulamaya tabi tutuldu.  İnsanlara öcü olarak gösterildi. Sonra Donkişot’lar türedi bu sayede, ama töreyemediler nedense. Bu meseleyi biraz açsak?

Edebiyatımızda düşünüp eleştiren adam yok, denecek kadar az, körü körüne inanan adam ise istemediğin kadar çok. Çünkü kolay, çünkü kafanı yormuyorsun. Bir kişi, bir fikir öne sürsün biraz ağzı laf yapıyorsa tamamdır, kesinlikle onun fanatikleri olacaktır. Bilirsin Cemal Süreya 1956 yılında “Folklor Şiire Düşman” şeklinde bir yazı kaleme almış, ondan sonra bu yargı kırılması zor bir çelikten kabuğa bürünmüştü. Çünkü kim vakit ayırıp uğraşacak geçmiş dönemlerin şiiriyle. Cemal Süreya aslında bu fikriyle Orhan Veli’den doğmaya çalışıyor, ama yanlış, bütün klişelerin karşısında yer alan Orhan Veli dahi son yıllarında halk şiirine yaklaşarak şiirini zenginleştirmek zorunda kalmıştır. Üstelik Cemal Süreya da folklordan yararlanmıştır. Cemal Süreya’nın mantığıyla artık II. Yeni bizim için folklordur desek, Cemal Süreya da gümbürtüye gitmez mi? Bunları 1956 yılındaki genç Cemal düşünemedi elbette. Ucube şairler türedi son yıllarda. Adamlar saçma sapan beşeri fikirler üzerine inşa etmişler şiirlerini, bize ise şiir ile fikir bir arada olmaz, hele de şiir ile din ne mümkün, gibi dayatmalarda bulunuyorlar. Materyalist diyordum, bu da değil, emperyalist bir şiir yazılıyor ülkemizde, gençlerimizin yetenekleri sömürülüyor. Çok az şairimiz bu gidişatın karşısında yer almış ve direnebilmiş, bizler de onlar sayesinde bugün varız. Bu zincirin son büyük halkası artık herkes hemfikir ki Sezai Karakoç’tur; o, fikir-sanat-siyaset ve hepsinden önemlisi sağlam duruşuyla bizim için mükemmel bir model oldu. Sezai Karakoç kurduğu ve vurguladığı şiir, bizimle daha da bizim şiirimiz olacaktır. Onun hâlâ keşfedilmeyi ve deşilmeyi, törpülenip daha da olgunlaştırılmayı bekleyen yanları bulunmakta. Bu anlamda yeni nesillere çok iş düşüyor.

Şiirinizin geleneğe saygısızlık etmeden geleneğe meydan okuyan bir havası var. Daha doğrusu şöyle anlatayım: ‘Büyüklerim sizi seviyorum, sayıyorum ama bu sevgi, saygı sizin söylediklerinizin ötesinde bir şey söylememe engel değil’ der gibisiniz.

Doğru kavramışsın beni, gerçekten ben, babama-dedeme karşı büyük bir saygı ile hürmet ederken diğer yandan onların yaklaşımlarına da itirazlarda bulunurdum; onların yanlışları yok mu var elbette, gelecek nesiller için bizim de hatalı yanlarımız olacaktır. Zaten sözü öteye taşıyamayacağımı düşünseydim kalemi elime almazdım, tükendiğimi hissettiğim anda ise susacağım. Yaşlanıp bunadığı halde konuşmaya devam eden şairler, saçmalamaların veyahut gevezeliğin pençesine düşüyor çoğunlukla.  

2000’den önceki zamana ait olan şairler, bunu 90 kuşağından alıp Hasan Bin Sabit’e kadar dayandırabiliriz, artık bir parçanın notaları olarak varlar, yani yeni kuşağı artık toplu / solo halinde etkileyebiliyorlar. Bu notalara dünya şiirini de dahil edebiliriz.  Şiirleriniz bence böyle söylüyor, yanılıyor muyum?

Evet, kendi şiirimden çevreme, tarihe doğru uzanarak baktığımda hepsini bir bütün olarak görüyorum ve hepsinden yararlanmak gerektiğine inanıyorum. Bizden evvelkilerden aldığımız solukla koşacak, konuşacağız burası muhakkak, ama bu soluk bizim ağzımızdan, burnumuzdan çıkacak, biz kokacak. XXI. yüzyılın şiiri bence sağlam meyvelerini vermeye başladı, 2020 yılına kadar bu yüzyılın rengi tamamen belirecektir, iki nesil bu işi tamamlayabilir, diyorum, işte bu renk geleneğe sırtını dayayan, dünya şiirini özümsemiş, yüzyıllardır özlemini çektiğimiz, inançla halkını kucaklayan bir Türk şiiridir.   

Şiirlerinizi okuduğumda Divan şiiri, Halk şiiri modern bir algı içerisinde yalın bir söyleyişte buluşmuşlar, bence bu bir ilk olarak duruyor hem de yeni şiiri dar alanından kurtarıyor, onu kemale erdiriyor. Yerim dar demiyor, artık şiirimiz.

İlk gençlik yıllarımda bazı kelimeleri kendime yakıştıramıyordum, ama diyordum, aç gözlülükle diyordum işte, bu kelime de benim olmalı, şu da, diğeri de. Belki de hayatımda ciddi anlamda bir tek bu noktada aç gözlülük yapmışımdır. Arzuladığım şeyi başardım. İstediğim kelimeyi şiir kılabilmek, şiir sahasında elimi kolumu sallayarak, hatta bazılarına gıcıklık vererek dolaşabilmek beni mutlu ediyor. Ama yere sağlam basmaya yani iyi şiirden ödün vermemeye çalışıyorum. Yalın imajları, kendiliğinden yaratabilmenin peşindeydim. Şiirimizin en büyük açığı bence buydu. Sanırım bu dileğim de gerçekleşti. Bütün yüzyılların panoramik görüntüsü benim şiirimde ışıldasın istedim, bu bir ilk değil, fakat bunların yalın söyleyişte buluşması ilk olabilir. Bilemiyorum.

Hamse, genel yapısı ve tekniği, akışıyla modern şiirin neresinde duruyor acaba?  II. Yeni gerçekten eskidi, sizi de pek etkilememişe benziyor zannımca.

Bu sorunun tersini daha önceden kendime sordum: Günümüzün son derece sığ hâkim şiiri “Hamse” gibi gelenek bağlantılı eserlerin neresinde duruyor. Mesela Sezai Karakoç, Batı şiirinin adeta kalıba dökülmüş hali olan ve bu anlamda modern kabul ettiğimiz II. Yeni’nin oldukça üstünde yer alıyor. Bu durum, zaman geçtikçe daha da belirginleşecek. Artık, hiç çekinmeden günün yavan ve yayvan şiiri, Sezai Karakoç şiirinin neresinde duruyor, sorusunu sorabiliriz. Çünkü yürürdeki hâkim şiir hastalıklı, bizden doğmuş değil, ne yazık ki büyük oranda Batı’nın genlerini taşıyor, Yahya Kemal’e uzanamıyor. Bu yüzden ta başından beri, modern sanrılı şiir yazma gayreti içerisinde olmadım. Yüzlerce yıllık bir kendimden doğup yaşadığım zamanı daha iyi algılamaya çalışırsam zaten taze kan olacaktım şiirimize. Geçmişe gitmek oradan saf insanın hallerini, aşkını, hüznünü, ölümünü görüp hissetmek bizi sanılanın aksine çağdışı yapmaz, hatta bu kadim tecrübeler çağımızı daha derinlerden algılamamızı sağlar. II. Yeni şairlerinden öğrendiğim şeyler var elbette, şiirimizde önemli bir aşama, onları okumasaydım, bugün bunları konuşamazdım. Fakat düşünelim bir, II. Yeni şairlerinden kaç tanesi halkımızın inanışıyla barışık. Bizim “yerli-modern şiir”imiz Mehmet Âkif, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve sonrasındaki bizlerin katkısıyla gerçek şekline kavuşacaktır.    

Hamse, yeni şiirin kırklı yaşları gibi, ilk kemale eren eseri olarak duruyor karşımızda. Bundan sonraki kuşağın da şiir konusunda bir şeyi iyi anlamalarına yardımcı olacak, diye düşünüyorum. Mesela şiir arabasının direksiyonuna geçebilmeniz için ehliyet almak bayağı zorlaşacak, torpil falan da işe yaramayacak, ne dersiniz?

Aslında yazılan bütün nitelikli şiirler, ayağa düşürülmeye çalışılan günümüz şiir dili için önemli katkıdır. Görüyorum -kimisi hakkında yazdım da-, gerçek şiirin soluk alıp verdiği kenar semtlerimiz var, yavaştan merkezileşiyor da. Güneş doğduğunda dünyayı aydınlattığını sanan yıldızlar (popülerler) kaybolur, değil mi? O kadar yani. Adam kayırmaca, rüşvet vs. grip gibi bir şey, ne yaparsanız yapın birinden ötekine geçiyor, ondan kurtuluş yok gibi. Fuzuli’nin Şikâyet-name’sini bilirsin. Hatta Divan-ı Hikmet’te bile bu bağlamda mısralar okumuştum.  

Biliriz ki ilham; insani bir şey, insani olanı devamlı içinde taşır. Size ilhamın yansıyışını öğrenebilir miyiz?

Yahya Kemal şiiri ‘aşk’ olarak ifade etmişti, bana bu tanımlama hissedilmeden yapılmış, daha çok aforizma gibi görünmüştü. Son dört beş yıldır, içimde aşka benzer bir şeyler taşıyorum, hiçbir beşeri münasebetin ulaşamayacağı bir yerde duruyor o, şiirler işte bu duygunun zamana ve mekâna göre değişen şiddeti oranında doğuyor. İtiraf edeyim, Yahya Kemal bir defa daha haklı çıktı ve şaşırttı beni.

Kitabınızda ‘Halk’ kelimesi o kadar çok geçmiyor, ama şiiriniz hem de iyi derecede halkçı. Kuru sosyal gerçekçilikten epey uzak bir yerde yeşeriyor. Ayrıca belirtmek istersek, ‘gerçeklik’  yeniden temize çekilmiş, sertleşmiş, bu gerçekliğin içinde ruh da bir gerçeklik olarak epey yer kaplıyor. Aksi düşünüldüğünde fazla somutluk şairi inkâra götürür mü, ne dersiniz?

Birey olarak ben de bu toplumun bir üyesiyim. Herkes gibi benim de canım yanıyor, bunları dile getirmek en doğal hakkım. “Sanat, sanat için midir, toplum için mi.” Sanat her şey içindir kardeşim. Niye poetik dayatmaların, daraltmaların içine düşelim ki. Bırakalım şiir nereye gitmek isterse oraya gitsin. Tabii, bazen ilham zannıyla şeytani vesveselerin peşine düşmeyecek kadar da donanımlı olmalı ve o anda susmayı başarabilmeliyiz. Sert göndermelerde bulunuyorum, çünkü “bu devirde en büyük sabırdır öfke” diye düşünmekteyim. Diğer yandan, halkçı değilim, halkım. İnsana, nesnelere ve eylemlere inançla yaklaşınca ortada hiçbir problem kalmıyor.      

 Vatan borcu- ahret borcu gibi duruyor, şiirleriniz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Herkesin bir yaratılış gayesi var, ben düşünmek, fikir üretmek ve şiir yazmak için yaratıldığımı hissediyorum, daha doğrusu buna inanıyorum. Bana bahşedilen yeteneğimin hakkını vermek zorundayım, bunu bir büyük ibadet olarak da algılıyorum. Bu ibadet anında hata yapmaktan, günaha girmekten ise korkmuyorum; çünkü hatalar ve günah benim en insani yanım, onlar beni, böbürlenmekten, şirke girmekten koruyor. “beklemeli baharı namaz kılar gibi şiire senin adınla başlamalı” demiştim. Diğer yandan “Hubbu’l-vatan min el-iman” düsturuna inanmaktayım.

Osman Serhat, kitabınızın arka kapağında, ironiyle şiirimizde bir ihtilâl yaptığınızı belirtmiş. Cemal Süreya, bence bu kitabı okusa kıskanırdı. İroniyi artık yeni şiirin can damarı olarak görebilir miyiz? Üstelik ironi şiirinize  ‘yeni bir gerçeklik’ katmış, buna da değinmenizi istiyorum.

Şiirimdeki ironi, tamamıyla benim. Hayata bu ironiyle bakmasam, gerçekten yatağa düşecek kadar hastalanırım, daha önce de bir söyleşimde belirtmiştim, ironi bana dayanma gücü veriyor, yoksa üstüme üstüme gelen şehre nasıl karşı koyabilirim. Yeni bir gerçeklikten kastın, olaylara farklı açılardan bakmaksa, evet bu özellik benim, yani Zafer Acar’ın hususi hayatında da fazlasıyla var, bu yönüyle ironi şiir yazarken bana destek veriyor. Hatta bazen Zafer Acar’la bile uğraşıyor. Bilirsin ironi, ele avuca sığmaz çok muzip biridir.   

Günümüz şiir ortamının kendisi aslında ironik. Gelecek kuşaklar sanırım en çok da iyi şairleri yok sayma girişimlerindeki ironiye gülecek. Sizin isminiz hasıraltı edilmeye çalışıldı. Kader olarak, dışlanma konusunda Sezai Karakoç ile kesiştiğinizi düşünüyorum?

Ne diyeyim, kaderimi alır bağrıma basarım, öyle de yaptım.

Önce Türk şiiri adına, sonra kendi adıma bu sohbet için teşekkür ediyorum size.

Ben de teşekkür ederim.





Soran: Asım Gültekin

Cevaplayan: Zafer Acar

Şiir, hayatınızın neresinde duruyor?

Aslında, “hayatım şiirin neresinde duruyor” doğru soru bu olmalı sanki. Şiir, ihtiyarlamasa da oldukça yaşlıdır, gelecekte de var olacak, benim kısacık ömrümdeki şiirsel verimin, genel manadaki şiirle kıyaslanması mümkün değil. Fakat işte bu derin ve hacimli yapıya bir şeyler katabilmek, su yüzeyinde minik halka oluşturacak taş atabilmek beni mutlu etmektedir.

“Şiir, benim hayatımdır” şeklinde bir beylik söz etmeyeceğim. Bu söz beni kasıyor, şiirimin akışını engelliyor adeta. Ne yaparsam yapayım, sakin bir ruh haliyle daha başarılı oluyorum. Şiir önemli elbette, ancak daha önemli şeyler de var. Benim için şiir amaç değil, insanı keşfetmeme yarayan bir araçtır sadece. Eğlence olsun diye şiir yazmıyorum, müzik yapmaya, insanları eğlendirmeye çalışmıyorum. Bunu orta zekâ herkes, birazcık yetenekliyse başarabilir. Yazdıklarımız, insan hayatında bir şeyler değiştirmiyor ve insanı manevi anlamda yüceltmiyorsa o metinler bence şiir değildir. Dergileri karıştırıyorum, şiir zannıyla yayımlanmış metinlerin birçoğu yaradan/şifadan doğmuyor, nedensiz ve sonuçsuz. Ben yemiyorum bu metinleri, içmiyorum.     

“Hamse” modern bir eser midir?

Ben, tarihin hokkasına kalemimi batırarak günümüzü yazıyorum. Böyle olunca bir eserin günün ötesine uzanacağına inanıyorum. Bugüne kalan kült kitaplarda bunu gördüm. Kendimizden öncesinden habersizsek kendimizden sonrasına aktaracak fikirlerimiz, uyarıcı nitelikte bilgeliğimiz ve basiretle verebilecek haberlerimiz olmayacaktır. Yahya Kemal’in şiiri, Necatigil’in Divançe’si, Turgut Uyar’ın Divan’ı ve Sezai Karakoç bütünlüğü benden önceki klasik şiirin modern zamandaki somut örnekleridir. Yaptığım şeyin modern şiir içerisinde de bir uzantısı, geleneği var. Ama ayırt edecek olursak benim klasik şiir algılayışım Yahya Kemal ve süreğinde Sezai Karakoç kaynaklıdır. Onlar geleneği sadece estetik malzeme olarak görmemiş, içselleştirmeyi başarmışlardır. Muhtemelen “Hamse”ye post-modern diyeceklerdir, diyenler de oldu. Ne derlerse desinler ben geçmişin-şimdinin ve geleceğin yani tüm zamanların şiirini yazmak istiyorum. Kendinize bir kip seçin deseniz, ben hiç mi hiç kuşku duymadan geniş zamana talip olurum.

Şiirinizdeki coşku, yaşantınızdakiyle paralellik gösteriyor mu?

Aslında evet, günü coşkuyla yaşamayı severim, günün her saatinde bende aynı heyecan olmuyor elbette, lakin şiirlerimin hemen hemen hepsi hareketin içinden çıkıyor. Acılarımı, hüzünlerimi dahi coşkuyla yaşayan biriyim. İç dünyamdaki inişleri çıkışları daha yazabilmiş değilim. İçerimdeki ben ile dışarımdaki ben sürekli birbirlerine sürprizler yapıyor. Şiirlerim işte bu sürprizler bütünüdür. Bugüne dek dinginlik zannıyla miskinliğin şiiri çok yazıldı. Ben dinginliği dahi Yahya Kemal gibi kanlı savaşların, hırçın dalgaların içerisinden koparıp almaya çalışıyorum. “Şiir, yaşantıdan doğar,” sözü de yanlış anlaşılmakta. Bence, yaşanamayanlar da yaşantımızın bir parçasıdır aslında. Bir şey, düşünce haline gelmişse pratikteki şeklini görmesek de yaşantımıza dâhil olmuş demektir. Bir cinayete şahit olmak, olay içerisinde figüran konumunda bulunsak da bizi o cinayete ortak eder. Irak, bizim yaşantımızın bir parçası değildir diyebilir miyiz. Bilişim çağında dünya, bizim yaşantımızın bir parçası olmuştur artık, bu nedenle şairin deneyimleri sonsuz durumdadır, şair, enerjisi oranında istediği kadar yazabilir. Bir de empati denilen insani yönümüz var ki, buna kimse engel olamaz. Lakin bunca yaşantıya rağmen şairlerimiz velut olamıyorlar. Çünkü modernizm ile birlikte çoğalmaya karşı kendilerini konumlandırmakta insanlar ve tek çocuktan sonra döl yataklarını bağlatmaktalar. Zihinsel-hadımlık bir hastalık haline gelmiş durumda. Bunun şiirdeki karşılığı ise az ve minnacık yazmak oluyor. Klasik dönem şairlerinin onca teknolojik imkânsızlığa rağmen onca eser yazmalarının sebebini ben bu psikolojik nedene bağlayabiliyorum. Cumhuriyet sonrasında istisnaları saymazsak şairlerimizin çoğunun, incecik şiir bütünlükleri bulunmaktadır.          

Düşmanı çok bir şairsiniz, bunun nedeni üzerine düşündünüz mü?

Muhtemelen fincancı katırlarını ürkütüyorum, iyi işler yapıyorumdur. Düşmanımın olması, iyi işler yaptığımın teminatıdır, desem yanlış olmaz. Severim ben düşmanı, şahsiyetli ise tabii, bana güç verir düşman. Ben inandığımı yapmaya çalışıyorum, gerçekler uğruna gözümü daldan budaktan sakınmıyorum. Birilerinin canını yakıyorsam, inanın bu keyfi davranışımdan değil, bir yanlışı düzeltmek isteğimden kaynaklanıyordur. Bu durum hakiki okurun dikkatinden kaçmıyordur elbette. Ayrıca ben düşmanımın çok olduğuna da inanmıyorum. Bu, psikolojik durumdur, kötü-iğrenç-pis koku yani necaset daha rahatsız edici ve çığırtkandır, her zaman olduğundan fazla ve güçlü-etkili görünür. İyi her daim dingindir. Düşmanım birkaçı geçmez. Diğerleri onların akılsız yandaşları, yaltakçılarıdır, kendi öfkeleriyle değil ödünç öfkelerle bana saldırıyorlar, bu ise çabuk geçer, söner.      

Yaşayan son hamse şairi sıfatını sizden sonra almaya niyetlenenler olacak mıdır? Sizden önceki hamse şairleri kimlerdir?

Genceli Nizami -12. Yüzyıl-, Ali Şir Nevai, Hamdullah Hamdi, Behişti, Celili gibi şairlerimiz Hamse sahibidir. Hamse, Arapça beş, demektir. Divan şairleri beş mesneviyi bir araya getirip bu isim altında toplarlarmış. Ben mesnevi yazmadıysam da, moder şiir öğretisini temize çekerek kendimin ve toplumun hikâyesini anlatmaktayım. Her şiir sonuçta bir fikirden doğar ve bu fikrin de bir doğuş hikâyesi vardır, açık veya örtülü, fark etmez. Bu poetik bakıştan yola çıkarak kitabımın adını “Hamse” koydum. Aslında niyetim, her dosyamı ayrı ayrı kitap şeklinde yayımladıktan sonra böylesi bir bütünlüğe ulaşmaktı, ancak ülkemizdeki yayın politikasıyla örtüşmüyor şiir kitapları, bu yüzden bu alanla ilgili yayım yapmak pek kolay değil. Yer yer bazı yayınevleri prestij amaçlı şiir kitabı yayımlıyor, bu konuda pek başarılı olduklarını da söyleyemem, çünkü eğer yayıncı şiir ortamına yabancıysa, kötü niyetli bir kişinin eline düşüyor ve o kişi de yetenekli-yeteneksiz dostlarının kitabını basma yolunu tutuyor. Siz böylesi kliklere prim vermiyorsanız, şiir kitabınızı yayımlatmakta zorlanırsınız. Lakin bu zorluklar aslında sanatkârı gerçek anlamıyla var kılar. Birçok akranım şair, -gördüm- kendinden önceki şairlere yaltaklık yaparak kitaplarını bastırdılar, peki ne oldu, kendilerine dahi saygılarını kaybettiler, ciddi şeyler yazamıyorlar. Çünkü şiir, yüce olanla bağ kurabilen soylu ruhların işidir. Öylesi kişiler, alçak kapılardan dahi geçmek zorunda kalsalar, dizlerini kırarlar ancak, zalimler karşısında eğilmezler.    

Benden sonra “Hamse” yazacak şairler olur diye düşünüyorum, bu geleneği sürdürmek isteyenler çıkarsa çok da sevinirim. Aşılmak tedirginliği yaşamıyorum; çünkü bir eser güçlüyse, aşılamaz, sadece kişisel ve dönemsel farklılıklarla yeni çabalar gelip onun yanına yerleşir, bu da şiir adına sevinilmesi gereken bir durumdur.

Şiirlerinizi Yedi İklim dergisinde yayınlamayı tercih edişinizin bir/birkaç sebebi var mı?

Yedi İklim yerli bir dergi, duruşu olan bir dergi. Daha ilk gençlik yıllarımdan beri dertsiz-fikirsiz hiçbir işin kalıcı olabileceğine inanmadım. Düşündüklerimi ve hissettiklerimi özgürce yazmalıydım. Bu nedenle kendime en yakın dergiyi araştırıp bulmalıydım. Öyle yaptım. Yazmaya ilk başladığım yıllarda Yedi İklim öyle gençlerin, daha doğrusu popüler olmak niyetindeki gençlerin konuşlanabileceği yer değildi, hâlâ da öyle. Nam değil de ün peşinde olanların Yedi İklim’den uzak durmasını salık vermekteyiz. Her dergide görünmek isteyenlere pek iyi gözle bakmayız, bu kişilerin tek derdinin görünmek olduğu düşüncesine kapılırız. Gençler şu yanlış mantaliteyle hareket ediyorlar: Ben kimseye abi demem, bağlı değilim, ben şairim, biriciğim gibi. Bunu bize telkin eden ise modernizmdir. Evet, artık aileler tek çocukla kalıyor; çocuklar şımarık ve biraz da pervasız yetişiyor. Geçmişte olduğu gibi ortada geniş aile de yok, hepten çekirdek. Çocuğa, ebeveyn dışında çekidüzen veren bir abi veya abla bulunmamakta. Bu psikoloji şiire de yansıyor. Ne olur yani sizden yaşça büyük bir şaire, saygı gösterip abi deseniz. Önemli olan şiirinizin başına geçtiğinizde sonsuz özgürlerden olmanızdır. Genç arkadaşlar, daha şiir yolunda yürümeyi öğrenemeden yarışa kalkışıyorlar. Dur bakalım, sen yarışı hak ediyor musun. Çapın nedir, hızın ne kadardır. Bunun kararını ilk başta senden önceki şairler verecektir. Başarılı olduğunda ise senden sonraki şairler seni alkışlayacaktır. Akranlarının çoğu ise -karakterleri tam oluşmayanlar-, seni kıskanacaklardır ve bu kıskançlık toprağına gömüleceklerdir. Kimse bu ayrıntıları düşünmek istemiyor gibi.

Yedi İklim dergisinde kendi ev-içimin hallerini gördüm, kokusunu aldım, her yönüyle bana sıcak geldi, en önemlisi de kendimi istediğim gibi ifade edebileceğim bir mecra idi ve öyle oldu. Şiirlerimin ve yazılarımın hemen hemen hepsi yayın kurulundan geçti. Ben edebiyatımızdaki yanlışları düzeltmeyi, üstü örtülmeye, balçıkla sıvanmaya çalışılan doğruları çekinmeden gün ışığına çıkarmayı düstur edinmişim. Bu yanlışlıklar mecrasında –dergiler- yer almak beni değiştirir, asıl gayemizin karşısına geçirebilirdi, çünkü toydum, insan zamanla gerçek olgunluğa erişiyor. Yedi İklim bu anlamda benim için cephe, bir kale işlevindedir. Güç odaklarını karşınıza aldığınız için, Yedi İklim’de kalabilmek, sabırla tüm zorluklara dayanabilmek, var olabilmek öyle kolay değildir. Yedi İklim, dergiler içerisindeki en dar kapıdır. İşte ben, somut örnek, yıllarca görmezden gelindim. Kim tarafından, edebiyatın köşe başlarını kapmış kör adamlar tarafından, günü gelecek bu körlükleri yine işlerine yarayacak, bu köşe başlarında dilenecekler. Yine de her şeye rağmen her daim, az da olsa bizim okurumuz vardı, gerçekti. Çünkü biz gerçektik.

Artık materyalist değil, emperyalist bir şiir yazılıyor, diyorsunuz. Bu durum kendisini Müslüman havzada gören şairler için de geçerli mi?

Nasıl ki, emperyalizm ilk başta geri kalmış yoksul memleketleri ve devamında Müslümanları vurmuşsa şiirde de bu durum böyle gerçekleşmiştir, diyebilirim. Geçmişi açıp bakın, birçok derginin şair-öykücü-eleştirmen mezarlığı olduğunu göreceksiniz. Nedeni şu: Yanlış yönlendirmeler. Dergi editörü, bir akademiyi ayakta tutan profesör gibidir. Eğer editör yeterli değilse o dergi okulundan sözü dinlenir, hükmü geçer bir isim çıkamayacaktır. Kişi ne denli yetenekli olursa olsun, edebiyat içi eğitimden geçmesi gerekiyor. Geride imza bırakan dergileri karıştırdığımızda o dergilerin ufuklu kişiler tarafından yönetildiğini görmekteyiz. Evet, yetersiz editör şairini-öykücü veya eleştirmenini sömürür, bu şekilde ayakta kalmaya çalışır, fakat diğer yandan kanı emilen gençler edebiyat cephesinde zayıf düşer, sonra unutulur giderler. Bugün her kesimde gençleri, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde-bence hiç fark etmez, işin içinde insan varsa hiçbir kusur affedilemez- kullanan dergilerin ve bu dergilerin saçma sapan şiir politikalarının olduğunu hepimiz bilmekteyiz.

İnanmayan kesim zaten şiiri tüketti. Dikkatli eleştirmenler onları incelediğinde, onların duyuşumuz-imajımızı nasıl kendi şiirlerine devşirdiklerine şahit olacaklardır. Bizim şiirimiz içimizden birileri tarafından, inanmayanlara şirin görünmek ve onlardan bir uyduruk şair payesi alabilmek için sabote ediliyor bence, yazık o adamlara, onların yedikleri ekmeğe, içtikleri suya bence yazık. Düşman demiştin ya, bunları söyleyen adamın düşmanı olmaz olur mu?  

Yaşlanıp bunadığı halde konuşmaya devam eden şairler, saçmalamaların veyahut gevezeliğin pençesine düşüyor çoğunlukla diyorsunuz, kimler mesela? Bir kısmının ismini verir misiniz? –taşlanmanıza neden olabilecek isimler hariç tabii-

Dağlaca, son yıllardaki şiirlerini yazmasa daha iyi olurdu diye düşünüyorum. İlhan Berk meselâ, ölene dek yazdı. Kitap-lık’ta Berk’in 87 yaşında yazdığı pornografik şiirlerini okuduk. Kimi saf-salak ise bu şiirlere bayıldı. İlhan Berk, o şiirleriyle ben hâlâ sağlıklı spermlere sahip şairim imajı yaratmak istedi sanki. Sen ahlakçı mısın diye soranlar olabilir, evet atalarım gibi şiirin edep işi olduğuna inanıyorum. Şairlerin fantezilerini dile getirdiği bir mecra olamaz şiir, olmamalıdır da. Şiir çok çetin bir uğraşken, şairlerin iktidarlarını kaybettikleri yıllarda bu sanatla iç içelikleri bana çok da sahih gelmiyor. Şair; öykücü veya romancıya göre yıpranma payını da düşünerek şiirden erken emekli olmalıdır. Bunu başaran şairlerimiz var.

[Cahillerin taşı başımı yaramaz dostum, biliyorum o şairin ismini söylediğim zaman bu sitenin GYY olarak daha çok sen taşlanırsın, korkma dostum rahat ol, hem o şair de şiiri bıraksa iyi olmaz mı? Zaten yeterince yazmış. Son zamanlarda yazdıkları gençler üzerinde kolaycılığı nedeniyle yanıltıcı oluyor. Yaptığı, hayırlı bir iş değil yani.]

Peki sen kaç yaşına kadar şiir yazmayı düşünüyorsun?

“Retorik” adlı kitabında Aristotales “Beden, otuzundan otuz beşine kadar, zihin yaklaşık otuz dokuzuna kadar en olgun çağındadır.” şeklinde benim de önemsediğim bir saptamada bulunur. Şuan 33 yaşımdayım, zamanımı dolu dolu geçirmeye çalışıyorum. Yaş ilerledikçe enerjimin azalacağını bilmekteyim, bu yüzden çok gecikmeden geride dişe dokunur eserler bırakma gayesi ve çabası içerisindeyim. Şiirimi tamamladıktan sonra, burası önemli, ilhamın karşı konulamaz hücumuna ne zaman dur diyebilirsem işte o zaman yazmayı bırakacağım. Yani ölene dek şiir yazmak arzusunda değilim. Belli bir yaştan sonra gençleri okumak isterim.

Söyleşi için teşekkür ederim.

Ne demek dostum, ben de teşekkür ederim.





Soran: Yavuz Altınışık

Cevaplayan: Zafer Acar

Öncelikle kitabın hayırlı olsun.

Sağol Yavuz.

Edebiyat geleneği içerisinden bakacak olursam: Peygamber isimlerine yapılan atıflar ve alttan alta kendini hissettiren metafizik gerilim gibi birçok unsur seni Sezai Karakoç’a akraba kılıyor.

Evet bu, tesadüfi değil bilinçli bir akrabalıktır, aynı medeniyetin bireyleriyiz çünkü. Meselâ Sezai Karakoç’un da Mehmet Âkif, Yahya Kemal, Necip Fazıl gibi büyük isimlerle kan bağı –büyük şairden büyük şaire devreden hakikatler- bulunmakta. Soylu bir aileden kız almaya benzer bu, kolay elde edilemez. En azından karşındaki kişiye denk bir varlığa, zenginliğe sahip olman ve kendini her bakımdan ispatlaman lazım. Yoksa yeni neslin senin soyundan gelmesini sağlayacak genetik güçten ve enerjiden yoksun kalırsın. Modern dönemde dillere pelesenk olan “şairin biriciklik”i ne yazık ki soysuzlukla, piçlikle karıştırılır oldu.

Senin şiirin divan edebiyatına ait olan bir sesi modern bir duyarlıkla yoğuruyor adeta. Bu anlamda daha güncel dili şiir adına kurgulamak varken divan edebiyatı dilini yenilemeye çalışmanın sebebi var mı?

“Dil”den kastının, göstergeler bütünü olduğunu zannediyorum. Ben kelimeleri ve sentakslarıyla eski bir dili değil; aşk, ölüm, hüzün, ayrılık gibi temaları, hiçbir zaman değişmeyen insan özünden yola çıkarak, konuşma dilinde her daim gizli bulunan kurucu nitelikteki bir yıkıcılığı yanıma alarak kendime ait taze bir sesle yenilemeye çalışıyorum. Geçip giden hayatı seyre dalmıyorum, yaşıyorum ve tam anlamıyla adlandıramadığım duygularımı atalarımın benzer tecrübelerinden yararlanarak daha sağlam imajlarla dokunulur hale getiriyorum. Bunun nesi yanlış olabilir ki. 

Kitabının “ShaRAB-name” bölümü tasavvuf ve divan edebiyatı çerçevesinde ilerleyen modern bir söyleyişe sahip. Bu anlamda farklılığın su götürmez. Fakat diğer yandan eski bir tarzla yeni şeyler söylemeye kalkışmak şiirsel anlamda bir risk taşımıyor mu?

Demin söylediğim gibi, tam tersine yeni bir tarzla bize unutturulmaya çalışılan, eskimez hakikatleri dile getirmeye çalıştım. Şiirlerimi, katı bir muhafazakârlıkla aruza uygun olarak Arapça, Farsça kelime ve tamlamalarla yazsaydım tarzımın eksiliğinden söz edilebilirdi. Ki bu konu yaklaşık 50 yıl önce çözümlenmiştir. Burada tekrar etmeye lüzum yok bence. 

“ShaRABname”de şarap ve günah gibi kavramlara sembolik anlamda övgüler yağdırıyorsun. Buna dayanarak “ShaRAB-name” için bir Ömer Hayyam güzellemesi de diyebilir miyiz?

“ShaRAB-name”nin sadece birkaç bendi için bu söylenebilir. Fakat, “ShaRAB-name” sadece bir şaire değil, divan şiirinden bugüne Batı’yı da dâhil ederek söylüyorum, birçok şaire yeni imajlarla selam çakar. 

“Şiir camisi”, “iki mısra namaz kılmak”, “kalbimin boşluğuymuş Allah”, “tanrıya benzeyen şair tabiatım”, “şair tanrım”, ” kalbime atlayıp tanrıyı aşacağım” gibi benzetmeler yaparken gelecek eleştirilerden ya da okuyucunun tepkisinden endişe duymadın mı?

Açıkçası ben, okuru değil şiiri önemsiyorum. Bu tavrımı da dolaylı bir şekilde okura saygı olarak görmek gerek. Sap saman yazıp okurun önüne koymuyorum.

Bir mısranda “ama ben her seferinde lirik şiirlerle seslendim herkese” diyorsun fakat yazdığın şiirlerin uzunluğu bu lirizmi yer yer kesintiye uğratmıyor mu?

Doğrudur. Bunun bende poetik bir arkaplanı bulunmakta. Maraton, sürekli hızlı koşarak tamamlanamaz, değil mi, yer yer şairin ve okurun nefeslenmesine müsaade edilmeli? Yani bendeki coşkuyu dizginlemek için de ayrı bir emek sarf ediyorum.   

“Kök-çıkış” olarak divan şiirine yaslanan bir şiirin olmasına rağmen “Şair ve”, “Ring” gibi bazı şiirlerinde biçimsel denemelere gitmişsin. Kitabın kapağındaki Guillaume  Apollinaire’in de şiirini ekleyerek şöyle sorayım; biçimsellik ve deneyselliğin Zafer Acar’ın şiirinde duracağı yer neresidir?

Biçimsel şiirlere modern şiirin her döneminde ilgi olmuştur; bende de bu ilginin oluşmasını yadırgamamak gerek. Üniversite yıllarımda Ahmet Necdet’in “Çağdaş Fransız Şiiri” antolojisi uzun süre elimden düşmemişti. Apollinarie’in şiirleri çok ilgimi çekmişti. O yıllarda çıkardığım “Kırık Saz” adlı dergimde bu imrenmenin izlerine de rastlanır. Bu durum bende yeni değil yani. Yeni yetme biçimciler-görselciler falan fişmekan neyse, bu tekniğin kendilerine ait olduğunu ortama dikte etmeye çalışıyorlar. Mesnetsiz bir şekilde bana da saldırdılar. Güldüm. Dikkat edersen son zamanlarda sesleri kısıldı-kesildi.      

“Doktor” şiirinde “ana dinim türkçe” diye ilginç bir mısra var.  Dille din arasındaki ayrılmaz bütünlüğe güzel bir örnek.

Teşekkür ederim. Dili olmayanın bir dini olamaz. Bütün kutsal kitaplar bir dille kaimdir vs. Bilirsin bu konu çok dallı-budaklı-yapraklı.      

I Love You’m şiiri içten içe duyulan bir siyaseti barındırıyor. Afrika’nın açlığından kendi zenginini yaratan iktidarlara, doktorlardan eşcinsellere, mezarcılardan faili meçhullere kadar uzanan bir coğrafyaya sahip. Şiirinde nasıl bir siyaset izlemektesin?

Buna siyasetten çok, medeniyet bilinci, insanlık acısı, empatisi desek daha doğru olur. Siyaseti, olaylar ve durumlar karşısında menfaat elde etme, saman alevinden bir duruş sergileme olarak algılıyorum. 

Genel anlamda günümüz şiirini nasıl değerlendiriyorsun?

Bir defa, popüler taşkınlıkları, görsel ve biçimsel kirlilikleri şiirin dışında tutuyorum. Gerçek şiir üzerinden değerlendirme yapacak olursam: XX. yüzyıl Türk şiiri, bir önceki yüzyıla göre daha atak ve diriydi, kendini aradı yıllarca, 1950 sonrasında ise dünya şiirinin en güçlü damarı oldu. Gövermekte olan XXI. yüzyıl Türk şiiri, Batı şiirini etkileyecek nitelikteki şairlere gebedir, çıkarımında bulunmak, artık bir kehanet olarak görülmemelidir.

Söyleşi için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.





Soran: Aykut Nasip Kelebek

Cevaplayan: Zafer Acar                  

(Yedi İklim, 2010)

Merhaba. Öncelikle “Hamse”miz Türk şiirine hayırlı olsun, demek isterim.

Teşekkür ederim.

Konuşacak çok şey olunca insan konuya nereden başlayacağını tam bilemiyor. Bu yüzden beni rahatsız eden bir yakın zaman olayıyla söyleşiye giriş yapmak isterim: Geçenlerde bir büyüğümle konuşuyorum. Bana şöyle bir şeyler söyledi: şiir kısa olmalı, bir iki kuvvetli mısra söylemeli ve vurup geçmeli. Bu sözler başta sevimli, art niyetsiz ve hatta bir noktada kuramsal geliyor insana. Fakat bu sözleri söyleyen insan, ardından, bu zamanda kimsenin sanata edebiyata ayıracak fazla zamanı yok gibi enteresan ve de bir hayli itici bir laf edince gözünüzde kendisinin ve söylediklerinin hiçbir itibarı kalmıyor. Aslında bu zihniyet, kitlelerin şiire nasıl baktığını anlamamız açısından da bir işaret fişeği bize. Ve bu insanların sanata-edebiyata ayırdıkları vaktin büyük çoğunluğunu irili-ufaklı romanlar dolduruyor. Peki buradaki sıkıntı nedir? Neden insanlar altı-yedi yüz sayfalık ve okunması günler alan romanların bir an evvel piyasaya sürülmesi için internet sitelerinde gruplar açıp türlü türlü etkinlikler yaparken bir şiire on-on beş mısrayı dahi çok görüyorlar. Neden şiire zaman ayırmak istemiyorlar, neden olabildiği kadar kısa şiir arıyorlar?

Şiirin okuru, her dönemde azdı; içinde bulunduğumuz zaman diliminde bu azalma katmerlendi. Azalan okura azalan mısralarla destek olmak elbette anlamsız. Kısa şiirler yazılabilir, ancak yanlış olan kısa şiire saplanıp kalmaktır. Modern insan, reklam metinlerinde, şarkı sözlerinde vs. zaten birçok çarpıcı sözle karşılaşıyor. Şiirdeki bu inanış, artık geçerliliğini yitirmiş bulunmakta. Ölçülüp tartılmamış böylesi bir düşünceyle şair, işin ta en başından tuzağa düşmüş oluyor. Roman okumak kolay, fakat şiirin karmaşık yapısıyla kimse uğraşmak istemiyor. Bence biz öncelikle şiirimizdeki problemleri halletmeliyiz. 

Bir de okurumuzun çok olması şart değil, bugün için akıllı tek bir okuru olan şair kazanmış demektir. Yahya Kemal’i kim hatırlarda tuttu: Ahmet Hamdi Tanpınar. Diğer çabaları unutmuyorum ama başrolde o vardı. Şair, hangi şartlarda bulunursa bulunsun kendine güveni yitirmemeli, ye’se kapılmamalı.

Şiirin edebiyatımızın temel taşı olduğuna inanan şairler yayımladıkları şiir kitaplarının en çok 2-3 bin kişi tarafından okunmasının ardından “şiir elitist bir sanattır” şeklinde temellendirmeye girişiyorlar. Şiirin bu ülkede büyük kalabalıklarca okunan bir sanat olacağı günler gelmeyecek mi?

Sadece şiir değil, aslında bütün sanatlar eski çağlardan beri zengin ve seçkin zümrenin işidir. Roma’da köleler çalışır, efendiler felsefi tartışmalar yapar, sanat üretirlermiş. Tarlada çalışan köylülerin ve kölelerin okuma yazma bilmesine, kültürlenmesine bir gereksinim duyulmamıştır. Aslında düşünmek, maddiyatla gerçekleşebilecek bir edim. Mesela sen, şiiri yakın takibe almış birisin; eğer ekonomik durumun yeterli olmasa dergileri, yeni çıkan kitapları takip etme ihtimalin olabilir miydi? Ki hâlâ, iyi okullarda okuyarak ilköğretim yıllarında birkaç dil birden öğrenenler zengin kesimin çocuklarıdır. Anadolu’dan büyük şehirlere gelip yerleşen çok az kişi hayallerine ulaşabiliyor; onlar ise arkaları çok sağlam olmadığından belli bir yerden sonra yükselemiyorlar. Gerçi son yıllarda bu durum değişir gibi oldu. Ama yeterli değil. Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri aslında ülkeyi 70-80 aile yönetmekte. Bir adamın varoşlardan gelip de kendisini onlara kabul ettirmesi öyle pek kolay değildir. Edebiyatta da bu böyledir; ancak son 50 yıldır edebiyatta bizim lehimize büyük kırılmalar yaşanıyor, bu da sevindirici.  

Orhan Veli; şiiri, kapitalist seçkinlerden kurtarmaya çalıştı, fakat manevi tarafını öldürerek ayağa düşürdü, onun ilkindeki yıkıcı başarısı ikincisinde kurucu halde tezahür etseydi şiirimiz bugünkü gücüne belki 20 yıl önce ulaşacaktı. Bir yanlış, bir doğruyu götürür şiirde; hataya yer yoktur. Orhan Veli konusu tartışılıyor, bence öyle bir zaman gelecek ki, edebiyat tarihi yeniden yazılacak ve çoğu taşın yeri değişecek. O günleri şimdiden özlüyorum.

II. Yeni şairleri seçkin bir şiirin peşindeydi. İlk dönemler şiiri okunmaz hale getirmişlerdi. Dönemin iki yetenekli genci: Sezai Karakoç ve onun etkisiyle şiire başlayan ve hızlı bir şekilde mesafe kat eden Cemal Süreya’dır. II. Yeni’yi bu iki şair, özellikle de Sezai Karakoç olmasaydı kesinlikle sevemezdim. Cemal Süreya’nın gücü yeni şiirin ilk yıllarındaki sorunları çözmeye yetmezdi; fakat Sezai Karakoç; hükümleriyle bir devlet gibidir,  Orhan Veli ve arkadaşlarıyla irtifa kaybeden şiiri tekrar bulutların üzerine çıkarmış, insan ruhunun macerasını tek başına yaşamış ve dünyanın topografyasını çekmiştir. 

Şiirin büyük kalabalıklarca okunan bir sanat olması mümkün görünmüyor. Bir metin büyük kalabalıklarca okunuyorsa o şiir değildir. Diyelim bugün bizim yazdığımız şiirler her kesim tarafından kabul görüp okunuyor; bil ki o anda başka bir yerde bizim şiirimizi yok edecek bir gerçek şiir doğuyordur. Şiir, çok şükür zengin zümrenin elinden kurtulmuş durumda, fakat hiçbir zaman seçkinlikten kurtulamaz.

Bazı popüler türlerden biridir roman; şiirin yaşam alanına tecavüz etmiş ve böylece yaygınlığını artırmıştır. Nerede bir popülerlik varsa, orada muhakkak haksızlığa uğrayan, coğrafyası işgal edilmiş bir ezilen vardır. Düşündüm: en azından yalın ve nitelikten ödün vermeyen soluklu şiirlerle romanın hegemonyasını, hareket alanını azıcık da olsa daraltabilirim. Soluklu şiirde tek amacım bu değildi elbette. Ancak ortada 60 yıldır aşılamamış böylesi bir problem var.  Başka iyi şairlerin soluklu katkısıyla yavanlaşan romana da bir yön verebiliriz. Şiirin olduğu kadar, romanın da gerçek şaire ihtiyacı var. Gerekirse şair, Unamuno gibi romana müdahale ederek sahte popüler romancıların sahneden çekilmesini sağlayabilir, şiirin kaybedilimiş topraklarını ele geçirebilir. Bu konu üzerine bence bütün şairler düşünmeli, şiir yazıp kenara çekilmek yetmiyor, düşünmeli.      

Her şair sorunları çözme yeteneğine sahip olabilir mi?

Değil elbette. Sorunları çözmek kolay değil, sağlam ve analitik-diyalektik düşünen kafalara ihtiyaç var. Yahya Kemal öyleydi. Sezai Karkoç da öyle, sadece ciddi konuları irdelediği eserlerinde değil, onunla birkaç defa dahi görüşenler bilir, güncel meselelere bakışında da son derece titiz ve buluşçudur. Bu yeti bence sonradan kazanılmıyor, şairlik gibi doğuştan gelmekte, biraz genetik belki de. Şiirsel sorunları konuşarak ya da düzyazıyla çözemezsiniz. Ortaya dört başı mamur bir poetik metin de koysanız, meydanda şiir yoksa bu metin yemek tarifesinden daha değerli görülmeyecektir. Cevap, şiirle verilmeli ki anlaşılsın.

Şiire ilk başladığınızdan bugüne en fazla neye dikkat ettiniz?

Çalışmaya, çok çalışmaya, çok çok çalışmaya dikkat ettim. Benden önceki şiiri derinlemesine inceledim, adeta didik didik ettim. Bu durum, bana bir güven verdi, tekrara düşmememi ve yapacağım yeniliklerde atak olmamı sağladı. 2000’yılından beri kafamı hep yapılabilecek yenilikler doğrultusunda işlettim, 1996’dan beri ise neredeyse tek bir günüm şiirsiz geçmemiştir, belki bir saatim bile. Geçmişi incelerken günceli elden kaçırmadım. Evet, bugün 15-20 dergi elimden geçiyor, bunların bir çoğunda okumaya değer metin bulmakta zorlanıyorum. Bugün itibariyle dergilerin çoğu, bana günceli bilmek dışında bir şey katmıyor, fakat günün nabzını kontrol etmek için bu takip şart. Bilhassa son on yıldır süren bu çalışmalarım, Müslüman Türk halkının şiirini edebiyatımıza yerleştirmeye yöneliktir. Lakin şiirim Allah sağlık verdiği müddetçe kendi içinde yenilenerek devam edecektir. Çalışıp üretmeden yüzyıla hâkim olamazsınız, yüzyılı kargaların elinden alamazsınız. Bir iki kişi başaramaz bu işi, bu yüzden mektep olmak gayretindeyiz de. Biz gemisini kurtaran kaptan değil, gemileri yakan kutlu kişi olmalıyız, medeniyetimiz ve dolayısıyla insanlık adına. 

Kendinizi hangi şairler silsilesine ekliyorsunuz?

Bunun cevabını verebilir miyim, tam olarak bilemiyorum. Çünkü bazen insanın gönlündeki ve aklındaki ile yaptıkları örtüşmeyebiliyor. Yine de isim vermem gerekirse;

Homeros-Hz.Ali-Ebul El Maari-Ahmet Yesevi-Ömer Hayyam-Hacı Bektaş-ı Veli-Sadi Şirazi-Mevlana-Yunus Emre-Kaygusuz Abdal-Molla Camî-Hafız-ı Şirazi-Köroğlu-Necati Bey-Fuzuli-Baki-Shakespeare-Niyaz-i Mısri-Taşlıcalı Yahya-Nef’i-Şeyhülislam Yahya-Naili-Karacaoğlan- Nedim-Şeyh Galip-Goethe-Nietzsche-Cenap Şahabettin-Rilke-Rıza Tevfik-Mehmet Âkif- A.E.Poe-Baudelaire-Rimbaud-Lorca-Apollinaire-Yeats-Paund-T.S. Eliot-Yahya Kemal-Ahmet Haşim-Aşık Veysel-Necip Fazıl-Sezai Karakoç-Cahit Zarifoğlu-Erdem Bayazıt-Kamil Eşfak Berki-Osman Serhat-Haydar Ergülen-Necat Çavuş ve Cevdet Karal gibi şairlere kendimi akraba hissediyorum. Bu şairlerin hemen hemen hepsine çağdaşım üstat Sezai Karakoç rehberliğiyle ulaşmışımdır.

Bir ara bir usta şaire büyük şiir nedir gibi bir soru sormuştum ve o da bana, büyük şiir sorulmaması gereken bir soru gibi tatlı bir yanıt vermişti. Ama benim fikrimde değişen bir şey yok, ben hâlâ büyük şiirin neliğine karşı verilmesi gereken bir cevap olduğunu düşünüyorum. Hali hazırda sizinle bir söyleşi yapıyoruz. Siz büyük şiirin, büyük şaire epey bir benzediğini düşünmektesiniz.

Biraz öyle. Ama yine de eksikliğinden şüphe etmediğim bir tanımlama yapacak olursam, büyük şiir; kişiyi, kişinin bulunduğu mekanı, zamanı ve olayları hissettirmeden diplerden etkileyip değiştirebilmelidir. Şiir, geniş zamana hükmedebiliyorsa büyüktür. Yalnızca şimdiki zamanın, yalnızca geçmiş zamanın ya da gelecek zamanın şairi olmak istemez büyük şair. Ayrıca büyük şiir denilince uzun şiir akla gelir, bence öyle değil: Kısa lirik şiirler de büyük olabilir.

Birkaç örnek verebilir misiniz?

Necip Fazıl’ın “Çile” si –bence kısa bir şiirdir-, Sezai Karakoç’un Balkon”u. Peki neden? Demin söylediklerime, şiirin özeliyle ilgili birkaç şey daha eklemeliyim: çünkü bu ses, içselleştirilmiş bir medeniyet fikri, bir dava bilinciyle bireysel trajediden bütün insanlık huzursuzluğuna ulaşabiliyor. “Çile”de, kanlı bir fizikötesi gerilim; “Balkon”da ise fizikötesiyle de yetinmeyen, dahası nefesin tükendiği yerden başlayan masum bir ironik gerilim var. Bu şiirler büyüktür, çünkü ikisi de bize 300 yıllık yenilgimizin macerasını yaşatır. “Çile” bireyseli, “Balkon” ise toplumsalı önceleyerek “an” gibi kısacık ama sonsuz bir zamanın içerisinde lirik acıyı tatmamızı sağlar.      

Açıkçası, şiir, geçmiş zamana hükmedebileceğine pek aklım yatmıyor.

Şiiri sadece günümüz için yazmayız, zamanı bir bütün olarak görmeyi başarabilirsek: gelecek nesiller orada, karşımızda durmakta ve sizi dinlemekte. Gelecek nesillerin ruhu halihazırda var, ancak bekleme salonunda, sadece ete kemiğe bürünmeyi bekliyorlar, bizi ruhlar ilgilendiriyor tabii, bu yüzden şair, Tanrı gibi bütün zamanları (geçmiş, şimdi ve gelecek) aynı anda görebilmeli ve etkilemeyi başarabilmelidir. Yazdıklarımı bilmediğim bir coğrafyada 18 yaşında bir gencin okuyup etkilenmesi ile ötelerde Fuzuli, Nefi gibi ustaların okuyup etkilenmesi ihtimali ban göre aynıdır. Hem dinimize göre öldükten sonra da kişilerin sevap ve günah defterleri açıktır. -geride bıraktığı hayırlı veya hayırsız evlat, çeşme vb. bu durumda etkin rol oynar.- öte dünyadaki kişilerin konumlarının buradan değiştirilebileceği düşüncesinden insanın ötelere müdahale edebileceği sonucuna da varabiliriz. Fuzuli’nin bir beytinden etkilenerek aydınlık bir şiir yazsam –etkileyen de etkilenir, fiziki kuraldır-, Fuzuli’nin sevap defterine katkıda bulunmuş olmaz mıyım, onu bulunduğu yerden bir karış da olsa yukarıya çekmiş olmaz mıyım. Bunlar bir şairi etkilemek değil de nedir. Ayrıca Fuzuli’nin unutulmuş herhangi bir mazmununu yenileyip dirilterek Fuzuli şiirine etkide ve yorum katkısında bulunabilirim. Bunu yaptım da. Diğer yandan, onların öte dünyada da şiir yazdıklarına ve bizi okuyup bizden imgeler ç-aldıklarına inanmaktayım –böyle inanmak hoşuma gidiyor-. Fuzuli şiir yazmadan durabilir mi veyahut hayatı pahasına yazmaya, hicvetmeye bir an bile ara vermeyen Nef’i’yi cennetin baldan ırmakları-hurileri oyalayıp durdurabilir mi. Huriler, o büyük şairlerin kendileri için şiir yazmasını iştahla arzulamazlar mı.  

Büyük işler başarmış, hayatını vatanına, milletine vakfetmiş atalarımızı, en azından sevap defterleri kapanmasın için unutmamalıyız. Gelenek karşıtı modern zaman insnanın şimdiden gayrı bir zaman anlayışı yok, tek düşüncesi “an”ı yaşamak, zevk almak. Biz bu tuzağa düşmemeliyiz.

Ne zamandan sonra şiir dilinizde bir rahatlama meydana geldi?

Soluklu şiir yazmak; gerçekten kolay başarılacak bir iş değil. İlk defa üniversite üçüncü sınıftayken -1999- bir haftada 60-70 sayfalık defteri doldurmuştum, kırılganlığın ve hırçınlığın at başı gittiği bir ruh hali içerisindeydim. Ancak bu, benim amatörlük dönemimin ürünüydü. Şiirden iyi anlayan bir yakınım -teyze oğlu- vardı, ona göndermiştim. O, bana, şiirin fazlalıklardan dolayı zayıf göründüğünü ve tırpanlanması gerektiğini söylemişti. Düşününce, onun bu önerisinde haklı olduğu kanaatine vardım: Uzun bir çalışma sonunda şiir iki sayfaya inmişti. Ondan sonra şiirimi kısa tutmaya çalıştım. İlk kitabımdaki şiirler kısadır ve birbirlerini tamamlarlar; aslında sonradan baktığımda gördüm ki, o kitabımda da aslında tek bir şiir yazmışım, başlıkları kaldırdığınızda kitabı soluklu bir şiir gibi baştan sona okuyabilirsiniz.

Aslında şiirime iri yarı bir gövde kazandırmak niyetinde değildim. İlk kitabımdaki şiirler de oldukça özgündü, yepyeni bir üslupla yazılmıştı; çünkü o kitapta şair vardı, ben kendimi olduğu gibi yansıtmıştım, samimi bir “ben”di bu. Okuyanlar ve eleştiri kaleme alan arkadaşlar oldukça özgün ve sıcak bulmuşlardı “Coğrafi Delilik”i. 2005’te İzmit’te askerlik yapıyordum; Cevdet Karal ile Kadıköy’deki  Mefisto’da bir kaç saat sohbet ettik. Kitabımı beğendiğini, tematik bulduğunu, şiirlerde zekânın parıldadığını, yeni şiirler yazmakta bir süre zorlanacağımı söyledi. Ancak bir takım önerileri olacağını belirtti. Beş altı tane kitap önerisinde bulundu; bunlardan sadece Poe’nun “Şiirin İlkesi” adlı kitabını okumamıştım. Cevdet Karal: “Şiirinle ilgili uzun boylu yorum yapmak istemiyorum, kitabını bir defa okuyabildim, bu da şiir konusunda konuşmak için yeterli değil, Poe’yu oku, sana söylemek istediklerimin hepsi orada var,” dedi. Poe; mucizevi bir şekilde beni Coğrafi Delilik’teki kısalıktan caydırdı ve elimden tutup soluklu şiir vadisine bıraktı.

Hesaplaşma: Evvela kendinle hesaplaşma, sonra senden evvel gelen ve seninle aynı alanda at koşturmakta olanlarla hesaplaşma. Peki bu durum sizde nasıl gelişti? Gençlik yıllarınızda kendinizle nasıl bir hesaplaşmaya giriştiniz, bu hesaplaşma şu an hâlâ sürüyor mu ve size ne kattı? Ustaların eksikleri, açıkları var mıydı?

Ben aslında, hesaplaştığım şairlerin çoğunu şiirimde anmışımdır. Hem onlarla kavgalıyım, hem onlara tutkuyla bağlıyım. Yani bu hesaplaşma, oğlun babaya ergen olduğunu ispatlamaya çalışmasına benzer, kişilik gelişiminde bu şarttır, saygısızlığa asla yer yoktur. “Koçaklama”da bu konuyu “Ring” adlı müstakil şiirimde işlemiştim.

Eksikler mi, elbette: kendi dönemleri için kusursuz görünenler yeni zamanlarda yeterli bulunmayabilir. Bugün biz var olacaksak yeni zamanın eşliğinde meydana gelen bir takım eksiklik ve boşluk sayesinde var olacağız.

Eleştiri yazmak, şaire ne katar veya ondan ne alır?

Şair, ilhamın gelmediği zamanlarda, ilhamdan uzaklaşmamalı bence, ilhamı davet edebilecek başka şairlerin şiirleri üzerine düşünüp yazmalıdır. Şiire başladığımın ilk yıllarından beri bunu ben kendime prensip edindim. Faydalarını da çok gördüm. Eleştiri yazmak size hiçbir şey kaybettirmez, size düşman kazandırır.

90 Kuşağı’ndan herhangi bir şairle ciddi manada yakınlık kurmamanız şiirinize neler kazandırdı?

Yeni bakışlar ve çıkışlar için kuşakların birbirine karışmaması gerekir. Aynı kuşağın şairleri dahi, birbirine benzememek adına öyle sık görüşmemelidir de. Son günlerde tuhaf bir şekilde 90 ile 2000 Kuşağı’nı 2000’liler adı altında birleştirme çabası var. Yazdım, 2000 Kuşağı için bu bir tuzaktır, olgunluk dönemlerini yaşayan 90 Kuşağı bu şekilde 2000 Kuşağı’nı hegemonyası altına alıyor. Ya geçmişte olduğu gibi düzgün bir şekilde kuşaklar oluşacak ve her kuşak 10 yıllık çabanın ardından etraflıca tartışılacak ve böylece taşlar yerine oturacak; ya da hiçbir şekilde kuşaklardan bahsedilmeyecek. Öyle 2000’lilerdi filandı şekilde allem kallem etmek edebiyatımıza kargaşa dışında bir şey kazandırmaz.

Şiirimin özgünlüğünü biraz da hiçbir şiir çevresinde bulunmayışıma borçluyum. Sezai Karakoç gibi büyük şairlerin eserlerine eğildim daha ziyade ve ilk gençlik yıllarımdan itibaren sadece onunla tanışmayı istemiş, bunun için özel bir gayret sarf etmişimdir. Ne idiğü belirsiz megaloman şairlerle irtibata geçmenin bana pek bir şey katmayacağını düşünmüşümdür. Çevresine sürekli ilham dağıtanlara bir diyeceğim yok; ancak bazılarının kalbi yaşlanmıştır, gençlerin taze ilhamlarını sömürebilirler, böylelerine dikkat etmeli elbet. İstanbul’a yerleştikten sonra öngörülerimde yanılmadığımı fark ettim. Benim için yazarların kendileri değil, yazdıkları önemli olmuştur; yaşam hikâyeleri bana çok da gerekliymiş gibi gelmiyor, tabii edebiyat için bir zenginlik olduğu ise bir gerçek.  

İroniyle metafizik gerilimi bir arada daha önce böylesine bir başarıyla kullanan şair hatırlamıyorum. Genelde bu iki unsur birbirinden uzak tutulur.

Metafizik gerilime öyle her şair ulaşamaz. Bazen şairler kendilerindeki psikolojik rahatsızlıkları metafizik gerilim sanmakta. Necip Fazıl’daki belirgin bir metafizik gerilimdir, bu sıcak duyuş okuyucuya da şiddetle yansımaktadır, Necip Fazıl metafizik fırından hayat boyu çıkamamıştır, diyebiliriz. Bilmekteyiz ki, Necip Fazıl’ın yüzü dahi metafizik gerilimin somut göstergesi haline dönüşmüştür. Bu bağlamda bana Necip Fazıl şiirinin en belirgin eksikliği nedir, diye sorulsa: ironidir derim. O, hiçbir şekilde şiirinde gülümseyerek rahatlatmaya çalışmamış, yüzüne bir anlık bile dinlenme fırsatı vermemiş. Sezai Karakoç’taki ise mutmain olmuş nefsin mistik halidir, şair, ötelerden gelen şiddeti sağlam bir imanla karşılamayı başarmıştır. Onda yer yer ironi de vardır. “Balkon” meselâ.

Kişiliğim aşırı ciddiyetle espri arasında gidiş gelişler yaşıyor genelde. Bu bende bir denge, rahatlama yaratıyor. Yoksa –daha önce de bir söyleşimde belirttim- metafizik gerilimin şiirine dayanamazdım; bu hususta kendimi Necip Fazıl ve Sezai Karakoç kadar güçlü hissetmiyorum. Sanki ben, ironi şezlonguna cehennemde uzanmış şairim. Ateş yanı başımda, bazen nargile bile içmekteyim. Durumum bu.            

Şiirinizin bir tarafı uçarken bir tarafı sapa sağlam yere basıyor; bir taraftan pamuk şeker yerken şiiriniz diğer yandan cephede savaşıyor; bu kişilik çeşnisini çok az şairde görüyoruz.

Demek ki tamamen ben ile şiirim birbirimize benziyoruz. Daha doğrusu ben benziyorum şiirime. Şair ne ki, küçük çok küçük, şiir büyüktür. Şiirlerini büyük bir coşkuyla okuduğu bir şairle tanışan kaç okur hayal kırıklığı yaşamamıştır ki. Bunun sebebi, şiirin şairi aşan bir şey olmasıdır. Bilinçli okurlar, şairle şiir ayrımını elbette yapabiliyordur. Evet, şair pergel gibi yaşadığı toprağa bir ayağını basarak açılabildiği kadar ötelere açılmalıdır.

“Gerçek bilge, gerçek şairden de daha seyrek görünür. Bilgelik ve şiirsel söyleyiş gibi iki erdem bir kişide bir araya geldi mi, o zaman büyük şairle karşı karşıyayız demektir. İşte, bu tür şairler, yalnız içinde yetiştiği milletin değil, bütün dünyanın malı olurlar.” diyor T.S. Eliot. Mesela ilk kitabınız “Coğrafi Delilik” hakkında az da eleştiri kaleme alanlar hep bu bilge yönünüze ve kimseye benzemeyen kendi coğrafyasını kurmuş söyleyişinize değindiler. Bu şiir damarınız ilk kitabınızla tükenmedi, daha da cüsseleşip heybetli bir derinliğe doğru gelişti. Şiirinizin etkisinde kalmak istemeyenlerin yapacağı en doğru iş, sizi okumamaktır derim; gerçi o zaman da çağın şiirini kaçırmış olurlar.  

Sözünü ettiğin Eliot’ın bu makalesini ben de okumuş ve büyük oranda bu fikri benimsemiştim. Eliot, yanlış hatırlamıyorsam Hıristiyanlık bağlamında Avrupa eksenli bakıyordu şiire. Biz de İslam’ı merkezimize almalı, aynen dinimizin öğretisi gibi sadece Asya’yı değil, bütün kıtaları kucaklayıcı bakışımızla kuşatmalıyız. Şiirimizin sınırları olmamalı. Ne Doğu ne Batı yani.

Merkezde büyük şair varsa, onu okumasanız da ondan etkilenirsiniz. Ben böyle inanıyorum. İlham yağarken başkasının çatısına da düşer, sıçrar bir şekilde. Bunun kuramsal bir tarafı da var, Türk Edebiyatı dergisinde bu bağlamda bir yazı kaleme almıştım.    

Size bu şiirleri yazdıran poetikanızı çok merak ediyorum; artık yazmanız da bir ihtiyaç gibi geliyor bana; kendilikten bir akım oldunuz adeta; açtığınız yoldan, yolu genişleterek gitmek isteyen gençler olacaktır, -sizden etkilenen önceki kuşaklar çok önemli değil- sadece şiirinizden yola çıkarsalar uçurumdan düşme ihtimali söz konusu. Şiiriniz birçok sınırı zorluyor, kimi yerde inançları sarsıyor, yer yer kemikleşmiş yanlışları un ufak ediyor, nasıl aynı anda hem yıkıcı hem kurucu bir dil yakaladınız?

Aslında ne yaptığımın veya neyin peşinde olduğumun izleğini kimseye vermek arzusunda değilim. Bu define haritası gibi bir şey olurdu. “Genç Şaire Açık Mektup”larım şiir adına bazı işaretlerde bulunuyor, kimi günübirlik yönelimlerin eksikliklerini dile getiriyor; poetik anlamda asıl yazılarım zihnimde demlenmekte; fakat, yeni bir kuşak geliyor, has şiirin yol haritasına ihtiyaç duyanlar olacaktır elbet, onlar için bu yazıları programımda öne almayı, şiirimin bazı kodlarını vermeyi düşünüyorum. Diğer yandan, sahte şairleri gözümüzde büyütmeyelim, çünkü gerçek varlık belirince gölgelerin bir hükmü kalmıyor.

Bana öyle geliyor ki, yeni yüzyılın şiirini siz yazıyorsunuz, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bir Ahmet Haşim vardı ve yazdığı şiir (1909-10) ve “Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar” (1921) adlı metni nerdeyse yüzyılın her kuşağını etkilemişti, bu etkiyi üzerimizde hâlâ hissetmekteyiz. Sizin şiirinizin bunu da aşan -çünkü Ahmet Haşim’de bilgelik eksikti- bir işlevi olduğunu düşünüyorum. Şiirimizdeki tıkanıklığı giderecek bir şiir yazdınız.

Bir yenilikle gelen şair, çoğunlukla bunun farkında olmaz; evet söylediğin şeyleri mutlak anlamda başardım, demek bana kalmış bir şey değil. Bunları kendimden değil de günümüzün ve geleceğin tarafsız şair ve eleştirmenlerinden duymak daha sağlıklı olur.  

Şuan geldiğiniz nokta, sizi şaşırtıyor mu? İlk gençlik yıllarınızda bugünleri tahmin edebiliyor muydunuz?

Tahmin etmem mümkün değildi elbette, şiirle ilgili insan kolay kolay öngörülerde bulunamıyor, şiirin ilahi tarafı var; Allah, şairin ufkunu kapatırsa yapacak bir şey kalmaz; roman, öykü ya da eleştiri öyle mi; bu türler zihne dayanır, bu türlerin yönünü biz tayin ederiz, şiir daha ziyade kalbidir ve onun kontrolü bizim elimizde değildir. Evet şiirimin aşamaları açısından bakarsan, bugünleri hedefliyordum, şuan 33 yaşımdayım; iki yayımlanmış şiir kitabım var. Daha bu bir başlangıç besmelesidir diyorum ve kişiyi tembelliğe iten kibri kendime yaklaştırmamaya çalışıyorum. Kibirli olmanın sevap olduğu yerler de var, hele de içinde bulunduğumuz yüzyılda caddeler ve sokaklarda kibirli dolaşmak büyük bir ibadettir bence. 

Tanınıp bilinmenin sizin dünyanızdaki yeri nedir?

Çocukluğumda Necip Fazıl’la ilgili hikâyeler dinlemiştim; şairlik, karizmatik görünmüştü bana, herkes sizi tanıyacak zekânız ve konuşmanız karşısında herkes size hayran kalacak, hürmet edecek; bunlar bana şiiri çekici kılıyordu. Yaşım ilerledikçe, okumalar yaptıkça niyetim daha halis hale dönüşmeye başladı. Sonraları ise yazdıklarım okunsun, ama ben bilinmeyeyim, ne gereği vardı bilinmemin, önemli olan metinlerdi, ben sadece şiir yazarken şairdim. Birkaç yıldır bu fikirlerim de değişti, baktım, ortamda tertemiz gençler var, şair kılıklı adamların elinde heder oluyor, kullanılıyorlar, niçin birkaç tanesini olsun kurtarmayayım, diye düşündüm. Bir de sen iyi biliyorsun ki, görmezden gelinen adamdım son yıllara kadar, hani eleştiri yazıyor, şiirlerimle gündem yaratıyorum ya, birilerinin fincancı katırlarını ürkütmüşüm, hakkımda efsaneler uydurmuşlar, Yedi İklim’de çıkan her güncel eleştiri yazılarını benim müstear isimle yazdığımı sanmışlar; benim gücüm onca yazıyı yazmaya yeter mi? Biraz da onlara hadlerini bildirmek için artık şair olarak meydandayım. Elimden geldiğince hangi ortamda olursam olayım, edebiyata çeki düzen vermeye, haksızlıklara karşı durmaya kesin karar verdim. Tanınmayı, doğru metinler yanlış metinleri ötelesin için istiyorum.

Farkınıza ilk varan kişi-kişiler- kimdir?

İlk kişi, sezgilerine inandığım çocukluk arkadaşım Yakup Kiyat’tır. Bana her zaman şiir konusunda destek olmuştur. İkinci kişi, entelektüel birikimiyle beni etkileyen teyzemin oğlu, daha doğrusu büyük ağabeyim Rahmi Keleş’tir. O, kendi çıkardığımız “Mısra” adlı dergimizde yayımlanan şiirimi okuyunca şaşırmış; çünkü şiir yazdığımı bilmiyordu. Bana, şiirimde Necip Fazıl denli büyük bir şair sesi olduğunu söylemişti. Bu yaklaşım beni gönendirdi tabii, fakat Konya’nın “Meram Sokakları”ndan bahseden şiirim mi teyzemin oğlunu Necip Fazıl’a –Kaldırımlar- götürmüştü diye de düşünmeden edemedim. Farkıma varan ilk şair ise Kamil Eşfak Berki’dir. O ise şair olmaklığı nedeniyle şiirime tedbirli yaklaştı diyebilirim, fakat yazılarımın iyi bir eleştirmenin habercisi olduğu yönünde beni umutlandıran ilk önemli isimdir. Coğrafi Delilik”ten sonra önemsediğim bazı şairlerden övgüler aldım. Osman Serhat, beni önemsiyor, dikkatle takip ediyordu. Her daim, açık yüreklilikle şiirime yönelik övgülerde ve önerilerde bulundu. İlk kitabım daha çıkmamıştı, Ebubekir Eroğlu, bir Yedi İklim ziyaretinde Ali Haydar Haksal’a “Zafer, daha beklediğim çıkışı yapamadı” (2004) demişti. O zaman, usta şairin ne demek istediğini tam anlayamamıştım. İlk kitabım nedeniyle Necat Çavuş da Ali Haydar Haksal ile bana beğenilerini iletmişti. “ShaRap-name”nin ilk iki bölümü yayımlandığında ise (2008) Cahit Koytak, sırf şiirim nedeniyle Ali Haydar Haksal’ı arayıp “son yıllarda okuduğum en iyi şiir” diyerek bana selam göndermişti vs.

İlginç olan şuydu, Coğrafi Delilik çıkana dek, tek tek şiirlerimle dikkatlerini çekemediğim bu ağabeyler -kimisiyle aynı dergide ürün yayımladığım halde- şaşırmışlar, “aaaaa Yedi İklim’de böyle bir şair mi varmış,” demişler. Bu beni sevindirmedi, bilakis edebiyatımızdaki ustaların ne denli dikkatsiz ve duyarsız olduğunu görmek beni üzdü.

Ortaya koyduğunuz şiirler, kişiliğinizde nasıl bir olgunluğa vesile oldu. Sizi ne şekilde bir iç huzura kavuşturdu?

Şiir için yola çıktığım ilk gençlik yıllarımda, herkesin konuştuğu öldükten sonra unutulmayacak, karizmatik, zengin ve siyasayı fikirleriyle etkisi altına alabilen bir büyük şair olmayı hedefliyordum. Bunların bir kısmının ütopik olduğunu, ne yazık ki, artık biliyorum.

Son beş yılda, kendi kabuğumu kırdığımın farkındayım, hele de 30’uma basınca apayrı bir insan doğdu benden, bu kanlı doğumun acılarını çektim, evet acılarını çektim. Gerçekten içimdeki şair öylesine patladı ki kendimi intihar komandosu gibi hissettim. Bu ruh halimi şiirlerimde imaja dönüştürdüm de. Okuyanlar bilir.

Şimdilerde dünya nimetlerini pek mühimsemiyorum. Amacım, medeniyet perspektifli ürünler ortaya koymak, insanımızın dertlerini dillendirmek, bu bana büyük bir huzur veriyor. Birçokları gibi merkeze kendi menfaatlerimi değil de manevi değerlerimizi alıyor olmam; bana büyük bir güç ve dinamizm katıyor, şiirimin hacimle birlikte derinlik kazanması, benim bu bakış açımla ilgili, bu içsel duyguları kolay kazanamıyor insan, iğnenin deliğinden geçmesi gerekiyor. Huzur; zor günlerden sonra gelir, içimize konuk olur, ara sıra onu misafir etmişliğim vardır. Lakin ne yaparsam yapayım, içimdeki sevimli sıkıntı her zaman başköşede oturmaktadır. Sanki varlık nedenimdir o.  

Sürekli olarak ülkemizi geliştirmekten, halkımıza-milletimize faydalı işler yapmaktan bahsediyoruz. Fakat bunu söyleyen insanların yüzde doksan beşinin zihninde, “hizmet olarak sanat” gibi bir olgu yok. Biz insanlarımıza, sanatın-edebiyatın bir hizmet olduğunu, insanı, toplumu, medeniyeti bir noktadan alıp bir noktaya getiren bir çaba olduğu bilincini yerleştiremedik.

Sanat, dini kesimlerce küçümsendi. Ama bir ülkede kalıcı olmak istiyorsa bir fikir, parti veya grup sanatı dışlamamalı. Gördük yeni hükümet zorlanıyor, hükümet yanlısı etki uyandıran bir tiyatro grubu bile yok, resim yine öyle, sinema, büyük oranda edebiyat da öyle.

Haftada birkaç gün İstiklâl’deki kitap evlerine uğrarım, kimi zaman okumayı seven gençleri gözlemlerim: okudukları şairlerin ufuksuz, kafası karışık tipler hatta gay ve lezbiyenler olduğunu üzülerek söyleyeceğim. Onları kendilerine model alıyorlar. Bu daha da üzücü. Niçin biz de aklı başında çılgınlıklarla gençleri cezp etmeyelim. Onlara hakikati hissettirmemiz bile bir başarı sayılmalı.   

Medeniyete hizmet, kolay elde edilebilecek bir bilinç değil. Çok okumak gerek, doğru ortamlarda bulunmak, acı çekmek gerek.

Genç şair, şiire nereden başlamalı?

Kendi acemiliğinden başlamalı. Bir zamanlar Cemal Süreya’nın, Edip Cansever’in bıraktığı yerden şiire başlamıştı gençler. Onlar tüketildi, şimdilerde ise Turgut Uyar, Ece Ayhan keşfedildi, bu şairlerin son evresini gençler kendi şiirleri adına bir başlangıç belirliyorlar. Ama bir şey unutuluyor: şiir en ilkel türdür ve bilim gibi birikerek ilerlemez, sanat olarak şiir gelişme göstermiş olabilir, bu onun ilkellikten kurtulduğu anlamına gelmez. İşte Coğrafi Delilik’te benim bütün ilkelliğim gözler önüne serilmiştir. O şiirler, Zafer Acar’ın kendinden doğduğunun ispatıdır. Hatta, bizden evvelki şairlerin –Attila İlhan- sözüne uyup da 18-19 yaşlarımdaki defterler dolusu şiir denemelerimi yırtıp atmasam, yakmasaydım diyorum şimdi.           Har daim insan önemlidir, çünkü insan önemlidir.

“Coğrafi Delilik” ilk kitabınız olmasına rağmen ortamın şiirinden çok ayrıksı duruyor, ayrıksılığı orijinallik anlamında kullanıyorum. Günümüzün pek çok usta şairi elinden gelse ilk şiir kitaplarını piyasadan toplatır.

Yer yer Coğrafi Delilik’e dönüp bakıyorum. Şair, kendi kişisel tarihini unutmamalı. Her şiirimi, şiir devletimin büyük bir savaş sonunda kazandığı toprak, yaptığı anlaşma, zamana çakılmış bir önemli bildiri olarak görüyorum. O metinleri dönüp dönüp okumamın, incelememin faydalarını daha sonra yazdığım şiirlerde gördüm. Evet, Coğrafi Delilik’teki 10 ila 6 yaş arasındaki şiirlerimin zamana yenik düşmemeleri sevindiriyor beni; bu durum tesadüf değil elbette, çünkü kısacık metinler üzerine bile altı yedi ay çalışmışımdır. Bazı şiirlerim ancak bir, bir buçuk yılda beni ikna edebilmiştir. Öyle oluyor ki, 10 yıl önce yazdığım mısralar ancak bugün şiirime girebiliyor, erken doğan mısralarımı yaşamaları için küvezde bekletmeyi de bilirim.

Şiirde sesi hep önemsemişimdir. Benim için sadece kelimelerin yeri değil, eklerin de kullanım şekli ve sıklığı, kelimeler ve hatta heceler arası uyum, iç ses vs. önemlidir. İlk başlarda bu durum beni yavaşlatıyor, soluğumu kesiyordu. Zamanla bu dikkatlerim, reflekslerim haline geldi. Bir de benim 18-21 yaş arası üç yıllık bir hece çalışmalarım olmuştur. İlk yayımlanan şiirimi ise hecenin 7+7=14’lü kalıbıyla yazmıştım. Hece yönelimim, Türkçeye en uygun vezin hecedir, inanışına dayanır. Hece terbiyesinin, Coğrafi Delilk’te de “Hamse”de de bulunduğunu, hiç çekinmeden –çünkü modern algıya göre hece vezni bir köhnemişlik belirtisidir- gururla söyleyebilirim. Bütün bunlar ve özsel olarak da çocukluğumdan bu yana gerek ortam, gerekse okumalarım vesilesiyle bütün bir bilinçaltımı fetheden medeniyet algılayışımın ve bu çerçevede bireysel huzursuzluklarımın olması yazdıklarımı sahih, dolayısıyla kalıcı kılıyor, sanki.    

Kitabın ayrıksı olmasının sebebini, demin söylediğim gibi şiir üzerine çalışmama ve ortamın yanıltıcı etkisinden uzaklığıma bağlayabilirim. Çünkü o ilk gençlik yılları insanın tecrübesizliği nedeniyle yanlış akımlara, fikirlere kapılmasına neden olabiliyor. Ben, şahıslarla değil, kitaplarla ilişki kurdum; kitaplar, insan gibi değil, sesle-jest ve mimiklerle muhatabını aldatmaya, kullanmaya çalışmaz. Uzaklık, ayrıksılık yarattı bu yüzden. Kaderimin bu yönünü seviyorum aslında.

“Coğrafi Delilik”i okuduktan sonra sizin bu kitabı oluşturuşunuz sırasında Divan şiiri, Halk şiiri, Modern şiir –Sürrealizm, Dada, vb- gibi birçok farklı kaynaktan beslendiğinizi anlıyoruz. Bu kaynakları “Hamse” potasında hissettirmeden, yani doğaçlama bir akışla harmanlayabildiniz.

Evet, Coğrafi Delilik’teki bütün idmanlarım ve toy maçlarım beni, dünya çapındaki organizasyonlara hazırladı, desem yanlış bir benzetme olmaz herhalde. Buradan benim Coğrafi Delilik’i küçümsediğim anlaşılmasın, ancak oradaki şiirler benim ilk gençlik yıllarımda yapabileceğimin en iyisidir. Tatlı bir tutukluk, tedirginlik ve büyük şehre (şiire)  taşradan bakmanın şaşkınlığı var. Bir de ilginçtir, “ShaRap-name”yi her ne kadar taşrada yazmış bulunsam da büyük şiire girişimle büyük şehre taşınışım arasında tarihsel bir paralellik de bulunmakta.

Bilinç-altım ve reflekslerim hızlarını kaybetmeden kendilerini bana teslim etmiş durumdalar. Bizim asıl dönüştürücü potamız bilinç-altımızdır ve bence doğaçlama şiirdeki başarımız da bilinç-altı coğrafyamızın genişliğine bağlıdır.           

“Coğrafi Delilik” kendini arayan, konumlandırmaya çalışan bir kitap sanki.

Halk olarak 300 yıldır kendimizi aramaktayız aslında, bulunacak bir şey değildir kendimiz, ancak ona yaklaşabiliriz. Hani “kendimi buldum” sözü var ya, dilimize girmiş yanlış bir kullanım, ama hiçbirimiz bu yanlışlardan kaçamıyoruz, içselleştirmişiz çünkü bütün bunları. İnsan ancak ölünce kendisini bulabilir, şeklinde varoluşçu bir cümle de kurabilirim. Coğrafi Delilik’te bir aramaktan ve konumlanmaktan söz edebiliriz, çünkü bu kitap yeni bir şiir kurma iddiasındaki şairin ilk kitabıdır ve bu ilk kitap egemen şiirin kale duvarlarına dayanmayı başarmıştır.  

Coğrafi Delilik”te de şiddetin tohumlarını hissetmiştik. Hem de öyle beşeri bir düzene değil, Tanrı’ya karşı şiddetle açılıyordu kitabınız: “ey yeri ve göğü yaratan rabbim / yarattın da ne oldu / içine beni kondurdun / seninle karnını doyuran bir şirk gibi” Ve insana yöneltilen bir savaşçı soğukkanlılığıyla kapanıyordu: “anahtara karşı direnemiyor kapı / demek ki / dişli olmak gerek bu çağda.”

Bu tespitinde de haklısın. Bize miras kalan hazmedemediğim yenilgilerimiz, tuhaf komplekslerimiz var. Bütün bir hıncımın nedeni, son 300 yıllık yenilgimizdir. Bizi harekete geçirecek bu yenilgiler unutuldu ve birileri tarafından unutturulmaya çalışılıyor. Şiiri ben, son zamanların poetik dar kalıpları içerisinde görmedim hiçbir zaman. Şiirin; roman, öykü veya diğer edebi türlerin yüklenemeyeceği bir işlevi ve bizi özlemini çektiğimiz ütopyamıza götürecek en önemli araç olduğuna inanıyorum. Buradaki araç, kullanılıp atılan bir şey değildir; diğer yandan şiiri amaç olarak görme beyhudeliğine de düşmedim. Bizi, şefkat değil, ancak şiddet kendimize getirir, diye düşünmekteyim.      

“Coğrafi Delilik”te de “Hamse”de de biçimsel şiirler bulunmakta. Böylesi şiirlerinize daha sonraki kitaplarınızda da rastlayacak mıyız?

Ben bir reklamcı gibi çalışmıyorum, şiirin peşine düşüp onu aramıyorum. Bu anlamda çok rahatımdır. Aman şiir yazamadım, bir aydır tek bir mısra düşüremedim gibi kaygılandığım olmamıştır. Şiir, gelsin beni bulsun isterim. Bana ulaşması kolay, adresim belli: Şiir. Sürekli onun içindeyim. Ben arayışa geçtiğim zaman, şiirin dışına çıktığımı hissediyorum, bana ait olmayan, başka şairlerin ilhamıyla karşılaşmak istemem. Gereksiz ve yanlış bir uğraş olur bu. Şiirin feraseti, şairinkinden çok daha iyidir. Bir de şiir, var olmak istiyorsa, gelir elbet beni bulur, yoksa bilinemez, bu nedenle de var olamaz. Ölümsüzlüğü arzulayan şair ile şiir birbirine muhtaçtır yani.

Diğer yandan, ilhamın şairini seçtiğine inanmaktayım. Büyük şairlerle aynı devirde yaşamak bir risktir. Size gelecek olan ilhamı o büyük şair-paratonerler kendilerine çekebilirler. Ben böyle inanıyorum. ilham, şairin kalbinden ve zihninden geçerek bir vücuda –şiir- kavuşur. Bu yüzden şair, nesneler âleminden kurtulmak için fiillerin hırçın suyunda çimmeli ve kendini korkmadan kavganın/hareketin/bereketin içine atlamalıdır.

Benim biçimsel şiirlerimin, çağdaşlarımdan ayrılan yanı biçimin de bana ilhamla gelmesi ve anlamı tamamlayan bir imaja dönüşmesidir. Popüler bir taşkınlık değil bu. Onlar çalışarak varmaktalar soğuk duş etkisi yapan, insanın vücudundaki sıcaklığa göz diken biçimsel oyunlara.

Şiirlerimin anahtarı olarak gördüğüm ilhamın bana sunacakları hakkında bir öngörüde bulunmam mümkün değil. Tek bir mısranın bile garantisini veremem. Şair, ekinini Allaha emanet etmiş fukara çifçi gibidir, yağmur yağmazsa tarladan ürün alamaz.   

28 yaşınızda elinizdeki tek kitap kısa şiirlerden oluşan 72 sayfalık “Coğrafi Delilik”ti. Daha fazla ürün verebilirdim diye hayıflandığınız hiç oldu mu?

Hayır, belki de bunu düşünecek zamanım olmadı. Öte yandan, gerek şiir gerekse eleştiri yazdığımı, editörlük yaptığımı bilmektesin, bu açıdan yoğunum. Bir de demin konuştuğum paralelde söyleyecek olursam; ilham nedeniyle benim dışımda gerçekleşen bir kader için neden hayıflanayım ki. Hem ilk gençlik yılları için 72 sayfalık şiir kitabını yeterli buluyorum. Rembaud olmak zorunda değiliz. Herkesin hayatı farklı şekilde işlemekte.

 “Coğrafi Delilik”te çok olgun bir ruh var, ilk kitaplarda pek karşılaşamadığımız özellik.

Ruhun zamanla olgunlaşacağı fikri bana pek doğru gelmiyor. Bir şiirimde “doğduğunda yaşlıysa bir ruh / genç görünmek neye yarar” demiştim. Tecrübeler bizim zekâmız, yani biyolojik yanımızla ilgili. Ruh yaş almaz, doğduğu şekliyle Tanrı’sına döner. Zaman mevhumu onun dışında işler. Söylediğin şey, bunla ilgili olabilir.

“Ben Teşbih” zaman zaman Saf Şiir örnekleri sunuyor bize. Zorlama uzanımlar kurma yoluna gitmiyorsunuz.

“Saf Şiir” meselesi hep karıştırılır. Zannımca sen kısa şiirlerimi kast ediyorsun. Evet o dönemlerde daha ziyade kısa şiirler yazmak geliyordu içimden. Demin söylediğim gibi, şiirde plan program yapmak mümkün değil, zaten kişiliğime de uymuyor kılı kırk yararcasına yaşamak. Katı kurallar, mayınlı sınırlar gibidir hür düşünmeye ve hissedişe ket vurur. Özellikle son üç dört yıldır bilinçaltım öyle bir kıvama geldi ki, ufukları aşıyor ve hep düşünüp üretmeye yönelik çalışıyor. Ayrıca gerçek şiir, hiç bir kalıba sığmaz, uzamı altüst eder.

Aslında baştan beri ben, yalın şiirler yazıyorum, soluklu şiirlerimin yalın şiir olmadığını kimse iddia edemez.   

“Ben Teşbih”teki şiirlerinizde öncelikli amacınız estetik bir yükselti yaratmakken sonraki dosyalarınızda insanlığa seslenmek sanki bu kaygınızın önüne geçmiş.

Aslında tam böyle değil. Çünkü estetik kaygılarımı hiçbir zaman kaybetmediğimi düşünüyorum. Sadece değişen, şiirimin izleğidir, bu izlek biçimle birlikte zuhur ediyor. Estetik zirve, bizi maddeden uzaklaştıran ve Tanrı’ya yaklaştıran Tur veya Hira gibi bir manevi yükseliştir. Söz sanatlarıyla kurduğumuz bu yapı olmasa biz ilhamla ilişki kuramayız. O durumda ise kendi sesimizle insanlara nutuklar çekmenin anlamı yoktur.    

“Ben Teşbih”teki şiirlerde romantizmin yansımalarını gördüm. Bu dosyada katı gerçekçilikten olabildiğince uzak durmuşsunuz.

Bir akım veya yönelimin verileri ya da direktifleriyle yazmadım hiçbir zaman; fakat onları önemsedim. Kendi poetikama baktığımda birçok akımla örtüşen fikirlerim olduğunu görüyorum. Bu durum ekliktik olarak algılanmamalı, çünkü içselleştirilmiş her şey değişir ve artık o kişinin karakterine bürünür. Kutsal kitaplar arasında dahi nice benzerlikler bulunmaktadır, ki biz insanız.   

Doğrusu ben aklın-insanın her şeyin önüne geçirilmesine karşıyım. Şiirlerimde de vurgulamışımdır: rasyonel analizden sezgisel keşfi daha akıllıca buluyor, bilimadamlarının da bu sezgisel keşiflerle büyük buluşlara imza attıklarını düşünüyorum. Elimden geldiğince, kurgu-yapmanın uzağında durarak yeni yollar açan yaratıcı-estetik coşkumla varoluş sorunsalının duvarlarına sert hamleler yapmak arzusundayım. Modernizm, doğal olan birçok şeyi melezleştirmiş, doğayı demir ve betonla öldürmüştür. Saf duygunun, ölmüş değerlerimize can vereceğine inanmaktayım. 

“Ben Teşbih”teki şiirlerde hayat karşısında olgunlaşma sürecini henüz tamamlayamamış birey var. Bu toyluğun şiirlere bir tatlılık kattığını hissediyorum.

Her sorunu halletmiş, görmüş geçirmiş, kendinden emin bir adam olmak istemem. Her halde bu durumun gerçekleştiği an şairliği bırakmalıyım. Çünkü öylesi adamlar ağır canlıdır, hiçbir şey onları hızlı hareket ettiremez. Sinirleri, refleksleri alınmıştır öylelerinin. Ben heyecanlanmayı, hayret-makamında olmayı, “Süphanallah” demeyi seviyorum. Aynı zamanda, bence şiir, şairin hayret makamıdır. Şaşkınlık anı, bizi hızla hakikate yaklaştırır. Var olmayı seviyorum; kalbimin güm güm atması beni diri tutuyor ve bir kalbim olduğunu hatırlıyorum.  

“Şairlerin Selamlaşması”nı şiir ortamında yaşadıklarınıza karşı içtenlikle yöneltilmiş bir tepki olarak okuyorum.

Evet otobiyografik bir tarafı var o şiirin. Anadolu’da görev yapıyorken yazmıştım “Coğrafi Delilik”i, 2005’te çıkarmış ve Ali Haydar Haksal’a dergi ile dağıtılmasını önermiştim. Öyle de oldu. Ama “Hece”de bir değini, “Radikal Kitap”ta küçük bir tanıtım ve internet ortamında birkaç yazı dışında hiçbir şekilde gündeme gelmedi bu talihsiz kitap, -sonradan yazıldı o ayrı- Yedi İklim’de dahi enine boyuna değerlendirilemedi –adam yokluğu tabii-  Peki zayıf mıydı? Hayır. Çünkü eleştirel gözümü kendime de çok çevirmiş ve kendi canımı çok yakmışımdır, birçok şiirimin yayımlanmasının önüne ben geçmişimdir, yani ne yaptığımı biliyorum. Üniversite yıllarımdaki dergiciliğimi şöyle bir kenara koyalım, ulusal dergilerde 10 yılı aşkın bir zamandır yazıyorum. 2004’ten beri eleştiri de kaleme alıyorum, ki ilk yazdığım yazı Yedi İklim’de baş makale olarak verilmişti, şaşırmıştım da. Yazılarımın çoğu önemli bir eksikliği gidermeye, bir boşluğu doldurmaya yönelikti. Neyse. Camianın irili ufaklı birçok dergisini ve şairini kör gördüm. Bu durum bir tek benim başıma gelmiş değil. Önemli ve samimi çıkışları görmemek için kendi elleriyle kendi gözlerini çıkaran adamlarla dolu bu memleket. Onlar adına üzüldüm ve bahsi geçen bu şiiri yazdım.          

“Akrep ile Yelkovanın Düellosu” biçim ve içerik örtüşmesine ilişkin başarılı bir örnek, somut anlamdaki saatlerle örtüşen çok mekanik bir şiir olduğunu düşünüyorum.

Bu mekanikliği hissettirmeyi başarmışsam ne âlâ. Çünkü iç ses ve kafiyelerle bunu amaçlamıştım. İri yarı adamlarda çocuksu veya kadınsı sesle karşılaştığımda afallarım. Haddimi aşarak kendi kendime Tanrım olmamış derim. Bilirim de olmamanın da olmak olduğunu. Şiirimin dışıyla içinin örtüşmesine dikkat ederim. Her zaman başarılı olduğumu söyleyemem elbette. O şiirde, zamanı işlemiştim. Yıllardır kafamı kurcalayan bu konuyu kalbimi de yanıma alarak yazdım. Sonradan detaylı bir şekilde Aristoteles, Augustinus, Bergson ve Heidegger gibi bu konunun üstatlarını okudum. Birkaç benzeşme dışında temelde onlardan farklıydım. Ben daha tersten ve mistik bir bakış sunmuştum. Zamanla “zaman” konusundaki yaklaşımlarımın kuramsal bir düzleme taşınacağını tahmin ediyorum. Çünkü bizim ülkede insan yaşlandıkça mühimseniyor.    

“Şiir Duası” ve “Meyveli Kasidesi” gibi hacimli ilk şiirleriniz bence Yahya Kemal ya da Sezai Karakoç gibi klasikleşmiş şairlerimizle giriştiğiniz hesaplaşmanın ilk somut örneği.

Evet. Bu şiirlere kadar kendimi zeki ama bekleneni ortaya koyamamış şair olarak görüyordum. Kendimin farkındaydım, “Hamse”yi veya yazacağım daha başka muhtemel eserlerin gelecekte bana kazandıracağı güveni “Coğrafi Delilik”ten bile önce kendimde hissediyordum. Bu durum onun oturuşunu, kalkışını yani bütün hayatını şekillendirir, çünkü geleceğin büyük kişisi daha en baştan bu ruh tarafından korunmaya alınmıştır. “Ancak bu söylediklerimi bizden olanlar anlayabilir.” Diğerleri mübalağa yaptığımı sanıp gülüp geçebilirler. Ne onlara kızarım ne de onları küçümserim.

“Şiir Duası”nı bir haftada yazdım. İnanamadım, bu, şiir miydi? Bir şair ağabeyim-arkadaşım vardı, Kayseri’de KBB profesörü –Mustafa Erkan, ne kadar büyük ve yetenekli olursam olayım taşrada büyük şair olamayacağımı, kendimi edebiyat ortamına kabullendirmekte zorlanacağımı, İstanbul’a yerleşmem gerektiğini bana o telkin etmiştir, iyi de etmiştir-, şiiri ona götürmüştüm, okumuş ve şiirin daha başlarında gözyaşlarını tutamamıştı. Şiirin bu kadar etkileyici oluşunu, şiirsel teknik nedeniyle yani bir gereklilikle yer yer azalsa da coşkumu -duygu hızımı- hiç bir şekilde sonuna dek kesmeyen doğaçlamaya borçluydum. Doğaçlama ile şairin kenara çekildiğini, yer yer Tanrısal bir söyleyişin devreye girdiğini hissetmekteyim. “Şiir Duası” benim için önemli bir ilk tecrübeydi, ondan sonra bütün şiirlerimin duygu iskeletini doğaçlama oluşturacaktır. Şiir üzerine çalışmamın, bu iskeleti bozmadığım takdirde faydalı olduğunu fark ettim. Diyebilirim ki, bu şiir tekniği, bana sonraki soluklu şiirlerimi yazdırmıştır.             

“ShaRab-name”nin ilk mısrasından son mısrasına değin ironinin üzerine inşa edildiğini düşünmekteyim. Zafer Acar şiirinin bence ironi merkezi “ShaRab-name”dir.

Aslında Coğrafi Delilikte de “çelişkiden doğan bir mistik ironi” var. Bunları benim ele vermem değil de eleştirmenlerin keşfetmesi daha doğru olurdu. Bu mutluluğu onların yaşamasını isterdim. Bir defa Coğrafi Delilik’teki hakim şiir türü Şathiye’dir. Resmi gözünün önüne getirsene bir: Tanrı’yla arkadaş gibi, zaman zaman alay edercesine konuşan biri var, insanı derinlerden sarsan kuvvetli bir inanca dayansa da bu durum ilk anda insana trajikomik, ironik görünmez mi? Şu sözlerle açılıyor kitap: “ey yeri ve göğü yaratan Rabbim / yarattın da ne oldu / içine beni kondurdun / seninle karnını doyuran bir şirk gibi”. “ShaRab-name”de ironinin ayakları mistik evrenden maddi dünyaya basar oldu. Bu anlamda bir merkezilikten söz edilebilir.     

ShaRap-name biçimsel-özsel yanlarıyla çağdaş şiirimizin en orijinal ve atak şiirlerinden biri.  Diğer yandan da nerdeyse bütünüyle Müslüman bir ruha ve Klasik şiirimizin atmosferine sahip. Sizin de sıklıkla üzerinde durduğunuz, peşine düşmemiz gereken denklem bu ve bu denklem sizin şiirinizin omurgasını oluşturuyor.

Aslında “ShaRab-name” ile son zamanlarda iyiden iyiye gündemden düşen Klasik şiirimizi iyi bir solukla hatırlatmak gayesindeydim. Tabii, diğer yandan kendi şiir bütünümde sağlam gövdeli bir şiire sahip oldum. Böylesi beklenmedik şiirler, yani zamanı sarsan-yerini tayin etmekte zorlandığımız şiirler düştüğü ortamda meteor etkisi yaratabiliyor. Beni de şaşırttı bu şiir, eleştirmenler ve okurlar aracılığıyla kendi yerini belirleyecektir. Aynı anda hem yıkıcı hem kurucu bir şiir “ShaRap-name”. Ben, “ShaRap-name” ile kendine güvenen gerçek bir şairin doğuşuna şahit oldum. Kompleks bir yapıya sahip “ShaRap-name”. Bu kompleks yapı kendiliğinden oluşmadı. Zihnim matematiksel işlese de, bilinç-altım üç boyutlu zamansal ve mekânsal gidiş gelişler yaptı, coşkumun dizginlerini korkusuzca rüzgârın eline verdim. Yoksa, “ShaRab-name” ile tanışamazdım.

Müslüman bir ruh, evet, neredeyse herkesin, beş vakit namaz kılanların bile kaçındığı ruh. İnancın şiire zarar vereceği zannına dayanan bir kaçış bu. Son birkaç yüzyılın bize dayattığı bir kendini reddediştir bu. Babayı ve dedeyi reddediş; yeni bir köksüzlük arayışıdır bu. İşte “bu”ların hepsine tepkinin şiirini yazmaya çalışıyorum. Öfkeyse öfke, sağlam duruşumun jest ve mimikleri olan öfkemi seviyorum.                

Siz modernist şairlerin aksine, modernizmin değil geleneğin içinden modernizm eleştirisi yapıyorsunuz. “görmedi iyi ki adı gül olan köşe başı kadınını / kim kirletti bu güzelim adın kadınını”.

Şairlerin genelinde modern görünme kompleksi bulunmakta. Şiirlerin kravatlı, papyonlu olması gerekirmiş gibi yanılgı dolu beklentiler bizi bir yerlere götürmez. Bugüne dek modernlik adına birçok şair, Batılı çeviri şiirleri taklit etmiş. Ne olmuş peki, çeviri şiir dili, edebiyat ortamına hâkim olmuş. Bugünün hâkim şiiri üzerinde çevirmenlerin etkisini yok sayamayız. Bazı yeni Batılı türleri çeviriden öğrenmekten başka şansı yoktu dönemin ediplerinin. Ama klasik şiirimiz koca gövdesiyle yanı başımızda taptaze dururken gidip Batı’nın çevirilerine kulak verip sakat bir şiir kurmaya bir anlam veremiyorum. Yahya Kemal, Hızır gibi yetişmiş Allahtan. Lakin Yahya Kemal’in kurduğu şiir dili çok az şair tarafından anlaşılabilmiş ve takip edilmiştir. Şurası bir gerçek: Cumhuriyet döneminden sonra millet adına kayda değer işler yapan kalıcı şairler bu damardan beslenmişlerdir hep. Yahya Kemal, modern dili Batı’dan değil büyük oranda klasik şiirden devşirmiştir. XXI. yüzyılın başında bir taze kana ihtiyaç varsa, o da bizden önceki doğru şiir yöneliminde gizlidir.

Okuduğun bu mısradaki “kadın” imgesinin yerine “şiir”i yerleştirsen bu mevzuu daha anlışılır olur.           

“ShaRab-name”de kurduğunuz mitolojik ya da dinsel bağlantılar bir yandan bu şiirinizin ufkunu genişletirken diğer yandan günümüz ve geleceğin şairlerine bu tür uzanımların nasıl kurulacağını işaret ediyor.

Sen de okumuşsundur, bazı şairler mitolojik şiirler yazıyor, ya da dinsel hikâyeleri çoğaltıyorlar. Bu metinlerin damarlarında kan dolaşmıyor, bu metinlerden azıcık bile sıcaklık alamıyorsunuz. Eğer şiir içerisinde geçmiş medeniyetlerle irtibat kurmak istiyorsak, metnimizin yaşayabilmesi için kendimizi ve hâlihazırdaki zamanı-mekânı da metne katmamız gerekir. Kendi adıma doğru usulün bu olduğunu düşünüyorum. Tarihi roman yazmak başka tabii. Ben şiir için konuşuyorum. Yoksa Hüsn ü Aşk’ı, Dede Korkut’u yeniden yazmanın bir anlamı yoktur. Bu geleneği çoğaltmak olur. Bizim edebiyatımızda birkaç örnek dışında neredeyse hepsi mir-i maldan çalıntıdır, bu ise hiç mi hiç ahlaki değildir. “ShaRap-name”de bu durumun ironik eleştirisini de yapmıştım: “bazen olmadık şeyler geliyor aklıma / meselâ yeniden yazsam diyorum hüsn ü aşkı / nasıl veririm ama telif hakkını Şeyh Galibin / olur da tutar ya yaşamıyor ki diyelim helal et kardeş helal et hakkını”.

Yeni-ilginç sentakslarınız, anlamsız kelimeler veya kelimeleri bozarak yaptığınız kafiyeleriniz bu hacimli şiire karşı dikkatlerimizin dinç kalmasını sağlamakta. “sordum cevabı kendi olan sorularla sordum hilap mıdır / aşıksam sonbaharın ayyaş ağaçlarına halim harap mıdır”.

Okuyucunun bilincini açık tutmak için birçok şiirsel teknik kullanıyorum. Bu, şiirde ustalaşmakla ilgili bir durum. Ama şiiri, şimdiye dek ustalığın soğukluğuna teslim etmedim. Nasıl ki okuyucu sürprizlerle karşılaştıkça mutlu olur ve şiire daha da bağlanır, şair de bilinç-akışı sayesinde birçok sürpriz mısra ile karşılaşır; işte şairi şiir yazmaya iten de bu bir parçacık kuru-mutluluk ekmeğidir. Yazarken sıkıldığım metni, kesinlikle yayımlamam.

Şiirde sesi önemsiyorum, hem anlam olacak hem de bu anlamı destekleyen müzikalite. Benden önce, kafiye ile ses yaratmak için anlamsız kelime kullanmış başka şair yok. Bu tutumum, günümüzde ötelenen kafiyeye yönelmek gerektiği vurgusu da taşımakta. Kafiye, ölçü ile yazılan şiirlere mahsus bir ses unsuru değildir, bunu yazmalıyız bir kenara.     

“ShaRab-name”ye gelene kadar şarabı yazmış hangi şairlerden geçtiniz.

Bu soruyu üç beş ay önce sorsaydın, nisyan (unutkanlık) nedeniyle farklı bir şekilde yanıtlardım. Çünkü şarap ile ilk gerçek irtibatım, ben daha 14-15 yaşlarındayken bir şahıs kütüphanesindeki şimdi yanlış hatırlamıyorsam “Ayetullah Humey’nin Şiirinden Seçmeler” adlı kitapıyla gerçekleşti. Geçen aylarda Ayetullah Humeyni’nin Divan’ı yayımlandı. Bu aktüel durum beni çocukluğumun unutulmuş yıllarına götürdü. Ayetullah Humeyni nasıl olur da şarabı övebilirdi? Araştırdım ve hakikati öğrendim. Bugün, radikal geçinen ve kendi basitliklerinden dolayı şiire düşman olanlara Ayetullah Humeyni’yi hatırlatmak gerekir. Şarabı hangi şairlerden okuduğuma gelirsek Doğulu ve Batılı birçok şairi saymam gerekecek. Bu isimleri bulmayı edebiyat tarihçilerine bırakalım.

Son dönemlerde yer yer uzun şiir denemeleri yapıldı. Fakat şarap gibi tek bir sembol üzerinden giderek yüzlerce mısra yazan, son 30 yıldır böylesine yeni imge demetleri sunan bir şairle karşılaşmamıştık. En eski şarap-name ise bildiğim kadarıyla yaklaşık 350 yıl önce yazılmış. Nasıl olur da şairlerin aklına bunca sene şarap-name yazmak gelmez?

Her şiirin bir kaderi var. Demek ki, “ShaRab-name” yazılmak için beni beklemiş. Şarap, özellikle de Nedim’den sonra soyut anlamından uzaklaşarak somut anlamıyla kullanılır olmuş şiirde –en azından böyle bir iddia var-. Bu nedenle inanca dikkat eden şairler bu sembolden tamamen vazgeçmemişlerse de riske girmek istemediklerinden olsa gerek bu sembolü kitap boyutunda işlememişler, şiir içi minik imajlara dönüştürmüşlerdir. Yine de XVIII. yüzyıl şairimiz Şeyh Galip’te şaraba sıklıkla rastlarız. Batı’da da şarabın, dini-mistik içeriklerle kullanıldığını bilmekteyiz.       

“Kalbim ki duruyor göğsümdeki parmaklıklar ardında/bir suç işlesem atarlar mı beni onun yanına” büyük bir şiir okuduğumuzu sonuna dek hissettiren bu tür şah mısralarınız içimizde adeta bir cennet esintisi yaratıyor.

Ne güzel, şair hedefine ulaşmış oluyor bu durumda.

“ShaRap-name”nin rengi bence kızıl. Başka bir renk zaten iğreti dururdu bu şiirde. Kitap kapağının rengi acaba “ShaRap-name”yi mi işaret ediyor? 

İmge, somut gerçekliğe kavuşmak zorundadır. Şarap izleğinde yürüyen bu şiirde kırmızı, kızıl gibi renklerin kullanılması veya hissettirilmesi doğal bir süreçtir aslında. Evet, kitap kapağı ile içeriğin örtüşmesine özellikle dikkat ettim. Kitap kapağı da bir gösterge, bir metindir neticede, bu yüzden kitap kapağının da bütün şiirleri kuşatıcı bir imaja dönüşmesini arzuladım.  

“bir tüfek kadar titremiyor insanların elleri öldürürken ah bebekleri” geleneği üretirken de günün şiddetinden uzak durmuyorsunuz.

Aslında genelde sanatkârların özelde ise şairlerin işi zor; hem kendi iç dünyalarındaki fay hatlarıyla hem de dışlarındaki kırılmalar-yıkımlarla baş etmek ve en doğru şiir cümlesini yaralara merhem gibi sürmek zorundadırlar. Dışımızdaki depremler içimizdeki depremleri tetikliyor elbette.    

Siz savaşı çok başarılı bir şekilde yazdınız. Bu tarz şiirlerin birçoğu yapay görünüyor. Bilmem neden?

Tahminim bu arkadaşlar yaşamın kendine değil, bir başka şairin yazdıklarına bakarak bir şeyler üretiyorlar. Meselâ bazı arkadaşlar savaş şiirleri mi yazacaklar, gidip İsmet Özel’in militanist şiirlerini taklit ediyorlar, bilmiyorlar ki kendi ruhları ile bedenleri bir savaşın içerisinde veya somut anlamda hemen şuracıkta Irak’ta, Filistin’de her gün onlarcası ölüyor, bu durumu hissetmeye çalışmıyorlar, başka şairin duyuşuyla yola koyuluyorlar. Yazık yani. Daha garibi Marksist olamayan Müslümanlar, İsmet Özel’ci oluyor. Böyle bir koku alıyorlar zannımca ondan. Bence İsmet Özel bu anlamda kullanılıyor, İsmet Özel’in yanlışlarla karışık da olsa özgün-aykırı tarafından ve karizmasından faydalanmak istiyor bu sülük ruhlular, onu tüketmekteler. Acı bir paradoks ve karmaşa var ortada.

Türk şiirinde bugüne kadar yer yer erkeksi bir ton vardı, evet, ancak bu tonlama belirgin bir medeniyet bilincinden ve çoğunlukla samimiyetten uzaktı ve altı boştu; siz bunu medeniyet bilinci ve samimiyetle harmanlayarak sahih bir hale getirdiniz ve  özellikle sağ kesimde imgelerinizi ve hepsinden önemlisi sesinizi sizden birkaç kuşak önceki şairlerin ürünlerinde bile görüyorum. İki kesimi birden etkileyip hareketlendirmeyi nasıl başardınız?

Sanırım, çocukluğumun geçtiği çevreyi ve yetişme tarzımı anlatırsam bu soru kendiliğinden cevaplanmış olur: Kendimi bildim bileli, hareketsiz ortamlardan pek hoşlanmam, hemencecik uzaklaşırım; mizacımla ilgili bir durum bu. Aile sıcaklığı olan kıpır kıpır bir mahallede büyüdüm, bunun için kendimi çok şanslı sayarım; altı yedi tane akranım vardı, ben her oyunda liderdim; futbol mu, yarış mı, misket (biz bilye derdik) oynamak mı, neredeyse her oyunda en iyiydim; yazılarımdan portremi çıkaranlar, benim girişken ve aşırı kendine güvenen biri olduğumu düşünmekteymişler. Kısmen haklılar, bu yönümü yetiştiğim mahalleme borçluyum desem abartmış olmam. Bugün geriye doğru gittiğimde hayretler içerisinde kalırım; çok değişik bir dedem vardı, ben dört yaşımdayken vefat etti, ölümün ne demek olduğunu işte o zaman kavramıştım, çok üzülmüş ve büyük bir adam edasıyla kimseye görünmeden ağlamıştım. Dedem benimle özel ilgilenir, bana gerekli terbiyeyi annem ve babamdan çok o verirdi; bizim oralarda aile kurumu böyle işlerdi, ataerkil ailelerde büyüyenler bilir; korkak olmamalıydım, kavgayı öğrenmeliydim; bunu da bana yine dedem öğretti. Mahallenin benle akran ya da benden birkaç yaş büyük çocuklarıyla beni güreştirir, bazen de dövüştürürdü; kazanırsam karşılığında bana çikolata-şeker alırdı; çikolata-şeker sayesinde çoğunlukla ben kazanırdım, çünkü diğer çocukları böyle bir ödül beklemiyordu. Dedemin, babamdan başka oğlu yoktu, özeldim, yemeğimi dedemle baş başa yerdim, ailenin diğer fertleri hep beraber bir sofraya otururlardı. Daha o yaşta bir kişilik kazanmıştım, evet insanı küçükken bile olgunlaştıran bu duyguyu ta o zamandan beri hissederim. Büyük kentlerdeki apartman dairelerinde büyüseydim, neler kaybettiğimi elbet bilemezdim.

Diğer dedem (annemin babası) köyde yaşardı; her yaz tatilinde annemle onu ziyarete giderdik, annem şehre dönse de ben köyde kalırdım. Kuzenlerimle hayvanları otlatır, ırmakta yüzer, balık avlardık. Böylece tabiatı içselleştirme imkânı yakalamıştım. Dinlediğim türküleri ve de ölen bir kişinin ardından yakılan ağıtları saymazsak, şiiri büyük oranda köyümüzde beş altı yaşlarında tanımaya başladım. Dedem, biz torunlarına tekerlemeler, maniler ezberletir, masallar anlatırdı; onların bir kısmı hâlâ hafızamdadır. Bu ezberlerin, kafiyeyi kavramama yardımcı olduğunu ve hece tadını bilinçaltıma yerleştirmemi sağladığını düşünürüm.   

Köyde orta okul olmadığından, kuzenlerimin çoğu parasız yatılılarda okurdu; onlara duyduğum yakınlık beni de parasız yatılıya çekmişti; II. Yeni şairleriyle bu açıdan bir akrabalığım bulunmakta. İlk günler çok eğlenceli geçen bu okulda, kışın soğuğuyla birlikte aile sıcaklığı özlemini iliklerime kadar hissetmiştim, işte bu okulda gerçek anlamda olgunlaşmış, çocuk yaşta, genç bir adam olmuştum. Parasız yatılı şartları çok zordu, askeri eğitimden geçmiş gibi oluyorsunuz. Okulun çevresi dikenli tellerle çevrilidir, nizamiye vardır, uçsuz bucaksız bir boşluğa kurulmuş olan okul size tek başınalığınızı telkin eder sürekli. Metafiziğin ocağına düşüp pişmişim demek daha o zamanlarda. Bir de bu okulda saygınlık kazanmak için kendinizi ispat etmek zorundasınız. Diğer öğrenciler sizden çekinmeli. Bugünkü edebiyat ortamında olduğu gibi, öğrenciler çeteleşmiş, tek gördüklerini ezmekteydiler, o yıllarda çok kavga ettim, ufak tefektim, ama kimseden kolay kolay dayak yememiştim, dedemin torunuydum ben. Saygınlık mı sonuna kadar kazandım, dokunulmaz adamdım, zamanla yanımda kardeş yakınlığı duyduğum arkadaşlarım oldu.

Liseyi de yatılı okudum, yine aynı şekilde koca bir boşlukta bir okul, her fikrin başını alıp gittiği bir okul, Mehmet Ali Ağca, benden yaklaşık 15 yıl önce bu okulda okumuştu. Ailem sınav sonucunda kazandığım bu okula göndermek konusunda tereddüt yaşıyordu. Okula başladıktan sonra ailemin haklı olduğunu da gördüm: 92 veya 93 yılıydı, Adıyaman yakınlarında dördü bizim okuldan olan 32 kişi –terörist- öldürülmüştü. Fikirsel tartışmalara girdiğimiz, kavgalar ettiğimiz bir gruptan olmalarına rağmen bu arkadaşlara çok üzülmüştük. Çünkü aynı koğuşta kalıyor, aynı yemekhanede yiyor, aynı kantinde otutup kalkıyorduk. 

Bu okula ilk başladığım günlerde son sınıftaki militan bir öğrenci tarafından hırpalandım; çocuk 1.90 boylarındaydı –ya da boyumun küçüklüğü oranında büyümüştü o çocuk, bilemiyorum- ben ufacık, daha ergen bile olmamıştım; sonra düşündüm, herkes bir gruba dahil olmuş, ben de kendime yakın bulduğum gruba dahil olmalıydım, yoksa işim zordu, içimde büyüyen bir öfke vardı aynı zamanda. Sonunda ne mi yaptım, o an var olan hiçbir gruba dahil olmadım; okul dışında sevdiğim, güvendiğim sağlam kafalı, millet ve medeniyet merkezli fikirleri olan ve bana yakınlık gösteren kişilerle bir vesileyle tanışmıştım, orta okulu bitirişimin tatilinde onlarla oturup kalkmaya başlamıştım. Okulumdan, onlarla yeni tanışmış iki arkadaşın ismini verdiler bana. Gittim buldum bu arkadaşları, üç kişi olmuştuk. Kendi oluşumumuzu gerçekleştirmeye karar verdik. Hazırlık sınıfındaydım, haftada 27 saat İngilizce görüyorduk, orta okulda İncilizce temelim iyi değildi, ona rağmen dersleri geri plana atarak oluşumumuz adına programlı çalıştık; iki yıl sonra 250 kişilik okulun yaklaşık 150’si etrafımıza toplanmıştı. Hazırlığı ortalama bir notla geçmiştim. Ancak sonraki sınıflarda bazı derslerden kalmıştım. Çünkü aynı anda üç dört kitap birden okuyor, okuldaki eğitimi umursamıyordum. Bu, ister istemez bende bir özgüven oluşturdu, biraz da dik başlılık. Okuduğum kimi kitaplar yasaklıydı. Gerektiğinde kağıda bağlı kalmadan bu 150 kişi karşısında bir-bir buçuk saatlik konuşma yapardım, diğer iki arkadaşım da bu yeteneklere sahipti diyebilirim. Hazırladığım bu konuşma metinleri, şimdi anlıyorum ki dili tanımamı sağlamış. Bu iki yıl içerisinde, diğer gruplara karşı verdiğimiz mücadeleyi, kimi yerde şiddet kullandığımızdan dolayı anlatmak istemiyorum. Kimi zaman öğretmenler ve idare üstesinden gelemedikleri problemlerde bizden yardım istiyorlardı. Komple okula hakim olmuştuk. Aslında okula önemli bir katkımız olmuştu, biz yerliydik, vatan ve millet sevdalılarıydık, zararlı fikirleri bir anlamda bertaraf etmiştik.  Daha sonra, bizi pek rahatsız etmeyen, etliye sütlüye karışmamayı ahlâk edinmiş ekonomik yönden güçlü bir küçük oluşum da kendine okul içerisinde yer buldu; diyebilirim ki o günki o küçük grubun fikirleri bugün develeti yönetmekte.

Lise yıllarımda vezinli şiirler yazan saygıdeğer bir büyüğüm vardı, ona imrenirdim, o ara kendi çapımda şiir denemelerim olmuştu, sanırım heceyle yazıyordum. Baktım temelsiz ve fikirden yoksun.  Oysa çok kitap okuyordum. Fakat şiir için daha fazla birikim gerekiyordu.

14 yaşında, dünya siyasetini bütün iğrençliğiyle bilmek, onlar hakkında yorumlar yapmak, büyük ideallerin peşine düşmek ve aileden başlayıp da kimseyi takmadan bunun kavgasını vermek bizi devleştiriyordu. Siyasi, dini, kültürel vb. her türden kitap okuyordum, mesela “Asım Köksal”ın 18 ciltlik İslam Tarihi’ni günde 14-15 saat okuyarak sömestri tatilinde bitirmiş, ardından zayıflayan bünyem nedeniyle yatağa düşmüştüm. Üniversitenin son yıllarına kadar günlerim büyük oranda bu şekilde geçti. Sonra çok yoruldum, üniversite birden beri yazmaya başladığım şiire sarıldım. Ama gördüm ki şiir daha da çetrefilli bir uğraş.

Bu fikir ve aksiyon dolu geçmişimi kendim için çok faydalı bulurum. Şiirimdeki medeniyet bilinci, bu erkeksilik ya da yükselen ton-şiddet işte tamamen geçmişimle ilgili. Sevgili Aykut, etrafına bir bak, miskin bir şiir üretiliyor her yanda. Benden öncekilerin yazdığı sert şiirler artık bugünün gerçekleriyle pek uyuşmuyor ve onların çoğu da fikirden şiire sıçrayış yapamamıştır. Bazıları da dışsal bir hınçtan yontulup yapılmış gibi, İsmet Özel’in sosyalist olduğu dönemlerde yazdığı şiirler bana öyle gelir; ki zaten o, şiirimize ciddi anlamda bir yenilik getirmemiş, kendinden önceki sosyalist şairlerin birikimini II. Yeni merkezli poetik bir zemine oturtarak yeniymiş gibi sunmuştur, çünkü sosyalist şairlerin şiir bilgisi birikimleri zayıftır. İsmet Özel konusundaki yaklaşımlarında Cemal Süreya son derece haklıdır. Edebiyat ortamını etkilemişsem –evet ben de başka şairlerde kendimle karşılaşıyorum- demek ki şiirimde benim de tam anlayamadığım/kavrayamadığım bir yenilik var; bir yenilikle gelen şairler çoğunlukla bunun farkında olmaz. Ben, geçmiş dönemden başlayarak bugüne kadar gelen Türk ve büyük oranda da dünya şiirini bilerek, debimi bu iki kaynaktan alarak bir “kendindelik”le yazıyorum, yani klişe bir tabirle benden doğarak yazıyorum, herhalde uzun zamandır unutulan ve atıl sayılan bir şey bu. Edebiyat fakültesinde okuyup mastır yapmam sayesinde şiirle ünsiyet kurup Türk şiirini ilk kaynaklarına kadar yakından tanıma imkânı buldum, özellikle de Yahya Kemal’den başlayarak modern şiirimizin ilkleri üzerine etraflı ve derinlemesine düşünmelerde bulundum, kimi zaman bir şaire aylarımı ayırdım, bu şekilde onlarca inceleme yayımladım, bunların çoğu yazdığım dergilerde kapaktan tanıtıldı. Günümüz şiirini yakın takibe aldığımı, elimden geldiğince nesnel eleştiriler yazdığımı dergileri takip edenler bilir. Bu çabalarımın hepsi, günümüzün ve benden önceki şairlerin açıklarını ve öne çıkan yönlerini görmemi sağladı. Yeni bir şiire ancak böyle ulaşılabilinirdi. Bugünün birçok genç şairi, keskin zekâ sahibi gibi gelmiyor bana. Ciddi manada bir çıkış yapan akranım var mıdır, bilemiyorum. Yer yer kimi cılız sesler işitiyorum tabii; ama onlar da iknâ edici bir desibele ulaşmış değil. Bazıları yeni bir şiir zannıyla imgesiz, bazıları sin kaflı konuşuyor, bazıları grafikerliğe özenmiş, bazıları resim tutkularını gidermeye çalışıyor. Aynı zamanda şiddeti ve erkeksiliği uçkur altından konuşmak sananlar var, bunu şiir diye sunuyorlar, onların durumu daha fena. Bazen dönüp benim kuşağım kimlerdir diye bakıyorum? Bakmakla kalıyorum yalnızca. 

Kuvvetli şiir yazamayan bazı arkadaşlar, yeniliğin poetik metinlerden doğacağını zannediyor, halbuki yenilik sanat eseriyle gelir, doğaçlamadır onun yürüyüşü, sesi, kokusu; poetik metinlerin o soğuk teknik diliyle sıcacık yenilikler hiçbir zaman bir arada bulunamaz.

Evet, şair olmak ile şairleri taklit etmek aynı şey değil. Bakıyorum ortamdaki gençler İsmet Özel özentisi. Oradan büyük şiir bekleyemeyiz. Kimi gençler hiç çekinmeden diyor: Ben İsmet Özelciyim –son yılların modası bu-. Benim onlara bir sorum olacak: Peki İsmet Özel, siz yaşlardayken kimciydi. Cevap yok. İsmet Özel, ta en başından beri İsmet Özel’cidir. İsmet Özel’i iyi okumak, tetkik etmek ve varsa (?) onun açtığı yoldan başkalarını da okuyarak gitmek ile “cı-ci” olmak aynı şey değil. Dinciyim, İslamcıyım şeklindeki ifadeler de beni rahatsız ediyor, Müslümanım demek neyimizi yetmiyor, Müslüman olmayı başarmak kolay bir şey mi? Şimdi bu adamlardan mı, büyük şiirler bekleyeceğiz. Onların ortamda şiiri yok, artistik fotoğrafları var. Zavallılar. Saçları ağarıp döküldüğünde, yüzlerindeki kan çekildiğinde moralleri bozulmayacak mı? Biz şiirlerimizin fotoğraflarının iyi görünmesini arzuluyoruz. Kendi fotoğraflarımız olmasın demiyorum, ancak öncelik şiirindir her zaman. 

Geçen yıl bir şiir festivaline katılmıştım. Koçaklama şiirimden şöyle 30-40 mısra okudum. Savaş ve intikam temalı. Muhtemelen dinleyiciler, bu adam ne yapıyor, ortada savaş mı var, şair, Yahya Kemal gibi geçmişte yaşıyor diye düşünmüşlerdir. Çünkü dinleyicilerin birçoğu uyuklayarak bakıyordu bana. Geçmişteki şiir severlere böyle bir şiir okunsa ortalık karışırmış. Çünkü onlar sadece Türkiye’yi değil, Irak’ı da, Filistin veya Afganistan’ı da vatanları biliyorlardı. Ne acıdır ki fark bu. Günümüzün yanlış kaynaklardan beslenen şairleri de aynı bakışa sahip. Öfke hakikatleri vurgulamak için bence çağımızda şart. Çok katlı apartmanlar, avm’ler, plazalar kapitalizm silahıyla bize kurşunlar yağdırırken, nasıl olur da biz pısırık şiirler yazarız. I. Cihan Harbi ve Milli Mücadele yıllarında susan bir Haşim’i daha şiirimiz kaldıramaz, kanısındayım. Ahmet Haşim, hâlâ önemseniyor, bence de önemli; ama günün sorunlarını da eserleriyle yansıtsaydı gerçek büyük şair olurdu. O dönemde, estetik her şeyden önemli tutulmuş. Mehmet Emin gibi milli şairlerimiz var; ancak onların gücü, toplumun dramını kalıcı bir gerçeklikle anlatmaya yetmemiştir. Evet günümüzde maddi ve manevi anlamda bir savaş var, tanklara karşı göğsünü gere gere durabilecek bir gövdede olmalıydı şiirlerim.

“Koçaklama”yı yazarak halk şiirinin diriltme yolunun sadece hece ölçüsü ya da kafiye gibi biçimsel unsurları kullanmada değil, daha başka içsel dinamiklerde aranması gerektiğini kanıtlamış oldunuz. Diğer yandan “Koçaklama” halk şiiri geleneğine yaslansa da biçimsel olarak halk şiirinde bulunmayan önemli yeniliklerle karşımıza çıkıyor.

Özellikle de üniversite yıllarımda halk şiiri okumaları yapmıştım. Halk ozanları, gerçek bir şiirden bekleneni ortaya koymuşlar, direkt ifadelerle muhatabını eğitmek, kültürlendirmek derdine düşmemişler. Duyuşu aktarmakla yetinmişler. Ancak bu ozanların geneli -son birkaç yüzyıla kadar- okur-yazar olmadıklarından kültürel kodlardan gerektiği kadar yararlanamamışlardır. Karacaoğlan’ı okuduğunuzda belli bir zamandan sonra ozanın kendini çoğaltığını göreceksiniz. Halk edebiyatının diğer şairleri de öyle. Yalınlık gidiyor, yerine yavanlık geliyor. Bugün halk hikâyesi geleneğini sürdüren kimi yazarın da kendini yenileyemediğini, tekrara düştüğünü görmekteyiz. Sebebi, halk edebiyatının sanatkârı yeterince besleyememesidir; bu nedenle halk edebiyatıyla irtibata geçenler bu edebiyata saplanıp kalmamalıdırlar. Öte yandan meselâ klasik şiir kendi içinde bir sağlam işlerliğe sahiptir. İyi bir klasik şairle hemhal olmanız, yeteneğiniz ölçüsünde sizi şair yapmaya yetebilir, tabii bu şiirsel etkiler kendi yaşantımızdan geçerek güncellenmelidir.

Ben “Koçaklama”yı halk şiirini diriltmek gayesiyle yazmadım. Amacım, modernizmin içerisinde sıkışıp kalmış bulunan şiire geçmişin kirlenmemiş atmosferinden temiz bir hava üflemekti. “Koçaklama”nın uzunluktan kaynaklanacak muhtemel yoruculuğuna ta en baştan engel olmak için ana gövdenin içerisine müstakil fakat gövdeye tematik uyum sağlayacak şiirler yerleştirdim. Ben bu yeni biçime, -söylemek istemiyordum, ama şiirimiz ve genç şairler için belirtmekte fayda var- kasidenin tegazül denilen bölümünden ilhamla yöneldim. Yani bu dahiyane fikir, klasik şiirimizde bulunmakta ve işlerlik kazanmayı beklemekteydi. Bildiğim kadarıyla böylesi bir teknik Batı şiirinde yoktur. “Koçaklama” halk-klasik-modernin buluştuğu bir mekan olmuştur. Bütün bunları, şiire başlamadan önce planlıyorum sanılmasın, şiirin gidişatına ve ihtiyacına göre çoğunlukla spontane hareket ediyorum. Anlık kararlar vermek için de şairin elbette donanımlı olması gerekli.          

Sizin “Koçaklama”nız bu türün bildiğimiz diğer örneklerinin aksine, metafizik gerilim yaratarak derinlikli bir paradoksun peşine düşüyor.

Aslına bakarsan ben, her şiirimi bir bütünün parçası olarak yazmaya çalışıyorum. Mısranın şiirden, şiirin kitaptan, kitabın ise diğer kitaplarımdan kopuk olmamasına ve organik bağ kuracak şekilde biçimlenmesine dikkat ediyorum. Sonuçta bütün kitaplarım bir araya gelip toplandıklarında tek bir cümle kuracak. Anafikri yüklenecek bu cümleyi ben de merak ediyorum.

“Koçaklama” yazılmalıydı, XXI. yüzyılın böyle bir şiire ihtiyacı vardı, bana nasip oldu. Bir de edebiyat ortamı epik şiir çöplüğüne dönmüştü, “Koçaklama” onların çöpe atılması gerektiğinin altını çizerek mühim bir çevre kirliliğini önlemiş oldu. Yaşantımla yakından ilişkisi olan bu şiir “Hamse”de yer almasaydı herhalde büyük bir eksiklik hissederdim. Evet, benim de dikkatimi çekmiştir, yüzyıllardır yazılan epik şiirlerin çoğunda bir yüzeysellik bulunmakta, kılıcın-kalkanın, tüfeğin-topun sesi metafiziğin sessizliğini bastırmıştır. Halbuki fizikötesinin kapılarına en yakın olunan andır savaş ve savaş meydanı. Ölümden daha metafizik bir durum göremiyorum hayat içerisinde. Gelin görün ki, özellikle ülkemdeki ben epik şiir yazıyorum diyenler, cahilliklerinin uzantısı olarak metafizik gerilimi-mistisizmi küçümsemekteler. Savaşa, ölmek-öldürmek için değil de davullar eşliğinde eğlenmek için gidenler elbette metafizik gerilimin kıyısından geçemezler.

Geleneksel koçaklamada aşk izleğine pek az rastlarız, savaşın şiddetine kendini kaptırmış ozanın, aşktan çok kadına şiddetli şehvetle yaklaştığını görürüz. Çünkü o bakışa göre, kahraman duygusal olmamalı, soyunun devamı için kadını tarlası gibi kullanmalıdır sadece. Ben bu kaba geleneksel bakışı da yıkmaya çalıştım “Koçaklama”da.

Diğer yandan, genç arkadaşlara şehvetin tahakküm altına aldığı ilk gençlik yıllarından sıyrılana kadar aşk şiiri yazmamalarını öneriyorum. Gerçek aşk şiirlerinde ete kemiğe bürünmüş kadın değil, ötesi önemlidir. Daha ilk gençlik yıllaırnda büyük bir yeteneğe sahip olduğundan hiç şüphe etmediğimiz Sezai Karakoç dahi, “Mona Rossa”da idealize edilmiş aşka ulaşamamıştır. Hatta akrostiş, reel olandan kurtulamayışın da bir açık delilidir. “Mona Rossa” iyi bir şiirdir, ancak istenen olgunluğa ulaşamamıştır. Şairin, bu şiiri yıllarca kitaplaştırmayışının altında yatan neden de bence budur. Sezai Karakoç’un aşk soyutlamasındaki başarısıyla, daha sonraki şiirlerde, özellikle de Leyla ile Mecnunda karşılaşırız. Bu şiir, Mona Rossa’nın da nesh edilişidir aslında. İdealize edilimiş aşkı “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine”de de buluruz. Aynı zamanda Sezai Karakoç’un bütün olgunluk dönemi şiirlerinde aşkın galibiyetine şahit oluruz.

“Koçaklama”dan sonra Köroğlu möroğlu gibi sizin bu şiirinize bakılarak yazılmış şiirler çoğaldı. Hatta bu tarz şiirler yıllık teröristlerince –çünkü gerçek şiire suikastlarda bulunuyorlar- yıllıklara alındı ve hakkında acayip övgüler yazıldı. İşin diğer tarafında, ana kaynak “Koçaklama”dan bir küçük bölüm bile almadılar, minik bir bahis açmadılar. Geleceğin gençlerinin bu espriye kahkahalar atarak güleceğinden eminim. Bu kahkahallar mızrak gibi bu şiir sahtekarını da delip geçecektir elbette. Neyse şunu da sormak isterim:  Herkes soluklu şiir yazabilir mi?

Evet, ben de farkındayım. Bu durum birçok büyük şairin başına gelmiş. Yani benim açımdan her şey yolunda gidiyor, tarih tekerrür ediyor. Kızıyordum bu adamlara, sonra dedim onlar da kendilerinden beklenen küçüklüğü sergiliyorlar.

Etkilenmeler normal. Şair en çok da şairden etkilenir, fakat bu etkiyi dönüştürmeli. Sözünü ettiğin türden şiirlerden birkaç tanesi benim elimden de geçti ve üstelik Yedi İklim’de yayımlandı. Peki şiiri zayıf bulduğum halde neden yayımladım: Yedi İklim’deki şiir editörlüğümde kitabı çıkmış ve belli bir ustalık düzeyine gelmiş isimlerin şiirlerini zayıf da bulsam sakıncalı durumlar yoksa yayımlanacaklar dosyamıza alıyorum. Ancak yeni bir şair konusunda daha dikkatli davranıyorum; çünkü ustanın ürünü kendini, yeni bir ismin ürünü editörü bağlar. 

Soluklu şiir yazmak, cılız şairler için riskli bir iş. Atı haddinden fazla koşturursanız çatlar. Ama öte yandan bir soluğunuz varsa –bu soluğa kavuşmak için öncelikle iyi bir kültürel antrenmandan geçmelisiniz- bu soluğu içinizde uzun süre tutamazsınız, size zarar verir. Derin derin soluklanabilmek için maratona çıkmak zorundasınız. Kendinizi iyi hissetmek için enerjinizi üretime dönüştürmelisiniz. Şair, şiir yazmasa ölür mü ölür. İntihar edenlerin çoğunun sanatçı ruhundan olduğunu düşünmüşümdür hep. İçlerini, sanatla boşaltabilselerdi belki de onların birçoğu intihar etmezdi.

Şiirinizdeki şiddet bireysel öfkenizden değil, insanlık tarihindeki iniş çıkışlardan besleniyor. Mısralarınızda adı geçen pek çok kahraman, bu tespitimin kendiliğinden dışa vurumu bence.

Bireysel öfkeye sırtını dayayan şair, nefsin zindanlarına düşer. Böyle şiirler çok yazıldı, bugün bize büyük diye yutturulan şairlerin çoğu, ne yazık ki bu tür şiirlerle ün kazandı. Bütün bir insanlığı ilgilendiren acılar, ben dilinden aktarılabilir, orası ayrı. Toplumsal öfkeyi kendi iç aleminde hissederek benliğin değil de bizliğin dertleriyle dertlenen şair ise, ruhun sonsuz göklerinden aldığı solukla seslenir. Eleştiri yazarken de buna dikkat ediyorum: Birine karşı öfkem varsa, öfkem geçmeden o kişi hakkında yazmıyorum. Kendime de sürekli “tarafsız ol, onlar gibi hak yeme” diye telkinlerde de bulunuyorum. Buna rağmen kalemimin hızını ve kızgınlığını kontrol edemiyorsam, karşımdaki kişiler benim haddimi fazlasıyla zorlamış demektir. Kolay değil affetmek, affedilemeyecek bir suçun cezasını geciktirmek ise Tanrısal bir yetidir. Kul hakkı yersin, şirke girersin, bunlar Tanrı’yı celallendiren günahlardır. Ancak Tanrı ceza vermekte acele etmez; çünkü Tanrı için zamanın hiçbir önemi yoktur. Biz insanız affetmeyebiliriz, yeri ve zamanı geldiğinde intikam da alabiliriz. Et ve kemik, bazen ruha hükmedebiliyor.

Ama yine de bireysel öfkelerimi dönüştürerek ortak bir duyuş yarattığımı söyleyebilirim.   

Kimi mısralarınız belki bir sinema filmi hacminde. Ya da Oscar alacak bir filme kaynak olacak nitelikte.

Hayatımda yeri olan iki önemli sanattan biri resim –yapmayı bilmem- diğeri ise sinemadır. Bu iki sanatla yakından ilgilenmeye çalışıyorum. Oyuncu arkadaşlarım sayesinde Tiyatro’yu da ilgiyle takip etmeye başladım son yıllarda. İstanbul’da çok önemli sergiler açıldı. Günlerimin daha ziyade Fatih ile Beyoğlu’nda geçmesi nedeniyle sergilere ulaşmak hiç de zor olmuyor. Sinema da öyle, sadece İstiklâl’de beş altı sinema var. Beyoğlu’nda yılda birkaç sinema festivali yapılıyor, bu sayede sadece Amerikan filmlerine maruz kalmıyoruz. Diğer yandan yönetmen bir arkadaşım var, o arkadaşımdan filmlerle ilgili bilgi de alabiliyorum. Turgut Uyar, roman pek okumadığını, çünkü sinemanın artık romanın yerini aldığını söylemişti. Bu söze kısmen de olsa katılıyorum. Şiirimde bir görselliğin bulunduğunu söyleyenler olmuştu. Evet, bence de doğrudur, şiirlerimin çoğunun ayakları yere basıyor, bir boşlukta değil bir mekânda yürüyor. Okuru boşlukta bırakan, sözsüz, belirsizliğe dayalı kolay şiirlerin artık bayatladığını düşünüyorum. Bazı şiirlerimin sinematografik olması için ciddi emek harcamışımdır. Dinler arası diyalogdan sanatlar arası diyalog daha mantıklı geliyor bana.    

“I love you’m” derken kendi adınıza XXI. yüzyılın sesleniş karakterini oluşturuyorsunuz gibi. “I love you’m” geleneklerini, bilinçaltını dışlayamayan, tertemizliğini üzerinden atamayan günümüz Anadolu insanının ironik öyküsü. Yaklaşımıma katılır mısınız?

Doğru, bu şiir parodi/pastiş özelliği göstermekte. Türkiye’nin daha atlatamadığı melodramına dikkat çekmek istedim. İstiklâl’de, Etiler’de, Ortaköy veya Bebek’te bile hâlâ Anadolu kültürünü yaşatmaya çalışanlar var. Onların dünyasından bakmaya çalıştım. Beklenen şair, asıl-oğlan sonradan çıkıyor sahneye, ama asıl trajik olan ise onun da melodramdan kurtulamamış olması.

“I love you’m”un son bendini, hamsenin iskeletini oluşturan Zafer Acar ütopyasının derli toplu bir özeti olarak okuyabilir miyiz?

Bu soruna evet yanıtını veremeyeceğim, çünkü orada konuşan “şiir beni”nin bir çok modern şairinki gibi kafası hâlâ karışık. Doğruların içinde kendini gizleyen yanlışlarda bulunmakta. O şiirdeki –mekan modern bir dünya- kurt kapanlarına da okurun düşmemesi gerekir. Şiirimdeki somut gerçeklik biraz da budur: şiirin gerçek hayata uygun inşa edilmesi.  

“I love you’m”da günümüzün çarpık yapısını irdeliyor, fakat bunu masalsı bir atmosfer yaratarak gerçekleştiriyorsunuz.

Zaten bizi masallarla kandırmıyorlar mı? Şair de yarattığı mekânı ışıltılı bir şekilde süslüyor. Tanrı’nın bu dünyayı bize bir şekilde güzel göstermesi gibi, yoksa insan burada uzun süre yaşamak istemezdi, intihar haddinden fazla olurdu. Şair de okurunu şiirin içinde tutabilmenin yollarını bulmak zorundadır.  

“I love you’m” dosyanızda yer alan şiirleriniz farklı biçimsel özelliklere sahip. Sadece dosyalarınız değil, aynı dosyadaki şiirleriniz de birbirinden keskin çizgilerle ayrılıyor. Bu zengin ve karmaşık gövdeye nasıl can vermeyi başardınız?

Aktör de olsa insan kendi taklidini yapamaz. Gerçek şu: Ben de zengin ve fakat karmaşık bir kişiliğe sahibim. Bu özelliğimden dolayı mutlu olduğum sanılmasın. “Koçaklama”da demiştim: “yaşamak kolay değil bir ömür benimle / neler çekiyorum bir bilsen kendimden”.  

“Coğrafi Delilik”deki sunuş özelliği taşıyan ilk şiirinizde “bu benim şiir insanım / canlanması için kendi ruhunuzdan üfleyin” demiştiniz. Bir tür manifesto niteliğine sahip “Düşman” dosyanızın tohumlarını çok daha evvelinde atmışsınız gibi.

İlginç değil mi. Okuduğun bu mısralar “Coğrafi Delilik”in girişinde, “Düşman” ise “Hamse”nin son kısmında bulunmakta. Bu da ilk sözünden son sözüne –şimdilik tabii- şairin tutarlık içerisinde olduğunu gösterir. Ki zaten, üniversite yıllarımda “Mısra” –bir sayı- , “Kırıksaz” –sekiz sayı- adlı edebiyat dergilerini çıkarmıştım. Sen de görmüştün dergileri. O günden bugüne istikametimde bir değişiklik olmamış, hatta bir ırmak gibi yatağımı değiştirmediğimden bir derinlik doğmuştur.

Art arda farklı tatlarda şiirler yazmayı ve bunları dil açısından birbirine bu kadar benzer ve benzemez kılmak kolay olmasa gerek. 

Aslında her yeni şiir dosyamın dilinde gizli bir deneysellik var; formunu yenilemeyen bir şair, yeni şeyler söyleyemez. Göstergebilimde bu böyledir, biz kelimelerle, şekillerle konuşuruz. Bana da Rolant Barthes ve Derrida’nın söylediği gibi yazı sözden önceymiş gibi geliyor; şiirin formu anlamdan daha önemlidir demeyeceğim, ama en az onun kadar önemlidir; zaten özgün büyük eserlerin ortaya çıkabilmesi için bu iki unsur birbirinde erimelidir. Büyük şiir yazıyor muyum, diye kendime sorduğum olmuştur; sen benim büyük şiir yazdığıma inanıyorsun, teşekkür ederim, bunu, önemsediğim şair büyüklerimden de duydum; Kayseri’deyken (2007) “ShaRap-nâme”yi büyük oranda tamamlayıp ona şöyle uzaktan baktığımda Zafer dedim kendi kendime, ölümsüzlük suyu bu olsa gerek. Evet, bir şair Zafer Acar var artık, yeni bir zirve mi? Bunu zaman gösterecek, gücüm ölçüsünde durmayıp çalışarak onun hükmünü bekleyeceğim, onun adaletine Allah’a inandığım kadar inanıyorum. Heidegger gibi kendimize soralım: Peki kimdir gelecek zaman: Elbette ki daha günaha ayak basmamış “gelecek nesiller”dir. İnanıyorum onlara, çünkü onlar bizim inanmış elimizden geçip girecekler şiire.  

Her ay birçok dergi takip ediyorum, hiç umulmayacak usta şairlerde bile belirgin etkinizi görmekteyim, bunların bir kısmını sizinle paylaştığım halde umursamaz göründünüz. Neden acaba?

Bunu sorun etmiyorum, çünkü böylelikle dönemin zevkini belirlemiş oluyorum, bir kaybım yok ki.

Sorularımı yanıtladığınız için teşekkür ederim. 

Ben de teşekkür ederim. 





Soran: N. G. Aydın

Cevaplayan: Zafer Acar

Sizce, birinin kendine şair demeyi hakedebilmesi için hangi yollardan geçmesi gerekir?

Bir kişinin kendine şair diyebilmesi için, öncelikle döneminin önemli şairleri o kişiyi şair kabul etmesi gerek, yani sizin şair olup olmadığınızın kararını sonuçta başkaları veriyor, ustanın çırağı, kalfa veya usta yapması gibi. Ben, ilk kitabım “Coğrafi Delilik”te, “ben şair değilim şair bıçkılı olur” diyorum, çünkü o mısraı yazdığım sıralarda daha kendime şair diyecek referanslara sahip değildim. Diğer yandan, niteliksel olarak güvendiğim birileri bana şair demesine rağmen tam anlamıyla ikna olamamıştım. Beni, şair olduğuma en fazla da soluklu şiirlerim ikna etti. Zaten ondan sonra, artık birisi çıkıp da “sen şair değilsin kardeşim, bu yazdığın şiir değil!” dese de, büyük bir şair bile bunu söylese, fikrim bir gram değişmez, çünkü şiirim benim kulağıma sen şairsin diye fısıldamıştır. Şairlik, uzun süre çalışıp yeteneğin törpülenerek incelmesi sonucunda ortaya konulan niteliksel ve niceliksel ürünlerle kazanılır. Eski Türklerde, özellikle de Dede Korkut Hikâyelerinden bildiğimize göre çocuklar bir önemli iş başarmadan, kendilerini toplumda özel kılan bir isme kavuşamazlardı. Meselâ Boğaç Han, boğayı devirdikten sonra almış bu adı. Şiirde de kahramınlıklar yapman lazım, olmayanı var etmen lazım, senden öncekilerin yapamadığını yapman lazım. Diğer şekilde de şair derler sana ama bir yere kadar, bir süre sonra unutulup gidersin. Coğrafi Delilik’i yazdığım dönemlerde, büyük şairin olumsuzlayan sözüyle karşılaşsaydım, elbette birazcık tedirgin olurdum. ShaRAB-nâme’yi tamamladıktan sonra, dedim sen şairsin dostum Zafer rahat ol sen şairsin.

Bir de, şiir camiamızda “bir kişi benim masamda oturuyorsa şairdir, karşı masada oturuyorsa şair değildir” gibi tuhaf bir trend var. Ama bu durum da çok uzun sürmeyecektir diye düşünüyorum.

Şairlerin, yayımladıkları kimi manifestolarla kendilerini adlandırdıklarını görüyoruz. Siz kendinizi bir poetikaya bağlıyor musunuz?

Kendime bir ad bulmak istemedim. Bunun şiirin alanına bir sınırlandırma getirdiğini düşünüyorum. Niye sadece epik, lirik, pastoral ya da vesaire bir tarzda yazayım ki? Ben bunların birinden değil hepsinden yararlanmak istiyorum, şiirimi bunların hepsine dayayarak, bunların hepsinin içindeki cevherden almak, hepsinin içindeki çiçeklerden koklayarak bir şeyler yapmak istiyorum. Geçmişe baktığımız zaman kendini poetikalarla sınırlayan şairlerin yazmakta zorlandıklarını, bu şekilde sınırlardan kaçınanların ise gayet rahat, geniş bir şekilde yazdıklarını görüyoruz. Yani, meselâ “ben epik şiir yazıyorum” ya da “ben lirik şiir yazıyorum” deyip onun içine hapsolduğunda bir süre sonra söyleyebileceğin şeyler tükeniyor. Yaşla da değişiyor, şiir algılayışları, şimdi manifestocu arkadaşlar her yaş dönemi için bir manifesto yazmak zorunda kalabilirler: epik, gençliğe; lirik daha ziyada yaşlılık dönemine mahsus bir tarz gibi gelir bana.

Yazdığımız şey zaten şiirse başkasına benzemeyecektir, herkesin kendine göre, özel bir adı olacaktır. Fakta şiir, modern bir acelecilikle doğmadan değil, doğduktan ve bazı yükümlülükler yüklenip o yükümlülükleri yerine getirdikten sonra bir poetik ada kavuşabilir. Şu ilginçliğe bakın ki kısır şairler, hiç evlat sahibi olmadıkları halde, koca koca isimler koyuyorlar ortaya. Bu adlandırma zindanına insanın kendi kendini tıkmasını pek anlayamıyor, bir edebiyat bilinci eksikliğiyle ilişkilendirebiliyorum ancak. Yani, niye kendi kendimize suç işleyip de kendi kendimizi hapse atalım ki? Bunu yapan şairler, bana kalırsa büyük bir kusur işliyorlar, hapishaneyi de hak ediyorlar.

Diğer yandan, istediği şiire ulaşmak için şairin, hiçbir engel tanımaması gerekir. Yeri gelir dini gelenekle de çatışabilir, ama o çatışma şairin dine düşman olduğu anlamına gelmez. Bazen tamamen yeni bir fikri, şiirden duyarız. Şairlerin bu şekilde de bir aracı olma konumu var, ama sınırlar, bu görevi ve büyük şiir doğma ihtimalini engeller bana kalırsa.

Birbirinden uzak birçok temayı ve konuyu şiirinizde görebiliyoruz; ancak son kitabınız “Hamse”ye genel olarak baktığımızda ilahi yönün ağırlıkta olduğu seziliyor. Buna dayanarak sizi “sağa dönük bir şair” olarak adlandırabilir miyiz?

Sağcı şair solcu şair… Aslında ben de bunları yazılarımda kullanıyorum, ama bu göstergelerden kurtulmak lazım artık. Maalesef böylesi gruplaşmalar var. Peki bunları adlandırmak için hangi kelimeyi kullanacağız? “İnanan” ve “inanmayan” desek olmuyor. Çünkü “solcu”ların içinde inananlar; sağcıların içinde ise inançsızlar var –muhafazakârlık, din dışı da olabilir-. Bu anlamda inanan-inanmayan karşılamıyor, ne yaparsak yapalım eksik kalıyor bütün adlandırmalar. Esasında sağcı-solcu göstetgeleri de sorunlu birer tanımlamadır. Sanırım bir süre daha sağ-sol göstergeleri kullanılacak.

Soruna gelince, evet. Duruş ve ürün yayımladığım dergiler itibariyle sağın içerisinde yer alıyorum. Ama bu şiirimi sol dergilerde yayımlatmam anlamına gelmiyor, ileride oralarda da yazabilirim. Niye sağdayım, çünkü bulunduğum yerde kendimi daha rahat ifade ediyorum. Anlatmak istediğimi daha kolay anlatıyorum ve anlaşılıyorum. Sol bir dergide, açıkçası çok daha zorlanırdım. Ama doğaçlamayla soluklanan çağrışımsal bir şiir yazıyorum. Şiiri bazen caz müziği gibi ya da film gibi düşünüyorum. Nasıl? Şu anda Fürüzağa’da oturuyoruz. Kalktım şuradan yukarı yürüdüm bir kilise gördüm. İstiklâl’e doğru gittim dükkânlar gördüm, karşıya geçtim ileriye doğru gittim bir cami gördüm… Hayat böyle! Evet, yaşamdan beslenen ve yaşamı aşmaya yeltenen, fizik-ötesine göz dikmiş şiirimi bir kliğe bağlamak pek doğru gelmiyor bana.

Bu söyledikleriniz bana “Bay Ahmet Mithat” şiirinizi hatırlattı.

Evet “Bay Ahmet Mithat”ta da bunu yaptım, bu tarz göndermeler var. Bir anda mağazaya giriyorsun, mağazadan şiire çıkıyorsun. Hayal ile gerçeklik arasında gidiş gelişler yaşadım o şiirde. Yer yer dinlendiren, yer yer yoran, yer yer güldüren, yer yer hüzünlendiren, konuşan, susan, düşündüren her şeyin şiirimin içinde olmasını istiyorum. Gerçekten bunu yapmak istiyorum; başarıp başaramadığımı tabii ki eleştirmenler söyleyecek. Şiirimdeki boşluk bile hareketli olsun istiyorum. Meselâ, mezar anlamına gelen bir boşluk bırakmışım “Koçaklama”da, o mezar boşluğunu bile okur yazarak doldursun, harekete geçirsin, o boşluk yaratıcı bir öğeye dönüşsün istedim.

ShaRAB-nâme ve Koçaklama; iki uzun şiiriniz. Bunlar gibi tek başlık altında yüzlerce mısralık şiirleriniz var. Ancak biliyorsunuz ki bizim memleketimizin insanı soluklu şiir okumayı sevmiyor. Siz buna rağmen soluklu ve derin şiirler yazıyorsunuz. Sizi düşündürmüyor mu bu durum?

Toplum derken şiir camiasını, şiir okurlarını kastediyorsun herhalde. Güzel bir soru bu. Ama sanki kısa şiirin okunup okunmuyor olması uzun şiirle de alakalı. Yani; okur alır eline şiiri, kısacık, pastoral bir şiir. Fikir yok. Fikir olmayan yerde duygu da olmaz diye düşünüyorum; çünkü olaylar üzerine fikretmeyen adam duygulanamaz. Duygu verebilmek için de bir defa görmek, düşünmek lazım. Şiirde fikri dışlayanlar duyguyu öne çıkarmak isterler, ama fikri dışlayarak aslında duyguyu da dışladıklarının farkında değildirler. Nâzım Hikmet’i okuyoruz. Fikir var, ama muhteşem bir duygu da var. Nâzım Hikmet örneğini verdim, çünkü edebiyatımızda fikir için en çok mücadele vermiş nadir şairlerden biridir. Fikirle şiir yazılmaz diyenler de fikirleri olmayan adamlardır. Tutup da başkalarının fikriyle şiir yazılmaz. Ama kendi fikrinle, kendi özünden, kendi dünyandan çıkan fikir ve duygularla şiirde lirizmin doruklarına ulaşırsın. Kısaca fikirsiz şiir, doğaçlamaya giremiyor, bir yere saplanıp kalıyor, lirizme yaklaşmakta zorlanıyor.

Kısa şiirde az kelimeyle çok şey anlatma derdi var.
           

Tam bir sıkışmışlık var kısa şiirde. Toplumun, daha doğrusu okur kitlesinin romana kaçmasında romanın rahat dili önemli bir sebeptir. Modern toplumun, romana daha yakın durmasının yaşama şekliyle ilintili olduğu fikri, tek başına doğru gelmiyor bana. Benim bu uzun şiirle amacım doğaçlama lirizmi yakalamak ve bu şekilde şiiri daha okunur kılmayı başarmaktır. Onca yıl kısa şiir yazıldı da şiir okuru arttı mı? Okunurluğu biraz da romanın muadili sayılabilecek uzun şiirde aramamız gerektiğini düşünüyorum.

Bazı mısralarınızda ait oldukları şiiriniz ile ilgili yorumlar, eleştiriler görüyoruz. Mesalâ, ShaRAB-nâme’nin bir bendinde fazla tekrar yapıyor, bunun için de okurdan özür diliyorsunuz. Bu bir şiir için tehlikeli bir şey değil mi? 

Şiir için tehlikeli olan şeyler var elbette. Her şeyi şiir kılmak-yapmak kolay değil. Ama bazı yetenekli şairler vardır, olmadık şeylerden şiir çıkarırlar, şaşırırız. Bahsini ettiğin şiirde ironik bir durum söz konusu. O tekrarları yapan sarhoş bir şairdir, diğer yandan şiirde form ve içerik birbirini desteklemekte. Bunu tasarlayarak yapmıyorum, yazarken bir anda karşıma çıkıyor buluşlar, zaten buluş denilen şey anlıktır. Okuyucu; afallasın, şaşırsın istiyorum bazen, “yahu sürekli tekrarlar var, sıkıldım, bu ne biçim şair, şiirden pek anlamıyor,” dediği an, o aklından geçen düşünceler karşısında belirsin, faka bastığını, aslında şairin ne yaptığını bildiğini fark etsin istiyorum. Okurla şairin aynı fikirde buluşması, bir sıcak kucaklaşma duygusu oluşturuyor; diğer yandan bu tür ironik-flaşlar şiire ışltı ve neşe katıyor. Şiire, sadece gerilim yaratalım, aman, kozmiği hırpalayalım, meta-fiziğin bile ötesine geçelim falan diye bakmamalıyız. En ciddi insanın bile espri yaptığını, ironik davrandığını görüyoruz.

Şiirimde poetik göndermeler de var. Bu tutumum geleneğe, Divan şiirine yakınlığım ile ilgili. Meselâ Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk’ın girişinde şiir üzerine düşünmelerini yazmıştır. “Şiirinde şair kendini övüyor” diyorlar, aslında “ben büyük şairim” demeye çalışmıyor, oralarda, Divan şiirindeki fahriyeyi diriltmek istiyorum.

Sizin bu modern imgelerinizde ya da biçimsel denemelerinize rağmen yine de bir Divan edebiyatı havası seziliyor olmasının nedenleri bu tarz bakışlarınızdır sanırım.

Doğru. “Coğrafi Delilik”i tamamladıktan sonra dedim ki “benim yeni bir şiir yazmam lazım, ama bu başka bir ‘Coğrafi Delilik’ olmamalı, yeni bir şiir olmalı.” Birçok şair aynilik yanlışını yapar; ölmüş gitmiş, okunmayan şairlerin bu hataya düştüğünü görmüştüm, okumalarım ve inceleme yazılarımda. Üslup zannıyla şairlerin çoğu tek-tipleşen bir sese hapsoluyorlar. Şair, her şiirinde yeni sözler söylemeli, yeni bir şeyler bulmalı. Yeni ya da taze bir öze ancak böyle ulaşabilir. Aşkı, ayrılığı, ölümü, acıyı, hüznü birer öz olarak düşünebiliriz. Evrimleşmesi mümkün olmayan tema sayılıyken, biçim sonsuz sayıdadır ve sürekli değişir. Yeni bir biçim yakalığımızda, yeni bir öze adım atmasak da biçimsel yenilikle taze bir söz ve tat yakalamış oluruz. Bu bir edebiyat görgüsüdür. Okuyalım bizden önceki şairleri, bir biçim arayışına sürekli değinirler. Ama bu biçimin ne olduğunu şair kendisi keşfeder. Öyle bir şey yapmalısın ki yeni kitabı oluştururken o ortak sese -sonuç olarak kitap tek bir sestir- akraba olan yeni bir ses ve biçim yaratmalısın. İşte ben onu aradım, Halk ve Divan şiirindeki seste kendimi bulduğum oldu. Türk şairlerden bir parça, yabancı şairlerden hatta felsefecilerden ve ressamlardan bile birer parça bir şeyler alıp oluşturdum sesimi. Türk şiiri için yaptım bunu, resim ile şiir arasında; mimari ile şiir arasında bir bağ kurmaya çalıştım… Batı veya genlerini taşıdığım Doğu fark etmez bütün sanat verimlerini beslenme alanı olarak görüyorum.

Şiirimde modern şiirde dışlanan kafiye ve redife yer verdim ve özellikle soluklu şiirlerimde göreceksindir; bir mısrada anlam biter, ikinci mısrada öncekiyle bağlantılı ama farklı bir anlam başlar. Diğer yandan, beyti tek mısra haline getirdim. Ama yine de bütün bir bent, tematik çağrışımlarla bir bütün olarak durur ve aynı zamanda modern şiiri de içine alır. Modernden kopmuyor şiirim, buna ek olarak geleneği de bünyesinde barındırıyor.

“Hamse” okuruyla sürekli iletişim halinde olan bir kitap. Kitabın genelinde sürekli bir sesleniş, bir çağrı var. Hatta bir yerde okurun şiire müdahale etmesini istiyorsunuz. Bunun size ya da okura artıları olabilir, ne gibi artılardır bunlar?

Okurun şiire müdahale etmesi imkânını vermek, okuru şiire yaklaştırır diye düşünüyorum. Ayrıca şiirde şairin Tanrısal bir varlık olmadığı, şairin de bir okur olduğunu ve okuma anının aynı zamanda bir yazma eylemi olduğunu vurgulama istedim. Bizden önceki dönemlerde şairler her şeyi bilen ermiş-mürşit adamlardı. Ben metne okuru dâhil ederek, müritlikten kurtarmak ve onun da bir kişilik kazanmasını ve kendini ifade etmesini sağlamak istiyorum. Bu biraz da post-modern bir tavır aslında. Okurun da şiir yazdığını, okurun da kitaba dâhil olduğunu, kitabın sadece şairin şiirinden ibaret olmadığını, okuyan herkesle birlikte orada yeni bir şiir çıkacağını, şiirdeki boşlukların da okur tarafından doldurulacağını biliyoruz. 

Şiire nasıl başladığınız size yüzlerce kez sorulmuştur zaten. Ben onu değil de, meselâ günümüzde pek çok kişi şiire başlıyor ama şiirin devamlılığını sağlayamadığı için bir süre sonra tıkanıp şiiri bırakmak zorunda kalıyor. Ben de size son olarak şiire nasıl başladığınızı değil, şiiri nasıl devam ettirdiğinizi sormak istiyorum.

Güzel soru. Şiirin insanı zorlayan o kadar şiddetli tarafları var ki, bunu ancak şairler bilir. Şiiri okuyan kişi bunu hissedemeyebilir. Şiiri devam ettirmek hakikatten zor bir iş. Dağlarca ve İlhan Berk gibi uzun yaşayan şairlerin hayatlarının sonuna dek şiir yazmalarını anlayabilmiş değilim. Bunun yanında şiiri bırakmak da çok zordur. Şiir insanı mahvediyor, fiziksel ve ruhsal olarak, sizi olmadık duyuşsal derinliklerin içine gark ediyor adeta, olgunlaşıp pişiyorsunuz orada. Pişmek kolay değil. Belki bilerekten kendini sonsuzlukla zincirliyorsun, anahtarı ise bir kör kuyuya atıyorsun. Şiire devam ediyorum, çünkü “şiir, benim peşimi bırakmıyor.”

Sorularımı yanıtladığımız için çok teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim.





Soran: Mustafa Uçurum

Cevaplayan: Zafer Acar

“Günümüz edebiyatında bir gruptan, hareketten ya da oluşumdan bahsetmek mümkün görünmüyor. Şair ve yazarlar genelde “bireysel” bir duruşu tercih ediyorlar. Yazar ve şairler neden bir oluşum içine girmeyi istemiyorlar?”

Aslında, geçmiş yıllardaki yazılarımla bu ve buna benzer soruları cevaplamaya çalışmıştım. Konunun önemi ve vahameti adına bazı şeyleri yinelemenin bir sakıncası olmayacağını düşünüyorum. Şiirimizde bir oluşumdan, hareketten, gruptan değil de grupçuklardan, daha doğrusu şiirin bünyesini kemiren kurtçuklardan bahsedebiliriz. Şairin, şiir evrenine kendinden bir şeyler katarak dâhil olmaya çalışması yerine, bombalar yerleştirmesi gelecekteki edebiyat-patologlarının ilgileneceği bir sorunun gibi duruyor karşımızda. Bunun sebepleri hususunda ilk cevapları bizler yazılarımızda vermiştik, fakat  kimsenin gözünün yaşına bakmayacağını tahmin ettiğim geleceğin okur-eleştirmenini, bu cevaplar ikna etmeye yetmeyecektir. Çünkü asıl cevaplar; şiire yönelik öfke nöbetlerini anımsatan saldırıların –her ne kadar azınlık olarak bizler karşı taarruza geçsek de- zaman içerisinde ortaya çıkacak sonuçlarında gizlidir

Akım yaratmak amaçlı birçok girişimde bulunuldu; fakat etkili-farklı üründen doğal bir şekilde taşan sürükleyici, sarsıcı bir samimi hareket ortaya çıkmadığı için bütün girişimler başarısız oldu, her manifesto kendi içine kapandı, kendi dışındakini görmezden geldi, bu nedenle de kimse tarafından dikkate değer bulunmadı. Geçmişte yaşanan edebi çatışmalara baktığımızda bu sürecin şöyle işlediğini görüyoruz: Bir tarafta yenilikçiler diğer tarafta eski alışkanlıkları savunanlar olacak. Tartışmalar bu iki grup arasında yaşanacak. Bütün gerçek akımlar bu kaderi yaşamıştır. Ama günümüz, özellikle de 90 Kuşağı şairlerinden biri, bir manifesto ortaya attığında II. Yeni geleneğinin –gelenektir artık- takipçileri tarafından değil, kuşağın başka şairlerinin sözde yenilik getiren manifestoları tarafından tepki görmüş ve bu şairler birbirlerini tüketmişlerdir. Edebiyat tarihimiz 90 Kuşağı şairlerini şiirlerinden ziyade manifestolarıyla anacak, kanımca. Onların yazı başlığını şimdiden ben atabilirim: Şiirsiz Manifestolar Kuşağı.   

Hâlâ inatla bu tutumlarını sürdüren müzmin şairlerimiz var; halbuki yaptıkları yanlışları kabul etmek, itiraflarda bulunmak, aslında şiir kamuoyundan çok kendilerini rahatlatacak, tık nefeslikten kurtaracak, sağlam ürün vermeye zorlayacaktır. Gerçi birçoğunun yaş itibariyle pek de şansı kalmadı. Şiir, bir gençlik aşısıdır; yaş ilerleyince bu aşı kolay kolay tutmaz. Ne yazık ki bu arkadaşlar, ürün vermek yerine, kendilerini edebiyat iktidarlarına kabul ettirmek için mücadele veriyorlar, enerjilerini boşa harcıyorlar. Akıl dışı beklentilere girmektir bu: Hem yıkıcı bir sanat fikriyle geleceksin, hem de kendinden öncekilerin elini sıkacak, sonra öpecek, sonra… Anlamış değilim, yenilik çığırtkanlıklarıyla, yalancı şafaklar gibi gelen bu kişiler, bir bakıyorsunuz arkasında godamanlar, büyük yayınevleri olan görece merkezi dergilere saldırıyor, onların pencerelerini-kapılarını taşlıyor, sonra bir bakıyorsunuz bahar gelmiş, sulh olmuş, o dergi locasına kapağı atmış.

Diğer yandan, grup faaliyetinde bulunmanın en tehlikeli tarafı, ne denli yetenekli olursanız olun, ya hep birlikte var ya da yok olursunuz. Dâhiyane bir yeteneğe de sahip olsanız, yeteneksiz kişiler tarafından sülük gibi sömürülürsünüz. 90 ila 2000’li yıllarda, şiirin toplu mezarlarına şahit olmaktayız. Ortada gruplar kalmayınca hak sahibi bireyler öne çıktı doğal olarak. Geçmişte de böyle olmuştu: Mehmet Âkif, Yahya Kemal, Necip Fazıl bireysel kalmayı başarabilmiş şairlerimizdir ve hâlâ az veya çok şiirimiz üzerine gölgelerini düşürebilmektedirler. Şiir, bireysel bir çabadır en nihayetinde.

Dünya edebiyatındaki şiir hareketlerine baktığımızda neredeyse bütün grupsal atak hareketlenmelerin, edebi-ayaklanmaların şairlerin gençlik yıllarına rastladığını görürüz. Olgunlaşma dönemlerinde şairler, kendi şiir damarlarını aramakla meşgul olurlar. Orhan Veli; Melih Cevdet kadar yaşayabilseydi, ortaya çok daha farklı bir şiir çıkardı, yanlışlıkları hortlatan bugünkü Orhan Veliciler olmazdı ve hatta İkinci Yeni gibi bir akıma bile belki de hiç gerek kalmazdı –bu, geçmişe yönelik bir öngörüdür sadece-.

Dili ve dilin en öz-hali olan şiiri, Yahya Kemal’in o güzel benzetmesine katılarak anne sütüyle eş değer görüyorum. Her çağda şiirin kaynağı, rengi ve tadı aynıdır, elbette biçimsel değişmeler kaçınılmazdır. Biçim, şairin belirlediği bir şeyken, öz Allah’ın emriyle şairin göğsüne anne sütü gibi dolar. Yani şiiri, Homeros, Firdevsi, Mevlana, Yunus Emre veya diğer büyük şairler nasıl hissetmişse bizler de öyle hissetmeye çalışmalıyız. Her dönemin şiirini öğrenip kendi şiirimiz için imkâna dönüştürmeliyiz.

Özetle: bir oluşum için ortak bir kalp (duygu), ortak bir beyin (düşünce) ve kutsal bir amaç gerekli. Ne hikmetse, ortada bunların hiçbirine rastlayamıyoruz. O halde ne yapmalı şair, fil dişi kuleye sığınarak soyut-anlaşılmaz lanetli bir Babil dili mi kullanmalı? Bizden evvelkiler bu kolaycılığa kaçtı, sonlu olan bizler, yeni bir yol-yöntem bularak benliği ve kıskançlığı bir kenara bırakıp ölümsüz ideallerin peşine düşebilir, şiir bayrağını elden ele teslim edebiliriz. Yani gerekirse gruplar halinde birbirimize eklemlenebiliriz, her şey mümkün. Şiir; geçmişteki-şimdi ve gelecekteki herkese yeter. Şairler arasındaki kavga, şiirden değil, bence kendilerine olan güvensizlikten kaynaklanıyor. Kendilerine güvenseler ve birazcık da tarih okusalar, şiirin herkesi –şairi ve hatta koca bir toplumu- var etmeye yettiğini görecekler. Paylaşılamayan şey, ölüm korkusundan başka bir şey değildir. Diyecek bir şey yok: şimdiden geçmiş olsun onlara.   

Evet, şiirin etrafında bir grup-topluluk bulunmalıdır; bu grup, okurlar tarafından meydana gelirse şiirimiz adına önemli bir problemi halletmiş oluruz. Şair, güçlü sesiyle sadece eser değil, okur da yaratmalıdır.     





Soran: Cenk Gündoğdu

Yanıtlayan: Zafer Acar

Derginizi yayımlamaktaki düşünceniz ve amacınız, ilkeleriniz…

Şairler veya yazarlar, kendilerini ifade edebilecek bir mecra bulamadıkları zaman, özgün seslerini ve dertlerini duyurabilecekleri dergiler kurarlar. Yedi İklim’in yayımlanmaya başladığı yıl (1987) ben 10 yaşımdaydım, ama biliyorum, derginin kurulduğu yıllarda da böylesi bir ihtiyaç hasıl olmuştur. Dergimiz hâlâ var, çünkü biz her geçen gün artan toplumsal sorumluluğumuzla varız.

Öncelikli amacımız, bin yıllardır süregelen edebiyata, atalarımızın izleğinde yürüyerek en azından on yıllarla katkıda bulunmak ve yeni-yerli şair ve yazarları Türk edebiyatına, daha da önemlisi dünya edebiyatına kazandırmaktır. Bir derginin mektep olma hüviyetinden kopmaması, her kuşaktan imzaya kapılarını açık tutması ve böylece olgunluk ile diriliği aynı bünyede buluşturması gerektiğine inanmaktayım. Gelecek vadeden 16 yaşındaki bir genç ile usta-üstat sayılabilecek olgunlukta ve yaştaki isimler aynı safta yer almalıdır dergide. Zaten eskilerin tabiriyle mecmua, camii ile aynı köktendir (cem). Bu yüzden sanatın genci, sanatın yaşlısı tabirlerinin ben, kökleri bilinç-altımıza dek uzanan, kuşaklar arası çatışmaya dayanan bir psikolojiden kaynaklandığına inanmaktayım. Servet-i Fünun bir mektepti, kapılarını kendilerine karşı çıkış yapan Fecr-i Ati’ye, hatta onların beyannamesine bile açmıştı. Varlık, Garip için bir mektep olmuştu. Biz, amatör ruha sahip çıktık hep, kurumsal bir dergi değiliz, kurumsal dergi bile olacak olsak, sanatsal sıcaklığı ve samimiyeti öldüren randevu usulünü kapımıza yaklaştırmayız. Bunlar bizim özel dikkatlerimizden birkaçıdır.

Dergimiz hiçbir zaman, bir beşeri fikre, menfaatler ilişkisine, bir kliğe angaje olmamış, evrensel meselelere gücünün yettiği oranda müdahalede bulunmaya çalışmıştır. Dergimizin merkezinde hep edebiyat var olmuştur, ancak bu meselesizlik şeklinde algılanmamalı, bir sanatkârın nasıl anlattığı kadar ne’yi ve niçin anlattığı da önemlidir bizim için. Modern veya post-moderni hastalıklı bir şekilde saplantı haline getirmeyerek bir elekten geçirip onların sağlam taraflarını amaçlarımız uğrunda kullandığımızı, çağımızın bireylerini sanatsal empatiyle hissettiğimizi, fakat her şeyin ötesinde “sanat için sanat” klişesine tabi olmadan, adeta bir tıp doktoru bilinciyle sanatsal ve fikirsel açıdan topluma deva olmak bilincini taşıdığımızı belirtmek isterim. Salt sanatsal haz, bizim işimiz değildir.

Nihayetinde en önemli ilkemiz, iyi üründür.

Bugünden baktığınızda hedeflerinizi yerine getirdiğinizi ve “zamanın ruhu”nu derginizde yansıttığınızı düşünüyor musunuz?

Yedi İklim 250. sayısıyla (Ocak 2011) okurunu kucakladı, yalnızca bir kere, o da kısa bir süre yayınına ara vermek zorunda kaldı. Edebiyat tarihimize bakalım, pek az dergi, istikrarlı bir şekilde bunca yıl çıkabilmiştir. Bir defa, bu süreklilik, karşılık bulmuşluğun ve bir niteliğin de sonucudur. Dergimiz, büyük oranda hedeflerine ulaşmıştır ve güne uygun yeni hedefler belirleyerek çıkmaya devam etmektedir. Edebiyat ortamındaki etkili birçok isim üzerinde Yedi İklim’in emeği bulunmakta. İsimleri tek tek burada sıralamam mümkün değil elbette. Diğer yandan, bir derginin yalnızca kendi şair ve yazarlarını geliştirdiğini düşünmek yanlış olur, aynı zamanda ortamdaki bütün okur-yazar-şair-eleştirmenler üzerinde de etkisi bulunmaktadır. Kapağını hiç açmadığınız, hatta adını bile hiç duymadığınız bir dergi dolaylı yollardan da olsa size katkıda bulunabilir. Bu yüzden çıkmakta olan bütün nitelikli dergileri ve dergi arşivlerini önemsiyorum. Bir mezarlık olarak bakmıyorum geçmişe.

Ben diri-geleneği (klasik) önemsiyorum. “Zamanın ruhunu” metropollerin kalabalıkları içerisinde ân’ı yaşayarak yakalayabileceğimize inanmıyorum. Geçmişin ruhsal tecrubelerini yoklamadan günü sağlıklı bir şekilde yakalamak pek mümkün değilmiş gibi geliyor bana. Yahya Kemal’in şu sözünü teleskop gibi kullanmaktayım: “Ben kökü mazide olan atiyim.” Teleskop gibi diyorum, çünkü bize en uzak olan zaman dilimi, içinde yaşadığımız ân’dır. Çünkü insan -Heidegger’e göre zaman, insandır-, modern çağda en fazla da kendine uzak yaşamakta, kendiyle baş başa kalmaktan korkmaktadır. Bu açıdan, gelenekle bağları koparan bir şair, yazar veya dergi her ne kadar güncel göstergeler kullanırsa kullansın yavanlıktan kurtulamayacaktır.

Aylık dergilerin sayısının bir elin parmağını geçmediği 2000’li yıllarda Varlık dergisi genel dağıtımdan ve Cağaloğlu’ndan çekilmek durumunda kaldı. Bu çekilmeye hiçbir tepki ya da ses alınamamasını neye bağlıyorsunuz? Tam da bu noktada derginiz yayın hayatını sonlandırsa sizce boşluğu hissedilir mi? Bu konudaki düşüncelerinizi dile getirir misiniz?

Edebiyat ile siyaset arasındaki ilişkinin-gerilimin hâlâ sürdüğünü düşünüyorum. Türk edebiyatının en eski dergisi olan “Varlık” dergisinin –ister taraftarı olalım, ister olmayalım- yokluk çekmesi üzücü elbette. Birkaç yıl evvel de ikinci en eski dergimiz olan “Türk Edebiyatı Dergisi” benzeri bir problemle karşılaşmıştı, yine kimseden çıt çıkmamıştı. Alıştık sanki sessiz kalmalara. Devlet –özelde hükümet, kültür bakanlığı- ayrım yapmadan ve bir beklentiye girmeden bu dergilere el uzatmalıdır.

Bir sanat-kültür, bir cephe dergisidir Yedi İklim, etkin yani. Evin kedisi bile ölse, koca bir acı boşluk hissedilirken çeyrek asra tanıklık etmiş derginin kapanması elbette mühim bir yokluk hissettirir Türk edebiyatında.

Sizce 2000’lerin şiirini, ruhunu hangi dergi(ler) ifade ediyor…

Kendi takip ettiğim dergilerden yola çıkarak söyleyecek olursam: 90’lı yıllarda gençler üzerindeki ısrarıyla özellikle Dergâh -2000 sonrası büyük oranda zayıflayacaktır-, bir istikardan söz edemesek de Yedi İklim -2000 sonrası çok daha etkin hale gelecektir-, 2000 sonrasına, özellikle de gençlerin yönettiği Kaşgar’ı, Kırklar’ı, Fayrap’ı (Atlılar vs. eklenmeli), Karagöz’ü (Kökler’in bir nevi devamı), Edebiyat Ortamı’nı ve Kertenkele’yi de ekleyebiliriz. Hece, Yasak Meyve ve Kitap-lık’ı da anmak gerek. Tabii, anmadığım, bir sürü yaygara koparan genç dergiler de oldu, onlar bana pek sahih gelmedi.    

Son olarak;  ilk şiirlerini derginizde yayımlayan gençler oldu mu? Derginize bir sayıda gelen şiir yoğunluğu… Yani ayda ortalama kaç şiir geliyor(du) adresinize. Derginizden yaklaşık olarak kaç imza geçti. Sizde düzenli olarak şiir yayımladığı halde kitabının biyografisinde derginizin adını anmayanlara tesadüf ettiniz mi?

Gerçekten sadece son üç yılda ilk şiirlerini Yedi İklim’de yayımlamış birçok yeni isim sayabilirim. Kalacaklar mı bu isimler, zaman gösterecek bunu? Her ay, 100’ yakın şiir geliyor dergimize. Söylediğim gibi çeyrek asrı deviren bir dergiden kaç ismin geçtiğini, ancak uzun bir çalışma sonucunda öğrenebiliriz. Belki ileride akademik çalışmalarla bu soruların yanıtlarına ulaşılır.

Dergimizde yazdıkları halde kitabında dergimizin adını anmayanlara çok defa tesadüf ettik elbette. Edebiyatımızdaki bu ve bunun gibi birçok sorun psikososyal açıdan irdelenmesi gerek: Sanırım ortada bir nesep sorunu var. Tanzimat sonrası kimi bozuk genin tezahürü gibi geliyor bana. Çarpık ilişkilerin arttığı, kutsal sayılan anneye bile güvenin azaldığı, dolayısıyla biyolojik babaların inkâr edileceği günler pek yakındır; şiire daha da ihtiyaç duyulacaktır. Toplumun en büyük ve müşfik mühendisleri olan şairler, şiirden vazgeçmemelidir.    

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir